Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 323
[160]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin Mi‘râc'ınızı tebrîk ve Mi‘râc Sâhibi’nin asm sünnet-i seniyesine sizi ve bizi tam muvaffak eylemesine rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Size bu bir-iki gün zarfında, nazar-ı dikkati celb eden bir-iki küçük mes’eleyi yazıyorum.
Evvelâ: Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir kısmı bekâr kalmaklığın çok sebeblerinden bir sebebini gösteren bir hâdise: Bugünlerde, gençlik darbesini yiyen ve bekâr kalan ve teselli bulmak için Risâle-i Nûr ile alâkadârlığa çalışan ve mühim bir mektebde ders almaya meşgul ve ehemmiyetli bir adamın kerîmesi bulunan hanıma icmâlen bir hakîkat söyledim. Belki o havâlîde bazılara fâidesi var diye yazıyorum.
Dedim ki: Mâdem gençlik darbesini yedin, bir vazîfe-i fıtriye olan tenâsül kanununa daha girme. Çünki o vazîfenin mukābilinde ücret olarak erkeğin aldığı muvakkat bir lezzet ve keyif bir derece bidâyette kâfî geliyor. Fakat bîçâre kadın, o vazîfe-i fıtriyede, bir sene ağır yükü çekmeye ve bir-iki sene veledin meşakkatine, beslenmesine ve açık-saçıklık sebebiyle kocasının nazarında sadâkatsizlik ithâmı ve kocasının da gözü dışarıda olmak ihtimâli ve ona samîmî merhamet etmemesi cihetiyle, dâimî sıkıntılara ve vicdânî azâblara mukābil, izdivâcda aldığı muvakkat bir keyif ve lezzet, bu bozuk zamanda, ona o vazîfeye mukābil yüzden birisine mukābil gelemiyor. Ve bilhassa küfüvv-ü şer‘î ta‘bîr edilen, birbirine seciyeten ve diyâneten liyâkat bulunmadığından daha ziyâde azâb çektirir. Ve bilhassa terbiye-i İslâmiye hâricinde, Müslüman nâmı altında olanlar, îmândan gelen hürmet ve merhamet-i mütekābileyi bulamadıklarından, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi mahvediyor, cehennem azâbı çektiriyor.
Hem peder, hem vâlide, tenâsül kanunundaki vazîfeden çektikleri çok meşakkat ve gördükleri çok hizmete mukābil, yalnız veledin dünyada kemâl-i hürmet ve itâatla şefkatlerine ve hizmetlerine bedel, hâlis bir hürmet ve sâdıkāne bir itâat ve vefâtlarından sonra salâhatiyle ve hayrâtıyla ve duâlarıyla onların defter-i a‘mâline hasenât yazdırmak ve on beş
SAYFA 324
seneden evvel ma‘sûmen ölmüş ise onlara kıyâmette şefâatçi olmak ve cennette, onların kucağında sevimli bir çocuk olmaktır.
Şimdi ise, terbiye-i İslâmiye yerine mimsiz medeniyet terbiyesi yüzünden, ondan, belki yirmiden, belki kırktan bir çocuk ancak peder ve vâlidesinin çok ehemmiyetli hizmet ve şefkatlerine mukābil mezkûr vaz‘iyet-i ferzendâneyi gösterir. Mütebâkîsi, endişelerle şefkatlerini dâimâ rencîde ederek, o hakîkî ve sâdık dostlar olan peder ve vâlidesine vicdân azâbı çektirir. Ve âhirette da‘vâcı olur: Neden beni îmânla terbiye ettirmediniz? Şefâat yerinde, şekvâcı olur.
İkinci Mes’ele: Dünkü gün, beş tevâfuk-u latîfeden kat‘î bir kanâat bize geldi ki, en cüz’î ve ehemmiyetsiz işlerimizde inâyetkârâne bir dikkat altındayız.
Birincisi: Ben kapıya çıktığım vakit, me’mûlün hilâfına, Risâle-i Nûr şâkirdlerinden dört tane Ahmed'ler, bana alâkadâr birer maksadı yapacak, birden, beraber kapıya geldiler: İki tane köylerden, ikisi de burada ayrı ayrı mahallelerden.
Hem yine Risâle-i Nûr’un mühim bir talebesi, Köroğlu Ahmed’e bir mikdâr yoğurt, hem teberrük, hem ta‘yîn olarak verdik. Daha elinde yoğurdu tutarken, Risâle-i Nûr’un ma‘sûm talebelerinden Hilmî’nin mahdûmu Ahmed, elinde öteki Ahmed’e verdiğim mikdâr yoğurtla kapıyı açtı. Risâle-i Nûr talebelerinden altı Ahmed’in bir günde bu çeşit tevâfukātı tesâdüfe benzemez. Belki o Ahmed'lere nazar-ı dikkati celb eden bir işârettir.
İkincisi: Muhâcir, fakîr bir kadın benden bir teberrük istedi. Ben de bir gömlek verdim. Beş dakîka sonra, aynı isimde bir kadın, bir gömleği bana kabûl ettirmek için mühim bir vâsıtayı bulup gönderdi. Tevâfuk hâtırı için kabûl ettim.
Hem aynı gün, bazı müstehak zâtlara yarı yağımı verirken kap fazla almış, pek az bana kaldı. Aynen onlar daha o yağı almadan, benim niyetimde bana kalacak mikdâr kadar uzak bir köyden, kitaplarımı okumak mukābilinde geldi. Onu da o tevâfuk hâtırı için kabûl ettim.
SAYFA 325
Üçüncüsü: Aynı günde, ben at üzerinde seyahate gezmeye giderken, arkamda bir atlı sür‘atle geliyor. İndi, ayağıma, üzengiye sarıldı. Tanımadığım bir adam. Dedim: Sen kimsin, bu kadar dostluk gösteriyorsun? Dedi: Ben Kuzca hatîbiyim. dedi. Hâlbuki Kastamonu’da hiç bu nâmda bir karye bulunduğunu bilmiyordum. Sonra geldim. İki Isparta’lı asker yanıma geldiler. Birisi dedi: Ben Kuzca hatîbinden sana mektûb getirdim. Bu acîb tevâfuk bana, bu iki ayrı ayrı vilâyette, hem böyle tevâfuk etmeleri, Risâle-i Nûr hizmetinde sadâkatle çalışmalarına bir işârettir. Bu münâsebetle Sabrî, Kuzca hatîbine benim tarafımdan çok selâm etsin. Onu hâs talebeler içinde ma‘nevî kazançlara şerîk ediyoruz. Şimdilik husûsî mektûb yazmak âdetimiz olmadığından, ona ayrıca mektûb yazmadığımızdan gücenmesin.
Tatlı bir tevâfukun meyvesini, aynı gün daha şirin bir tarzda gördüm. Şöyle ki: İki asker, kemâl-i sevinçle, gāyet dostâne, Sen Isparta’lısın, bizim hemşehrimizsin. Ben de dedim: Maal-iftihâr, her cihetle Isparta'lıyım. Isparta taşıyla, toprağıyla benim nazarımda mübârektir, benim vatanımdır. Ve her biri yüze mukābil, yüzer ve binler hakîkî kardeşlerimin meskat-ı re’sleridir.
Evet, bu havâlîye gelen Isparta’lılar asker olsun, başkalar olsun, ekseriyet-i mutlaka ile beni hemşehri biliyorlar. Hangisi benimle görüşüyor, Sen Isparta’lı mısın? Ben de diyordum: Maal-iftihâr, ben Isparta’lıyım. Ve Isparta’da o kadar hakîkî kardeşlerim ve akāriblerim var ki, meskat-ı re’sim olan Nûrs karyesine pek çok cihetlerle tercîh ediyorum. Ve büyük Isparta’nın bir küçük evlâdı hükmünde olan Isparit nâhiyemize, büyük Isparta’nın bir tek köyünü tercîh ediyorum. O kadar hâlis, kahraman kardeşleri bana veren Isparta, taşı da, toprağı da, bana ve belki Anadolu’ya hem âlem-i İslâm’a neşrettikleri nûr tohumları bir rahmete mazhar olur, sünbül verir. Hem gıda, hem ziyâ, hem devâ olup, ma‘nevî galâ ve vebâ ve zulmü ve zulmeti dağıtır.
Dördüncüsü: Sâbık üç tevâfuku yazdıktan sonra, büyük Hâfız Alî’nin gāyet güzel mektûbuyla, Hulûsî-i Sâlis Abdullâh Çavuş’un ma‘nîdâr mektûbu ve Hulûsî Bey’in ve Kâtib Osmân’ın kıymetli mektûblarını aldım. Hâfız Alî’nin mektûbunda yazdığı şu fıkra, Konya âlimlerinin Risâle-i Nûr’u yazmakta ve takdîr etmekte olduklarını ve tefsîr sâhibi
SAYFA 326
Hoca Vehbî’nin Risâle-i İhlâs karşısında mağlûbiyetle beraber, Risâle-i Nûr’a karşı hayrân ve takdîrkâr olması münâsebetiyle, Hâfız Alî demiş: Risâle-i Nûr’un bir kerâmetidir. Öküze, ata et ve aslana ot atmaz. Öküze, ata ot verir, aslana et verir. O aslan hocanın en evvel İhlâs Risâleleri eline geçmiş.
İşte, Hâfız Alî’nin bu mektûbunu aldığımdan ya altı, ya yedi gün evvel, Karadağ’dan inerken birden diyordum: Yâhû Ata et, aslana ot atma. Aslana et, ata ot ver. Bu kelimeyi beş-altı def‘a hoşuma gitmiş, tekrar ediyordum. Ya Hâfız Alî benden evvel yazmış, bana da söylettirdi. Veyâhûd ben evvel söylemişim, ona yazdırılmış. Yalnız bu garîb tevâfukta bir farkımız var. O, öküze ot demiş, ben ata ot demişim.
Dört kardeşimize ayrı ayrı mektûb yazmak haklarıdır. Fakat mektûbu evvelce yazdığımızdan o pek uzun olmasın diye kısa kesiyoruz. Yalnız ciddî ve hamiyetli Abdullâh Çavuş kardeşimizin ehemmiyetli mektûbunda vaz‘iyet-i hâzıraya bakan ciheti, şimdiki vaz‘iyetim o nevi‘ şeylerle meşgul olmamaktır. Ve içindeki sâdık bir kardeşimiz Barla’lı Bahrî’nin Risâle-i Nûr’la tam alâkadârlığı ve kıymetdâr kayınpederi ve pederi gibi hakîkî ve hakîkatli bir dost olduğu cihetle, onu ne hâlde ve nerede olduğunu bilemediğimden beni çok mesrûr eyledi.
Abdullâh Çavuş da hakîkaten Lütfü’nün vârisi olduğu gibi kahraman Tâhirî'nin de kardeşidir. Mektûbunda hasta hoca, Hâfız Zühdü ise, o eski dostumuza selâm. Allâh şifâ versin. Kâtib Osmân’ın cem‘iyetli mektûbu ve tarz-ı ifâdesi, ikinci bir Husrev olduğunu isbat ediyor. Ve Hulûsî Bey kardeşimizin Risâle-i Nûr’a karşı ihlâs ve sadâkati, terakkîde olduğunu gösteriyor. Cenâb-ı Hakk onlar gibi kardeşleri iki cihânda mes‘ûd eylesin ve bu hizmet-i nûriyede dâim eylesin. Âmîn. Ve Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir talebesi olan Mes‘ud’u eski vazîfe-i nûriyesine iâde edip muvaffak eylesin. Âmîn. O mektûblardaki zâtlar ve cemâatlere birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve gelecek Leyle-i Mi‘râc'larını tebrîk ediyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 327
[161]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim ve hizmet-i îmâniyede kuvvetli, metîn, ciddî, sarsılmaz, fedâkâr arkadaşlarım ve seyâhat-i berzahiye ve uhreviyede nûrânî yoldaşlarım,
Sizin, her bir dirhemi yüz dirhem şühedâ kanı kadar kıymetdâr siyah nûru akıtan mübârek kalemlerinizin bu def‘aki kudsî hediyelerin her bir harfine mukābil, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn sizlere bin rahmet eylesin. Âmîn. Bu gaflet ve sıkıntılı ve usançlı mevsimde ve dünya meşgaleleri içinde bu fedâkârâne gayretiniz ve sa‘yiniz, hakîkaten bir inâyet-i hâssadır ve bir kerâmet-i nûriyedir. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebeden râzı olsun. Âmîn.
Elmas kalemlerini bize yardım için, yirmi bir Abdurrahmân ve Abdülmecîd’lerin bu kadar çabuk nüshaları yetiştirmeleri ve kabri pür-nûr olan Mehmed Zühdü’nün, berzahta dahi kalemini bizim hesabımıza isti‘mâl etmesi hükmünde, onun metrûkâtından nüshaların gönderilmesi, bizi derinden derine sürûrla şükre sevk etti.
Eski talebeliğim zamanında mevsûk zâtlardan, onlar da mühim imamlardan naklederek işittim ki: Ciddî, müştâk, hâlis talebe-i ulûm, tahsîlde iken vefât ettikleri zaman, berzahta aynı tahsîl misâli ve bir medrese-i ma‘neviyede bulunuyor gibi, o âleme muvâfık bir vaz‘iyet ihsân ediliyor diye, o zaman talebe-i ulûm içinde çok def‘a medâr-ı bahis oluyordu. Şimdi bu vakitte talebe-i ulûmun en hâlisleri Risâle-i Nûr talebeleri olduğundan, elbette merhum Mehmed Zühdü, Âsım ve Lütfü gibi zâtların vazîfeleri devam ediyor. Defter-i a‘mâllerine hasenât yazmak için, ma‘nevî kalemleri inşâallâh işliyor.
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, sizdeki fevkalâde gayret ve çalışmak, matbaaya ihtiyâç bırakmıyor. Bu def‘a gönderdiğiniz risâleler çok güzel, çok mükemmel, çok da lüzûmlu. Fakat ben sehvetmiştim. On Birinci Lem‘a ile Telvîhât-ı Tis‘a’yı yazmadığımız hâlde, yazmışım zannediyordum. Minhâcü’s-Sünne bizde var. On bir nükteden ibâret olan
SAYFA 328
On Birinci Lem‘a Mirkatü's-Sünne, Telvîhât-ı Tis‘a ile ve ona zeyil olarak dört hatveden ibâret, Risâle-i Kader’in zeyli iken On Yedinci Söz’ün zeyline giren parça dahi, Telvîhât'a zeyil olarak yazılsa münâsib olur. Ve اللّٰە نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin tecellîsine bakan bir seyâhat-i kalbiye-i hayâliyeye dâir iki-üç sahîfelik Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un âhir kısımlarındaki parçalar dahi içlerinde bulunsa güzel olur.
Şimdi size, musîbet yüzünden bir inâyet-i hâssayı fazla duâ etmenize vesîle olmak için yazıyorum. Bugün dört sâat evvel, ben yalnız Karadağ’ın hâlî ormanları içinde idim. Gāyet titiz bir ata binmiştim. Ben binerken, birden dizgin kayışı koptu. O da fenâ ürktü, ma‘reke takıldı. Beni öyle fenâ bir tarzda çiftelerle yere düşürdü. Ben o hâlde sol elim ve sol ayağım kırılmış gibi ihtimâl verdiğim gibi, vaz‘iyet de öyle gösteriyordu. At da başkasının malı. O hâlî orman içine daldı. Etrafta hiç kimse yok ki, imdâda yetişsin.
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyordum. El, ayağım kırılmamış, çok ziyâde incinmiş iken, yine şemsiye ile yürüyebildim. O titiz at da ormana dalıp, yolsuz bir istikāmetle, benim yürüyüşümle yürüyerek, on beş dakîkalık bir mesâfeye bir saatte yetiştik. At su içmekte iken, Nûriye isminde bir kadın geldi. Elinde ekmek, bir parça ekmeği ata verip, tutuldu. Ben de Cenâb-ı Hakk’a şükür, o vakit binebildim, odaya geldim. Birden öyle bir tufanlı yağmur oldu, hücremin önünde bir sel olarak gördük. Eğer o su, o Nûriye’ye rast gelmeseydi, o hâlî yerde, o yağmur altında, at da başkasının malı, kaybolmak gibi çok musîbetlerden Cenâb-ı Hakk muhâfaza eyledi. Bu küçük musîbette dokuz cihette ni‘met olduğunu tasdîk ettik. Ve bu nevi‘ hıfz ve himâyet, sizlerin samîmî duâlarınızın bir netîcesi olduğu kanâatindeyiz. Ve bu dokuz cihetle medâr-ı şükrân hâdise, dün aldığımız hediye-i nûriyenin çok fâideli olduğuna işârettir. Çünki darb-ı meselde meşhurdur ki, bir şeyde zahmet ve meşakkat, alâmet-i makbûliyettir. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve duâlarını isteriz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 329
[162]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,
Bu mübârek eyyâm ve leyâlî-i şerîfede mübârek duâlarınıza daha ziyâde ihtiyâcımı göstermek için, bundan evvelki mektûbda, titiz atın yüzünden gelen musîbet, gerçi ondan dokuzu ni‘mete inkılâb etti. Ondan birisi, eskiden beri bende bulunan kulunç illetine ve romatizma hastalığına iltihâk edip, beni yatağa düşürdü. Fakat merâk etmeyiniz, ben kalkıyorum, geziyorum. Kat‘iyen, bugün gönderdiğiniz risâleleri tashîh ederken kanâatim geldi ki, musîbetin bâkî kalan ondan birisi, on derece bir ni‘met hükmünde oldu. Ve on adedden ziyâde fâidelerinden bir fâidesi şudur ki:
Ben tashîhâtta gerçi usanmıyorum. Fakat her tashîhte yine ders alıp istifâde etmek bir âdetimdi. Bazı çok zevk alıyorum. Bu mevsimde dağlarda, bağlardaki güzel san‘at-ı İlâhiyeyi temâşâ zevki, o tashîhteki zevkime galebe ediyordu. Bu yeni musîbetteki mütemâdiyen kendini ihsâs eden hastalık, kemâl-i zevk ve şevkle, Hazret-i Eyûb aleyhisselâm’ın Lem‘asıyla Hastalık Lem‘asını her nüshada yeniden görüyorum gibi okuyup tashîh ediyorum. Kat‘iyen şübhem kalmadı ki, o zahmetli hastalık, o lezzetli, rahmetli vazîfe-i nûriye için verilmiş. Gerçi harekâtımda, namaz ve abdestte sıkıntı veriyor. Fakat hastalıkla ubûdiyet muzâaf sevâbı olduğu gibi, bu tashîhât-ı nûriyedeki zevk, o sıkıntıları hiçe indirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ سِوَی الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ
Sâniyen: Sizin nüshalarınızda bazen bir yanlış, birkaç nüshada aynen bulunur. Demek ma‘nâ iyi anlaşılmamış, öyle kalmış. Meselâ iktisâdın âhirlerinde, Husrev’in hâşiyesinde, beşinci satırında, Ulemâ ise masraflarından, mallarının kıymetini bilmedikleri cümlesi yanlıştır. Sahîhi ise, Ulemâ ise ma‘rifetlerinden, mallarının kıymetini bildikleri için. Hem bu satırın arkasındaki kelimesi yanlıştır, sahîhi arasında dır.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 330
[163]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, mübârek, fedâkâr kardeşlerim,
Dün, altı ehemmiyetli mektûblarınızı aldım. Her mektûbunuza uzun bir mektûb yazmak cidden arzu ederdim. Hem de hakkınızdır. Fakat bu hurûfâtı yazan Feyzî şâhiddir ki, altı gecedir altı sâat yatamadım. Yalnız bu altıncı gece, bir buçuk sâat kadar yatabildim. Onun için bu ehemmiyetli mektûblara kısacık birer cümle ile iktifâ ediyorum.
Evvelâ: Risâle-i Nûr santrali ve Hulûsî, Hakkı, Süleymân’ı temsîl eden Sabrî kardeşim Öşür, şer‘î zekâttır. Zekât ise müstehaklaradır. Sizinle selâm gönderenlere çok selâm.
Sâniyen: Gül fabrikası gülistanlarını ve merhûm bedevî bülbüllerini konuşturan Husrev kardeş Risâle-i Nûr Isparta’yı âfât-ı semâviye ve arziyeden muhâfazasına sebeb olduğunu, çok hâdisâtla beraber bu yeni zelzele hâdisesi ve muârız hocanın dolularla başının tokatlanması, yeni bir hucceti oluyor. Ve Mu‘cizât-ı Kur’âniye lâhikasını, sizin isâbetli fikrinize havâle ediyoruz. Hem siz, yazdığınız mikdârı gönderiniz. Biz burada tekmîl eder, size de sonra haber veririz.
Sâlisen: Nûr fabrikasının sâhibi Hâfız Alî kardeş Senin Risâle-i Nûr’a karşı hârika ihlâs ve irtibât ve i‘tikādın, inşâallâh o nûrları o havâlîde dâimâ parlattıracak. Senin o büyük zelzelenin gürültüsünü işitmemen ve zelzeleyi hissetmemen, tokatını yiyen hoca gibi, Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ kerâmetidir. Demek, değil şâkirdlere zarar vermek, belki inâyetkârâne vücûdunu da bazı hâslara bildirmiyor, korkutmuyor.
Râbian: Bizi ve Kastamonu şâkirdlerini kıyâmete kadar minnetdâr eden ve müstesnâ kalemiyle Risâle-i Nûr’un hemen umumunu bu havâlîye yetiştiren ve evlâd ve peder ve vâlideleri ve refîkasıyla Risâle-i Nûr’a hizmet eden kahraman Tâhirî kardeşim Cenâb-ı Hakk, hânenizdeki hemşîreme, hem bana şifâ ihsân eylesin. Hastalığıma âit bir parça size geliyor. Peder ve vâlidenize de benim tarafımdan deyiniz ki: Tâhirî gibi kahraman bir şâkirdi Risâle-i Nûr’a yetiştiren ve o vâsıta ile
SAYFA 331
defter-i a‘mâllerine dâimâ hasenât yazdıran bir şâkirdi bize kardeş veren o mübârek zâtlar, inşâallâh bu saâdeti dâimâ idâme ettirecekler. Dünyanın cam parçalarını, o elmaslara tercîh etmeyecekler. Onlar husûsî duâlarımızda dâhildirler.
Hâmisen: Mücâhidlerin üstâdı ve efelerin hakîkî bir nâsihi ve Risâle-i Nûr’un hâlis muhlis bir şâkirdi olan Hasan Âtıf kardeşim Senin uzun ve te’sîrli ve ehemmiyetli mektûbun içindeki edîbâne, gāyet ince hissiyâtın ve sana mahsûs latîf ta‘bîrâtın hoşuma gitti. Kardeşim, mübtedi‘lerin ve hodfurûşların ve mülhidlerin ilişmelerinden teessürâtın, beni senin hesabına müteessir etti. Evvelce size yazdığım mektûb, inşâallâh o teessürâtı izâle eder. Risâle-i Nûr’un mesleği ise vazîfesini yapar, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesine karışmaz. Vazîfesi teblîğdir. Kabûl ettirmek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir.
Hem kemiyete ehemmiyet verilmez. Sen o havâlîde bir tek Âtıf’ı bulsan, yüzü bulmuş gibidir. Merâk etme. Hem mümkün olduğu kadar hâriçten gelen küçük ilişmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyâtla, bu atâlet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd-i maîşet ibtilâsı zamanında cüz’î bir iştigal de ehemmiyetlidir. Tevakkuf değil, muvaffakiyetsiz mağlûbiyet yok Risâle-i Nûr’un her tarafta gālibâne fütûhâtı var.
Sâdisen: Eski dost ve kardeş ve Risâle-i Nûr’un o zamanda ciddî bir talebesi ve Isparta hayâtımda bana hüsn-ü hizmetle samîmî bir arkadaş ve himmeti uzun, eli kısa, azîz kardeşim Mehmed Celâl
Seni o zamandan beri unutmadım. Çok zaman Risâle-i Nûr dâiresinde kalemiyle çalışanlar içinde isminle hissedâr oluyordun. Senin yüksek isti‘dâdını ve ulüvv-ü himmetini Risâle-i Nûr’da isti‘mâl etmek arzuluyordum. Demek derd-i maîşet, sizi bir derece kayıd altına aldı. Başta mübârek baban, hânenizde bulunanlara bilmukābele selâm ediyorum. Ve bilhassa Mehmed Seyrânî hayâlimde çok selâm ile beraber, eğer benim orada iken tanıdığım ve Husrev sisteminde telakkî ettiğim Mehmed Seyrânî ise, onun bin selâmına selâmla mukābele edip, o Seyrânî, o zamandan beri Risâle-i Nûr’un bir cüz’üne bahsi girdiği ve silinmediği gibi, hâtırımda da silinmemiş. Çok def‘a bekliyordum ki, Seyrânî, Husrev’in arkasında koşup çalışsın. Demek onu da derd-i maîşet bağlamış.
SAYFA 332
Sâbian: Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden Halîl İbrâhîm’in on dört yaşındaki evlâd-ı ma‘nevîsi, Risâle-i Nûr dâiresindeki ma‘sûm şâkirdlerin dâiresinde inşâallâh ehemmiyetli mevki‘ alacak. Ve o küçük şahsiyette parlak, büyük bir şâkird rûhu görünüyor. Mektûbunda çocukça konuşmamış. Gāyet müdakkikāne büyük bir âlim gibi konuşması, bizi çok sevindirdi. Mâşâallâh, Bârekallâh dedirdi.
Sâminen: Evvelce haber aldığınız hastalığıma dâir bir noksân parça, duâlarınıza ve geçen Ramazân gibi ma‘nen yardımlarınıza vesîle olmak için, o hastalık münâsebetiyle yanımıza gelen bazı zâtlara söylediğim ve noksân kalmış bir fıkrayı yazıyorum. Şöyle ki:
Hâlimi soranlara dedim ki: Hem nazar, hem ervâh-ı gayr-i tayyibe cihetinden başıma gelen bu musîbet, rahmet-i İlâhiye ile on adedden bire indi, dokuzu ni‘met oldu. Bâkî kalan birisi de, dokuz menfaati oldu.
Birinci menfaati: Hastalıkta her sâat ibâdeti, dokuz sâat ibâdet hükmüne getirdi.
İkinci fâidesi: On beş Hasta Risâlesini, tam zevk ile tashîh etmek ve bu hastalık zamanında, hastalara ve muhtâç olanlara çabuk yetiştirmeye sebeb oldu.
Üçüncü fâidesi: Eski Saîd’i, Yeni Saîd’e kalb eden eski bir hastalık gibi, şimdi de Risâle-i Nûr’un parlak bir tarzda intişârı, Yeni Saîd’i de dünya ile bir derece alâkadâr ettiği cihetle, o hâlin zararından kurtulmaya sebeb oldu.
Dördüncüsü: Bu mübârek aylarda, pek çok iştiyâk ve ihtiyâç ile fazla a‘mâl-i uhreviyede bulunmak arzusuyla beraber, mevsim ve bazı esbâb cihetiyle muvaffak olamayarak fazla müteessir idim. Bu hastalık, tam bu aylara lâyık bir tarzda, hastalıktan gelen ihlâs ve kesret-i sevâb cihetiyle azîm bir menfaati oldu. Beni gündüzde dağ ve bağları gezmekten men‘ ettiği gibi, gece uyku ve gafletten kurtarıp, kemâl-i tazarru‘ ve niyâz ile geceleri ihyâya sebeb oldu.
Beşincisi: Geçenki Ramazân’daki hastalık gibi, bu hastalık dahi, fedâkâr kardeşlerimin şefkatlerini heyecana getirip, benim hesabıma a‘mâl-i uhreviyelerinin bir nevi‘ zekâtını vermek; nâkıs, kusûrlu sermayemi, birden ona, belki yüze ve bine çıkarmaya sebeb olmasıdır.
SAYFA 333
Altıncı fâidesi: Hastalara, yirmi beş devâ-yı îmânî veren risâlenin ilaçlarını nefsimde tatbîk ederek ayn-ı hakîkat olduğunu tasdîk edip, a‘sâb ve sinirden gelen ziyâde hassâsiyetimden kıymetsiz fânî işleri, lüzûmsuz ve endişeli merâktan ve fâidesiz ve zararlı alâkadan bir derece kurtulmaya sebeb olmasıdır.
Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve duâlarını ricâ ve istirhâm eden kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[164]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیْلَةِ الْبَرَٓائَةِ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Size, hastalığın dokuz fâidesinden bâkî kalan üçünü yazıyorum ki, o hastalığın bir meyvesi sâbık Arabî fıkradır.
Yedinci fâidesi: Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir şâkirdinin ehemmiyetli bir hatâsını ta‘mîr etmesidir. Şimdilik bu ehemmiyetli fâideyi îzâh etmek münâsib değil.
Sekizinci fâidesi: Gāyet incedir, îzâh edilmez. Yalnız kısa bir işâret ederiz. Nasıl ki Husrev, yazdığı Kur’ân’ı fotoğrafla tab‘ını kabûl etmeyerek, binler câzibedâr Kur’ânlar kendi hattıyla âlem-i İslâm’da intişârıyla, kutbiyet derecesinde bir mertebe-i ulviyeyi ve yüksek bir şeref-i imtiyâzı bırakıp, Risâle-i Nûr dâiresindeki sırr-ı ihlâsı muhâfaza ve hazz-ı nefisten teberrî etmiştir.
Aynen öyle de, bu hastalık, rûhumda öyle bir inkılâb yaptı ki, Risâle-i Nûr’un parlak fütûhâtını müteşekkirâne temâşâ etmek ve sevabdârâne, mücâhidâne, bir nevi‘ kumandan hizmetinde bulunmaktan gelen uhrevî zevki ve şerefi ve dünyada uhrevî meyvesini gösteren hizmet-i îmâniyenin şahsıma âit lezzeti ve imtiyâzı, o sırr-ı ihlâs için bırakmak ve kardeşlerime havâle etmek, onların şeref ve zevkleriyle iktifâ etmeye nefs-i emmârem dahi muvâfakat ederek, dünyanın bu uhrevî ve güzel yüzünde gözünü kapamak ve eceli ve mevti ferahla karşılamayı tam kabûl etmesidir.
SAYFA 334
Dokuzuncu fâidesi: Çoktan beri benim husûsî bir virdim ve hiç kaleme alınmayan ve mesleğimizin dört esasından en büyük esası olan şükrün en geniş ve en yüksek mertebesini ihâta eden; ve bende çok def‘a maddî ve ma‘nevî hastalıkların bir nevi‘ şifâsı olan; ve İsm-i A‘zam ve Besmele ile dokuz âyât-ı uzmâyı içine alan; ve on dokuz def‘a şükür ve hamdi, a‘zamî bir tarzda ifade ile, tahmîdâtın adedleriyle o eşyânın lisân-ı hâl ile ettikleri hamd ü senâyı niyet ederek, o hadsiz hamdlerin yekününü kendi hamdleri içine alarak azametli ve geniş bir tahmîdnâme ve teşekkürnâme bulunan; ve Sekîne’deki esmâ-yı sittenin muazzam yeni bir dersini ızhâr etmeye sebeb olmasıdır.
[Medâr-ı hayrettir ki, Saîd, aynı Ramazân’da ve hastalıkta başına gelen bu geçen dehşetli musîbeti ve Denizli hâdisesini tam hissetmiş ki bu mektûbu böyle yazmış.]
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve berâetlerini tebrîk ederiz. اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[Medâr-ı ibret ve hayret bir hâdisedir]
Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden bir zât yazıyor ki: Adapazarı zelzelesinin aynı gününde, zelzeleden birkaç sâat evvel, umûmî ve herkese göstermek için bir büyük tiyatro teşekkül ile ve oyuncu kızlarından dört güzelini çırılçıplak olarak âlâyişle çarşı ve pazarda gezdirerek, o câzibedârlara kapılan tiyatro binasında toplanan bin kişiden fazla seyirciler, oyun başlarken, birdenbire arz, kemâl-i hiddet ve gayzla onların hayâsız yüzlerini dehşetli tokatladı, mahvedip zîr u zeber etti. Ve o binayı hâk ile yeksân eyledi.
Ben, dünyanın bu nevi‘ hâdiselerinden iki senedir hiç haberim yoktu, bakmıyordum. Fakat bugünlerde hem Husrev, hem kahraman Çelebi, zelzeleden haber vermeleri; ve Husrev ve rufekāsının kanâatiyle, Isparta’nın gürültülü zelzelesi karşısında Risâle-i Nûr’u kuvvetli bir kalkan bulmasıyla hiç bir zarar vermemesi; ve Risâle-i Nûr’a muârız bir hocanın bütün hâsılâtını mahveden dolu, o muârıza hâs kalması, başkasına ilişmemesi, bir derece kanâat verir ki, ekser vilâyetlere giren ve Adapazarı’na girmeyen Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir esası olan tesettür şiârını bu derece açık ihanetiyle, Risâle-i Nûr onların yardımlarına koşmamış diye, yalnız bu hâdiseye baktım.
SAYFA 335
Bir cüz’î hâdise münâsebetiyle İnebolu’ya yazılan ve o gibi çirkin hâdiseleri köküyle kesen bir mektûbun sûretidir.
[165]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Risâle-i Nûr dünya işlerinde âlet olamaz, dünya işlerinde siper edilmez. Çünki ehemmiyetli bir ibâdet-i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksadlar kasden ondan istenilmez. İstenilse ihlâs kırılır. O ehemmiyetli ibâdet şekli değişir. Bazı çocuklar gibi, dövüştükleri vakit Kur’ân’ı başına siper eder. Başına gelen zarar Kur’ân’a geldiği gibi, Risâle-i Nûr böyle muannid hasımlara karşı siper isti‘mâl edilmemeli. Evet, Risâle-i Nûr’a ilişenler tokat yerler. Yüzer vukūât şâhiddir. Fakat Risâle-i Nûr, tokatlarda isti‘mâl edilmez. Ve niyet ve kasıd ile tokatlar gelmez. Çünki sırr-ı ihlâs ve sırr-ı ubûdiyete münâfîdir. Bizler, bize zulmedenleri, bizi himâye eden ve Risâle-i Nûr’da istihdâm eden Rabbimize havâle ediyoruz.
Evet, dünyaya âit hârika netîceler, bazı evrâd-ı mühimme gibi Risâle-i Nûr’a çokça terettüb ediyor. Fakat onlar istenilmez, belki veriliyor. İllet olamaz, bir fâide olabilir. Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar. O ibâdeti kısmen ibtâl eder. Çabuk bu hâdiseyi teskîn ediniz. Yoksa münâfıklar istifâde edecekler. Belki onların parmağı var.
Evet, Risâle-i Nûr’un o kadar dehşetli muannidlere karşı gālibâne mukāvemeti, sırr-ı ihlâstan; hiç bir şeye âlet edilmemesinden; ve doğrudan doğruya saâdet-i ebediyeye bakmasından; ve hizmet-i îmâniyeden başka bir maksad ta‘kîb etmemesinden; ve bazı ehl-i tarîkin ehemmiyet verdikleri keşif ve kerâmât-ı şahsiyeye ehemmiyet vermemekten; ve velâyet-i kübrâ sâhibleri olan Sahâbîler gibi, verâset-i nübüvvet sırrıyla, yalnız îmân nûrlarını neşretmek ve ehl-i îmânın îmânlarını kurtarmaktır
SAYFA 336
Evet, Risâle-i Nûr’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası her şeyin fevkındedir. Başka şeylere ve makamlara ihtiyâç bırakmıyor.
Birinci netîcesi: Sadâkat ve kanâatle Risâle-i Nûr dâiresine girenler, îmânla kabre gireceğine gāyet kuvvetli senedler var.
İkinci netîcesi: Risâle-i Nûr dâiresinde ihtiyârımız olmadan, haberimiz yokken, takarrur ve tahakkuk eden şirket-i ma‘neviye-i uhreviye cihetiyle, her bir hakîkî sâdık şâkirdi binler dillerle, kalblerle duâ etmek, istiğfâr etmek, ibâdet etmek ve bazı melâike gibi kırk bin lisân ile tesbîh etmektir. Ve Ramazân-ı Şerîf’deki hakîkat-i Leyle-i Kadir gibi, kudsî ve ulvî hakîkatleri, yüz bin el ile aramaktır. İşte bu gibi netice içindir ki, Risâle-i Nûr şâkirdleri, hizmet-i nûriyeyi velâyet makamâtına tercîh eder. Keşif ve kerâmâtı aramaz ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz. Ve vazîfe-i İlâhiye olan muvaffakiyet ve halka kabûl ettirmek ve revâc vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ve şeref ve ezvâk ve inâyetlere mazhar etmek gibi, kendi vazîfelerinin hâricinde bulunan şeylere karışmaz ve harekâtını onlara binâ etmezler. Hâlisan, muhlisen çalışırlar, Vazîfemiz hizmettir, o yeter, derler.
Ve sâniyen: Seksen küsûr sene kıymetinde bulunan ve Ramazân-ı Şerîf’in mecmûunda gizlenen hakîkat-i Leyle-i Kadri kazanmak için, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şirket-i ma‘neviye-i uhreviyeleri muktezâsınca, her biri, mütekellim-i maalgayr sîgasıyla اَجِرْنَا وَارْحَمْنَا وَاغْفِرْلَنَا gibi ta‘bîrâtta biz dedikleri vakit, Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdlerini niyet etmek gerektir. Tâ her bir şâkird, umûmun nâmına münâcât edip çalışsın. Ve bu bîçâre ve az çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşiniz, o hüsn-ü zanları yanlış çıkarmamak için, geçen Ramazân gibi yardımınızı ricâ ediyorum. Orada bulunan umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve bütün rûh u cânımızla Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk ediyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî