
SAYFA 233
[114]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu aşr-i ahîrde hakîkat-i Leyle-i Kadir, inşâallâh Risâle-i Nûr dâiresinde tecellî edecek ve etmiş. Bu tecellî ile her bir hakîkî şâkird o hakîkate hissedâr olur.
Bu def‘aki mektûbunuz bize bu kanâati verdi ki Risâle-i Nûr’a i‘tirâz ile hücûm edenler, karşılarında çelik gibi kahramanları bulup hücûmundan pişmanlık göstereceklerini, bir Saîd’e mukābil, binler Saîd Risâle-i Nûr’u müdâfaa eder. Mu‘terizleri susturur.
Mektûbunuzdaki kıymetdâr kardeşlerimizin selâmlarına binler selâm ediyoruz. Ve hâlis müdakkik ve ince fikirli kardeşimiz Hasan Âtıf’ın müstesnâ kalemiyle bizlere hediye ettiği gāyet güzel risâleleri güzelce ve süslü cildlettirdik. Burada kardeşlerimiz onun hesabına ve ona sevâb kazandırmak için ellerde gezecek.
Size bu def‘a bir ihtâra binâen gāyet muhtasar bir hakîkat gönderildi. Belki de ehl-i dalâletin kendilerine perde ettikleri bazı sâfdil sofîleri ve hocaları riyâ noktasında bir taarruza mukābil bir esastır. Evet, İstanbul’daki ihtiyârın i‘tirâzı dahi bu nev‘den bir sû’-i zandan gelmiş.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve Leyle-i Kadr’in hakîkatine mazhar olmalarını rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Hizbü’l-Kur’ân’ın burada, İnebolu’da tevzî‘ edilen hediyelerini posta ile Atabey’e, yoksa Eğirdir’e göndermek, münâsib hangisi ise bildiriniz. Bizler buradaki Risâle-i Nûr talebeleri oradaki umûm kardeşlerimize, hususan bu mektûbunuzda isimleri tasrîh edilen kardeşlerimize arz-ı hürmet ve selâm ve Leyle-i Kadirlerini tebrîk ediyoruz.
Emîn, Nazîf, Hilmî, Zühdü, Feyzî
SAYFA 234
Kardeşimiz Hâfız Alî’nin mübârek bahçesinin mübârek tatlısını, kansız bir kurdun ne haddi var ki döktürsün, diye kalbime geldi. Üstâd’a söyledim, öyle ise yaz dedi. Hem Emîn de müftüden sormuş. O da zarar vermez demiş.
Kardeşiniz Feyzî
[115]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, hâlis, muhlis kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede ciddî, hakîkî arkadaşlarım,
Bu yakında hem Isparta’da, hem bu havâlîde Risâle-i Nûr’un İhlâs Lem‘aları intişâra başladığı münâsebetiyle ve bir-iki küçük hâdise cihetiyle şiddetli bir ihtâr kalbe geldi. Riyâya dâir Üç Nokta yazılacak.
Birincisi: Farz ve vâciblerde ve şeâir-i İslâmiyede ve sünnet-i seniyenin ittibâında ve haramların terkinde riyâ giremez. Izhârı, riyâ olamaz. Meğer gāyet za‘f-ı îmânla beraber, fıtraten riyâkâr ola. Belki şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibâdetlerin ızhârları, ihfâsından çok derece daha sevâblı olduğunu, Huccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî ra gibi zâtlar beyân ediyorlar. Sâir nevâfilin ihfâsı çok sevâblı olduğu hâlde, şeâire temas eden, hususan böyle bid‘alar zamanında ittibâ‘-ı sünnetin şerâfetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde, haramların terkindeki takvâyı ızhâr etmek, değil riyâ, belki ihfâsından çok derece daha sevâblı ve hâlistir.
İkinci Nokta: Riyâya insanları sevk eden esbâbın, Birincisi: Za‘f-ı îmândır. Allâh’ı düşünmeyen, esbâba perestiş eder, halklara hodfurûşlukla riyâkârâne vaz‘iyet alır. Risâle-i Nûr şâkirdleri, Risâle-i Nûr’dan aldıkları kuvvetli îmân-ı tahkîkî dersiyle esbâba ve nâsa ubûdiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubûdiyetlerinde onlara gösterişle riyâ etsinler.
SAYFA 235
İkinci Sebeb: Hırs ve tama‘, zaaf ve fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medâr riyâkârâne vaz‘iyet almaya sevk ediyor. Risâle-i Nûr şâkirdleri, iktisâd ve kanâat ve tevekkül ve kısmetine rızâ gibi, Risâle-i Nûr’un dersinden aldıkları izzet-i îmâniye, inşâallâh onları riyâdan ve dünya menfaatleri için hodfurûşluktan men‘ eder.
Üçüncü Sebeb: Hırs-ı şöhret, hubb-u câh, makam sâhibi olmak, emsâline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannu‘kârâne haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek ve tekellüfkârâne lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek tarzını takınmakla riyâ eder.
Risâle-i Nûr şâkirdleri, ene'yi, nahnü'ye tebdîl ettikleri, yani enâniyeti bırakıp, Risâle-i Nûr dâiresinin şahs-ı ma‘nevîsinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri; ve ehl-i tarîkatin fenâfişşeyh ve fenâfirresûl ve nefs-i emmâreyi öldürmek gibi riyâdan kurtaran vâsıtaların bu zamanda birisi de fenâfilihvân, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı ma‘nevîsi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallâh ehl-i hakîkatin riyâdan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar.
Üçüncü Nokta: Vazîfe-i dîniye i‘tibâriyle, nâsa hüsn-ü kabûl ettirmek, o makamın iktizâ ettiği yüksek tavırlar ve vaz‘iyetler, hodfurûşluk ve riyâ sayılmaz ve sayılmamalı. Meğer o adam, o vazîfeyi kendi enâniyetine tâbi‘ edip isti‘mâl ede.
Evet, bir imam, imamet vazîfesinde tesbîhâtları ızhâr eder, ismâ‘ eder. Hiç bir cihetle riyâ olamaz. Fakat vazîfe hâricinde o tesbîhâtları âşikâre halklara işittirmeğe riyâ girebildiği için, gizlisi daha sevablıdır.
Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, neşriyât-ı dîniyelerinde ve ittibâ‘-ı sünnetteki ibâdetlerinde ve ictinâb-ı kebâirdeki takvâlarında, Kur’ân hesabına vazîfedâr sayılırlar. İnşâallâh riyâ olmaz. Meğer ki, Risâle-i Nûr’a başka bir maksad-ı dünyevî için girmiş ola.
Daha yazılacaktı, fakat bir tevakkuf hâli kesti.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 236
[116]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin mübârek Ramazan’ınızı ve kudsî Leyle-i Kadr’inizi ve sürûrlu bayramınızı tebrîk ediyoruz. Lillâhilhamd bu sene duâlarınız himmetiyle hastalık beni yatağa düşürmedi. Ta‘cîzâtını yapıp hafîfçe geçti.
Bu def‘a sizlerin o zâtın i‘tirâzı münâsebetiyle yazdığınız mektûblar ve Sabrî’nin Eski Saîd’in lâhikaya giren fıkraları münâsebetiyle yazdığı mektûb, rûhumuza büyük bir inşirâh ve müteşekkirâne bir iftihâr verdi. Size bu def‘a bayrama ma‘nevî bir şekerleme nev‘inden kudsî Hizbü’l-Ekber’in bir mahsûlü olarak Küçük Husrev Mehmed Feyzî’nin bulduğu istihrâcî fıkrasını size leffen gönderdim. Feyzî diyor ki: Ben bu istihrâcdaki ma‘nîdâr ve mu‘terizleri susturan mademler, Birinci Şuâ‘ın her bir âyetinde maksûd ve mukadder olduğunu hissettim. Üstâdıma ittibâen kaydettim.
Nûr ve Gül fabrikaları hey’etine ve Mübârekler ve medrese-i Nûriye ve ma‘sûm ve ihtiyârlar ve fedâkâr hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ edip, geçmiş Ramazân ve mübârek Leyle-i Kadirlerini tebrîk ediyoruz. Ve Ramazân-ı Şerîf’de bu fakîr kardeşinize ma‘nevî yardımlarını Ramazan’dan sonra da devamına bütün rûhumla ricâ edip rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Kahraman Tâhirî’nin tab‘ ettiği Virdü’l-Kur’âni’l-A‘zam’ın buradaki ve İnebolu havâlîsinde terâküm eden hediyelerini Hizbü’l-Ekber-i Nûrî’nin de tab‘ına medâr olmak için bir kısmı hediyeleridir, fiyatlarıdır. Bir kısmı da tab‘ına teberru‘dur. Bir kısmı da borç olarak, mecmûu Mustafâ Çavuş vâsıtasıyla Sabrî Efendi’ye Çerkezoğlu Kâmil imzasıyla posta ile gönderdik. Orada bulunan umûm kardeşlerimize binler selâm eder, duâlarını isteriz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Emîn, Kâmil, Feyzî
SAYFA 237
[Küçük Husrev Feyzî’nin bir istihrâcıdır]
Otuz üçüncü âyetten Hâfız Alî’nin istihrâcının bir zeyli ve lâhikasıdır
Sûre-i Zümer’de بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰی نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ âyet-i azîmenin ma‘nâ-yı sarîhinden başka, bir ma‘nâ-yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil bir ferdi, Risâle-i Nûr ve tercümanı olduğuna kuvvetli bir delîl buldum.
اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ: cümlesi, hesâb-ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî ile, bin üç yüz yirmi sekiz veya dokuz eder. Demek مَنْ külliyetinde فَهُوَ işaretinde dâhil ve medâr-ı nazar bir ferdi, inşirâh-ı sadr nûruyla başka bir hâlete girip, eski sıkıntıdan kurtulup, nûrânî bir mesleğe giren bir şahsa, ve eski ve yeni harb-i umûmî’nin gelmeye hazırlanmaları olan o dehşetli târîhe ve o ferdin vaz‘iyetine remzen bakar.
فَهُوَ عَلٰی نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ: deki نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ kelimesi, Risâle-i Nûr ismine ve ma‘nâsına hem cifrî, hem sûreti, hem ma‘nâsı tevâfuk ettiği gibi, اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ cümlesinin de, makām-ı cifrîsinin gösterdiği târihte Risâle-i Nûr tercümanı olan Üstâdımın tahkîkātımla aynen vaz‘iyetine tevâfuk ediyor. Çünki o zamanda harb-i umûmî’nin mebde’lerinde, Üstâdım, eski âdetini ve sâir ulûm-u felsefeyi ve ulûm-u âliye ve gāliyeyi bırakıp, tam bir inşirâh-ı sadrla Risâle-i Nûr’un fâtihası ve birinci mertebesi olan İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrine başlayıp, bütün himmetini ve efkârını Kur’ân’a sarf etmeye başladığına tevâfuku, kavî bir emâredir ki, bu asırda o küllî ma‘nâ-yı işârîde medâr-ı nazar olan bir ferdi, Risâle-i Nûr’un tercümanı ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsini temsîl eden bir mümessilidir. Hâşiye
SAYFA 238
Evet, mâdem Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân her asırda her ferde hitâb eder. Ve bir ilm-i muhît ve bir irâde-i şâmile ile her şeye bakabilir. Ve mâdem ulemâ-yı İslâmın ittifâkıyla, âyetlerin ma‘nâ-yı sarîhinden başka işârî ve remzî ve zımnî müteaddidtabakalarda ma‘nâları vardır. Ve mâdem یَٓا اَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا gibi hitâblarda, her asır gibi, bu asırdaki ehl-i îmân, Asr-ı Saadet'deki mü’minler gibi dâhildir. Ve mâdem İslâmiyet noktasında bu asır, gāyet ehemmiyetli ve dehşetlidir. Ve Kur’ân ve hadîs ihbâr-ı gaybî ile, ehl-i îmânı onun fitnesinden sakınmak için şiddetli haber vermiş. Ve mâdem hesâb-ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî, eskiden beri sağlam bir düstûrdur ve kuvvetli bir emâre olabilir. Ve mâdem Risâle-i Nûr ve tercümanı ve şâkirdleri ve îmân ve Kur’ân hizmetinde parlak ve te’sîrli vazîfeleri gāyet ehemmiyet kesb etmiştir. Ve mâdem bu büyük âyet, hesâb-ı cifir ile bu asırda iki harb-i umûmîye bakar. Eski harbin patlamasına ve Risâle-i Nûr’un zuhûruna tevâfuk ettiğini ma‘nen de gösterir.
Elbette mezkûr hakîkatlere ve kuvvetli karînelere binâen, bilâ-tereddüd hükmederiz ki, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi ve tercümanı, bu âyet-i azîmenin ma‘nâ-yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil ve medâr-ı nazar bir ferdidir. Ve bu âyet ona işâret eder ve ma‘nâ-yı remziyle ondan haber verir. Ve ihbâr-ı gayb nev‘inden bir lem‘a-i i‘câziyeyi gösterir denilebilir.
Tahlîl: Bir ش iki ر, ر yedi yüz, ف, م, ن, ل iki yüz; ص, د, ە, ا yüz; س, م yüz; İsm-i Celâl altmış yedi; iki ل, ل altmış; فَهُوَ doksan bir; لِلْاِسْلَامِ daki iki veya üç الف iki veya üç; ح sekiz; نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ Risâlei'n-Nûr her ikisinde de nûr var. Risâlede ر رَبِّهٖ deki ر ya mukābildir. Eğer نُورٍ deki tenvîn sayılsa, النُّور da dahi şeddeli ن sayılır yine ittihâd ederler. نُورٍ den başka مِنْ رَبِّهٖ doksan yedi eder. Risâlei'n-Nûr’da kalan س, ل, ە iki الف dahi doksan yedi ederek tam tevâfuk eder. Türkçe telaffuzda Risâlei'n-Nûr hemze ile okunması zarar vermez.
Sûre-i Mâide’nin on beşinci âyeti قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبٖینٌ یَهْدٖی بِهِ اللّٰهُ âyeti, Sûre-i Nisâ’nın âhirinde یَٓا اَیُّهاَ النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَیْكُمْ نُورًا مُبٖینًا âyeti gibi, Risâle-i Nûr’un ma‘nâ ve cifir cihetiyle, ma‘nâ-yı işârî efrâdından olduğuna kuvvetli bir karîne buldum.
SAYFA 239
İkinci âyet olan Sûre-i Nisâ âyetinin, Birinci Şuâ‘ olan İşârât-ı Kur’âniye'de, Üstâdım işaretini beyân etmiş. Birinci âyet olan Sûre-i Mâide’nin on beşinci âyeti, hem bunun işaretini te’yîd ediyor, hem de اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ âyetinin işaretini tasdîk ediyor. Evet, bu asırda ma‘nâ-yı işârî tabakasından tam şu âyetin kudsî mefhûmuna bir ferd, Risâle-i Nûr olduğuna, kim insaf ile baksa tasdîk edecek. Çünki Risâle-i Nûr bu âyetin bir ferdi olduğuna ma‘nevî münâsebet kavîdir.
Mâdem bu âyetin makam-ı cifrîsi bin üç yüz altmışaltıdır Eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazsa altmışikidir Ve mâdem Risâle-i Nûr, Kur’ân-ı Mübîn’in nûrunu ve hidâyetini neşreden bir kitâb-ı mübîndir. Ve mâdem zâhiren ondan ileri o vazîfeyi ağır şerâit altında yapanları görmüyoruz. Ve mâdem âyetler, sâir kelâmlar gibi cüz’î bir ma‘nâya münhasır olamaz. Ve mâdem delâlet-i zımniye ve işâriye ile kaideten mefhûm-u kelâmda dâhil oluyor. Ve mâdem Necmeddin-i Kübrâ ks ve Muhyiddîn-i Arab ks gibi çok ehl-i velâyet ma‘nâ-yı zâhirîden başka, bâtınî ve işârî ma‘nâlarla ekser âyâtı tefsîr etmişler. Hatta tefsîrlerinde Mûsâ as ve Firavun’dan murad, kalb ve nefistir dedikleri hâlde, ümmet onlara ilişmemiş. Ulemânın büyüklerinden bir çokları onları tasdîk etmişler. Elbette âyetin delâlet-i zımniyesi ile Risâle-i Nûr’a kuvvetli karînelerle işareti kat‘îdir. Şübhe edilmemek gerektir.
Tahlîl: قَدْ جَٓاءَكُمْ yüz altmış dokuz, مِنَ اللّٰهِ yüz elli yedi, نُورٌ tenvîn ile beraber üç yüzaltı, وَكِتَابٌ مُبٖینٌ altı yüz otuz bir; یَهْدٖی بِهِ اللّٰهُ yüzüç; yekünü bin üç yüz altmış altı, eğer meddelerle okunmayan hemzeler sayılmazsa, bu seneki Muharrem târîhine, yani bin üç yüz altmışikiye tam tevâfuk eder. Eğer مُبٖینٌ deki tenvîn vakfedilse, bin üç yüz onaltıdır ki, hem Risâle-i Nûr’un mukaddemâtına, hem tenvîn ile tekemmülüne ve Birinci Şuâ‘da beyân edildiği gibi, çok âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri aynı meşhûr târîhe tevâfuk eder.
Mehmed Feyzî
SAYFA 240
[117]
[Ehemmiyetli bir hocanın Üstâdımız hakkında ziyâde hüsn-ü zannını ta‘dîl etmek münâsebetiyle Emîn ve Feyzî’nin o hocaya gönderdikleri mektûbdur]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz ve sâdık ve muhterem Hoca Haşmet Efendi,
Sizin, müceddid hakkındaki mektûbunuzu hayretle okuduk. Üstâdımıza söyledik.
Üstâdımız diyor ki: Evet, bu zamanda hem îmân ve dîn, hem hayât-ı ictimâiye ve şerîat, hem hukuk-u âmme ve siyâset-i İslâmiye için gāyet ehemmiyetli bir müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi olan, hakāik-i îmâniyeyi muhâfaza noktasındaki tecdîd, en mukaddesi ve en büyüğüdür.
Şerîat ve hayât-ı ictimâiye ve siyâsiye dâireleri, ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyorlar. Rivâyet-i hadîsiyedeki, tecdîd-i dîn hakkında olan ziyâde ehemmiyet ise, îmânî hakāikteki tecdîd i‘tibâriyledir.
Fakat efkâr-ı âmmede ve hayatperest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedâr olan hayât-ı ictimâiye-i İslâmiye ve siyâset-i dîniye cihetleri, daha ziyâde ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile, o nokta-i nazardan bakıyorlar, ma‘nâ veriyorlar.
Hem bu zamanda bu üç vezâif birden bir şahısta veyâhûd bir cemâatte bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi, pek uzak görülüyor. Âdetâ kābil görülmüyor. Ancak bu üç vazîfe, âhirzamanda Âl-i Beyt-i Nebevî’nin cemâat-i nûrâniyesini temsîl eden Mehdî’de ve cemâatindeki şahs-ı ma‘nevîde ictimâ‘ edebilir.
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu asırda Risâle-i Nûr’un hakîkî şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsine, hakāik-i îmâniyeyi muhâfazada tecdîd vazîfesini yaptırmıştır. Yirmi seneden beri o vazîfe-i kudsiyede te’sîrli ve fâtihâne neşriyâtıyla gāyet dehşetli ve kuvvetli zındıkanın ve dalâletin hücûmuna karşı tam mukābele edip, yüz binler ehl-i îmânın îmânlarını kurtardığına, kırk bin adam şehâdet eder. Ama benim gibi âciz ve zayıf bir bîçârenin,
SAYFA 241
böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklendiğim tarzında, bîçâre şahsımı medâr-ı nazar etmemeli diyor. Ve size selâm ediyor. Biz de zât-ı âlînize ve oradaki Risâle-i Nûr ile alâkadâr olanlara selâm ediyoruz.
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Emîn, Feyzî
İstanbul’a Şefîk Efendi'ye yazılan bir mektûbun sûretidir. Sizden İstanbul’a gidenlere belki fâidesi olur diye gönderildi.
[118]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Seyyid Şefîk, bayramınızı tebrîk ediyorum. Ve sizin sarsılmaz sadâkatinize i‘timâden gāyet ehemmiyetli bir ma‘nâyı size beyân ediyorum. Şöyle ki: Bu şuhûr-u selâse-i mübârekede gāyet ehemmiyetsiz bir tevehhüm yüzünden Risâle-i Nûr’un îmânî hizmetine zarar verecek ve ehl-i dalâletin eline tam bir sened verecek, bu eyyâm-ı mübârekede lüzûmsuz, ma‘nâsız ve haksız bir sûrette ve eskiden beri hiç benden zarar görmedikleri, belki dâimâ ona ve hânedânlarına gāyet ciddî ve samîmiyet beslediğim sâdâttan bir ihtiyâr âlim zâtın, beni galîz ta‘bîrlerle gıybet etmesi ve rast gelenlere lüzûmsuz bir yerde, eyyâm-ı mübârekede, ictihâdı hatâ da olsa, bir ehl-i ilim gıybet etmek اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ âyet-i şerîfinin tehdîdini nazara almayacak derece medâr-ı gıybet olan hatâsından başka, sâir gizli kusurlarını da veyâhûd gizli hâllerini teşhîrkârâne söylemek, hususan bu şuhûr-u mübârekede öyle bir gıybettir ki, tüyleri ürpertiyor.
İnsan ictihâdında hatâ edebilir. Ben ictihâdımda hatâ edebilirim. Ve bana karşı garazsız ictihâdımda hatâ var diyenlere ve isbat edenlere teşekkür edip rûh u cânla minnetdârım. Fakat şimdiye kadar o ictihâdımı tamamıyla, tam kanâatle
SAYFA 242
tasdîk eden binler ehl-i îmân ve onlardan çokları ehl-i ilim tasdîk ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir teselliye muhtâç olduğum bir hengâmda, sırf ehl-i îmânın îmânını Risâle-i Nûr ile muhâfaza niyet-i hâlisasıyla Necmeddîn-i Kübrâ, Muhyiddîn-i Arab gibi binler ehl-i işârât gibi, cifrî ve riyâzî hesabıyla beyân edilen bir müjde-i işâriye-i Kur’âniyeyi, kendine gelen bir kanâat-i tâmme ile, hem mahrem tutulmak şartıyla beyân ettiğim ve o ictihâdımda en muannid dinsizlere de isbat etmeye hazırım dediğim hâlde, beni galîz ta‘bîrlerle en muhterem dostlarıma gıybet etmek ve aklını kaçırmış demesi, dünyada buna hangi mezheb ile fetvâ verilebilir? Hangi fetvâyı buluyorlar? Ben her şeyden vazgeçerim, fakat adâlet-i İlâhiyenin huzûrunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helâl etmem. Titresin
Bütün sâdâtın ceddi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesini muhâfaza için hayatını ve her şeyi fedâ eden bir mazlûmun şekvâsı, elbette cevâbsız kalmayacak. İllâ bir şartla helâl edebilirim ki, bu Ramazân-ı Şerîf’de bana ve hâlis kardeşlerime verdiği endişe ve telâşı, hakperestlik damarıyla, büyüklere lâyık ve ulüvv-ü cenâbla, enâniyet-i taassubkârânesini hakîkate ve insafa fedâ edip ta‘mîre çalışmasıdır. Müşfik ve münsıf bir hoca tavrıyla, kusurumuz varsa, bize lütufkârâne ihtâr ve îkāzdır. Başkalara işâa etmemektir. Cenâb-ı Hakk, Settârü’l-Uyûb'dur. Hasenât seyyiâta mukābil gelse affeder. Îmân hizmetinde yüz binler insanın îmânını tahkîkî yapmak hasenesine karşı, benim gibi bir bîçârenin hüsn-ü niyetle, kuvvetli emârelerle inâyet-i İlâhiyeden tasavvur ettiği bir müjde-i Kur’âniyenin tefehhümünde bir yanlış, belki yüz yanlışı varsa da, o hasenâta karşı gelemez. Setr-i uyûb perdesini yırtamaz.
Her ne ise; bu mes'ele yalnız şahsıma taalluk etse idi, ben cidden nefs-i emmâremi tam kırmak için ona minnetdâr olurdum. Mesleğimiz bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk-i enâniyetle olabileceğini kat‘î kanâatimiz olduğu gibi, yirmi senedir nefs-i emmârem ister istemez o mesleğe itâate mecbûr olmuş. Risâle-i Nûr ve mukaddemâtları buna bir huccet-i kātıadır.
Fakat garaz ve inâd ve bir nevi‘ taassub-u meslekîyi ihsâs eden ve esrâr-ı mestûreyi işâa sûretinde gelen i‘tirâz ve gıybetlere karşı Eski Saîd lisânıyla derim: İşte meydan En mutaassıb ulemâdan ve en büyük velîden tut da,
SAYFA 243
tâ en dinsiz feylesoflara ve müdakkik hukemâlara Risâle-i Nûr’daki da‘vâları isbat etmeye hazırım. Ve hem de isbat etmişim ki, benim mahvıma ve i‘dâmıma mütemâdiyen çalışan zındık feylesoflar ve mülhidler, o da‘vâları cerh edemiyorlar ve edememişler.
Hem bütün hayâtımda delîlsiz da‘vâları zikretmediğimi, sizin gibi eski ve yeni arkadaşlarım biliyorlar. Bâhusûs Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan aldığım bir kuvvetle, Avrupa feylosoflarına Risâle-i Nûr meydan okuyor. Risâle-i Nûr bu zamanda medâr-ı nazar bir hâdise-i Kur’âniye olduğundan, bir-iki işâret değil, belki benim ile beraber Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından istihrâc edilen beş risâlede yazılan işaretler, bir cihette bine yaklaşıyor. Bin incecik saçlar dahi toplansa, kuvvetli bir ip olduğu gibi, sarâhate yakın bir delâlet olur. Vahdet-i mes'ele cihetiyle o işaretler birbirine kuvvet verir. Bazı işârâtı zayıf görmekle onu inkâr etmek, insafa, hakperestliğe muvâfık olamaz. İnkâr eden ma‘zur olamaz. Hususan lüzûmsuz ve zararlı ve müfritâne ve galîz bir gıybet olsa, bu zamanda ehl-i ilim ortasında ehl-i hakîkati ağlattıracak bir hâdise-i elîmedir.
Azîz kardeşim, bu mektûbun sûretini gayb etmeyeceksin. Her hâlde o ihtiyâr zâta okuyacaksın. Bir ehemmiyetli mektûbum okunduğu vakit, bırakmamış ki, tamam okutsun. Çünki bu gıybet mes’elesi, helâl etmek mes’elesi var. Böyle acîb bir gıybet hiç bir cihetle cevâzı olmaz. Eğer isnâd edilen o gıybetler varsa, gıybettir. Olmazsa, iftirâkârâne gıybet etmektir. Beni helâl et diye, en büyük zâtlar en küçük adamlara yalvarmışlar. Ben bir aya kadar helalleşmek için bekleyeceğim.
[Isparta’ya giden mektûbun bir parçasıdır]
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bugünlerde sabah namazının tesbîhâtında İstanbul’daki ihtiyârın garazkârâne, zındıka hesabına geçen ve şahsıma karşı galîz gıybeti, Eski Saîd damarıyla nefs-i emmârem heyecana geldi. Mazlumum dedim. Bu nevi‘ zulüm çekilmez. İntikāmını almak istedi. Birden kalbime geldi. Belki Risâle-i Nûr’un İstanbul'da intişârına bir vesîle olur. Sen
SAYFA 244
mâdem hayât-ı dünyeviyeyi, belki hayât-ı uhreviyeyi dahi Risâle-i Nûr’a fedâ ediyorsun. Bu izzet-i nefis damarını dahi fedâ et. Hem sebeb-i hilkat-i kâinât Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mecnûn ta‘bîri isti‘mâl eden insanlar bulunduğu gibi, senin o güneşe karşı zerrecik bir izzet-i nefsiyenin kırılmasına ehemmiyet verme diye ihtâr edildi. Benim de kalbim râhat etti. Hâşiye
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bugün burada bayramdır. Sizin mübârek bayramınızı, başta Gül ve Nûr fabrikalarının hâdimleri ve sâhibleri ve mübârekler hey’eti ve medrese-i nûriyenin şâkirdleri ve ma‘sûm ve ümmî ihtiyârlar tâifesi, Risâle-i Nûr’un fedâkâr şâkirdleri olan muhterem hemşîrelerimiz, hanımlar cemâati olarak her birisine ayrı ayrı bayramlarını tebrîk ve bu havâlîdeki Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına da onlara selâmla bayramlarını tebrîk ediyoruz. Bu def‘a başkalara yazılan mektûbların sûretleriyle iktifâ edildi. Hâşiye
Saîdü’n-Nûrsî
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden
Feyzî, Emîn, Kâmil, Nazîf, Zühdü, Tevfîk, Hilmî,
Âsiye, Necmiye, Lütfiye, Ulviye, Aliye, Şerîfe
SAYFA 245
[119]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, sebâtkâr, vefâdâr kardeşlerim,
Bu def‘a umûmunuzun hesabına bayram tebrîki ve ma‘nevî şekerlemeleri olarak mübârek Hasan Âtıf’ın ve Alevîleri Sünnîlerle barıştıran dördüncü bir Alî olan Aliköy'lü Ali’nin mektûblarını aldık. Cenâb-ı Hakk o gibi kardeşlerimizi çoğaltsın. Kardeşimiz Hasan Âtıf’ın medrese-i nûriye dershânesine ve yüksek kardeşimiz olan Hacı Hâfız’ındâiresine gelip çalışması ve müstesnâ kalemiyle bizlere yardım için Âyetü’l-Kübrâ’yı yazması ve Âyetü’l-Kübrâ’dan zevkine giden vecîz parçaları küçük levhalara yazıp bize göndermesi, gāyet tatlı bir bayram hediyesi hükmüne geçti ve Lemeât'dan
اولاشماز دَسْتِ اَدَبِ غَرْبِ هَوَسْبَارِ هَوَاكَارِ دَهَادَارْ
دَأْبِ اَدَبْ أَبَدْ مُدَّتْ قُرْآنِ ضِیَابَارِ شِفَاكَارِ هُدٰی دَارْ
Fıkrasından aldığı bir neş’e ile yazdığı Yâ Kādir Esmân bahr-i dürrdür. Yâ Rab Takdîr bilmezlerin haddini bildir. Yâ Rab Güldür, o deryâda inci güden abdini güldür Hem penceresini diyâr-ı ademe giden yola nâzır açmış olan gişeden, Kevser gişesinden dâire-i nûriyeye geçebilmelerine medâr olan meccânî birer bilet olarak Âyetü’l-Kübrâ’dan o vecîzeler birer birer varaka yazıldı gibi ince ve rakîk hissiyâtı, bizi çok mesrûr etti.
O kıymetli mektûbunda mübârek Hacı Hâfız, Rüşdü, Zühdü Bedevî, Demirci, Tenekeci, Terzi, Mehmet’lerin Osman, Zekâî, Süleymân gibi kıymetdâr kardeşlerimizden bahsederek, İstanbul ihtiyâr hâdisesinden müteessir olduklarını yazıyor. Kardeşlerim, müteessir olup merâk etmeyiniz. O hâdise ehemmiyetsizdir. Ve ehemmiyetini kaybediyor, sönüyor. Değil böyle sinek vızıltısı gibi hâdiseler, belki gök gürültüsü gibi hücumlarla Risâle-i Nûr’un kahramanları sarsılmayacaklar inşâallâh. O bîçâre de hatâsını anlamış. Fakat mevki‘-i ictimâiyesi ve ehl-i dünyâ ile ve meb‘ûslarla ciddî münâsebetdâr olması ve Nazîf’in rivâyetine göre üç bin banknotla gāyet güzel bir zevceyi doksan yaşından sonra alması noktasından dünya ile ve haysiyet ve şeref-i dünyeviye ile ziyâde alâkadâr olmak sebebiyle, kendini yalancı,
SAYFA 246
rezîl etmemek için, bütün bütün sözünü geri almıyor. Fakat onun ma‘nâsız i‘tirâzı söndü. Fakat ehl-i dalâlet, onun o ma‘nâsız muhâlefetinden istifâde etmek muhtemeldir. Onun için hiç ehemmiyet vermeyiniz.
Hem başımıza gelen çok hâdiseler gibi bu hâdise de, Risâle-i Nûr’un hakkında ve hakkımızda hayra incirâr edeceğini inâyet-i İlâhiyeden kuvvetle ümîd besliyoruz. Ve bu ümidimizi kuvvetlendiren çok noktalar var. Evvelâ: عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ ve Sâniyen: اِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ نَشْرَ فَضٖیلَةٍ طُوِیَتْ اَتَاحَ لَهَا لِسَانَ حَسُودٍ ve Sâlisen:;
Hücûm-u i‘tirâzı Risâle-i Nûr’a karşı değil. Belki yalnız sû’-i tefehhümle, beni enâniyetim lehinde işârâtı beyân etmişim diye i‘tirâzı fâideli çıkar. Çünki mesleğimizde enâniyet olmadığı gibi, bir mûm hükmüne geçmeyen şahsiyetimi, Kur’ân’ın hakîkat güneşinden feyiz alan Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin kameri bağlanmaz ve tâbi‘ edilmez. O çürük, fânî şahsiyetim, o bâkî, yüksek, ağır hakîkati kaldırmaz. O çürük şahsiyete gelen ârızalarla o kamer hasf olamaz.
Bu nokta-i nazardan öyle hasûdların diliyle şahsımı çürütmek, Risâle-i Nûr’un hakîkat-i Kur’âniye ile bağlandığını gösterip sukūtla onun parlamasında devam etmesini isbat edecek. Ki Ben Kur’ân’ın malıyım, onunla bağlıyım diyecek.
Orada bulunan umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm, hem bilmukābele bayramlarını tebrîk ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[120]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Kardeşlerim,
Kur’ân’ın bir tek âyetinin bir tek işareti, ihbâr-ı gayb nev‘inden bir lem‘a-i i‘câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini ma‘nevî bir ihtâr ile gördüm.
اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا: Şu âyet-i kerîmenin makam-ı cifrîsi, şedde ve tenvîn sayılmazsa, bin üç yüz ellibirdir. مَیْتًا aslı مَیِّتًا olmasından, bin üç yüz altmış bir ederek, bu târihte,