
SAYFA 53
تَیَمَّمُوا صَعٖیدًا: cümlesinin ma‘nâ-yı işârîsinde, ikinci emârenin birinci noktasında س harfi ص harfinin altında gizlenmesi ve ص görünmesinin iki remzi var.
Birisi: Saîd, toprak gibi mahviyet ve terk-i enâniyet ve tevâzu‘-u mutlakta bulunması şarttır. Tâ ki Risâle-i Nûr’u bulandırmasın, te’sîrini kırmasın.
İkincisi: Şimdiki bataklığa ve ma‘nevî tâûna sukūtun sebebi ise, terakkî etmek fikrinden neş’et ettiği cihetiyle onların hatâlarını gösterip, Müslüman için suûd ve terakkî, ancak İslâmiyet’te ve îmânlı olmakta olduğuna işâret etmektir.
Selâhaddîn Çelebi
[34]
Azîz kardeşlerim, bu fıkrayı bir mektûb yerine kabûl ediniz. Şimdi vakit bulamadım. Bunun müstensihi kendisi Küçük Husrev nâmını almış, ciddî çalışıyor.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا Âyetinin Tetimmesi
اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِی الظُّلُمَاتِ لَیْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا: âyetinin kuvvetli işaretini hem te’yîd, hem letâfetlendiren üç münâsebet birden Ramazân’da kalbime geldi.
Birincisi: Bana kat‘î bir kanâat verdi ki, مَیْتًا kelimesine tam münâsib Saîddir. Bu âyet, Risâle-i Nûr’un tercümanı olan Saîd’i meyyit ünvânıyla göstermesinin hikmeti budur ki: Mevtin muammâsını ve tılsımını Risâle-i Nûr’la o açmış. O dehşetli yüzün altında ehl-i îmâna çok ünsiyetli ve sürûrlu ve nûrlu bir hakîkat keşfedip isbat etmiş.
SAYFA 54
Ve mevt-âlûd hayât-ı fâniyede boğulan ehl-i ilhâda karşı, bâkıyâne, hayat-âlûd, muvakkat bir mevt-i zâhirî ile gālibâne mukābele eder. كَمَنْ مَثَلُهُ فِی الظُّلُمَاتِ sırrına mazhar olan ehl-i ilhâd, gayr-i meşrû‘ müştehiyâtın ibâhasıyla fânî dünyayı süslendirmesine mukābil, Risâle-i Nûr, mevti o aldatıcı fânî hayâta karşı çıkarıp, lezzet ve ziynetini zîr u zeber eder. Ve der ve isbat eder ki: Mevt, ehl-i dalâlet için i‘dâm-ı ebedîdir. Ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti mübârek bir terhîs tezkeresine çeviren, yalnız Kur’ân ve îmândır.
İşte bunun içindir ki, bu hakîkat-i muazzama-i mevtiye, Risâle-i Nûr’da gāyet mühim ve geniş bir mevki‘ almış. Hatta ekser hücûmunda mevti elinde tutup ehl-i dalâletin başına vurur. Aklını başına getirmeye çalışır.
İkincisi: Ehl-i tarîkatin ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri olan râbıta-i mevt, Eski Saîd’i Yeni Saîd’e çevirmiş. Ve dâimâ hareket-i fikriyede Yeni Saîd’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyârlar Risâlesi olarak, risâlelerde o râbıta-i keşfiyâtı göstere göstere, tâ ehl-i îmân hakkında mevtin nûrânî ve hayâtdâr ve güzel hakîkatini görüp gösterdi.
Üçüncüsü: Bu âyet, cifir ve ebced hesabıyla, her tarafta Saîd’e hücûm eden üç çeşit mevtin temas zamanını ve târîhini aynen gösterip tevâfuk eder.
Demek, âyetteki مَیتًا kelimesinin efrâdından medâr-ı nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi مَیْتًا adedine tam tevâfukla husûsî işarete mazhar bir mâsadak Saîdü’n-Nûrsî’dir.
