Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 64
Hem senin aklın, rûhun, kalbin, duyguların ulvî vazîfelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezîl işlerine iştirâk ve yardım ettiklerinden, ehl-i îmâna dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünki senin akıl ve kalb ve rûhun, gāyet derecede tedennî ve tereddî ve sukūt edip, pis heves ve rezîl nefse inkılâb etmişler, mesh olmuşlar. Elbette bu cihette sana cehennemi; ve mazlum ehl-i îmâna cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak.
Saîdü’n-Nûrsî
[38]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ اَیَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz kardeşlerim,
Sizinle pek çok alâkadârım ve görüşmeye çok müştâkım. Ve vaz‘iyetinizi bu soğuk kışta merâk ediyorum. Hayâlen sizinle görüşürken bir-iki nokta hâtıra geldi, beyân ediyorum:
Birincisi: On Dokuzuncu Söz’ün âhirinde, Kur’ân’daki tekrârâtın ekser hikmetleri Risâle-i Nûr’da dahi cereyân eder. Bilhassa ikinci hikmeti tam tamına vardır. O hikmet şudur: Herkes Kur’ân’a muhtâçtır. Fakat herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sûreye gāliben muktedir olur. Onun için en mühim makāsıd-ı Kur’âniye ekser uzun sûrelerde derc edilerek, her bir sûre bir Kur’ân hükmüne geçmiştir. Demek hiç kimseyi mahrûm etmemek için, haşir ve tevhîd ve kıssa-i Mûsâ as gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.
Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı def‘a haberim olmadan, ihtiyârım ve rızâm olmadığı hâlde, ince hakāik-i îmâniye ve kuvvetli huccetler müteaddid risâlelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat‘î bir sûrette bildim ki, herkes bu zamanda Risâle-i Nûr’a muhtâçtır. Fakat umumunu elde edemez. Etse de tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risâle-i Nûr hükmüne geçmiş bir risâle-i câmiayı
SAYFA 65
elde edebilir. Ekser vakitlerde muhtâç olduğu mes’eleleri ondan okuyabilir. Ve gıda gibi, her zaman ihtiyâç tekrar ettiği gibi, o da mütâlaasını tekrar eder.
İkinci Nokta: Âyetü’l-Kübrâ’dan çıkan Vird-i Ekber nâmındaki Arabî risâleciğin âhirinde, Risâle-i Münâcât’ın başındaki âyetin tefsîri diye Arabî kısımları ilâve edilse, beraber okunsa, iyidir. Biz nüshamıza yazdık.
Üçüncüsü: Azîz kardeşlerim Çok def‘a kalbime geliyordu: Neden İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Risâle-i Nûr’a ve bilhassa Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ne ziyâde ehemmiyet vermiş? diye sırrını bekliyordum. Lillâhilhamd, o sır ihtâr edildi. İnkişâf eden o sırra şimdilik kısa bir işâret ediyorum. Şöyle ki:
Risâle-i Nûr’un mümtâz bir hâsiyeti, îmânın en son ve en küllî istinâd noktası kavî ve kat‘î beyân edildiğinden, bu hâsiyet Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nde fevkalâde parlak görünüyor. Bu acîb asırda mübâreze-i küfür ve îmân en son nokta-i istinâda sirâyet ederek dayanıyor.
Meselâ, nasıl ki gāyet büyük bir meydan muhârebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sırada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı en büyük ordusunun cihâzât-ı muharribesini kendi taburuna imdâd ve kuvve-i ma‘neviyesini fevkalâde takviye için her vâsıtayı isti‘mâl eder. Ehl-i îmân taburunun kuvve-i ma‘neviyesini bozmak ve efrâdının tesânüdünü kırmak için her vesîleyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinâdgâhı kendine temâyül eder. İhtiyât kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun her bir neferine karşı, cem‘iyet ve komitecilik rûhuyla mütesânid bir cemâat gönderir. Bütün bütün kuvve-i ma‘neviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda, Hızır gibi biri çıkar, o tabura der:
Me’yûs olma Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinâdın ve öyle mağlûb olmaz muhteşem orduların ve öyle tükenmez ihtiyât kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Kâinâtı dağıtamayan onu dağıtamaz.
Şimdilik mağlûbiyetin sebebi, bir cemâate ve bir şahs-ı ma‘nevîye karşı, bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, her bir neferin, istinâd noktaları olan dâirelerden ma‘nen istifâde ettiği kuvvetli kuvve-i ma‘neviye ile bir şahs-ı ma‘nevî ve cem‘iyet hükmüne geçsin dedi. Ve tam kanâat verdi.
SAYFA 66
Aynen öyle de, ehl-i îmâna hücûm eden ehl-i dalâlet, bu asır cemâat zamanı olduğu cihetle, cem‘iyet ve komitecilik mayasıyla bir şahs-ı ma‘nevî ve bir rûh-u habîs olmuş. Müslüman âlemindeki vicdân-ı umûmîyi ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avâmın taklîdî olan i‘tikādlarını himâye eden İslâmî perde-i ulvîyi yırtıyor. Ve hayat-ı îmâniyeyi yaşatan ve an‘ane ile gelen hissiyât-ı mütevâriseyi yakıyor.
Her bir müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmaya me’yûsâne çabalarken, Risâle-i Nûr Hızır gibi imdâda yetişti. Kâinâtı ihâta eden son ordusunu Hâşiyegösterdi. Ve o son ordudan mukāvemetsûz maddî ve ma‘nevî imdâd getirmek hizmetinde hârika bir emirber neferi olarak Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni İmâm-ı Alî radıyallâhü anh keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş. Temsîldeki sâir noktaları tatbîk ediniz, tâ o sırrın bir hulâsası görünsün.
Saîdü’n-Nûrsî
[39]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ الَّتٖی كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Onuncu Şuâ‘ nâmında yazdığınız Fihristenin ikinci kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümîd verdi ki: Risâle-i Nûr, benim gibi âciz, ihtiyâr, zayıf bir bîçâreye bedel, genç, kuvvetli çok Saîd’leri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risâle-i Nûr’un tekmîl ve îzâhı ve hâşiyelerle beyânı ve isbatı size tevdî‘ edilmiş, tahmîn ediyorum. Bir emâresi şudur ki: Bu sene çok def‘a ihtâr edilen hakîkatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de çalıştırılamadım.
Evet, Risâle-i Nûr size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı îmâniyenin her birisine, meselâ Kur’ân kelâmullâh olduğuna ve i‘câzî nüktelerine dâir müteferrik risâlelerdeki parçalar toplansa veya haşre dâir ayrı ayrı burhânlar cem‘ edilse ve hâkezâ, mükemmel bir îzâh ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir.
SAYFA 67
Zannediyorum ki, hakāik-i âliye-i îmâniyeyi tamamıyla Risâle-i Nûr ihâta etmiş. Başka yerlerde aramaya lüzûm yok. Yalnız bazı îzâh ve tafsîle muhtâç kalmış. Onun için vazîfem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazîfeniz devam ediyor. Ve inşâallâh vazîfeniz şerh ve îzâhla ve tekmîl ve tahşiye ile ve neşir ve ta‘lîm ile, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektub'ları te’lîf ile ve Dokuzuncu Şuâ‘ın Dokuz Makām'ını tekmîl ile ve Risâle-i Nûr’u tanzîm ve tertîb ve tashîh ile devam edecek. Risâle-i Nûr’un samîmî, hâlis şâkirdlerinin hey’et-i mecmûasının kuvvet-i ihlâsından ve tesânüdünden süzülen, tezâhür eden bir şahs-ı ma‘nevî, size bâkî ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır ve bir rehberdir.
Buradan oraya gelen mektûbları, mübârekler hey’eti bir risâle şeklinde toplanmasını ve Husrev’de cüz’î ve husûsî bazı cümlelerini ve lüzûmsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi, Hâfız Alî ve Sabrî’ye havâle etmiş olduğunu siz yazıyorsunuz. Evet, mübârek Husrev’in Risâle-i Nûr hakkında kerâmetli ve dikkatli ve isâbetli ve keskin nazarı doğrudur. Bâkî bir eserde muvakkat ve cüz’î ve husûsî kelimeler tayyedilse daha iyi olur. Bu def‘aki mektûbunuzda kerâmetkârâne üç nokta gördük:
Birincisi: Buranın bir Husrev’i olacak derecede ihlâs ve irtibât ve iktidârı gösteren Küçük Husrev Mehmed Feyzî isminde Risâle-i Nûr’un çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci def‘a görüştüğü vakit, mektûbunuzda Feyzî ismini gördük, dedik: Bu Risâle-i Nûr’un şâkirdleri birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar.
İkincisi: Bu Küçük Husrev Feyzî, bu âhirlerde İstanbul’da iken Risâle-i Nûr hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. Acaba râhatsızlığı var mı? Birden zihnim Hâfız Alî’ye yüzünü çevirdi, şiddetle meşgul oldum. Anladım ki teessür verecek var. Fakat Risâle-i Nûr’un fa‘âl merkezi olan Hâfız Alî cihetinde olacak. Hâfız Alî’ye şifâ duâsına başladım, devam ettim. Ve mektûb gelmeden evvel Feyzî’den sordum: Sen hastalık çektin mi? dedi: Yok. Dedim: Öyle ise Isparta’da Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir râhatsızlığı var. Fakat hayâlim hakîkatin sûretini şaşırmış. Sonra mektûbunuz geldi, hakîkat anlaşıldı.
SAYFA 68
Üçüncüsü: Bundan yirmi gün evvel, eyyâm-ı mübârekeden sonra hâtırıma geldi ki, vazîfedârâne kalemi her gün isti‘mâl etmeyenler, Risâle-i Nûr talebeleri ünvân-ı icmâlîsinde her yirmi dört saatte yüz def‘a hissedarlık yeter diye, husûsî isimler ile hâs şâkirdler dâiresinde bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebeb hissetmeden yine Hakkı, Hulûsî’ye arkadaş oldu. İsmiyle, resmiyle hâs dâiresine girdi. Hakkı’nın Beni duâdan unutmasın diye, mektûbunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, husûsî duâyı kazanmış hesabıyla tahmîn ettik. Hatta bugünlerde bunun gibi inâyâtın çok lem‘aları var. Emîn, bunları havâdis-i yevmiye diye bir fıkra yazacak. Belki size gönderecek.
Risâle-i Nûr’un oradaki küçük talebeleri ve istikbâlde çalışkan kıymetdâr şâkirdleri olanlar, şimdi de talebeler dâiresinde olarak hissedârdırlar. İstanbul’da Mehmed Feyzî, Eski Saîd’in risâlelerini ararken, aynı günde kahraman Rüşdü, bir dükkânda mevcûdunu toplamış, almış idi. Küçük Husrev müteessir olarak başka yerde aramış, İşârâtü’l-İ‘câz’ı bulmuş. Tahmînen demiş ki: Bana sebkat eden, her hâlde benden ileri bulunan Isparta’daki kardeşlerimdir. Her ne ise
Bu İşârâtü’l-İ‘câz, Hâfız Alî ve Sabrî’deki nüshalarda bulunan kerâmet-i tevâfukiyeyi yazdırmak istiyor. En kolay bir çâresi, küçücük bir deftere, her sahîfesinde tefsîrin bir sahîfesine mukābil hurûf-u hecânın elif ve tâ vesâire kaydederseniz, gönderirseniz iyi olur. Kolayını bulmazsanız kalsın.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve bilhassa risâlelerle çok meşgul olanlara selâm ve duâ eder ve duâlarını isterim.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 69
[Emîn ve Feyzî’nin bir fıkrasıdır. Risâle-i Nûr’a âit dört-beş kerâmetten bahseder. ]
Hizmet-i Kur’âniyede bize sebkat eden sâdık, hâlis, metîn, vefâkâr kardeşlerimizden mübârek Husrev ve Rüşdü gibi zâtlar, Risâle-i Nûr’un hâdimlerine ve vazîfelerinin makbûliyetine bir emâre olarak ihsân olunan bereket hakkında müteaddid fıkralar yazmışlar. Biz de bu kardeşlerimizin fıkraları gibi, bu yakın zamanda beraber tezâhür eden gördüğümüz bazı hâdisâtı kaydediyoruz. Hem numûne için yalnız bir kısmını beyân ediyoruz.
Birincisi: Bu yakında Üstâdımızla beraber kıra çıkmıştık. Çay yapılmasını, hem ikişer çay, hem üçer şekerle içilmesini emir buyurdular. Hepimiz, üçer şekerle ikişer çay içtik. Yalnız Emîn kardeşimiz, bir şeker kendisine noksân olarak içmiş.
Akşam üzeri Risâle-i Nûr’un menba‘-ı intişârı olan Üstâdımızın odasına geldik. Emîn, şeker kutusuna sarf olan şekerleri koymak istemiş. Fakat dokuz şekerden fazla almamış. Emîn: Fesübhânallâh der. On yedi şeker yerinde dokuz şeker ile dolsun diye taaccüb ettik. Bu vak‘a bize şuhûd derecesinde kanâat verdi ki, şu sırr-ı bereket, Risâle-i Nûr hâdimlerine bir inâyet-i İlâhiye ve bir iltifât-ı Rabbâniyedir.
İkincisi: Yine aynı günde ben, yani Mehmed Feyzî, evvelce yazıp Üstâd'a teslîm ettiğim Hucumât-ı Sitte Risâlesi’ni bana vermek için sakladığı yerden arar. Fevkalâde bir sûrette bulunmaz. Birden o anda âdetlerinin hilâfına olarak hiç vukū‘ bulmamış bir tarzda bir hâdise zuhûr etmekle, gözlüklerini bırakarak merdivene müteveccih olurlar.
Aynı vakitte Risâle-i Nûr’un intişârına ve hizmetine zarar vermek niyetiyle câsûs bir adamın merdivene doğru zâhiren ziyâret maksadıyla geldiği görülür. Üstâdımızın telâşlı olduğunu hisseder. Hem Üstâdımız onun nazarını hâdise-i bedeniyeye çevirir, ona der ki: Görüyorsun, ben ma‘zurum. Ziyâreti başka vakte bırak. O da döner gider. Hem Hucumât-ı Sitte, hem Mehmed Feyzî, hem başka işlerimiz o tecessüsten kurtuldu. Evet, Hucumât-ı Sitte saklandığı muayyen yerinden fevkalâde bir sûrette kaybolması, ehemmiyetli bir hâdisenin önünü aldı. Üstâd'a ârız olan bu hilâf-ı âdet hâlet ve o risâlenin yerinde bulunmaması, kat‘iyen tesâdüfe hamledilmez. Bir hafta sonra o
SAYFA 70
risâleyi hilâf-ı me’mûl bir yerde bulduk. Üstâdımızın emriyle Emîn kardeşime ehemmiyetli bir sûrette okudum. Üstâdımız îzâh ediyordu. O vakte kadar öyle mühim ve te’sîrli ders almamıştık. Demek bu iki mühim sırra binâen, risâle kendini göstermedi. Bu hâdise, Risâle-i Nûr’un sâdık ve ihlâslı şâkirdleri dâimâ bir hıfz, inâyet ve himâyet altında olduklarına şübhe bırakmıyor.
Üçüncüsü: Yine bir vak‘a-i bereket: Üstâdımızın bir kilo peyniri vardı. Ekser günlerde o peynirden hoşuna gittiği için bir-iki def‘a yiyordu. Ve bize de veriyordu. Hem yemeksiz olduğu ekser vakitlerde ondan yediği hâlde, altı aydır devam ettiğini ve hâlen yüz dirhem kadar o peynirden bulunduğunu görüp yakînen tasdîk ediyoruz. Fakat bu hâdise-i bereketin ifşâsından sonra, evvelce görünmeyen dibi görünmeye başladı. Noksâniyetini gösterdi. Evet, bereket husûsunda şâyân-ı hayret bir hâdisedir. Hem yarım kilo tereyağı ekser günlerde fazlaca sarf olunduğuhalde elli güne yakın devam etmesi, şübhesiz bir bereket içine girmiş. Hem yine aynı Ramazân Bayramı’nda Üstâd'ın rızâsı olmadığı hâlde Tahsîn ve ben, yani Emîn, bir kilo kadar ince şeker getirmiştik. Ekser yoğurt ve süt ve tatlı kabağa vesâir şeylere bazen yirmi-otuz dirhemden fazla kattıkları hâlde, beş ay devam etti. Hâlen o şekerden yüz dirhem kadar kalması, elbette bereket sebebiyledir. Hem bu havâlîdeki şâkirdler, herkes cüz’î-küllî hissetmişler ve i‘tirâf ediyorlar ki:
Risâle-i Nûr’a çalıştığımız zaman hem rızkımızda bereket ve suhûlet, hem kalbimizde bir inşirâh ve ferah zâhiren hisediyoruz. Ezcümle, ben kendim, yani Emîn i‘tirâf ediyorum ki, Risâle-i Nûr dâiresine girmezden evvel bütün seneçalışırdım. Ne vakit Risâle-i Nûr dâiresine girdim, beş seneden beri üç-dört ay kadar çalıştığım hâlde, evvelkinden daha müferrah ve daha mes‘ûd bir hâlde yaşamaklığım, yüzde yüz Risâle-i Nûr’un hizmetinin berekâtıyla olduğunda hiç şübhem yoktur. Hâşiye
SAYFA 71
Hem ezcümle, Üstâdımız diyor ki: Benim de kanâat-i kat‘iyem çok tecrübelerle gelmiş ki, ben Risâle-i Nûr’un tashîhâtıyla meşgul olduğum zaman, pek zâhir bir tarzda hem rızkımda bereket, hem suhûlet görüyordum. Ne vakit çalışmazsam o hâlî göremiyordum.
Hem Üstâdımız diyor ve biz de tasdîk ediyoruz ki: Ben son zamanda anladım. Şimdiye kadar hem ben, hem dostlarım, biz hakîkatin sûretini başka şekilde görmüşüz. Şöyle ki: Hapishânede bir tek ekmek sekiz gün, bazen on gün bana kâfî geldiği gibi, burada da aynen o tarzda yaşıyorum. Hem ben, hem kardeşlerim bunu benim az yemekliğime ve iştihâsızlığıma veriyorduk. Hâlbuki çok emârelerle kat‘iyen anladık ki, o acîb hâl, bereket netîceleri imiş. Birkaç def‘a sekiz günde bana kâfî gelen bir ekmeği, çalışmadığımdan berekete mazhar olmadığım zaman, aynı iştihâ ile yediğim hâlde iki günde, bazen bir buçuk günde bitiriyordum. Demek bu on altı ve on yedi seneden beri benim mükemmel ta‘yînâtım, Risâle-i Nûr’un hizmetinden gelen bir bereket idi.
Evet, bize de aynelyakîn derecesinde kanâat gelmiş ki, bu kesretli hâdisât-ı bereket, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinin bir şuâıdır ki, ma‘nen der:
Ey Kur’ân şâkirdleri Sizi vazîfe-i mukaddesenizden ekseriyetle geri bırakan, maîşet telâşesidir. Sizin maîşetiniz ise, Kur’ân’ın feyziyle bereket nev‘inden sizlere veriliyor. Vazîfenize bakınız.
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَبِحُرْمَةِ رَسُولِكَ الْاَكْرَمِ یَسِّرْلَنَا خِدْمَةَ الْقُرْاٰنِ بِنَشْرِ رِسَالَةِ النُّورِ بِالدَّوَامِ بَیْنَ الْاَنَامِ فٖی عَالَمِ الْاِسْلَامِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ
Hem hâdisât-ı bereketin aynı zamanında, Risâle-i Nûr’un bir kerâmeti olarak, bir şâkirdinin binler lira kıymetinde olan hânesi, ona yakın dehşetli bir yangından fevkalme’mûl bir sûrette Risâle-i Nûr’un bereketiyle kurtulması; ve Risâle-i Nûr’un tercümanına âhiret cihetinde çok alâkadârlık gösteren bir hanım, o dehşetli yangında hânesinin üçüncü katında bulunan elmas ve mücevherât ve altınlarını kurtarmak için koşup çıktığı vakit, ateş her tarafını sarmış. Elmas ve mücevherâtını kurtaramadığı gibi, kendi nefsini de bütün bütün tehlike-i kat‘iyede gördüğü vakitte,
SAYFA 72
Risâle-i Nûr tercümanı o ateşten talebesinin hânesinin kurtulmasına şiddetli duâ ederken, o bîçâre hanım hâtırına gelmiş. Acaba o yangında o âhiret hemşîrem bulunmasın? diye, ona da Risâle-i Nûr’u şefâatçi edip duâ etmiş. Yâ Rabbî ona merhamet eyle diye niyâz etmiş. Aynı zamanda o hanım pencereyi kırmış. Kendini iki kat yükseklikten avluya atmış. Fevkalâde bir sûrette kurtulmuş. Ne incinmiş, ne de bir yeri kırılmış. Hem bakır ve demiri eriten o dehşetli ve şiddetli yangından bütün konak yandıktan sonra bütün mücevherâtını ve altınlarını, hiç biri zâyi‘ olmayarak bozulmayarak bir sandık içindeki un, onu muhâfaza etmiş, bulmuş, almış. Risâle-i Nûr’un bereketinden hem canını, hem malını kurtarmış.
Hem mezkûr hâdisenin aynı zamanında vukū‘ bulması münâsebetiyle, Risâle-i Nûr’un kerâmetkârâne iki tokatını aynı anda yiyen, vazîfece ehemmiyetli iki mütecâviz ve muacciz iki adamın tecâvüz ve ta‘cîzi ânında, birisi kafasına, diğeri ciğerine vurması Hâşiye, bizde hiç bir şübhe bırakmadı ki, hizmet-i Kur’âniyedeki inâyet-i Rabbâniyenin bir hıfz ve himâyesinin sillesidir.
Artık durunuz, yeter. Tokada müstehak oldunuz diye ma‘nen söylemesidir.
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden
Emîn, Feyzî
[Risâle-i Nûr talebeleri tarafından sorulan bir suâle cevâb]
Âlem-i İslâm’ın mukadderâtıyla ciddî alâkadâr olan bu cihân harbinin dehşetli zamanlarında, elli gün kadar ne bizden ve ne de her gün hizmetinizde bulunan Emîn’den bir def‘acık olsun sormadınız. Ehemmiyet vermediniz. Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakîkat mi hükmediyor ki, bunu ehemmiyetten iskāt ediyor yâhûd onun ile meşgul olmanın bir zararı mı var? diye Üstâdımızdan sorduk.
O da Elcevab diyor ki: Evet, bu cihân harbinden daha büyük bir hakîkat, daha azîm bir hâdise hükmettiği için, cihân harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor.
SAYFA 73
Çünki bu cihân harbinde iki hükûmet, küre-i arzın hâkimiyeti için mürâfaa ve muhâkeme da‘vâsında bulunmaları içinde iki muazzam dinin musâlaha ve sulh mahkemesine barışmak da‘vâları açılarak; ve dinsizliğin dehşetli cereyânı da semâvî dinler ile mücâdele-i azîmesi başladığı hengâmda, nev‘-i beşerin sosyalist tabakası ile burjuvalar tâifesinin mahkeme-i kübrâlarında açılan büyük da‘vâlarından çok mühim öyle bir da‘vâ açılmış ve öyle muazzam bir hakîkat meydana çıkmış ki, o da‘vânın tek bir adama isâbet eden mikdârı, bu cihân harbinden daha büyüktür.
İşte o da‘vâ da budur ki: Şu zamanda her mü’min için, belki herkes için, küre-i arz kadar bir bâkî tarla; ve o tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak ve o mülkü kazanmak veya kaybetmek da‘vâsı açılmış. Demek her bir tek adamın başına öyle bir da‘vâ açılmış ki, eğer İngiliz ve Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa, yalnız o da‘vâyı kazanmak için bütününü sarf edecek. Elbette o da‘vâyı kazanmadan evvel başka şeylere ehemmiyet veren, dîvânedir.
Hatta o da‘vâ o derece tehlikeye düşmüş ki, bir ehl-i keşfin müşâhedesiyle bir yerde ecel elinden terhîs tezkeresi alan kırk adamdan bir adam kazanabilmiş. Otuz dokuzu kaybetmiş.
İşte bu ehemmiyetli, azîm da‘vâyı kazandıracak; ve yirmi senedir tecrübelerle onda sekizine o da‘vâyı kazandıran bir da‘vâ vekîli bulunsa, elbette aklı başında her adam, o da‘vâyı kazandıracak öyle bir da‘vâ vekîlini vazîfeye sevk edecek bir hizmete, her hâdisenin fevkınde ehemmiyet vermeye mükelleftir.
İşte o da‘vâ vekîlinin birisi, belki birincisi, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risâle-i Nûr olduğuna, binler onunla o da‘vâyı kazananlar şâhiddir.
Evet, bu küre-i arza me’muriyetle gönderilen her insan, burada misâfir ve fânî olduğu ve mâhiyeti bir hayât-ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat‘iyen tahakkuk etmiştir. O her bir insan, bu zamanda hayât-ı ebediyesini kurtaracak olan istinâd kal‘aları sarsıldığından, bu dünyasını ve içindeki bütün alâkadâr ahbâbını ebedî terk etmekle beraber, bu dünyadan binler derece daha mükemmel, bâkî bir mülkü de kaybetmek veya kazanmak da‘vâsı başına açılmış. Eğer îmân vesîkası
SAYFA 74
olmazsa ve berâeti ve senedi olan i‘tikādı sağlam bir sûrette elde etmezse, o da‘vâyı kaybeder. Acaba bu kaybettiği şeyin yerini hangi şey doldurabilir?
İşte bu hakîkate binâen benim ve kardeşlerimin, her birimizin yüz derece aklımız ve fikrimiz ziyâdeleşse de, bu muazzam vazîfe-i kudsiyenin hizmetine ancak kâfî gelebilir. Sâir mesâile bakmak, bize fuzûlî ve mâlâya‘nî olur.
Yalnız bu kadar var ki, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir kısmı, öteki da‘vâlar içinde bulunduğu; ve lüzûmsuz, sebebsiz, bazen bize akılsızların tecâvüzleri ve taarruzları zamanlarında zarûret derecesinde istemeyerek, muvakkaten bakmışız. Hâşiye
Hem de bu hakîkî ve pek büyük da‘vâ hâricindeki da‘vâlara ve boğuşmalara alâkadârâne, fikren, kalben karışmak zararlıdır. Çünki böyle geniş, siyâsî ve heyecan veren dâirelere dikkat eden ve onlarla meşgul olan bir adam, kısa bir dâire içinde vazîfedâr olduğu ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır veya şevki kırılır. Hem de o geniş, câzibedâr siyâset ve boğuşma dâirelerine dikkat eden, bazen kapılır, vazîfesini yapamadığı gibi, selâmet-i kalbini ve hüsn-ü niyetini ve istikāmet-i fikrini ve hizmetteki ihlâsını kaybetmese de o ithâm altında kalabilir.
Hatta bu noktada bana mahkemede hücûm ettikleri zaman dedim: Güneş gibi hakîkat-i îmâniye ve Kur’âniye, yerdeki muvakkat ışıkların câzibesine tâbi‘ ve âlet olmadığı gibi; o hakîkati cidden tanıyan, değil küre-i arzdaki hâdisâta, belki kâinâta da âlet edemez, diye onları susturdum.
İşte Üstâdımızın cevâbı bitti. Biz de bütün kuvvetimizle tasdîk ettik.
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Küçük Husrev Mehmed Feyzî, Emîn
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu iki kardeşlerimizin güzel fıkraları benim ayrı bir mektûbuma lüzûm bırakmadı. Ben o iki ihvânla beraber size birer birer selâm ederiz.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 75
[40]
[Salâhaddin'in bir fıkrasıdır]
[Otuz bir, otuz ikinci âyetlerin Risâle-i Nûr’a işaretlerini istihrâc etmeye muvaffak olan Ahmed Nazîf ve oğlu Salâhaddîn, Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli şâkirdlerinden olduğundan, Salâhaddîn’in şu fıkrası Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkraları içine girmeye lâyıktır.]
Salâhaddîn diyor ki: Bin üç yüz elli sekiz senesi Danzig’den çıkan bir kıvılcım, Avrupa içerisine sür‘atle yayılarak büyük bir yangın hâlini aldığından, bütün milletler seferî vaz‘iyette bulunduğundan, Türkiye de kısmî seferberlik yaptı. Bin üç yüz ellidokuzda yirmi yedi yirmi sekiz yirmi dokuz doğumluları silâh altına aldı. Bu meyânda Risâle-i Nûr talebelerinden Mehmed Feyzî ve Salâhaddîn gibi çok talebeler de, bir hikmete binâen askere alınmıştır. Hâşiye
SAYFA 76
Üstâdımız, yalnız altı-yedi ay kadar, Risâle-i Nûr’un intişârı husûsunda başka muhîtte bulunmanız îcâb ettiğinden, kalb ve fikir ve avucunu Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine açtığı ma‘nen anlaşıldığından, bu duâsının kabûlü Risâle-i Nûr’un mühim bir kerâmeti netîcesi olarak başka muhîte askerlik vazîfesi içinde, Risâle-i Nûr’a hizmet ettiği için gönderildi.
Altı-yedi ay sonra, Feyzî ve Salâhaddîn vazîfe-i neşri yaptıktan sonra, mezkûr kur‘aların en tehlikeli bir zamanda Alman orduları Romanya’yı işgāl, Bulgaristan’ın tazyîk, İtalya da Yunanistan’la harb ettiği bir sırada terhîsleriyle o kerâmet anlaşılmıştır. Hâşiye
SAYFA 77
Hem Salâhaddîn, emsâlinden bir ay sonra ordudan sevk edilmesi, İnebolu’da emsâlleriyle beraber bulunmadığı memleket halkından bazı kimselerin gözüne batarak, müteaddid ihbârâtta bulunmaları üzerine, askerlik şu‘besi tarafından reîs, polis vâsıtasıyla babasını şu‘beye celb ile oğlunun nerede olduğu sorulduğunda, oğlundan bir gün evvel gelen telgrafı göstererek, İzmit Deniz Alayı'na müretteb olduğunu, oğlunun kasden gitmediği, bir ay ticarete gittiği anlaşılmasıyla, babası Ahmed Nazîf’in serbest bırakılmasıdır.
Hem ma‘den direğine yazılıp askerlikleri te’hîr edilenler içinde, her gün benimle görüşen kâtib bir arkadaşım, beni unutup kaydetmediği, sonra da o te’cil edilenler hem askere, hem de fenâ nazarıyla bakıldığı ve Salâhaddîn o zarardan kurtulmasıdır.
Hem Salâhaddîn’in müretteb olduğu alaya, on beş gün geç iltihâk etmesinden dolayı bir cezâ verilmeden ve hiç bir tavsiyeye muhtâç kalmadan alay yazıcısı olarak alınması, hem terhîslerinde bakāyâ erlerin üç gün dahi olsa mahkemeye verildiği ve kendisinin bir ay bakāyâ kaldığı hâlde bir cezâ görmeden terhîs ve alay kumandanı ve yâverinin teessüründen gözleri yaşararak ayrılışı, Risâle-i Nûr’a âit bir kerâmet olduğuna bizce kat‘î kanâat gelmiştir.
[Salâhaddîn’in fıkrasından bir parçadır]
Hem bir vakit, Tosya’dan Kastamonu’ya gelirken beraberimde Risâle-i Nûr’un Lem‘alar'ı ve Şuâ‘lar'ı vardı. Haşre dâir bir mebhas okuyordum. Kamyon yokuşları tırmanıyordu. Havanın ve makinenin harâreti bana ağırlık ve fikrime de Bu Risâle-i Muazzama bir mu‘cize-i Kur’âniyedir. Başka sâhada mu‘cize gösterebilir mi? Hâlbuki mu‘cize, enbiyâlara mahsûstur. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra mu‘cize gösterilmeyecektir mülâhazası esnâsında kamyon müdhiş sadmelerle, üç taklada 30 ilâ 55 metre yerden aşağıya yuvarlandı. Şehâdet getiriyordum. Yaralı mıyım, diye kendimi yokladım. Yüz bin şükür, hiç bir yaram yok. Korkarak doğruldum. Şoförün kafası parçalanmış Âh, of çekiyor.