KASTAMONU LÂHİKASI

150

Cenâb-ı Hakk, bize nûr ve nûrânî vazîfeyi vermiş. Onlara da zulümlü ve zulümâtlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğnâ edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nûrlara müşteri olmadıkları hâlde, onların karanlıklı oyunlarına vazîfemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatâdır. Bize ve merakımıza, dâiremiz içindeki ezvâk-ı ma‘neviye ve envâr-ı îmâniye kâfî ve vâfîdir.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve bayramlarını tebrîk ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[77]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الثَّلْجِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Tekrar bayramlarınızı bu havâlîdeki kardeşlerimizle beraber tebrîk ediyoruz. Sizin beş-altı mektûbunuza mukābil, beş-altı mektûb yazmak hakkınızdır. Fakat benim ümmîliğim için kusura bakmazsanız, bir kısa mektûbla iktifâ ediyorum.

Evvelâ: Husrev’in mektûbu, Risâle-i Nûr’a hizmet edemediği için teessüfüne mukābil, ona yazınız ki, Husrev’in câzibedâr yazıları ve nüshaları, onun yerinde pek parlak bir sûrette hizmet ediyorlar.

Ve Hulûsî’nin Yirmi Yedinci Mektûb’a giren mektûbları dahi onun bedeline çalışıyorlar, vazîfesini kısmen görüyorlar. Ve merhûme vâlidesine hususan duâ edilecek.

Ve Aydın’lı Hasan Âtıf’ın, Hâfız Alî’nin mektûbunun hâşiyesinde yazdığı misli görülmemiş şu duâ Yâ Rab Güldür Saîd’i, tâ gülmesinden güller açılsın diye pek garîb fıkrası, Risâle-i Nûr’a onun sadâkat ve ihlâsının acîb bir kerâmetidir ki, otuz günde bir def‘a gülmeyen o bîçâre Saîd, bir günde otuz def‘a güldüğünün yazılması ve size o mektûbun gönderilmesi zamanına tam tamına tevâfuk ediyor.

151

Marangoz Ahmed’in beni cidden sürûrla ağlattıran ve çok merâklarımı izâle eden Risâle-i Nûr’un mübârek şâkirdlerinin kerâmetkârâne, bir gecede, oraya gelen mektûbları lâzım yerlere göndermek için yazmaları, beni fevkalâde mesrûr ve müteşekkir eden mektûbu, bir kitap kadar ve on mektûb yerinde kabûl ettik. Merhûm ve kıymetdâr ve çok vefâkâr ve fedâkâr ve sekiz sene bana hizmet eden bir kardeşimiz Marangoz Mustafa Çavuş yerine, Cenâb-ı Hakk rahmetiyle kahraman Marangoz Ahmed’i verdi.

Nûr fabrikasının sâhibi Hâfız Alî’nin mektûbları, çok ince ve çok yüksek hissiyâtı ve kerâmetkârâne ihlâsının derecelerini gösterdiğinden, pek uzun bir mukābele ister. Fakat şimdilik bu kadar deriz: O, umûmun hesabına bizlerin bayramını tebrîk ettiğine, biz de onu tevkîl edip, umumumuz nâmına her bir kardeşimize tebrîki tekrar ediyoruz.

Mübârekler Tâhirî'yle beraber, Tâhirî’nin bize o kıymetdâr kalemiyle cennet taâmları gibi çok tatlı ve hûri libâsı gibi çok güzel yazıları, burada herkesi lezzetle mütâlaaya sevk ediyor. Hâfız Alî’nin mektûbunda, Tâhirî’nin yazdığı ve göndereceği Sözler’i daha alamadık. Ve onun ma‘sûme iki mübârek kızlarının yazdıkları nüshalar, burada kadınlar, kızlar âleminde geziyor, görenleri Risâle-i Nûr’a cezb ediyor. Çok çalışkan ve fedâkâr Tâhirî’nin kesretli hediyeleri, bizleri çok borç altında bıraktı.

Risâle-i Nûr’un eskiden beri postacısı mübârek Abdullâh ne hâlde olduğunu soracaktım. Hâfız Alî’nin mektûbunda, sormadan cevâbımı aldım. Allâh ikisinden râzı olsun. O mektûbun âhirinde, mâzî, müstakbel ve semâvât ehlini dahi mesrûr eden ma‘sûmların ve mübârek ümmî ihtiyârların hediye-i ma‘sûmâneleri beyânındaki fıkrası gāyet güzel düşmüş.

Nûr iskelesinin nâzır-ı bî-nazîri Sabrî-i basîret-i basîrin husûsî mektûbunda yazdığı mübârek bir hemşîremin Cevşenü’l-Kebîr’i ezber etmesi, eskiden beri o hemşîre, Risâle-i Nûr talebeleri içinde bulunduğuna istihkākını gösteriyor. Onun nâmıyla beraber duâda nâmı zikredilen ve Hazret-i Mevlânâ Hâlid'in ks cübbesini tam muhâfaza edip bize yetiştiren Asiye Hanım’ın birden lisânına gelen bir fıkra size gönderilecek.

152

O Kuzca hatîbi, Risâle-i Nûr’la tam alâkadârsa, Sabrî benim bedelime ona selâm etsin. Bize gelen ma‘sûm ve ümmîlerin ve üstâdlarının risâlelerini yedi cild olarak güzelce tasnîf ettik. Ma‘sûmların tevâfuklu güzel parçaları bir cild ve ihtiyârların güzel parçaları içinde kahraman Şükrü’nün, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm güzel nüshası içinde olarak ikinci cild, yedi cildin her birinin başında, üçüncü sahîfede gelen fıkra, medâr-ı ibret olarak yazılmıştır. Umûma selâm.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risâle-i Nûr’un küçük ma‘sûm şâkirdlerinin elli-altmış talebesinin ve kırk-elli ümmî mübârek ihtiyârların ve kıymetdâr üstâdlarının yazdıkları tevâfuklu şirin nüshaları bize göndermişler. O parçaları yedi cild içinde cem‘ ettik.

Bu mübârek ümmî ihtiyârların kırk sene sonra Risâle-i Nûr hâtırı için her işe tercîhen yazıya başlamaları ve ma‘sûm çocukların Risâle-i Nûr’dan ders aldıkları ve yazdıkları risâlelerin bir kısmıdır. Onların bu zamanda bu ciddî çalışmaları gösteriyor ki, Risâle-i Nûr’da öyle ma‘nevî zevk ve câzibedâr bir nûr var ki, mekteblerde çocukları okumaya şevkle sevk etmek için îcâd ettikleri her nevi‘ eğlence ve teşvîklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risâle-i Nûr veriyor ki, çocuklar ve ümmî ihtiyârlar böyle hareket ediyorlar.

Hem bu hâl gösteriyor ki, Risâle-i Nûr kökleşiyor. İnşâallâh, onu hiç bir şey koparamayacak, ensâl-i âtiyede devam edip gidecek. Aynen bu ma‘sûm küçük şâkirdler gibi, Risâle-i Nûr’un câzibedâr dâiresine giren bu ümmî ihtiyârların, kısmen çobanların, yörük ve efelerin bu zamanda, bu acîb şerâit içinde her şeye tercîhen Risâle-i Nûr’a bu sûrette çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risâle-i Nûr’a ekmekten ziyâde ihtiyâç var ki, çiftçiler, çobanlar Hâşiye, yörük efeler hâcât-ı zarûriyeden ziyâde bir hâcât-ı zarûriyeyi, Risâle-i Nûr’un hakāikini görüyorlar.

Saîdü’n-Nûrsî

153

[78]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ هَدِیَّتِكُمْ

Azîz, sıddîk mübârek kardeşlerim,

Sizin bu def‘a nûrânî hediye-i kudsiyeniz o derece bizi mesrûr ve minnetdâr eyledi ki, ben ölünceye kadar bu hediye sâhiblerini unutmayacağım. İnşâallâh benim nazarımda gittikçe kıymeti ziyâdeleşen ve yüz adam, belki bir köy hükmüne geçen ve çok Lütfü’leri gösteren ve taşıyan ve elhak ikinci bir Husrev olan Tâhirî’nin fevkalâde kalemiyle fevkalâde Hâşiyehediyesi ise, size gelen dehşetli taarruzdan haberim olmadan bir aydan beri şiddetli endişe ederek sizin için rûhen çektiğim ma‘nevî sıkıntıları ve azâbları bütün bütün izâle etti. Sürûr ile kalbimi doldurdu. Ve kahraman iki Alî’nin muktedir kalemleriyle Tâhirî gibi imdâdımıza koşan hediyeleri ve daha sâir kardeşlerimizin ve ma‘sûmelerin hediyeleri, hususan Hasan Âtıf’ın müstesnâ, mümtâz kalemiyle hediyesi, küçük mikyâsta Tâhirî’nin aynı hediyesi gibi bizi ve bu havâlîdeki Risâle-i Nûr mensûblarını minnetdâr ve mesrûr eyledi. Bilhassa mübârekler hey’et-i âliyesinden mübârek Hâfız Mustafâ’nın kerâmetkâr ve zafer müjdesi veren mektûbu, bize üç cihette kerâmetli göründü. On mektûb kadar kıymetdâr ve nusha gibi endişe hastalıklarına devâdır. Allâh sizlerden ebeden râzı olsun. Âmîn.

Şimdilik emâneti aldığımıza dâir size haber vermek için bu pusulayı acele, dilimi iyi anlamayan birisine yazdırdım. Kardeşlerimize ve hemşîrelerimize ve ma‘sûm ve ma‘sûmelere ve ümmî ihtiyârlara selâm ve duâ ederiz.

Kardeşiniz ve size dâimâ minnetdâr ve sizinle iftihâr eden Saîdü’n-Nûrsî

154

[79]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu tarafta yol kapandı, posta gelmiyordu. Sizlerden gelecek bir mektûb veya bir risâleyi bekliyordum. Şimdi rûhuma bir ihtâr ile, daha beklemeyerek, burada hüsn-ü te’sîrini gösteren üç parçayı gönderiyorum. Ma‘sûmların ve ümmî mübârek ihtiyârların ve kahraman Tâhirî’nin nüshaları parlak bir tarzda fütûhât yapıyorlar. Yalnız cüz’î birkaç parçayı tashîh ederken zahmet çektim. Fakat o zahmet, bana tatlı geliyordu. Hem ayn-ı rahmet oldu. Beni de o ma‘sûm ve mübâreklerin kāfilesine dâhil ederek, benim hattıma benzedikleri için, kendim o parçaları yazmışım gibi tam sâhib oldum. Eğer ben yazsa idim, onlar gibi olurdu. Umûm kardeşlerime birer birer selâm edip selâmet duâsını ediyoruz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Otuz altı yapraktan ibâret ve İmâm Alî’nin ra fevkalâde takdîrine mazhar olan Otuz İkinci Söz’ün kendi kendine tekellüfsüz gelen beşbin yedi yüz on beş tevâfukunu, Risâle-i Nûr’un bu havâlîdeki gāyet mühim bir talebesi olan Ahmed Nazîf’in nüshasından çıkmıştır. Demek o risâlenin hatt-ı hakîkîsine rast gelmiş ki, bu hârika kerâmeti göstermişler. Hem aynı zât, iki Husrev’i Risâle-i Nûr dâiresine ve Bekir Sıdkı’ya kerâmetini gösterip îmâna getiren ve tılsım-ı kâinâtın üçten birisini halleden on beş yapraktan ibâret Otuzuncu Söz, yine kahraman Nazîf’in kalemi hatt-ı hakîkîsine rast gelip kendi kendine bin sekiz yüz otuz beş tevâfukunu, işte gözümüzle bu kerâmet-i tevâfukiye-i nûriyeyi görüyoruz. Hâşiye

Evet Evet Evet Evet Evet Evet

Mehmed Feyzî Emîn Halîl Hilmî Abdurrahmân Selahattin Saîd

155

[Kastamonu’daki kardeşlerimize hitâben yazılan bir hakîkattir. Belki size de fâidesi var diye gönderdim.]

Risâle-i Nûr, kendi hâlis ve sâdık ve sebâtkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanca bedel ve pek çok kıymetdâr netîceye mukābil, fiyat olarak o şâkirdlerden tam ve hâlis bir sadâkat ve dâimî sarsılmaz bir sebât ister.

Evet, Risâle-i Nûr on beş senede medresede kazanılan kuvvetli îmân-ı tahkîkîyi, on beş haftada ve bazılara da on beş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehâdet ediyorlar.

Hem iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla her bir şâkirdinin, her bir günde binler hâlis lisânlarıyla edilen makbûl duâlarını ve binler ehl-i salâhatin işledikleri a‘mâl-i sâlihanın misl-i sevâblarını kazandırıp, her bir hakîkî, sâdık ve sebâtkâr şâkirdlerini, amelce binler adam hükmüne getirdiğini, İmâm-ı Alî kerremallâhü vechehû kerâmetkârâne ve takdîrkârâne üç ihbârıyla; ve Gavs-ı A‘zam ks kerâmet-i gaybiye-i Gavsiyesindeki tahsînkârâne ve teşvîkkârâne beşâretiyle ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân kuvvetli işârâtıyla, o hâlis şâkirdlerin ehl-i saâdet ve ehl-i cennet olacaklarını müjde etmeleri, pek kat‘î isbat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiyat ister.

Mâdem hakîkat budur. Risâle-i Nûr dâiresinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat ve sofî meşreb zâtlar, Risâle-i Nûr’un cereyânına girmeli ve ilim ve tarîkatten gelen sermayeleriyle ona kuvvet vermeli. ve genişlenmesine çalışmaları ve şâkirdlerini teşvîk etmeleri; ve bir buz parçası olan enâniyetlerini tam bir havuzu kazanmak için o dâiredeki âb-ı hayât havuzuna atıp eritmeleri gerektir ve elzemdir.

Yoksa başka bir çığır açmakla hem onlar zarar ederler, hem bu müstakîm ve metîn cadde-i Kur’âniyeye bilmeyerek zarar verirler. Belki de onların o hareketleri, bilmeyerek zındıkaya bir nevi‘ yardım hesabına geçer.

Saîdü’n-Nûrsî

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sakın, dünya cereyânları, hususan siyâset cereyânları ve bilhassa hârice bakan cereyânlar, sizi tefrikaya atmasın Karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perişan etmesin اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِی اللّٰهِ

156

düstûr-u Rahmânî yerine, el-iyâzü billâh اَلْحُبُّ فِی السِّیَاسَةِ وَالْبُغْضُ لِلسِّیَاسَةِ düstûr-u şeytânî hükmederek, melek gibi bir hakîkat kardeşine adâvet etmekle ve el-hannâs gibi bir siyâset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlık etmekle zulmüne rızâ gösterip, cinâyetine ma‘nen şerîk eylemesin.

Evet, bu zamandaki siyâset, kalbleri ifsâd edip asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirâhat-i rûh isteyen adam, siyâseti bırakmalı. Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen gelen musîbetten hissedarlık dolayısıyla azâb çekiyor, perişandır.

Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, merhamet-i umûmiye-i İlâhiyeden ve hikmet-i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduklarından, nev‘-i beşere rikkat-i cinsiyeden gelen alâkadârlık cihetiyle, kendi elemlerinden başka nev‘-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azâb çekiyorlar. Çünki lüzûmsuz ve mâlâya‘nî bir sûrette vazîfe-i hakîkiyelerini ve elzem işlerini bırakıp, âfâkî ve siyâsî boğuşmaları ve kâinâtın hâdiselerini merâkla dinleyerek, karışarak rûhlarını sersem, akıllarını geveze etmişler. Zarara râzı olana merhamet edilmez ma‘nâsında اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ kāide-i esâsiyesiyle, şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmişler. Onlara acınmaz ve şefkat edilmez. Lüzûmsuz başlarına belâ getiriyorlar.

Ben tahmîn ediyorum ki, bütün küre-i arzın yangınında ve fırtınalarında, selâmet-i kalbini ve istirâhat-i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran, bu memlekette Risâle-i Nûr dâiresine sadâkatle girenlerdir. Çünki onlar, Risâle-i Nûr’dan aldıkları îmân-ı tahkîkî derslerinin nûruyla ve gözüyle, her şeyde rahmet-i İlâhiyenin izini ve özünü ve yüzünü gördüklerinden ve her şeyde kemâl-i hikmetini ve cemâl-i adâletini müşâhede ettiklerinden, kemâl-i teslîmiyet ve rızâ ile, rubûbiyet-i İlâhiyenin icrââtından olan musîbetlere karşı teslîmiyetle, gülerek karşılıyorlar ve rızâ gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azâb çeksinler.

İşte bu hakîkate binâen, değil yalnız hayât-ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayâtın dahi saâdet ve lezzetini isteyenler, hadsiz tecrübelerle tahakkuk eden Risâle-i Nûr’un îmânî ve Kur’ânî derslerinde bu saâdet ve lezzeti bulabilirler ve buluyorlar.

Saîdü’n-Nûrsî

157

[Bugünlerde iki hâtıradan iki ihtâr]

Birincisi: Bu şehirde Risâle-i Nûr’a intisâb eden ihtiyâre hanımlar sebât ettiklerini ve başkalar gibi sarsılmadıklarını düşündüm. Birden bu gelen hadîs-i şerîf ihtâr edildi. عَلَیْكُمْ بِدٖینِ الْعَجَٓائِزِ Yani Âhirzamanda, ihtiyâre kadınların samîmî dinlerine ve kuvvetli i‘tikādlarına tâbi‘ olunuz.

Evet, ihtiyâre kadınlar fıtraten zaîfe ve hassâs ve şefkatli olmalarından, herkesten ziyâde fıtratlarında fedâkârâne şefkat cihetiyle, dinde bulduğu nihâyetsiz şefkatperverâne bir nûr-u teselli ve iltifât-ı merhamet-i Rahmân ve nokta-i istinâd ve nokta-i istimdâda ihtiyacı var. Tam sebât etmek, fıtratlarının muktezâsıdır. Onun için, bu zamanda o hâcâtı tam yerine getiren Risâle-i Nûr, her şeyden ziyâde onların rûhlarına hoş geliyor ve kalblerine yapışıyor.

İkincisi: Bugünlerde benim yanıma müteaddid, ayrı ayrı zâtlar geldiler. Ben onları âhiret için zannettim. Hâlbuki ya ticâret veya işlerinde bir kesâd ve muvaffakiyetsizlik olduğundan, bize ve Risâle-i Nûr’a, muvaffakiyet için ve zarardan kurtulmak niyetiyle mürâcaat edip, duâ ve istişâre istediklerini anladım.

Ben, bunlara ne edeyim ve ne diyeyim? diye tahattur ettim. Birden ihtâr edildi: Ne sen dîvâne ol ve ne de onları dîvânelikte bırakıp dîvânece konuşma. Çünki yılanlar zehirine karşı tiryâk tedârikiyle ve onları kaçırmasıyla meşgul ve vazîfedâr bir tek adam, yılanlar içinde duran ve sineklerin ısırmasıyla meşgul olan ve sinekleri kaçırmak için çok yardımcıları bulunan diğer bir adama, yılanların ısırmasını bırakıp, ona, sinekler ısırmamasına yardım için koşan, dîvânedir. Ve onu çağıran dahi dîvânedir. O sohbet dahi dîvânece bir konuşmaktır. Evet, hadsiz hayat-ı uhreviyeye nisbeten muvakkat ve fânî kısacık hayât-ı dünyeviyenin zararları, sineklerin ısırması gibidir. Hayât-ı ebediyenin zararları, ona nisbeten yılanların ısırmasıdır.

Saîdü’n-Nûrsî

158

[80]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ طَلَبَةِ رَسَٓائِلِ النُّورِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Kırk günden beri bura postası yol kapalı olduğundan gelmiyordu. Yalnız dünkü gün, Muharrem'in yirmi dokuzunda Sabrî’nin bir tek mektûbunu alabildim. Çok merâkta idim. Elhamdülillâh sizde mûcib-i endîşe bir hâl yoktur diye anladım. Sizler ile uzunca konuşmak isterdim. Şimdi acele bir iş için ve postaya muhâvereyi leffen ve bunun arkasında acîb rüyayı gönderiyorum. Nûr ve Gül fabrikaları ve Mübârekler hey’et-i fa‘âliyeye ve medrese-i nûrâniyelere ve Atabey'li kahramanlara ve beni çok minnetdâr ve dâimâ mesrûr eden ma‘sûmlara ve ümmî ihtiyârlara yüz binler selâm ve selâmet duâsı ile hatm-i kelâm ederim.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir şâkirdi olan Binbaşı Muhyiddîn’in otuz sekiz sene evvel gördüğübir rüyâ-yı sâdıkanın mutâbık bir ta‘bîri Risâle-i Nûr’a baktığı cihetle bir fıkrasıdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

Çok muhterem Üstâdımız Efendimiz,

Bin üç yüz yirmi bir târîhinde Mu‘cizât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ve Kerâmet-i Gavsiye risâlelerini âlem-i menâmda görmüştüm. Bunun hikmetini şimdiye kadar anlayamamıştım. Gördüğüm rüya aynen şöyle idi:

Târîh-i mezkûrda, Cezîretü’l-Arab’ın Necid kıt‘asında Bilâd-ı Kasîm’de, bir gece rüyamda, üç güneşin tulû‘ etmiş olduğunu gördüm. Yanımda tanıyamadığım bir zâta sordum: Bu üç güneş nasıl olur? dedim. Yanımdaki zât: Bu güneşin birisi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın güneşi, diğeri Gavs-ı Geylânî’nin ks, üçüncüsü de diğer bir güneştir.

159

Üçüncü güneşin Risâle-i Nûr olduğunu şimdi bildim. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖیهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖی زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّیٌّ یُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَیْتُونَةٍ لَا شَرْقِیَّةٍ وَلَا غَرْبِیَّةٍ یَكَادُ زَیْتُهَا یُضٖٓئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰی نُورٍ یَهْدِی اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ یَشَٓاءُ âyet-i Kur’âniye, o rüya hakîkatine işâret etmiş. Bu nûrânî rüya, mezkûr âyet-i Nûr'un on işaretle, on parmak ile gösterdiği hakîkati aynen gösteriyor, otuz sekiz sene evvel haber veriyor. Evet, üç nûr-u a‘zam olan güneşlerin اَللّٰهُ اَعْلَمُ ta‘bîri şu olmak gerektir.

Güneşlerin birincisi Bu asırda Risâle-i Nûr’dur. Ve en parlak bir nûru da, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm nâmında risâle-i hârikadır.

İkincisi: Hazret-i Îsâ’nın as dîn-i hakîkîsinden çıkan nûr-u semâvî güneşidir.

Üçüncüsü: Tarîkatler ruhunda ve tasavvuf menbaında çıkacak bir güneştir ki, şimdiki Şeyh-i Geylânî ks timsâliyle o ma‘nâ gösterilmiş. Risâle-i Nûr’a işâret eden otuz üç âyet-i Kur’âniyenin en birinci âyeti olan Âyetü'n-Nûr, on vecihle Risâle-i Nûr’a işâret ettiği, Birinci Şuâ‘ Risâlesi’nde gözümle gördüm, isteyen görebilir.

Sizi nefsinden ziyâde seven âciz şâkirdiniz

Muhyiddin Kerkûkî

[81]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Câzibedâr bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhâveredir

Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyât ve hevesâtın hücûmları karşısında, Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız? diye Risâle-i Nûr’dan meded istediler. Ben de Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi nâmına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda Üç Yol dan başka yol yok.

160

Birinci Yol: O kabir, ehl-i îmân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.

İkinci Yol: Âhireti tasdîk eden, fakat sefâhet ve dalâlette gidenlere bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrîd içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve i‘tikād ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muâmele görecek.

Üçüncü Yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir i‘dâm-ı ebedî kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i‘dâm edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için cezâsı olarak aynını görecek. Bu iki şık bedîhîdir. Delîl istemiyor. Göz ile görünür.

Mâdem ecel gizlidir. Her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor. Ve genç ihtiyâr farkı yoktur. Elbette dâimâ gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes’ele karşısında bîçâre insan, o i‘dâm-ı ebedî, o dipsiz, nihâyetsiz haps-i münferidden kurtulmak çâresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saâdet-i ebediyeye ve âlem-i nûra açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.

Bu kat‘î hakîkat, bu üç yol ile bulunduğunda; ve bu üç yolun da mezkûr üç hakîkat ile olacağını ihbâr eden yüz yirmi dört bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişâne-i tasdîk olan mu‘cizeler bulunan enbiyâlar as; ve o enbiyâların as haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhûd ile tasdîk eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyânın aynı hakîkate şehâdetleri; ve had ve hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat‘î delilleriyle o enbiyâ as ve evliyânın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri Hâşiyeve yüzde doksan dokuz ihtimâl-i kat‘î ile i‘dâm ve zindân-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saâdet-i ebediyeye çevirmek, yalnız îmân ve itâat iledir diye ittifâken haber veriyorlar.

Acaba yüzde bir ihtimâl-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa; ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın endîşe-i helâketten gelen elem-i ma‘nevî, onun yemek iştihâsını kaçırdığı hâlde, böyle yüz binler sâdık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimâl ile dalâlet ve sefâhet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat‘î sebeb olduğunu; ve îmân ve ubûdiyet yüzde yüz ihtimâl ile

161

o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri bir hazîne-i ebediyeye, bir sarây-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbâr eden ve emârelerini ve âsârlarını gösterdikleri hâlde, bu acîb ve garîb ve dehşetli ve azametli mes’ele karşısında bulunan bîçâre insan ve bâhusûs Müslüman, eğer îmân ve ubûdiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

Mâdem ihtiyârlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefeyâtlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtâr ediyorlar. Elbette o ehl-i dalâlet ve sefâhet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o ma‘nevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.

Mâdem ehl-i îmân ve tâat, göz önündeki gördüğü kabri, bir hazîne-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu; ve o ezelî mukadderât piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îmân vesîkasıyla ona çıkmış. Her vakit Gel, biletini al diye beklemesinden derin, esaslı, hakîkî lezzet ve zevk-i ma‘nevî öyle bir lezzettir ki, eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama husûsî bir cennet hükmüne geçtiği hâlde, o zevk ve lezzet-i azîmeyi terk edip, gençlik sâikasıyla o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhâne ve heveskârâne muvakkat bir lezzet-i gayr-i meşrûayı ihtiyâr eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer.

Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar peygamberi asm inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de, Allâh’ı tanıyabilirler. Allâh’ı bilmeseler de, kemâlâta medâr olacak bazı güzel hasletler bulunabilir.

Fakat bir müslüman hem enbiyâyı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vâsıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiç bir peygamberi tanımaz. Ve Allah’ı da tanımaz. Ve ruhunda kemâlâtı muhâfaza edecek hiç bir esâsâtı bilemez. Çünki peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri; ve dîni ve da‘veti umûm nev‘-i beşere baktığı için ve mu‘cizâtça ve dînce umûma fâik ve bütün nev‘-i beşere bütün hakāikte üstâdlık edip on dört asırda parlak bir sûrette isbat eden ve nev‘-i beşerin medâr-ı iftihârı bir zâtın asm terbiye-i esâsiyelerini ve usûl-ü dinini terk eden, elbette hiç bir cihette bir nûr, bir kemâl bulamaz. Sukūt-u mutlaka mahkûmdur.

162

İşte ey hayât-ı dünyeviyenin zevkine mübtelâ ve endîşe-i istikbâl ile istikbâlini ve hayatını te’mîn için çabalayan bîçâreler Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, râhatını isterseniz, meşrû‘ dâiredeki keyfe iktifâ ediniz. O, keyfinize kâfîdir. Hâricinde ve gayr-i meşrû‘ dâiredeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sâbık beyânâtta elbette anladınız.

Eğer mâzî, yani geçmiş zamanın hâdisâtı, sinema ile hâl-i hâzırda gösterdikleri gibi, istikbâldeki ahvâl dahi, meselâ elli sene sonraki hâlleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefâhet şimdiki güldüklerine yüz binler nefrîn ve nefret edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve dâimî sürûru isteyen, îmân dâiresindeki terbiye-i Muhammediyeyi asm kendine rehber etmek gerektir.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[82]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, metîn, sebâtkâr kardeşlerimiz,

Biz, bu havâlîde Risâle-i Nûr talebeleri nâmına sizlere pek çok selâm ile beraber, arz-ı şükrân ediyoruz. Ve sizlere ebeden minnetdârız ki, muktedir ve parlak kalemlerinizle bizi hem uyandırdınız, hem yardım ettiniz. Bu vilâyeti, nûrânî kalemlerinizle inşâallâh Isparta’ya benzettireceksiniz. Bilhassa çok ehemmiyetli kardeşimiz kahraman Tâhirî’nin parlak ve muvaffakiyetli ve tevâfuklu kalemi, kerâmetkârâne fütûhât yapıyor. Ve onun iki ma‘sûmeleri ve ma‘sûmların ve ümmî ihtiyârların rengârenk, çeşit çeşit meziyetlerini gösteren yazıları bizleri teshîr ediyor, herkesi şevkle okumaya sevk ediyor. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebeden râzı olsun ve sizi muvaffak etsin. Âmîn.

Çok mühim ve mübârek kardeşimiz Hâfız Mustafâ’nın bize verdikleri ehemmiyetli hâdise-i taarruziye haberi bizi hayrete düşürdü. Ve Üstâdımızın o zamanda endişelerinin ve heyecanının hikmetini anladık. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile mütemâdiyen bizlere der idi:

163

Dikkat ediniz, sebât ediniz Münâfıklar, taarruz plânını çeviriyorlar diye bizi ihtiyâta sevk ediyor, hem Bir halt edemezler diyordu.

Evet, Isparta’lı kardeşlerimizin bize haber verdikleri gibi, bu ehemmiyetli hâdise-i taarruziyeye teşebbüs vukū‘u zamanında muhâberemiz kesildiği hâlde, mütemâdiyen, her vakit Üstâdımız, aynı taarruza ma‘rûz bulunuyoruz gibi, bizi, yani Emîn ve Feyzî’yi îkāz ediyor. Dikkat ediniz, dört cihetle bize taarruz var. Demir gibi sebât ediniz. Bir halt edemezler. Biz de bakıyorduk ki, bizde bir şey yok, hissetmiyorduk. Hem o gaybî hâdiseyi bertaraf etmek için, tam mutâbık bir mektûb bize yazdırıp size göndermiştik.

Risâle-i Nûr talebelerinden

Nazîf, Salâhaddîn, Tevfîk, Hilmî, Emîn, Feyzî

[83]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede kahraman arkadaşlarım,

Bundan evvel üç mektûb, emâneti aldıktan sonra göndermiştim. Bu def‘aki Hâfız Alî’nin mektûbunda onlardan bahsetmemiş, merâk ettim. Nûr fabrikası sâhibi Hâfız Alî’nin hastalığı beni müteessir etti, bizi duâya sevk etti. Cenâb-ı Hakk kuvvet ve şifâ ihsân eylesin. Âmîn.

Hâfız Alî’nin mektûbuyla Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli rükünlerinden olan Halîl İbrâhîm’in ve eski Zekâî’nin sisteminde Ahmed Feyzî’nin mektûbları, şahsıma âit haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zanları bir tarafta kalsa, ondan kat‘-ı nazar, o havâlîde Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsine karşı Halîl İbrâhîm’in, Ahmed Feyzî’nin sarsılmaz, gāyet kuvvetli irtibâtlarını gösterdiğinden, bizi cidden mesrûr eyledi.

Evet, onların o şiddetli alâkadârlıkları, o havâlîde Risâle-i Nûr’u yerleştiriyor, idâme ettiriyor. O ikisinin mektûbları, sûret-i zâhiriyede benim şahsıma atf-ı ehemmiyet etmeleri gerçi muvâfık değil, mübâlağadır. Fakat o yanlış

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç