
SAYFA 13
Sâlisen: Hulûsî’nin bir gāilesi var diye hissediyorum. Merâk etmesin, Risâle-i Nûr’un şâkirdlerine inâyet ve rahmet, nezâret ve himâyet ederler. Dünyanın meşakkatleri mâdem sevâb verir, geçerler o musîbetlere karşı sabır içinde şükür ile, metânetle mukābele edilmek gerektir. Hem o, hem sizler bütün duâlarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz.
Râbian: Risâle-i Nûr, kendi kendine Kur’ân’ın himâyeti ve hıfz-ı Rabbânî altında intişâr ediyor. İmâm-ı Alî ra iki def‘a سِرًّا, سِرًّا demesi işâret eder ki, perde altında daha ziyâde feyiz ve nûr verir. Sizin gibi kardeşlerim, zamanın sarsıntılı hâdisâtına karşı şimdiye kadar gibi yine tam mukāvemet eder ümîdindeyim. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düstûrumuz olmalı.
Bütün kardeşlerime birer birer selâm ederim.
Duânızdan çok istifâde eden Kardeşiniz
Saîd
[9]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Azîz kardeşlerim,
Bilmukābele bayramınızı tebrîk ederim.
Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç hazîn gurbetin te’sîri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlık ile kābil-i tahammül olmayacak çok zahmetlere ma‘rûz olduğum hâlde, Hâlikıma hadsiz şükür ederim ki, her derdin en kudsî dermânı olan îmânı; ve îmân-ı bilkaderden, kazâya rızâ ilacını imdâdıma gönderdi. Tam sabır içinde şükrettirdi.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 14
[10]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
Azîz ve sıddîk ve hâlis kardeşlerim,
Rabb-i Rahîmime hadsiz şükür olsun ki, sizin gibileri Risâle-i Nûr’a sâhib ve nâşir ve muhâfız halketmiş; benim gibi âciz bir bîçârenin zayıf omuzundaki ağır yükü çok hafifleştirmiş.
Kardeşlerim Bu def‘a üç mektûbunuzda birden üç Hulûsî, üç Sabrî, üç Hakkı gibi kıymetdâr dokuz kardeş gördüm. Hapiste, Abdurrahmân’ın pederi yerinde benim elbiselerimi yamalayan Hakkı’nın, ciddî ve hakîkatli uhuvvetini ve talebeliğini tahmînimden daha ileri terakkî ettiğini bildim, çok mesrûr oldum.
Sabrî kardeş Beni saran ve bağlayan ağır kayıdlara ehemmiyet vermiyorsun. Hâlbuki buradaki evhâmlı ehl-i dünyâ benim ile pek fazla meşgul ve alâkadârdırlar. Hatta hatta hatta Her ne ise
Hem benim hakkımda, bin derece haddimden ziyâde hüsn-ü zan ile kıymet ve makam vermek, yalnız Risâle-i Nûr nâmına ve onun hizmeti ve Kur’ân elmaslarının dellâllığı hesabına kabûl olabilir. Yoksa, hiç ender hiç olan şahsım i‘tibâriyle kabûle hakkım yok.
Parlak ve çalışkan kalemiyle hem Risâle-i Nûr’un, hem bizim hâtıralarımızda çok ehemmiyetli mevki‘ tutan ve yerleşen Hâfız Tevfîk’in yazdığı Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni münâsib gördüğünüz zamanda gönderirsiniz. Dokuz sene yazılarıyla mesrûrâne ünsiyet eden gözlerim, hasretle o yazıları görmek istiyor.
Kıymetdâr Hulûsî ve Hakkı gibi kardeşlerim Hakkı’nın dediği gibi, Sabrî’nin mektûblarını aynen onların yerine kabûl olmuş; o cihette Hulûsî ile muhâbere kesilmemiş, devam ediyor.
Hadsiz şükür ve hamd ü senâ olsun ki, Risâle-i Nûr gittikçe parlak, hârikāne fütûhât-ı îmâniye yapar. Kendi kendine, inşâallâh her görenin kalbinde yerleşir, muannidleri susturur. Bir hıfz-ı gaybî altında düşmanları şaşırtmış,
SAYFA 15
kör gözleri onu görmüyor. İzini bulamadığı hâlde, parlak fa‘âliyetini müşâhede ediyorlar. Bu vakit pek ziyâde ihtiyât lâzım.
Başta hem hem hem hem Bütün kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve duâlarını ricâ ederim.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[11]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَرَكَاتِ اَقْلَامِكُمْ
Azîz, sıddîk, kıymetdâr kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede metîn, ciddî, çalışkan arkadaşlarım,
Yeni bir medâr-ı kerâmet ve inâyet ve sürûr olan mektûbunuzu aldım. Ve Risâle-i Nûr’a âit bir ikrâm ve inâyet-i İlâhiyeyi gösterdi. Şöyle ki:
Bundan dört-beş gün evvel, şiddetli bir taharrî ile menzilim teftîş edildi. Her tarafa baktıkları hâlde, hıfz-ı İlâhî ile, bizi mahzûn edecek bir şey bulamadılar. Yalnız İktisâd, Hastalar, İstiâze gibi altı-yedi risâleyi zararsız buldular. Sonra da Husrev’in ezân mes’elesi gibi müsâdere kaidelerine tam muhâlif olarak noksânsız iâde ettiler. Ben o hâdiseden size endişe edip, dağdan dönerken Abdülmecîd, Sabrî, Husrev, Hâfız Alî ile beraber konuşmak, Acaba size de bir taarruz var mı? diye sormak istedim. Ve lisânla bağırdım, geldim. Birden Emîn kapıyı açtı, dördünüzün mübârek mektûblarınızı verdi. Her ikimiz bu ikrâm ve taharrîdeki kerâmet-i hıfziyeyi ve Husrev’in hilâf-ı me’mûl öyle bir istid‘â, öyle bir netice vermesindeki inâyet-i Rabbâniyeye aynı zamanda muvâfık gördük ve Risâle-i Nûr her vakit inâyete mazhardır diye şükrettik.
Azîz Kardeşlerim Fihrist bakiyesinin te’lîfi size havâle edilmişti. Taksîmü’l-a‘mâl tarzında yapsanız iyi olur.
SAYFA 16
Mâşâallâh, bârekallâh Kalemlerinizin mükemmel çalışmaları devam etmekle beraber tezâyüd etmeleri ve hususan Sav’da birden çoğalması Hacı Hâfız’a ve köyüne bin bârekallâh bizi fevkalâde mesrûr etti. Ve Husrev’in tevâfuklu yazıları, hususan yaldızlı Mu‘cizât-ı Ahmediye asm nüshası ve Büyük ve Küçük Ali’lerin risâleleri buralarda tatlı, hem çok fütûhâtı var. İnşâallâh o mübârek kalemlerin daha çok fütûhâtı olacak ve göreceğiz.
Re’fet, Rüşdü, Süleymân, Tevfîk, Abdullâh H, P, Ş, M, R, Z gibi bütün kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederiz.
Kardeşiniz ve duânıza çok muhtâç
Saîdü’n-Nûrsî
[12]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ كَمَا یَلٖیقُ بِرَحْمَتِهٖ
Azîz, kıymetdâr, sâdık ve sebâtkâr kardeşlerim,
Fihristeyi, taksîmü’l-a‘mâl tarzında mütesânid hey’etinizin şahs-ı ma‘nevîsine tevdîiniz çok güzeldir. Tam ve dâimî bir üstâd buldunuz. O ma‘nevî üstâd, bu âciz kardeşinizden çok yüksektir; daha bana ihtiyâç bırakmıyor.
Sabrî kardeş Senin rüyan mübârektir ve ma‘nîdârdır. İnşâallâh zaman onu ta‘bîr edecek.
Kardeşlerim Sizin hâtırınız ve askerliğiniz endişesi için hâdisât-ı zamana baktım, kalbime böyle geldi: Menfî esâsâta binâ edilen ve Kārûn gibi اِنَّمَٓا اُوتٖیتُهُ عَلٰی عِلْمٍ deyip, ihsân-ı Rabbânî olduğunu bilmeyip şükür etmeyen ve maddiyyûn fikriyle şirke düşen ve seyyiâtı hasenâtına gālib gelen şu medeniyet-i Avrupaîye öyle bir semâvî tokat yedi ki, yüzer senelik terakkîsinin mahsûlünü yaktı, tahrîb edip yangına verdi.
Avrupa zâlim hükûmetleri zulümleriyle ve Sevr muâhedesiyle âlem-i İslâm’a ve merkez-i hilâfete ettikleri ihânete mukābil öyle bir mağlûbiyet tokatını yediler ki, dünyada dahi bir cehenneme girip çıkamıyorlar, azabda çırpınıyorlar.
SAYFA 17
Evet, bu mağlûbiyet, aynen zelzele gibi, ihânetin cezâsıdır. Burada çok zâtlar kat‘iyen hükmediyorlar ki, Risâle-i Nûr’un iki merkez-i intişârı olan Isparta ve Kastamonu vilâyetleri sâir yerlere nisbeten âfât-ı semâviyeden mahfûz kaldıklarının sebebi, Risâle-i Nûr’un verdiği îmân-ı tahkîkî ve kuvvet-i i‘tikādiyedir. Çünki böyle âfâtlar, za‘f-ı îmândan neş’et eden hataların netîcesidir. Hadîsçe, sadaka belâyı def‘ ettiği gibi, kuvve-i îmâniye dahi o âfâta karşı derecesiyle mukābele ediyor.
Emîn, Süleymân ve Hilmî ve hâkezâ, ben de her birinize ayrı ayrı selâm eder ve mübârek duâlarınızı isterim.
Size çok müştâk kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[13]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve sıddîk ve sâdık ve fedâkâr ve vefâdâr kardeşlerim,
Sizin bu def‘aki ma‘nevî ve nûrlu hediyeniz benim nazarımda Cennetü’l-Firdevs’den bir desti âb-ı kevser hediyesi, âlem-i bekādan bize gelmiş gibi rûhum inşirâh ile doldu. Bütün duygularım sürûr ile şükrettiler. Size uzun bir mektûb yazmak arzu ediyordum. Fakat zaman ve hâlim müsâade ve muvâfakat etmediğinden, kısa kesmeye mecbûr oldum. Yalnız, o hediyelerin husûsî sâhiblerine مَا شَٓاءَ اللّٰهُ, بَارَكَ اللّٰهُ, وَفَّقَكُمُ اللّٰهُ, اَسْعَدَكُمُ اللّٰهُ derim.
Bilhassa Yirmi Yedinci Mektûb’un medresesinde mütehassirâne müştâk bulunduğum kardeşlerimle mâzîye gidip tekrar görüştüm ve mükerreren ayrı ayrı görüşüyorum.
Otuz birinci âyetin birinci mukaddemesi olan وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰی cümlesi, bin beş yüz küsûr olan makam-ı cifrîsiyle, ehl-i dalâlet tarafından aşılanan ma‘nevî hastalıkların kısm-ı a‘zamı, Risâle-i Nûr’un Kur’ânî ilaçlarıyla
SAYFA 18
izâle edilebilir diye işâret etmekle beraber; maatteessüf iki yüz sene kadar dünyanın ömrü bâkî kalmışsa, bir fırka-i dâlle dahi devam edeceğine îmâ ediyor. فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا cümlesi, ma‘nâ-yı işârîsinde, ikinci emârenin birinci noktasında sîn harfi sâd harfinin altında gizlenmesi ve sâd görünmesinin iki sebebi var.
Birisi: Saîd, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enâniyet ve tevâzu‘-u mutlakta bulunmak şarttır. Tâ ki Risâle-i Nûr’u bulandırmasın, te’sîrini kırmasın.
İkincisi: Şimdiki bataklığa ve ma‘nevî tâûna sukūtun sebebi ise, terakkî fikrinden neş’et ettiği cihetle, onların hatâlarını gösterip, suûd ve terakkî, müslüman için ancak İslâmiyet’te ve îmânlı olmakta olduğuna işâret etmektir.
Saîdü’n-Nûrsî
[14]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ اَسْرَارِ الْقُرْاٰنِ
Kardeşlerim, bugünlerde biri Risâle-i Nûr talebelerine, diğeri bana âit iki mes’ele ihtâr edildi. Ehemmiyetine binâen yazıyorum.
Birinci Mes’ele: Birinci Şuâ‘da bir-iki âyetin işaretinde, Risâle-i Nûr’un sâdık talebeleri îmân ile kabre gireceklerine ve ehl-i cennet olacaklarına kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşâret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük mes’eleye ve çok kıymetdâr işârâta tam kuvvet verecek bir delîl ister diye çoktan beri muntazırdım. Lillâhilhamd, İki Emâre birden kalbime geldi.
Birinci Emâre: Îmân-ı tahkîkî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selb edilmeyeceğine, ehl-i keşif ve tahkîk hükmetmişler, demişler ki: Sekerât vaktinde şeytan, vesvesesiyle ancak akla şübheler verip tereddüde düşürebilir. Bu nevi‘ îmân-ı tahkîkî ise, yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem rûha, hem sırra, hem öyle letâife sirâyet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin îmânı zevâlden mahfûz
SAYFA 19
kalıyor. Bu îmân-ı tahkîkînin vusûlüne vesîle olan Birinci yol velâyet-i kâmile ile, keşif ve şuhûd ile hakîkate yetişmektir. Bu yol ehass-ı havâssa mahsûstur. Îmân-ı şuhûdîdir. İkinci yol îmân-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, burhânî ve Kur’ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizâcıyla, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile, zarûret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakîn ile hakāik-i îmâniyeyi tasdîk etmektir. Bu ikinci yol, Risâle-i Nûr’un esası, mayası, temeli, rûhu, hakîkati olduğunu hâs talebeleri görüyorlar. Başkaları da insafla baksalar, Risâle-i Nûr hakāik-i îmâniyeye muhâlif olan yolları gayr-i mümkin, muhâl ve mümteni‘ derecesinde gösterdiğini görecekler.
İkinci Emâre: Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdlerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve îmân-ı kâmil kazanmalarına, o derece kesretli ve makbûl ve samîmî duâlar oluyor ki, o duâların içinde hiç birinin kabûl olmamasına akıl imkân veremiyor.
Ezcümle, Risâle-i Nûr’un bir hâdimi ve bir tek şâkirdi, Risâle-i Nûr talebelerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve saâdet-i ebediyeye mazhar olmalarına, yirmi dört saatte lâakal yüz def‘a ettiği duâları içinde, hiç olmazsa yirmi-otuz def‘a selâmet-i îmânlarına ve husûsî hüsn-ü âkıbetlerine, ve îmân ile kabre girmelerine, aynı duâyı, en ziyâde kabûle medâr olan şerâit içinde ediyor.
Hem Risâle-i Nûr talebeleri, bu zamanda her cihetten ziyâde hücûma ma‘rûz kaldıklarından, îmân husûsunda birbirine selâmet-i îmân hakkındaki samîmî ve ma‘sûm lisânlarıyla ettikleri duâlarının yekünü öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet-i İlâhiye onun reddine müsâade etmez. Farazâ, mecmûu i‘tibâriyle reddedilse, tek bir tanesi onların içinde kabûl olunsa, yine her biri selâmet-i îmân ile kabre gireceğine kâfî geliyor. Çünki her bir duâ umûma bakar.
İkinci Mes’ele: Yirmi sene evvel tab‘ edilen Sünûhât Risâlesi’nde, hakîkatli bir rüyada, âlem-i İslâm’ın mukadderâtını meşveret eden rûhânî bir meclis tarafından bu asrın hesabına Eski Saîd’den sordukları suâle karşı verdiği
SAYFA 20
cevâbın bir parçası şimdilik tezâhür etmiştir. O zaman, o ma‘nevî meclis demiş ki: Bu Alman mağlûbiyetiyle netîcelenen bu harbde Osmânlı Devleti’nin mağlûbiyetinin hikmeti nedir?
Cevâben: Eski Saîd demiş ki: Eğer gālib olsa idik, medeniyet hâtırı için çok mukaddesâtı fedâ edecektik. Nasıl ki yedi sene sonra edildi. Ve medeniyet nâmıyla âlem-i İslâm’a, hususan Haremeyn-i Şerîfeyn gibi mevâki‘-i mübârekeye, Anadolu’da tatbîk edilen rejim kolaylıkla, cebren teşmîl ve tatbîk edilecekti. İnâyet-i İlâhiye ile onların muhâfazası için, kader mağlûbiyetimize fetvâ verdi.
Aynen bu cevâbdan yirmi sene sonra, yine gecede: Bîtaraf kalıp, giden mülkünü geri almakla beraber, Mısır ve Hind’i de kurtararak, bizimle ittihâda getirmek, siyâset-i âlemce en büyük muzafferiyet kazanmak varken, şübheli, dağdağalı, fâidesiz bir düşmana İngiliz tarafdârlık göstermekle muzâaf bir sûrette ve zararlı bir yolu tercîh etmek, böyle zeki, belki dâhî insanların nazarında saklı kalmasının hikmeti nedir? diye suâl benden oldu.
Gelen cevâb: ma‘nevî cânibden geldi. Bana denildi ki: Sen, yirmi sene evvel ma‘nevî suâle verdiğin cevâb, senin bu suâline aynı cevâbdır. Yani, eğer gālib tarafı iltizâm edilse idi, yine mimsiz medeniyet nâmına gālibâne mümânaat görmeyecek bir tarzda, bu rejimi âlem-i İslâm’a, mevâki‘-i mübârekeye teşmîl ve tatbîk edilecekti. Üç yüz elli milyon İslâm’ın selâmeti için bu zâhir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler.
Saîdü’n-Nûrsî
[15]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَاكَتَبْتُمْ وَمَا تَكْتُبُونَ
Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,
Sizlerin bu bayram ma‘nevî hediyeniz, bayramımı öyle bir tebrîk etti ki, binler kederim olsaydı silerdi. Bin bârekallâh Böyle bir zamanda böyle ihlâslı sadâkat, livechillâh uhuvvet ve fîsebîlillâh muâvenet, ancak
SAYFA 21
âlî himmet sıddîkînlerde bulunur. Hâlik-ı Zülcelâl’e hadsiz hamd ve şükür olsun ki, sizin gibileri, Kur’ân-ı Hakîm’e hâdim ve Risâle-i Nûr’a şâkird eylemiş.
Size bu def‘a bu zelzele münâsebetiyle hem insî, hem ma‘nevî tarafından sorulan beş-altı küçük suâllere gāyet kısa cevâblar gönderiyorum. On Dördüncü Söz'ün âhirindeki bahse tetimmedir. O cevâblar dahi hem ma‘nevî ihtârıyla, hem mühim noktalarda beni sükûta mecbûr etmek ile hissettim ki, size de bir fâidesi var.
Husrev kardeş Senin, umûm kardeşlerin nâmına bayram tebrîki hesabına, başta Kur’ân’ın baştaki çok şirin ve güzel cüz’leri olarak Mektûbât’ın kısm-ı a‘zamını hediye etmekliğiniz, bin tebrîk hükmünde oldu. Bin bârekallâh Küçük Ali kardeşim Senin, büyük ma‘nevî hediyen beni cidden şaşırttı, çok mütehayyir etti. O mükemmel yazılar, Büyük Ali’nin, yoksa Küçük Ali’nin mi, bilemedim. Benim için yeniden dünyaya bir Abdurrahmân, bir Lütfü gelmiş gibi, Büyük Hâfız Alî’nin sisteminde bir kahraman yardımcı ve iki mübârek ve hâlis ve kıymetdâr Mustafa’ların elinde bir elmas kılıç, buranın fethinde benim gibi bir âcizin muâvenetine koşuyor gördüm. Mâşâallâh Büyük Hâfız Alî’nin nûrânî büyük fabrikası Kuleönü’nü de içine almış gibi, aynı kalem, aynı tarz, aynı iktidâr göstermişsin. Risâle-i Nûr’un tam kāmetine yakışacak nakışlarla murassa‘ elbise giydirmişsiniz.
Kardeşlerim, fihristeden sonra te’lîf edilen risâlelerin fihristelerini ötekilerin tarzında yazmasını size bırakıyorum. Ben şimdi eski gibi, her risâleyi hulâsa edemiyorum. Sizler eski genç Saîd’in değil, belki yeni ihtiyâr Saîd’in dinç Saîdlerisiniz. Onun vazîfesini yaparsınız.
Kardeşlerim, Üçüncü Kerâmet-i Aleviye'de Sahâbe ve Şakk-ı Kamer'e âit zeyillere işâret bahsinde denilmiş. Sözler'in ve bir nüshada risâlelerin şekline giren yalnız iki zeyil var. Başka küçük zeyiller ya hâtimedir, ya hâşiyedir. Onun için İmâm-ı Alî ra onlara müstakil bir risâle nazarıyla bakmamış. Hem bu iki zeyil, çok ehemmiyetleri olduğundan bir tarz-ı ibâre ile işâret etmiş. Umûm kardeşlerime ve bilhassa çalışkanlara bayramlarını tebrîk ile birer birer selâm ediyorum.
Duânıza muhtâç ve size müştâk kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 22
[16]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bayramınızı tebrîk ve hizmetinizi takdîr ve muvaffakiyetinize duâ ederek Hâlik-ı Rahîm’e hadsiz şükür ederim ki, sizler gibi sebâtkâr ve fedâkâr kardeşleri Risâle-i Nûr’a sâhib ve nâşir yapmış. Ben sizleri düşündükçe, rûhum inşirâh ve kalbim ferahlarla dolar. Daha dünyadan gitmek, benim için medâr-ı teessüf olamaz. Sizler kaldıkça ben yaşıyorum diye, mevte dostâne bakıyorum, ecelimi telâşsız bekliyorum. Allâh sizden ebeden râzı olsun. Âmîn, âmîn, âmîn. Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Kalemi kerâmetli mübârek Husrev ve Rüşdü’nün bu def‘aki mektûbları üç cihetle medâr-ı sürûr ve şükrân oldu. Birincisi: Husrev’in kalemi, kerâmetkârâne fa‘âliyette devamı. İkincisi: Başta Tevfîk olarak Mes‘ûd ve Zekâî’nin kuvvetli kalemleri ile yardıma koşmaları. Üçüncüsü: Hacı Hâfız’ın karyesi bir medrese-i nûriyeye dönmesidir. Lillâhilhamd bu havâlîde dahi, hususan Nazîf’in cevâbında Risâle-i Nûr sür‘atle kendi kendine intişâr ederek her tarafta îmânı kurtarıyor.
Kardeşlerim, yirmi ikinci âyetin istihrâcına âit Tahsîn ve Hilmî imzalı üç hâşiye ve hadîsin nüktesinin âhirlerindeki âyete dâir bir tetimmecik gönderildi.
Kardeşlerim, size latîf bir hikâye:
Bir zaman, Barla’da bir zât, ağaçtan bir kutuda, cevizli bir tatlı bana göndermişti. Mukābilini verdiğim o bir buçuk kilo lokmalardan her gün altışar tane ben kendim yerdim ve bazen o kadar ve daha ziyâde başkalara teberrük olarak verirdim. Sıddîk Süleymân bu hâdiseyi belki tahattur eder. Bir aydan ziyâde devam etti. Sonra, merhûm Gālib Bey ile hesab ettik, onun beş-altı misli bereket içinde olduğuna kanâatimiz geldi. Ben o vakit dedim: Bu zâtta ehemmiyetli bir bereket, bir ihlâs var. Şimdi tahmîn ve tahattur ediyorum ki, o zât, Hacı Hâfız imiş. O acîb bereketin şimdi sırrı çıkmış. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
SAYFA 23
Nûr fabrikasının sâhibi Hâfız Ali'nin ve mübâreklerin köyleri ortasında, duâda Sav köyü mevki‘ almış. Tam bir sene ahyâ yüzünden emvât dahi hisse alıyorlar.
Risâle-i Nûr'un hizmetinde ekser şâkirdleri birer nevi‘ kerâmet ve ikrâm-ı İlâhî hissettikleri gibi, bu âciz kardeşiniz çok muhtâç olduğu için, çok nevi‘lerini ve çeşitlerini hissediyor. Ve bu sıralarda bu havâlîdeki şâkirdler, yeminle i‘tirâf ediyorlar ki: Biz nûrun hizmetinde çalıştıkça hem maîşetçe, hem istirâhat-ı kalbce bir genişlik, bir ferah zâhir bir sûrette hissediyoruz. Ben kendimce o kadar hissediyorum ki, nefis ve şeytanım dahi bedâhete karşı hayret ederek sustular.
Biliniz ki, bir seneden ziyâdedir, ben duâda Risâle-i Nûr şâkirdlerinin risâlelerle alâkadâr olan ezvâc ve evlâd ve vâlideynlerini dahi dâhil ediyorum. Bunun bir sebebi, başta Sabri'nin Nûreddin'i ve Süleymanlar'ın Sıddîk Süleymân ve Süleymân Rüşdü olarak, orada burada bazı zâtlar, çoluk ve çocukları ile dâireye girmeleridir.
Adâlet-i İlâhiye, İslâmiyet'e ihânet eden mimsiz medeniyete öyle bir azâb-ı ma‘nevî vermiş ki, bedevîliğin ve vahşîliğin derecesinden çok aşağıya düşürtmüş. Avrupa'nın ve İngiliz'in yüz sene ezvâk-ı medeniyesini ve terakkî ve tasallut ve hâkimiyetin lezzetlerini hiçe indiren mütemâdiyen korku ve dehşet ve telâş ve buhrân yağdıran bombaları başlarına musallat etmiş. İşte böyle bir zamanda en lüzûmlu, en ehemmiyetli, en birinci vazîfe îmânı kurtarmak olduğundan, bu zamana ve bu seneye bakan beşâret-i Kur'âniye ve فَضْلُ اللّٰهِ یُؤْتٖیهِ مَنْ یَشَٓاءُ فَضْلاً كَبٖیرًا âyetlerin müjdesini en büyük bir fütûhât sûretinde Risâle-i Nûr’un ma‘nevî fütûhât-ı îmâniyesini gösteriyor.
Evet, bir adamın îmânı, ebedî ve dünya kadar bir mülk-ü bâkînin anahtarı ve nûrudur. Öyle ise, îmânı tehlikeye ma‘rûz her adama, bütün küre-i arzın saltanatından daha fâideli bir saltanat, bir fütûhât kazandıran Risâle-i Nûr, elbette bu âyetlerin, bu asırda, bu beşâretlerinin kasdî bir medâr-ı nazarlarıdır.
Nûr ve Gül fabrikalarının hademe ve sâhibleri, insanın başında iki göz gibidir. Zâhiren ikidir, fakat bir görürler. Ahvel şaşı gözlü, iki görür. Lillâhilhamd bu iki cereyân-ı nûrânî kemâl-i ittihâddadırlar.
Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 24
[17]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ دَقَٓائِقِ الْفِرَاقِ
Azîz, mübârek, sıddîk, sâdık, rûhum, canım kardeşlerim,
Sizin beni çok mesrûr eden son mektûbunuza Isparta yoluyla cevâb vermediğimin sebebi, benim Isparta merkeziyle olan münâsebetime buraca çok dikkat edilmesidir. Hem öteki yolda size gelinceye kadar Risâle-i Nûr’un müteaddid merkezlerinin istifâdesidir.
Husrev kardeş Son mektûbumda demişim: Husrev’lerin vâlideleri sebebiyet verdiler ki, bir seneden ziyâde bir vakitten beri bütün talebelerin peder ve vâlideleri duâya dâhil olmuşlar. Sakın yanlış zannetmeyiniz. Senin vâliden gibi, on seneden beri Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdlerinin dâiresinde bulunan orada çok âhiret hemşîrelerim var. Onlar, yeniden başkalarının duâya dâhil olmalarına sebeb olmuşlar demektir.
Risâle-i Nûr’un kerâmâtının bu havâlîde zuhûr eden çok tereşşuhâtından bir-iki hâdise beyân ediyorum.
Birincisi: Hatîb Mehmed rh nâmında ciddî bir ihtiyâr talebe, İhtiyârlar Risâlesi’ni yazıyordu. Tâ On Birinci Recâ’nın âhirlerinde merhûm Abdurrahmân’ın vefatının tam mukābilinde, kalemi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ yazmış. Ve lisânı dahi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek, hüsn-ü hâtimenin hâtemiyle sahîfe-i hayatını mühürlemiş ve Risâle-i Nûr talebelerinin îmân ile kabre gireceklerine dâir olan işârî beşâret-i Kur’âniyeyi vefâtıyla imza etmiş. رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَیْهِ رَحْمَةً وَاسِعَةً اٰمٖینَ
İkincisi: Sizin te’lîfiniz olan fihristin tashîhinde, bir müstensihin noksân bıraktığı bir sahîfeyi Tahsîn’e dedim: Yaz O da yazmaya başladı. Simsiyah mürekkeble ve temiz kalemle yazıyordu. Sizin yazdığınız ikinci cild Fihrist’inmakbûliyetine huccet olarak, o siyah mürekkeb birden güzel bir kırmızı sûretini aldı. Tâ yarım sahîfe kadar kırmızıyazdı. Biz bu garîb hâdiseye taaccüb ederek bakarken, o mürekkeb yine simsiyaha döndü. Sahîfenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam siyah yazıldı. Bir zaman Barla’da bağlardaki köşkte Şâm'lı Hâfız, Mes‘ûd ve Süleymân’ın müşâhedesiyle aynı hâdiseyi başka şekilde görmüştük. Şöyle ki:
SAYFA 25
Ben sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm. Mütebâkîsi birden çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti. Risâle-i Nûr kâtiblerini şevklendirdi. Gözümüze silsile-i kerâmetin bir ucunu ve tereşşuhunu gösterdi.
Saîdü’n-Nûrsî
[18]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtâr. İki maddedir.
Birincisi: Risâle-i Nûr’a intisâb eden zâtın en ehemmiyetli vazîfesi, onu yazmak veya yazdırmaktır ve intişârına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risâle-i Nûr talebesi ünvânını alır. Ve o ünvân altında, her yirmi dört saatte benim lisânımla belki yüz def‘a, bazen daha ziyâde hayırlı duâlarımda ve ma‘nevî kazançlarımda hissedâr olmakla beraber, benim gibi duâ eden kıymetdâr binler kardeşlerin ve Risâle-i Nûr talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedâr olur.
Hem dört vecihle dört nevi‘ ibâdet-i makbûle hükmünde bulunan kitabetinde, hem îmânını kuvvetlendirmek, hem başkalarının îmânlarını tehlikeden kurtarmasına çalışmak, hem hadîsin hükmüyle, bir sâat tefekkür bazen bir sene kadar bir ibâdet hükmüne geçen tefekkür-ü îmânîyi elde etmek ve ettirmek, hem hüsn-ü hattı olmayan ve vaz‘iyeti çok ağır bulunan üstâdına yardım etmek ile hasenâtına iştirâk etmek gibi çok fâideleri elde edebilir.
Ben kasem ile te’mîn ederim ki, bir küçük risâleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer. Belki her bir sahîfesi bir okka şeker kadar beni memnûn eder.
İkinci Madde: Maatteessüf, Risâle-i Nûr’un îmânsız ve emânsız cin ve ins düşmanları, onun çelik gibi metîn kal‘alarına, elmas kılıç gibi kuvvetli huccetlerine mukābele edemediklerinden, çok gizli desîseler ve hafî vâsıtalar ile, haberleri olmadan yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücûm
SAYFA 26
edip darbe vuruyorlar. Hususan burada ihtiyâç pek çok ve yazıcılar çok az ve düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeler mukāvemetsiz olduğundan, bu memleketi o nûrlardan bir derece mahrûm ediyor.
Benimle hakîkat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam, hangi risâleyi açsa, benimle değil, hâdim-i Kur’ân olan üstâdıyla görüşür ve hakāik-i îmâniyeden zevkle bir ders alabilir.
Saîdü’n-Nûrsî
[19]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok azîz, çok mübârek, çok sâdık kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede çok kuvvetli, çok hâlis arkadaşlarım,
[Ma‘nevî bir ihtâr ile bir-iki ince mes’eleyi yazıyorum.]
Birinci Mes’ele: Geçen sene Ramazân-ı Şerîf’de, ehl-i sünnet’in selâmeti ve necâtı için edilen pek çok duâların şimdilik âşikâre kabûlleri görünmemesine husûsî iki sebeb ihtâr edildi.
Birinci Sebeb: Bu asrın acîb hâssasındandır ki, elması elmas bildiği hâlde, camı ona tercîh eder. Bu asırdaki ehl-i îmânın fevkalâde safderûnluğu ve dehşetli cânîleri âlîcenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiâtı işleyen ve binler ma‘nevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi‘ tarafdâr çıkmasıdır. Bu sûretle ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyân, sâfdil tarafdâr ile ekseriyet teşkîl ederek, ekseriyetin hatâsına terettüb eden musîbet-i âmmenin devamına ve idâmesine, belki teşdîdine kader-i İlâhîye fetvâ verdirirler. Biz buna müstehakız derler. Evet, elması bildiği hâlde, yalnız zarûret-i kat‘iye sûretinde şişeyi elmasa tercîh etmeye ruhsat-ı şer‘iye var. Yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya tama‘la veya hafîf bir korku ile tercîh edilse, eblehâne bir cehâlet ve hasârettir, tokada müstehak eder. Hem âlîcenâbâne affetmek ise, yalnız kendine karşı olan cinâyetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var. Yoksa başkaların hukukunu çiğneyen cânîlere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zalemeye şerîk olur.