Saîdü’n-Nûrsî
[Sabrî’nin sadâkatinin bir kerâmetidir]
Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddîk Süleymân’ın halefi Emîn, Sabrî’nin اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetine dâir parçayı aldığını ve Ramazân’ın feyzinden onun îzâhı gibi nûrlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emîn’e gösterdim. Hayretle dedi: Bu hem Sabrî’nin, hem Risâle-i Nûr’un bir kerâmetidir.
Bu âyetteki esrârlı muvâzene-i Kur’âniyeyi düşünürken, Sûre-i Hûd’daki فَاَمَّا الَّذٖینَ شَقُوا fıkrasına karşı, وَاَمَّا الَّذٖینَ سُعِدُوا فَفِی الْجَنَّةِ deki muvâzene hâtıra geldi. Ve bildirdi ki: Nasıl ki bu ikinci âyet ve birinci
SAYFA 55
fıkra, Risâle-i Nûr’un mesleğine, şâkirdlerine tam tamına ma‘nen ve cifirce bakıyor. Öyle de فَاَمَّا الَّذٖینَ âyeti dahi, Risâle-i Nûr’un muârızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyânlarının mebdeine ve fa‘âliyet devresine ve müntehâsına cifir ile, tevâfuk ile işâret eder.
Şöyle ki: یُرٖیدُونَ اَنْ یُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde, Birinci Şuâ‘da yedi-sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üç yüz on altı ve yedi tarihi ki, Kur’ân’a karşı olan sû’-i kasdin mebdeidir. فَاَمَّا الَّذٖینَ شَقُوا cifirce aynı târîhî gösteriyor. Eğer şeddeli م iki م sayılsa bin üç yüz elli yedi eğer şeddeli ل iki ل sayılsa bin üç yüz kırk yedi eder ki, bu asrın tâğıyâne fa‘âliyet tarihidir.
Her iki şeddeli ikişer sayılsa bin üç yüz seksen yedi eder. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ dehşetli bir cereyânın müntehâsı târîhî olmak ihtimâli var.
فَفِی النَّارِ لَهُمْ فٖیهَا زَفٖیرٌ وَشَهٖیقٌ: ise, bin üç yüz altmış bir eğer فَفِی النَّارِ daki okunmayan ی sayılmazsa, bin üç yüz elli bir târîhini; eğer şeddeli ن asıl i‘tibâriyle bir ل, bir ن sayılsa, yine bin üç yüz otuz bir târîhini ve harb-i umûmî ateşinin feryâd u fîzâr içindeki yangınını göstererek cehennem ateşinde zefîr ve şehîk eden ehl-i şekāvetin azâbını haber verip, ehl-i îmânı fitnelere düşüren şakîlerin hem dünyada, hem âhirette cezâlarına işâret eder.
Aynen öyle de, bu asra da zâhiren bakan, esrârlı olan Sûre-i وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ den şu âyetin اِنَّ الَّذٖینَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ یَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرٖیقِ ifâdesi gibi, İstanbul’un iki harîk-ı kebîrine, hem harb-i umûmî’nin dehşetli yangınına, cehennem azâbı gibi o fitnenin bir cezâsıdır diye işâret eder.
Elhâsıl: Bu âyet her asra baktığı gibi, bu asra daha ziyâde nazar-ı dikkati celb etmek için, cifirce bu asrın üç-dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işâret; ve ma‘nâsının sûretiyle ve tarz-ı ifâdesiyle iki cereyânın keyfiyetlerine ve vaz‘iyetlerine îmâ eder.
SAYFA 56
Sabrî’nin mektûbu yolda iken ve gelmeden evvel, o mektûbun ma‘nevî te’sîri ile bu âyeti, اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetiyle beraber düşünürken hâtırıma geldi. Risâle-i Nûr bu derece kuvvetli işârât-ı Kur’âniyeye ve şâkirdlerinin bu kadar kıymetli beşâret-i Furkāniyeye ve aktâbların iltifâtına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musîbetin azameti ve dehşetidir ki, Risâle-i Nûr hiç bir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdîr ve tahsîn almış.
Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünde değil, belki musîbetin fevkalâde dehşetine ve tahrîbâtına karşı mücâhedesi cüz’î ve az olduğu hâlde, gāyet büyük bir ehemmiyet kesb etmiş ki, bu âyette işâret ve beşâret-i Kur’âniye ifade eder. Risâle-i Nûr dâiresi içine girenler, tehlikede olan îmânlarını kurtarıyorlar ve îmân ile kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet, bazı vakit oluyor ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşîrin fevkine çıkar, binler derece kıymet alır.
Saîdü'n-Nûrsî
[35]
[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Emîn ve Tahsîn ve Hilmî’nin bir fıkrasıdır]
Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkraları içine girmeye münâsib görüldü.
Bugünlerde ziyâde bir hassâsiyetle risâlelere bakıldığından, inâyetin himâyesi dahi, bir nevi‘ hassâsiyetle ikrâmını gösterdi. Gāyet cüz’î bir numûnesi şudur:
Risâle-i Nûr şâkirdlerine maîşet cihetinde bir ikrâm-ı İlâhî ve küçük, fakat şâyân-ı hayret ve gāyet latîf bir tevâfuk ve bir vâkıadır. Ve Risâle-i Nûr hizmetinin şübhesiz bir kerâmetidir. Evet, Risâle-i Nûr’un bir silsile-i kerâmetinin menba‘ı olan tevâfuk, bu vâkıada o cinsten olan altı aded tevâfukātın ittifâkı ise, tesâdüf ihtimâlini köküyle keser diye hükmettik. Şöyle ki:
Birkaç günden beri Üstâdımızın ziyâretine gitmemiştik. Kardeşim Emîn ile beraber Üstâdımızın ziyâretine gittik. İkindi vakti beraber namaz kıldıktan sonra bize emretti ki: Size yemek yedireceğim. Burada ta‘yîniniz var. Mükerreren dedi:
SAYFA 57
Yemezseniz bana dokuz zarar olur. Çünki yiyeceğinize karşı Cenâb-ı Hakk gönderecek. Yemek yemekten affımızı ricâ ettik. Emretti: Rızkınızı yiyin, bana gelir dedi. Emrini kırmamak için lütuf buyurduğu tereyağı ve kabak tatlısını ekmek ile yemeye başladık. Daha sofrada iken, ümîd edilmeyen bir vakitte ve bir tarzda ve aynı mikdarda, bir adam geldi, elinde yediğimiz kadar taze ekmek, aynı yediğimiz mikdarda fındık kadar tereyağı ve diğer elinde bize verilenin tam bir misli kabak tatlısı olarak kapıyı açtı. Artık taaccüb edilecek, hiç bir cihette tesâdüfe mahal kalmadı. Risâle-i Nûr şâkirdlerinin rızkındaki bereket-i Rabbâniyeyi gözümüzle gördük. Üstâdımız buyurdular: İhsân on misli olacak. Hâlbuki bu ikrâm tam tamına mislidir. Demek ta‘yîn ciheti galebe etti. Ta‘yîn te’mîni ise mîzân ile olur.
Sonra aynı akşamda sadaka ciheti de hükmünü gösterdi. Biz gördük ki, ekmek on misli, tereyağı tatlısı, o da on misli, kabak tatlısı yerine çok sevmediği için kabak ve patlıcan turşusu olarak on misli, me’mûlün hilâfında Risâle-i Nûr’dan İkinci Şuâ‘ın bir hafta mütâlaasına mukābil bir ma‘nevî ücret olarak geldi. Gözümüzle gördük. Demek kabak tatlısının tatlılığı, tereyağı un helvasına girdi. Kendisi turşuda kaldı.
Risâle-i Nûr şâkirdleri hüsn-ü hizmet içinde acele bir mükâfât gördükleri gibi, hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini, Isparta’da olduğu gibi burada dahi gözümüzle gördük. Pek çok vukūâtından beş-altısını beyânediyoruz.
Birincisi: Ben, yani Tahsîn, bir gün yeni açtığım dükkân meşgalesiyle bana emrolunan vazîfe-i nûriyeyi tenbellik edip yapamadım. Aynı vakitte şefkatli bir tokat yedim. Dükkânda otururken birisi bana geldi. Tebdîl edilmek için emânet olmak üzere yüz lira verdi. Bu paranın sâhibine Allâh için bir hizmet yapmak üzere tebdîl için Mâliye Sandığı’na gittim. Bu parayı sayarken aralarında bir kalp lira bulundu. Bu yüzden ifadeye, suâl-cevâba ve muâhezeye ma‘rûz kaldığım gibi, evimizi de taharrî etmek îcâb etti. Beni mahkemeye verdiler. Fakat terbiye ve şefkat tokatı olmak cihetiyle, yine Risâle-i Nûr kerâmetini gösterdi, zararsız kurtulduk.
SAYFA 58
İkincisi: Üstâdımıza ve Risâle-i Nûr’a dört-beş sene hizmet eden ve okutturan ve cidden tarafdâr bulunan bir zât, elinde dine âit bir gazete ile geldi. Risâle-i Nûr’un mesleğine muhâlif bir cereyânın sâhiblerine tarafdârâne bir tavır gösterdiği zaman, Üstâdımın canı çok sıkıldı. Bir-iki gün sonra şiddetli, fakat şefkatli bir tokat yedi. Bir doktor ona dedi ki: Eğer ameliyât yaptırmazsan yüzde yüz ölüm var. O da bilmecbûriyeameliyat yaptırdı. Fakat şefkat ciheti imdâda yetişerek çabuk kurtuldu.
Üçüncüsü: Bir me’mûr, Risâle-i Nûr’u kemâl-i iştiyâkla okurdu. Hem Üstâd ile görüşmeye ve tam ders almaya çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evhâm verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken, birden sebebsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı. Bir ay çekti. Yine şefkat yâr oldu. Şimdi okumaya şevk ile başladı.
Dördüncüsü: Ehemmiyetli bir zât, Risâle-i Nûr’u kemâl-i takdîr ile okur yazardı. Birden sebatsızlık gösterdi. Şefkatsiz bir tokat yedi. Gāyet meftûn olduğu refîkası öldü. İki oğlu da başka yere gitti. Acınacak bir hâle girdi.
Beşincisi: Dört senedir, Üstâdın çarşı işinde hizmetine bakan bir zât, birden sadâkatini bırakıp mesleğini değiştirdi. Birden şefkatsiz bir tokat yedi. Bir senedir daha çekiyor.
Altıncısı: Bir hocaya âit bir hâdisedir, belki helâl etmez. Biz de onu görmüyoruz. Şimdilik tokatı kaldı.
Bu vukūât nev‘inden hem çok var, hem Risâle-i Nûr’a karşı kusura binâen tokat olduğunda kat‘iyen şübhemiz kalmadı.
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden
Emîn, Tahsîn, Hilmî
Evet, ben de tasdîk ediyorum.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 59
Hem Risâle-i Nûr’un suhûletle intişârının bir kerâmetini, bu mektûbu yazdığımız zamanda ve yemekteki kerâmet dakikasında gözümüzle gördük. Şöyle ki:
Ehemmiyetli yedi-sekiz risâle ve İşârât-ı Kur’âniye şuâ‘ı ve mühim bir mektûbla beraber, bir torbada, bir şehre ehemmiyetli bir kardeşimize göndermiştik. Şoför o paketi düşürmüş. Böyle bir zamanda böyle eserler, münâfıklar, câsûslar haber almadan emîn bir el ile beş gün sonra elimize geçti. Kanâatimiz geldi ki, bir inâyet bizi himâye ediyor.
Hem Risâle-i Nûr’un hakkında inâyet-i Rabbâniyenin latîf bir himâyesi şudur ki: Karanlık bir vaz‘iyette, korkutucu bir zamanda, câsûsların ve taharrî me’mûrlarının tecessüsleri Üstâdımızın menzilini sardığı dakikasında, bir fare, Üstâdımızın bir çorabını almış. Ne kadar aradık, hiç bir yerde bulamadık. O farenin yuvasını gördük. Kābil değil, çorap oraya giremez. İki gün sonra gördük ki, o hayvan o çorabı getirmiş, öyle bir yere saklamış ki, muhteviyâtı unutulmuş olan mahrem mektûbların ve evrâkların tam yanında bırakmış. Hâlbuki iki def‘a oraya bakmıştık, görememiştik. Hem o çorabı o yere getirmek, soba borusuna çıkıp yukarıdan bırakmakla olur. Gāyet kurnaz ve zeki adam ancak o işi yapabilir. Hiç bir cihette tesâdüf ihtimâli kalmadığından, Üstâdımız dedi: Bu mektûbları oradan kaldıracağız. Biz onlara baktık, gerçi siyâsetle alâkaları yoktur. Fakat vehhâm câsûslar aleyhimizde habbeyi kubbe yapmaya ehemmiyetli bir vesîle olur. Biz hem onları, hem daha bahâneye medâr olabilen başka şeyleri kaldırdık. O heyecanımızdan câsûslar haber alıp anladılar ki, hazırlandık. Daha hücûm etmediler. Yalnız ikinci gün Emîn, elinde bir torba ile menzile girdi. Tam arkasında karakol komiseri gizlice hissettirmeden girdi. Emîn’in elinde kitaplar yerinde yoğurdu gördü, tavrını değiştirdi. Mehmed Feyzî o zaman askerdi, yoktu. Yoksa birinci imza onun hakkı idi.
Elhâsıl: Risâle-i Nûr’un intişârına karşı gelen düşman ve câsûslara mukābil, bir tek fare çıktı, plânlarını zîr u zeber etti.
Evet Evet Evet Evet Evet Evet
Tevfîk Ahmed Tahsîn Hilmî Feyzî Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 60
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu def‘a size mektûbum yerinde Emîn, Tahsîn, Hilmî’nin fıkrası gönderildi. Pek çok selâm, hem şimdi yanımda Tahsîn ve Emîn sizlere arz-ı hürmet ve selâm ederler.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[36]
[Ahmed Nazîf’in mektûbundan bir parçadır]
Maddî ve ma‘nevî borcumuz olan hizmetleri îfâdan kendimizi çekmek, hissizlik ve bîgânelik fıtratımızda ve yaradılışımızda yoktur ki kalalım. Mâdem Cenâb-ı Hâlik-ı Rahîm bizleri insan yaratmıştır. İnsanlığın emrettiği vezâifin binde birini dahi îfâ edemediğimiz hâlde, büsbütün nasıl bîgâne kalalım? Bu husûsta ma‘zur görmenizle beraber, azimkâr ve cefâkâr ve fedâkâr ve hadsiz mütehammil, garîb ve kudsî ve azîz bir misafirimiz olan çok kıymetli Üstâdımızın biz âsî ve günahkârların kalblerini nûrlarla doldurduğu hâlde, mukābil borcumuzu, ma‘neviyâta uzanamadığımızdan ancak değersiz ve kıymetsiz olan maddiyâtla ödeyebiliriz zannıyla teselli bulmaktayız.
Af buyurunuz Üstâdım Dellâl-ı Kur’ân’ın nidâlarını işiten hangi Müslüman vardır ki, kulaklarını tıkasın. Hâşâ sümme hâşâ Nûrlarınızın şuâ‘ı gözlerimizi kamaştırıyor. Kalblerimizi bütün sâfiyetiyle Allâh’a, Kur’ân’a ve Resûl-ü Müctebâ’ya asm ve İki Cihân Serveri’nin azîz vârislerine bağlıyor ve bağlamıştır. Bu bağ öyle bir bağ ki, inâyet-i hakla hiç bir maddiyyûnun ve hiç bir mülhid ve fırak-ı dâllenin değil, bütün dünya kâfirlerinin bütün kuvvetleri bir araya gelse, bu kudsî râbıta-i kalbiye bağını koparamaz. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Zât-ı fâzılânelerince lüzûm görülüp, îcâb etmeden hiç bir zaman mektûb yazmak zahmetlerini ihtiyâr etmenize râzı olamam. Bu husûsta gücenmek şöyle dursun, kıymetli Üstâdımın kudsî vazîfelerinin îfâsına mâni‘ teşkîl eden işgāli, büyük hatâ ve hürmetsizlik sayarım.
Ahmed Nazîf Çelebi
SAYFA 61
[37]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ. اٰمیٖنَ
Azîz, sıddîk mübârek kardeşlerim,
Bayramınızı tebrîk ediyoruz ve Risâle-i Nûr günden güne tevessüünü tebşîr ederim. Bu havâlîde çoklar Onuncu Söz'ü de yazıyorlar. Ben yazanların çok tashîhâtını yetiştiremiyorum.
Kardeşlerim, vazîfemiz çalışmaktır. İnsanlara kabûl ettirmek ve bizi muvaffak etmek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Onun vazîfesine karışmamak gerektir. Me'yûsiyet ve muvaffakiyetsizlik, fütûr vermemek, belki vazîfemizde çalışmamızı şiddetlendirmek lâzım geliyor. Şimdiye kadar bizim gibi az zahmet ile böyle kudsî hizmette çok teshîlâta ve inâyete mazhar olmuş pek azdır. Biz dâimâ şükür demeliyiz. Size burada geceleri aydınlatan bir fıkrayı Emîn, Tahsîn gönderdiler.
Size müştâk ve duânıza muhtâç kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[Bir zaman Eskişehir hapishânesinin penceresinde oturmuştum]
Karşısında bulunan lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ederken, onları o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat birden elli sene sonraki vaz‘iyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları sûretini aldı.
Ondan, bu gelen hakîkat inkişâf etti. Yani elli sene sonraki hâllerini ma‘nevî ve hayâlî bir sinema ile gördüm ki, o gülen altmış kızdan ellisi, kabirde azâb çekiyorlar, toprak olmuşlar. O on tanesi, yetmiş yaşında çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celb ediyorlar. Ben de onlara ağladım. Fitne-i âhirzamanın mâhiyeti bana göründü ki, o fitnenin en dehşetlisi ve câzibedârı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyârı selb edip pervâne gibi sefâhet ateşine atıyor. Ve bir dakîka hayât-ı dünyeviyeyi, senelerle hayât-ı bâkiyeye tercîh ettiriyor.
SAYFA 62
Ben bir gün sokağa bakarken o fitnenin te’sîrli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: Bu bîçâreler, kendilerini bu mıknatıs gibi cezb edici fitnenin ateşinden kurtaramazlar, diye düşünürken, birden o fitneyi ateşlendiren ve ta‘lîm eden irtidâdkâr bir şahs-ı ma‘nevî önümde tecessüm etti. Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:
Ey cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini fedâ eden; ve sefîhâne dalâleti severek irtikâb eden; ve hevesât-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhâdı kabûl eden; ve hayatı perestiş edip ölümden şiddetli korkan; ve kabri hâtırına getirmek istemeyen; ve irtidâda yüz tutan bedbaht Kat‘iyen bil ki, dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan, bu saatten evvel ve bu dakîkadan sonra, bilumûm senin bu kâinâtın ve mâzî ve müstakbelin ve geçmiş nev‘in ve cinsin ve gelecek mahlûklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve gelen insanlar ve tâifeler tamâmen ma‘dûm ve ölüdürler.
İşte insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadâr olduğun bütün o seyyâr dünyalar ve seyyâl kâinâtlar, mütemâdiyen senin dalâletin sûretiyle senin başına dünya dolusu, dehşetli ve hadsiz bu ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuûrun varsa kalbini yakıyor, rûhun varsa yandırıyor. Aklın sönmemiş ise gamlar içinde boğuyor. Eğer bir saatçik sarhoşça sefâhetin ve pis lezzetin bu nihâyetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukābil gelebilirse, o sefâhette kal.
Yoksa aklını başına al. O ma‘nevî cehennemden kurtulmak ve îmânın bu dünyada dahi te’mîn ettiği bir ma‘nevî cennete girmek ve saadet-i hayatiyeyi tatmak için, Kur’ân’ın dersini dinle. Cüz’î, fânî bir dakîka lezzeti; küllî, bâkî, dâimî îmânî Hâşiyelezzetler ile mübâdele et.
SAYFA 63
Hem deme ki: Ben hayvan gibi hayâtımı geçireceğim. Çünki hayvana nisbeten mâzî, müstakbel gayb hükmündedir. Cenâb-ı Hakîm-i Rahîm, o gaybı onlara bildirmemekle onları hadsiz elemlerden kurtarmış. Hatta kesilmek için yatırılan bir tavuk hiç bir elem ve hüzün hissetmez. Bıçak kestiği vakit hissetmek ister, fakat his gider. O elemden de kurtulur. Demek, Cenâb-ı Hakk’ın gāyet büyük ve mükemmel bir rahmeti ve re’fet’i ve şefkati, gaybı bildirmemektedir. Bilhassa ma‘sûm hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefîhâne lezzette, sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin. Çünki hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan istirâhat-ı tâmmeden bilkülliye mahrumsun.
Hem senin medâr-ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin, incecik bir zamana büyük bir sahrâdan bir parmak kadar yere inhisâr; ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate mahsûs olduğundan, sun‘î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gāyet cüz’î olup, senin insaniyetin ve kemâlâtın o nisbette küçülür, hiçe iner.
Fakat îmân ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, îmân cihetiyle mevcûd bulunan mâzî ve müstakbeli ihâta ettiğinden, insaniyeti ve kemâlâtı o nisbette teâlî eder. Hem senin dünyaca muvaffakiyetin, elmasçı ve dîvâne olmuş bir yahûdînin cam parçalarını elmas fiyatıyla aldığı gibi, sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayâta, uzun ve dâimî ve geniş bir hayâtın fiyatını verdiğin için, elbette o hat dâiresinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikām gibi hissiyâtla müteveccih olduğun için, ehl-i diyânete muvakkaten tefevvuk edersin.
SAYFA 64
Hem senin aklın, rûhun, kalbin, duyguların ulvî vazîfelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezîl işlerine iştirâk ve yardım ettiklerinden, ehl-i îmâna dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünki senin akıl ve kalb ve rûhun, gāyet derecede tedennî ve tereddî ve sukūt edip, pis heves ve rezîl nefse inkılâb etmişler, mesh olmuşlar. Elbette bu cihette sana cehennemi; ve mazlum ehl-i îmâna cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak.
Saîdü’n-Nûrsî
[38]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ اَیَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz kardeşlerim,
Sizinle pek çok alâkadârım ve görüşmeye çok müştâkım. Ve vaz‘iyetinizi bu soğuk kışta merâk ediyorum. Hayâlen sizinle görüşürken bir-iki nokta hâtıra geldi, beyân ediyorum:
Birincisi: On Dokuzuncu Söz’ün âhirinde, Kur’ân’daki tekrârâtın ekser hikmetleri Risâle-i Nûr’da dahi cereyân eder. Bilhassa ikinci hikmeti tam tamına vardır. O hikmet şudur: Herkes Kur’ân’a muhtâçtır. Fakat herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sûreye gāliben muktedir olur. Onun için en mühim makāsıd-ı Kur’âniye ekser uzun sûrelerde derc edilerek, her bir sûre bir Kur’ân hükmüne geçmiştir. Demek hiç kimseyi mahrûm etmemek için, haşir ve tevhîd ve kıssa-i Mûsâ as gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.
Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı def‘a haberim olmadan, ihtiyârım ve rızâm olmadığı hâlde, ince hakāik-i îmâniye ve kuvvetli huccetler müteaddid risâlelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat‘î bir sûrette bildim ki, herkes bu zamanda Risâle-i Nûr’a muhtâçtır. Fakat umumunu elde edemez. Etse de tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risâle-i Nûr hükmüne geçmiş bir risâle-i câmiayı
SAYFA 65
elde edebilir. Ekser vakitlerde muhtâç olduğu mes’eleleri ondan okuyabilir. Ve gıda gibi, her zaman ihtiyâç tekrar ettiği gibi, o da mütâlaasını tekrar eder.
İkinci Nokta: Âyetü’l-Kübrâ’dan çıkan Vird-i Ekber nâmındaki Arabî risâleciğin âhirinde, Risâle-i Münâcât’ın başındaki âyetin tefsîri diye Arabî kısımları ilâve edilse, beraber okunsa, iyidir. Biz nüshamıza yazdık.
Üçüncüsü: Azîz kardeşlerim Çok def‘a kalbime geliyordu: Neden İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Risâle-i Nûr’a ve bilhassa Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ne ziyâde ehemmiyet vermiş? diye sırrını bekliyordum. Lillâhilhamd, o sır ihtâr edildi. İnkişâf eden o sırra şimdilik kısa bir işâret ediyorum. Şöyle ki:
Risâle-i Nûr’un mümtâz bir hâsiyeti, îmânın en son ve en küllî istinâd noktası kavî ve kat‘î beyân edildiğinden, bu hâsiyet Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nde fevkalâde parlak görünüyor. Bu acîb asırda mübâreze-i küfür ve îmân en son nokta-i istinâda sirâyet ederek dayanıyor.
Meselâ, nasıl ki gāyet büyük bir meydan muhârebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sırada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı en büyük ordusunun cihâzât-ı muharribesini kendi taburuna imdâd ve kuvve-i ma‘neviyesini fevkalâde takviye için her vâsıtayı isti‘mâl eder. Ehl-i îmân taburunun kuvve-i ma‘neviyesini bozmak ve efrâdının tesânüdünü kırmak için her vesîleyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinâdgâhı kendine temâyül eder. İhtiyât kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun her bir neferine karşı, cem‘iyet ve komitecilik rûhuyla mütesânid bir cemâat gönderir. Bütün bütün kuvve-i ma‘neviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda, Hızır gibi biri çıkar, o tabura der:
Me’yûs olma Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinâdın ve öyle mağlûb olmaz muhteşem orduların ve öyle tükenmez ihtiyât kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Kâinâtı dağıtamayan onu dağıtamaz.
Şimdilik mağlûbiyetin sebebi, bir cemâate ve bir şahs-ı ma‘nevîye karşı, bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, her bir neferin, istinâd noktaları olan dâirelerden ma‘nen istifâde ettiği kuvvetli kuvve-i ma‘neviye ile bir şahs-ı ma‘nevî ve cem‘iyet hükmüne geçsin dedi. Ve tam kanâat verdi.
SAYFA 66
Aynen öyle de, ehl-i îmâna hücûm eden ehl-i dalâlet, bu asır cemâat zamanı olduğu cihetle, cem‘iyet ve komitecilik mayasıyla bir şahs-ı ma‘nevî ve bir rûh-u habîs olmuş. Müslüman âlemindeki vicdân-ı umûmîyi ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avâmın taklîdî olan i‘tikādlarını himâye eden İslâmî perde-i ulvîyi yırtıyor. Ve hayat-ı îmâniyeyi yaşatan ve an‘ane ile gelen hissiyât-ı mütevâriseyi yakıyor.
Her bir müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmaya me’yûsâne çabalarken, Risâle-i Nûr Hızır gibi imdâda yetişti. Kâinâtı ihâta eden son ordusunu Hâşiyegösterdi. Ve o son ordudan mukāvemetsûz maddî ve ma‘nevî imdâd getirmek hizmetinde hârika bir emirber neferi olarak Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni İmâm-ı Alî radıyallâhü anh keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş. Temsîldeki sâir noktaları tatbîk ediniz, tâ o sırrın bir hulâsası görünsün.
Saîdü’n-Nûrsî
[39]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ الَّتٖی كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Onuncu Şuâ‘ nâmında yazdığınız Fihristenin ikinci kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümîd verdi ki: Risâle-i Nûr, benim gibi âciz, ihtiyâr, zayıf bir bîçâreye bedel, genç, kuvvetli çok Saîd’leri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risâle-i Nûr’un tekmîl ve îzâhı ve hâşiyelerle beyânı ve isbatı size tevdî‘ edilmiş, tahmîn ediyorum. Bir emâresi şudur ki: Bu sene çok def‘a ihtâr edilen hakîkatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de çalıştırılamadım.
Evet, Risâle-i Nûr size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı îmâniyenin her birisine, meselâ Kur’ân kelâmullâh olduğuna ve i‘câzî nüktelerine dâir müteferrik risâlelerdeki parçalar toplansa veya haşre dâir ayrı ayrı burhânlar cem‘ edilse ve hâkezâ, mükemmel bir îzâh ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir.