KASTAMONU LÂHİKASI

250

[121]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ النُّورِ الْمَقْرُٓوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Size üç noktayı beyân etmeye kalbde bir ihtiyâç oldu.

Birincisi: Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdâhalesi olduğundan, insan, zâhirî sebebe bakıp, bazen haksız hükmedip zulmeder. Kader, o musîbetin gizli sebebine baktığı için adâlet eder diye, Risâle-i Nûr’da bir kāide-i esâsiyedir.

Hem şimdiye kadar Risâle-i Nûr’un başına gelen hâdiselerde bir dest-i inâyet, bir vech-i rahmet bulunduğu tecrübelerle sâbittir.

Bu iki cihette kalbden bir suâl çıktı. Acaba nûr hakkındaki bu yeni İstanbul hâdisesinde, vech-i adâlet ve rahmet nedir? Hâtıra böyle bir cevâb geldi ki:

Risâle-i Nûr’a, ehl-i ilim ve ehl-i dikkati ciddiyetle bakmaya ve tedkîk etmeye sevk etti. Elbette Risâle-i Nûr’u tedkîk eden bir âlim, insafı varsa tarafdâr olur. Ve Risâle-i Nûr, ulemâ dâiresinde İstanbul âfâkında tezâhür edecek. İşte vech-i rahmet ve inâyet.

Ama, kader-i İlâhînin vech-i adâleti şudur ki:

Risâle-i Nûr’un hakîkatiyle ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsiyle tezâhür eden fevkalâde îmânî hizmetlerin ehemmiyetli kısmını bîçâre tercümanına vermek sûretiyle ehl-i dünyâ ve ehl-i siyâset ve avâmın ve hakîkatsizlerin nazarında birinci derece zannedilen ve hakîkat nazarında, îmâna nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyâset-i İslâmiye ve hayat-ı ictimâiye-i ümmete dâir hizmeti, kâinâtta en büyük mes’ele ve vazîfe ve hizmet olan hakāik-i îmâniyenin hizmetine çalışmasına râcih gördüklerinden, o tercümana karşı arkadaşlarının pek ziyâde hüsn-ü zanları, ehl-i siyâsete, inkılâbcı bir siyâset-i İslâmiye fikrini vermek cihetinde, Risâle-i Nûr’a karşı hayât-ı ictimâiye noktasında cebhe almak ve fütûhâtına mâni‘ olmak, pek kuvvetle ihtimâli vardı.

251

Bunda hem hatâ, hem zarar büyüktür. Kader-i İlâhî, bu yanlışı tashîh etmek ve o ihtimâli izâle etmek ve öyle ümîd besleyenlerin ümidlerini ta‘dîl etmek için, en ziyâde öyle cihetlerde yardım ve iltihâka koşacak olan ulemâdan ve sâdâttan ve meşâyihten ve ahbâbdan ve hemşehrilerden birisini muârız çıkardı. O ifrâtı ta‘dîl edip adâlet etti. Size, kâinâtın en büyük mes’elesi olan îmân hizmeti yeter diye, bizi merhametkârâne o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra lillâhilhamd, o muârızı susturdu, o ateşi söndürdü. Fakat münâfıklar söndürmemek için çalışıyorlar.

İkinci Nokta: Bu dehşetli ihtikârdan çıkan kaht u galâ ve açlık ve zarûret, yaşamak damarını şiddetle yaralandırıyor. Bu yara, hissiyât-ı ulviye-i dîniyeyi bir derece susturmaya vesîle olup, ehl-i dalâlete yardım ediyor. Herkes midesini düşünmeye başlıyor. Kalb, hakîkatten ziyâde ekmeği düşünüp hayâta, yaşamaya yardıma koşup, vazîfe-i hakîkiyesini ikinci derece bırakır. Buna karşı Risâle-i Nûr’un şâkirdleri bir uzun Ramazân nazarıyla bakıp, keffâretü’z-zünûb bir riyâzet-i şer‘iyeye çevirebilirler. Alenen nakz-ı sıyâmla Ramazân’ın hürmetini kıran bedbahtlara gelen şu musîbet, ma‘sûmları da incitir. Fakat Risâle-i Nûr şâkirdleri ve ma‘sûmlar, o musîbeti lehlerine döndürüp, hayırlı bir riyâzete kalb ederler. Kanâat ve iktisâdla karşılarlar.

Üçüncü Nokta: İki mes’eledir. Birincisi: Müdakkik Hoca Sabrî, Feyzî’nin istihrâcına dâir Feyzî’ye yazdığı mektûb, güzeldir. Lâhikaya girdikten sonra, hocalar فٖیهِ نَظَرٌ dememek için, bazı kelimâtı ta‘dîl edildi.

Ezcümle, hâs yerine en ziyâde kelimesi konuldu. Münhasır ve yegâne kelimesi tayyedilip ve kâffe nazarına ehemmiyetli bir nazar gibi ta‘dîl edildi. Feyzî diyor: Büyük kardeşim Sabrî’nin bana karşı mektûbuna ve fehmimin tasdîkine pek çok teşekkür edip ellerinden öperim.

İkinci Mes’ele: İstanbul ulemâsının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müftiyü’l-Enâm olan eski fetvâ emîni, meşhûr Alî Rızâ Efendi, Birinci Şuâ‘, İşârât-ı Kur’âniye ve Âyetü’l-Kübrâ gibi risâleleri gördükten sonra, Risâle-i Nûr’un mühim bir talebesi olan Hâfız Emîn’e demiş ki:

252

Bedîüzzamân şu zamanda, dîn-i İslâm’a en büyük hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu; ve böyle bir zamanda, mahrûmiyet içinde, ferâgat-i nefis edip, yani dünyayı terk edip, böyle bir eser meydana getirmek, hiç kimseye müyesser olmadığını ve her sûretle şâyân-ı tebrîk olduğunu; ve Risâle-i Nûr, müceddid-i dîn olduğunu; ve Cenâb-ı Hakk, onu muvaffakun bilhayr eylesin, âmîn diyerek ve bazıların sakal bırakmamaklığına i‘tirâzları münâsebetiyle, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin ks pederleri olan Sultânü’l-Ulemâ’nın bir kıssasıyla onu müdâfaa edip, demiş:

Bu misillü, Bedîüzzamân’ın dahi, elbette bir ictihâdı vardır. İ‘tirâz edenler haksızdır demiş. Ve Hoca Mustafa’ya emretmiş, Söylediğimi yaz:

Bedîüzzamân’a kemâl-i hürmetle selâm ederim. Te’lîfâtınızın ikmâline hırz-ı cân ile duâ etmekteyim yani, rûha nusha olacak kadar kıymetdârdır. Bazı ulemâü’s-sû’un tenkîdine uğradığına müteessir olma. Zîrâ yemişli ağaç taşlanır Hâşiye, kaziyesi meşhurdur. Ve mücâhedâtınıza devam buyurun. Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı Mutlak âcilen murad ve matlûbunuza muvaffakun bilhayr eylesin. Bâkî Hakkın birliğine emânet olunuz.

Eski Fetvâ Emîni

Alî Rızâ

İşte böyle müdakkik ve ilim ve şerîat ve Kur’ân cihetinde bu zamanda söz sâhibi en büyük âlim böyle hükmetmiş. Risâle-i Nûr’un talebeleri, bu mes’eleyi ihtiyâten yabânîlere onun ismini vermekle teşhîr etmemek gerektir ve duâlarına onu dâhil etmek lâzımdır. Umûm kardeşlerimize selâm.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

253

[Üstâdımızın ehemmiyetli bir mektûbudur]

[122]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, sıddîk, müstakîm kardeşlerim,

Gāyet ciddî bir ihtâr ile bir hakîkati beyân etmeye lüzûm var. Şöyle ki:

لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ: sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîkî hâlini bilmedikleri için haksız olarak mübâreze etmesi, Aşere-i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek iki velî ve iki ehl-i hakîkat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukūt etmezler. Meğer bütün bütün zâhir-i şerîata muhâlif ve hatâ bir ictihâd ile hareket edilmiş ola. Bu sırra binâen وَالْكَاظِمٖینَ الْغَیْظَ وَالْعَافٖینَ عَنِ النَّاسِ daki ulüvv-ü cenâblık düstûruna ittibâen ve avâm-ı mü’minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla beraber, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risâle-i Nûr’un erkânlarının haksız i‘tirâzlara karşı haklı ve fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzûmuna binâen; ve ehl-i ilhâdın iki tâife-i ehl-i hakîkatin mâbeynindeki husûmetten istifâde ederek, birinin silâhıyla ve i‘tirâzıyla ötekini cerh edip, ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini de yere vurmak ve çürütmekten ictinâben, Risâle-i Nûr şâkirdleri bu mezkûr beş esasa binâen, muârızları hiddet ve tehevvürle ve mukābele-i bi'l-misil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini muhâfaza için medâr-ı i‘tirâz noktaları musâlahakârâne îzâh etmek ve cevâb vermek gerektir.

Çünki bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kāmeti mikdârınca bir buz parçası olan enâniyetini eritmiyor, bozmuyor, kendini ma‘zur biliyor. Ondan nizâ‘ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder. Ehl-i dalâlet istifâde ediyor. İstanbul’daki ma‘lûm i‘tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî meşreb ve nefs-i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşâd ve ehl-i hak, Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerinin ve mesleklerinin revâcını ve etbâ‘larının hüsn-ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i‘tirâz edecekler. Belki dehşetli mukābele etmek ihtimâli var. Böyle hâdiselerin

254

vukūunda, bizler, i‘tidâl-i demle ve sarsılmamakla ve adâvete girmemekle mukābele etmekle beraber, o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemektir.

[Fâş edilmesi hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbûr oldum]

Şöyle ki: Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi ve o şahs-ı ma‘nevîyi temsîl eden hâs şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsi Ferîd makamına mazhar oldukları için, değil husûsî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlaka ile Hicaz’da bulunan Kutb-u A‘zam'ın tasarrufundan hâriç olduğu gibi, onun da hükmü altına girmeye mecbûr değildir. Her zamanda bulunan iki imam gibi, Kutb-u A‘zam'ı tanımaya da mecbûr olmuyor.

Ben eskiden, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini, o imamlardan birisi zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı A‘zam’da ks kutbiyet ve gavsiyetle beraber, ferdiyet de bulunduğundan, âhirzamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risâle-i Nûr, o ferdiyet makamının mazharıdır. Gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binâen, Mekke-i Mükerreme’de dahi farz-ı muhâl olarak Risâle-i Nûr aleyhinde bir i‘tirâz Kutb-u A‘zam'dan dahi gelse, Risâle-i Nûr şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek Kutb-u A‘zam'ın i‘tirâzını iltifât ve selâm sûretinde telakkî edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı i‘tirâz noktaları o büyük üstâdlarına karşı îzâh ile, ellerini öpmektir.

Evet, kardeşlerim Bu zamanda öyle dehşetli cereyânlar ve hayatı ve cihânı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metânet ve i‘tidâl-i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir. Evet, یَسْتَحِبُّونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا عَلَی الْاٰخِرَةِ âyetinin sırr-ı işârîsiyle, âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde, dünyayı âhirete severek tercîh etmek ve kırılacak şişeyi bâkî elmasa bilerek rızâ ve sevinçle tercîh etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyâtın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli bir lezzeti, ilerideki bir batman sâfî lezzete tercîh etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı ve bir musîbetidir. O musîbet sırrıyla, mü’minler dahi, bazen ehl-i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar. Cenâb-ı Hakk, ehl-i îmânı ve Risâle-i Nûr şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin. Âmîn.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

255

[123]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Risâle-i Nûr’un intişârına ve fütûhâtına karşı gelen biri semâvî, biri arzî iki musîbete mukābele edecek olan ayrı bir inâyet-i İlâhiye cilvesi görülmeye başladı.

Arzî ve insanî olan musîbet, Isparta’da ve İstanbul’da olduğu gibi, Kastamonu’nun havâlîsinde de ehl-i dalâlet Risâle-i Nûr’un intişârına sed çekmek için, hâs talebelerin ve ciddî çalışanların şevklerini kırmak ve onlara fütûr vermek için, ayrı ayrı tarzlarda, umûmî bir plân dâhilinde taarruz ediliyor. Hâlislere fütûr veremediklerinden, başka meşgaleler bulmakla çalışmalarına zarar veriyorlar.

Semâvî musîbet ise, ihtikâr netîcesinde, hayat ve yaşamak hissi, hissiyât-ı dîniyeye galebe çalıp, ekser nâs midesini, maîşetini dâimâ düşünüyor. Hatta ekser fukarâ kısmından olan Risâle-i Nûr talebeleri, bu musîbete karşı çabalamak mecbûriyetiyle hakîkî ve en mühim vazîfesi olan neşir hizmetini bırakmaya mecbûr oluyor.

Hem insanların zihinleri, fikirleri, kasden ve bizzât hakāik-i îmâniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkaydlık bir vaz‘iyet almasından, bir tevakkuf devresi gelmesine mukābil, Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve rahmetiyle başka bir tarzda Risâle-i Nûr’un intişâr ve fütûhâtına meydan açmış. Ezcümle, İstanbul âfâkından yüksek ulemânın eski Fetvâ Emîni Alî Rızâ, Ahmed-i Şîrânî ve parlak vâizlerden Şemsî gibi zâtlar, Risâle-i Nûr’la ciddî ve takdîrkârâne münâsebetdârlığa başlamalarıdır.

Hem hâtırımızda olmadığı hâlde, yeni hurûfla tab‘ etmek üzere, başta Âyetü’l-Kübrâ’nın en mühim parçası yedi parça, bir mecmûada tab‘ etmek ve gençleri uyandıran üç-dört parça ayrı bir risâlede, Hâfız Mustafâ ile beraber tab‘ etmek için matbaaya gönderdik.

Hem mühim bir zât teşebbüs ediyor ki, mühim parçalardan bir kısmını Ankara’da, büyük rütbeli birisinin muâvenetiyle tab‘ etmek niyeti var. Ben şimdilik muvâfakat etmedim.

256

Velhâsıl, bir kapı kapansa, inâyet-i İlâhiye daha parlak kapıları Risâle-i Nûr yüzünden açıyor, yol veriyor. Risâle-i Nûr’un mektûb ve melfûz hurûfâtı adedince Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hamd ü senâ ve şükür olsun. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Buna binâen, bu tevakkuf ve muvakkaten fütûra merâk etmeyiniz. Zâten şimdiye kadar çalışmalar, tohumlar nev‘inden istikbâlde kâfî sünbüller verebilir. Farz-ı muhâl olarak, hiç çalışılmasa da yine kifâyet eder. Kat‘iyen takarrur etmiş ki, Risâle-i Nûr hakîkatlerine gıdaya ihtiyâç gibi bu zamanda ihtiyâç var. Bu ihtiyâç ise onu tevakkufta bırakmaz, işlettirecek inşâallâh.

Hâfız Mustafâ ile umûmunuza bedel görüştük, fakat pek az bir zamanda. Cenâb-ı Hakk, onu ve Tâhirî’yi tab‘ mes’elesinde muvaffak eylesin. Âmîn. Hâfız Alî’nin mektûbunda, medrese-i nûriyenin üstâdı olan Hacı Hâfız’la gāyet samîmâne ve uhuvvetkârâne görüşmeleri ve meşveretleri, bizleri çok mesrûr eyledi. Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Sabrî kardeş, hastaya Cenâb-ı Hakk şifâ versin. Duâ edildi. Öteki mes'ele, Hanefî mezhebinde hamil mâni‘ değil. Yalnız vaz‘-ı haml ile iddet biter. Fakat hamil vaktinde talâk menhîdir.

[124]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Nûr fabrikasının sâhibi, Birinci Şuâ‘ın dördüncü âyeti bahsinde, hakîkat-i İslâmiyetin yedi esası parlak bir sûrette isbat edildiği cümlesine dâir soruyor ki: Erkân-ı İslâmiyeyi beş biliyoruz. Hem vücûb-u zekât rüknü, risâlelerde ne sûretle îzâh edildiğini soruyor.

Elcevab: İslâm’ın rükünleri başkadır, hakîkat-i İslâmiyetin esasları yine başkadır. Hakîkat-i İslâmiyetin

257

esasları, altı erkân-ı îmâniye Hâşiyeile ve esâs-ı ubûdiyetki, İslâm’ın beş rüknü olan savm, salât, hac, zekât, kelime-i şehâdet mecmûunun hulâsasıdır. Risâle-i Nûr, altı rükn-ü îmânî ile bu esâs-ı ubûdiyeti isbat edip سَبْعُ الْمَثَانٖی cilvesine mazhariyeti muraddır.

Vücûb-u zekâtın îzâhından murad ise, zekâtın teferruât tafsîlâtı değil, belki zekâtın hayât-ı ictimâiyede derece-i lüzûmu ve ehemmiyetli kıymeti isbat edilmiş demektir. Evet, Risâle-i Nûr’dan evvel yazdığımız risâlelerde, hem Risâle-i Nûr’un müteaddid yerlerinde, vücûb-u zekâtın hayât-ı ictimâiyede ne derece ehemmiyetli olduğu kat‘iyen ve vâzıhan isbat edilmiş demektir. Birinci Şuâ‘ın âhirinde bir kardeşimizin mektûbu, şimdiki bize yazılacak nüshada yazılmasın. Münâsib görmediğiniz bir şeyi yazmayabilirsiniz.

Isparta’da, Risâle-i Nûr’un ders ve neşrine iki köşkünü bir zaman tahsîs eden kardeşimiz Şükrü Efendi’nin iki genç evlâdının vefâtı, beni müteessir etti. Çünki beş-altı yaşında iken, ma‘sûme kerîmesi yanıma geldikçe, her def‘a Adın nedir? soruyordum. Ma‘sûmâne, kemâl-i fahırla, Hayrunnisâ derdi. Beni şefkatle güldürüyordu. Cenâb-ı Hakk, o mübârek ma‘sûmeyi birden cennetine aldı, bu dünya cehenneminden kurtardı. Ve merhûm mahdûmu Hayatî ise, inşâallâh onu da Hayrunnisâ gibi günâhsız, ma‘sûm yaptı. Beraber cennet tarafına gittiler. Bu nokta-i nazardan ben o iki çocuğu tebrîk ediyorum. Ve peder ve vâlidelerini de hem ta‘ziye, hem ma‘nen tebrîk ediyorum ki, o iki evlâdları وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ sırrına mazhar oldular. Ben o ikisini, Risâle-i Nûr’un vefât eden şâkirdleri içinde duâlarımıza dâhil ettik.

Rüşdü Efendi benim tarafımdan, Şükrü Efendi’ye ta‘ziyenâmesi olan On Yedinci Mektûb’u benim yerimde okusun. Risâle-i Nûr’un kaptanı Sabrî, Nis adasındaki bir kardeşimiz, Onuncu Söz’ün tab‘ından sonra tehlikeden muhâfaza için kaç ay hânesinde saklayan ve peder ve vâlidesiyle, bizimle ciddî alâkadâr bulunan Veli Efendi’nin peder ve vâlidesinin vefât haberlerini yazıyor. Cenâb-ı Hakk onlara rahmet eylesin. Ben inşâallâh çok zaman onları ma‘nevî kazançlarıma şerîk edeceğim.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

258

[125]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Ben pek kat‘î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim netîcesinde kat‘î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki, Risâle-i Nûr’un hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişâf, inbisât, ferahlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı hâleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları i‘tirâf ediyor, Biz de hissediyoruz derler. Hatta size geçen sene yazdığım gibi, benim pek az gıda ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.

Hem İmâm-ı Şâfiî’den ra rivâyet var ki, Hâlis talebe-i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim demiş. Çünki rızıklarında vüs‘at ve bereket olur. Mâdem hakîkat budur ve mâdem hâlis talebe-i ulûm ünvânına Risâle-i Nûr şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler. Elbette şimdiki açlık ve kahta mukābil, Risâle-i Nûr hizmetini bırakmak ve zarûret-i maîşet özrüyle, maîşet peşine koşmak yerine en iyi çâre, şükür ve kanâat ve Risâle-i Nûr talebeliğine tam sarılmaktır.

Evet, her tarafta bu derd-i maîşet herkesi sarsıyor. Ehl-i dalâlet bundan istifâde eder. Ehl-i diyânet de kendini ma‘zur bilir, Zarûrettir, ne yapalım? der. Demek, Risâle-i Nûr şâkirdleri bu açlık ve zarûret musîbetine karşı, yine nûrla mukābele etmeli. Her şâkirdin vazîfesi, yalnız kendi îmânını kurtarmak değil, belki başkasının îmânlarını da muhâfaza etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddî devam ile olur.

Size yazmıştık ki, muârızlara adâvetle mukābele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl-i takvâ, ehl-i ilme karşı dostâne vaz‘iyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risâle-i Nûr’un zararına ve şâkirdlerinin salâbet ve metânetlerine ilişecek bir tarzda dâireniz içine sokmayınız. Öyleler niyet-i hâlisa ile girmezse, belki fütûr verirler. Eğer enâniyetli ve hodfurûş ise, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin metânetlerini kırarlar. Nazarlarını, Risâle-i Nûr’un hâricine çekip dağıtırlar. Şimdi çok dikkat ve metânet ve ihtiyât lâzımdır.

259

Bu havâlîde, hakîkaten ümîdimin fevkınde, Risâle-i Nûr talebelerinden iki kahraman yetiştiler. Baba-oğul, Ahmed Nazîf, Salâhaddîn. İki zât, Risâle-i Nûr’un neşrinde iki yüz adam kadar çalıştıklarını görüyoruz. Ezcümle, birisi yani oğlu, Kars’ta durup hem Van’a, hem Erzurûm’a, hem Konya’ya, hem buralara size leffen gönderdiğim mektûb gibi muhâbereler ile te’sîrli bir sûrette çalışıyor. Tam bir Abdurrahmân.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Vefâkâr, fedâkâr, ihlâslı kardeşimiz Mustafa Osman Efendiye,

Çok kıymetli, 20 Teşrîn-i Evvel 942 târihli mektûbunuzu aldım, teşekkür ederim. Pederim yazmıştı. Cenâb-ı Hakk hayırlı günler, hayırlı saâdetler nasîb etsin. Âmîn. Gösterilen teveccühe lâyık değilim. Vazîfemizdeki kudsiyet çok büyüktür. Bu sebeble fahır ve gurur gibi âciz insanların haddi değildir. Ancak şükürle, acz ve mahviyetle enâniyeti eriteceğiz. İlkbahar yolculuğunda uğurlu, hikmetli bir tesâdüfün mahsûlü sizlerin duâsı berakâtına nihâyetsiz kusurlarımın dergâh-ı İlâhîde affedilmesine inşâallâh vesîle olur. Bilmukābele hürmetle ellerinizden öperim.

Müjde olarak aldığınız cevâbda hiç bir Risâle-i Nûr talebesinin nâil olmadığı iltifâta mazhar oldunuz, tebrîk ederim. Çünki sizde ma‘nevî bazı hasletler Üstâdım tarafından hissedilmiş. İntisâb ettiğiniz hasîb ve nesîb şeyhiniz, evvelâ o zât-ı muhteremin ellerinden ve ayaklarından öperim. Selâmımı söyleyiniz. Ve Risâle-i Nûr’u okusun. Yazı bildiği takdîrde yazmak şartıyladır. Ve Risâle-i Nûr’a talebe olur. Evvelce arz ettiğim gibi, Risâle-i Nûr şeyhlik, mürîdlik değildir. Sünnet-i seniyeye ittibâ‘ ile Hazret-i Kur’ân’a hizmet etmektir. Binâenaleyh Risâle-i Nûr’u yazmak ve okumak veya neşir etmek, başka tarîkatçe men‘ edilemez. O tarîkin halîfeleri dahi Risâle-i Nûr’a muârız değil, bilakis talebe olmaktadırlar. Bazılar müstesnâ, enâniyetlerini yenemediklerinden yemişli ağacı taşlarlar. Dikkatinizi çekerim.

Risâle-i Nûr, tarîkat değil, hakîkattir. Âyât-ı Kur’âniyeden tereşşuh eden bir nûrdur. Ne şarkın ulûmundan ve ne de garbın fünûnundan alınmış değil. Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bu zamana mahsûs bir i‘câz-ı ma‘nevîsidir. Menfaat-i şahsiye yoktur. Risâle-i Nûr’un hiç olmazsa söz ve mektûblarını tamamıyla okuyunca, bir çok hakîkatler tezâhür edeceğinden, bugünkü düşüncenizde, yani Risâle-i Nûr’u yazmaktan çekinmek ve çekilmekten derhâl teberrî edeceksiniz.

260

Muhterem değerli kardeşim Derhâl yazmaya başlayınız, korkmayınız. Hizmet-i Kur’ân, inşâallâh muhâfaza edecektir. Diğer efendiye ziyârete gidenlere ve Risâle-i Nûr’u yazan o havâlîdeki kardeşlerimize geçmiş olsun. HâşiyeHâfız-ı Hakîkî inşâallâh muhâfaza edecektir. İmâm-ı Alî’nin ra تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَیَانَةً تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ emrine inkıyâd etmek îcâb ettiğinden, Risâle-i Nûr’u gizli okumak, gizli yazmak, gizli neşretmek lâzımdı. O kardeşlerimizin bu emre riâyet etmemesinden ileri geldiğinden, hafîf şefkat tokatı yediklerinden tekrar geçmiş olsun. Hiç merâk etmesinler, hiç bir şey yapılmaz ve yapamaz ve göremezler. Bu hâdiseden müteessir olup çekinmeyiniz. Bilakis çalışmanızı ziyâdeleştirin ki, tecrübe-i meydân-ı imtihânda muvaffak olunuz. Risâle-i Nûr’a sık sık ilişirler, fakat bir halt edemezler. Çünki Gavs-ı A‘zam ks ve İmâm-ı Alî ra gibi zâtların himâyeleri ve duâları berekâtına, Hâfız-ı Hakîkî hıfzeder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Rûhânî inkıbâz inşâallâh geçecektir. Risâle-i Nûr لِلَّذٖینَ اٰمَنُوا هُدًی وَشِفَٓاءٌ sırrına mazhardır. Ondan istimdâd et. Risâle-i Nûr talebeleri birbirinin ibâdetinden hissedâr olduklarından, dâimî virdleri olan bu âyet-i azîmesize şifâ verir. Risâle-i Nûr’u yazınız. İhtiyâta riâyet ediniz. Bütün kardeşlerime selâm ve hürmetler. Risâle-i Nûr’a çalışmanızı tekrar tavsiye ederim, kardeşlerim.

Kardeşiniz Salâhaddin Çelebi

[126]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

[Karadağ’ın Bir Meyvesi]

Azîz kardeşlerim,

Bu def‘a mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz. Bir âyetin ma‘nâ-yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi, hürriyetten bu âna kadardır.

1358 Teşrîn-i Sânî, otuzuncu günü Karadağ başına çıkıyordum. İnsanların, hususan müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri, ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam edecek? hâtıra geldi. Birden

261

her müşkilimi halleden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, Sûre-i ve’l-Asr’ı karşıma çıkardı. Bak dedi. Baktım. Her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza da daha ziyâde bakan وَالْعَصْرِ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖی خُسْرٍ âyetindeki اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖی خُسْرٍ makam-ı cifrîsi bin üç yüz yirmi dört edip, hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalya harbleri ve Birinci Harb-i Umûmî mağlûbiyetleri ve muâhedeleri ve şeâir-i İslâmiyenin sarsılmaları; ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları; ve İkinci Harb-i Umûmî'nin zemîn yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musîbetlerle ve hasâret-i insaniye ile, اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖی خُسْرٍ âyetinin bu asra dahi bir hakîkatini, maddeten aynı târîhiyle gösterip bir lem‘a-i i‘câzını gösteriyor.

اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ: ise, makam-ı cifrîsi âhirdeki ت ە sayılır, şedde sayılmaz. bin üç yüz elli sekiz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı târîhini göstermekle, o hasâretlerden, bâhusûs ma‘nevî hasâretlerden kurtulmanın çâre-i yegânesi, îmân ve a‘mâl-i sâliha olduğu gibi; ve mefhûm-u muhâlifiyle o hasârâtın da sebeb-i yegânesi, küfür ve küfrân ve şükürsüzlük olduğunu, yani îmânsızlık ve fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre-i ve’l-Asr’ın azamet ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gāyet geniş ve uzun hakāikin hazînesi olduğunu tasdîk ederek Cenâb-ı Hakk’a şükrettik.

Evet, âlem-i İslâm’ın, bu asrın hasâreti olan bu dehşetli İkinci Harb-i Umûmî'den kurtulmasının sebebi, Kur’ân’dan gelen îmân ve a‘mâl-i sâliha olduğu gibi; fakîrlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı acılığını çekmedikleridir. Ve zenginlere gelen hasârât ve zâyiâtın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydân-ı harb olmamasının sebebi, اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا kelime-i kudsiyesinin hakîkatini fevkalâde bir sûrette yüz binler insanların kalblerine tahkîkî bir tarzda îmân dersi veren Risâle-i Nûr olduğunu, pek çok emârelerle ve şâkirdlerinden binler ehl-i hakîkat ve dikkatin kanâatleriyle isbat eder.

Ezcümle, bu emârelerden biri, Risâle-i Nûr’a sıkıntı veren veyâhûd hizmetinden çekilen pek çok adamların tokat yemeleri gibi; bu sene, bu memleketin etrafında umûmî bir tarzda Risâle-i Nûr’un intişârına sıkıntı verip şimdiki bir nevi‘ tevakkuf devresi vermenin hatâsı, şimdiki umûmî sıkıntının bir sebebi olduğunu göstermesidir.

262

[Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından sorulan suâle cevâbdır]

Suâl: Geçen sene sizden sormuştuk ki, elli gündür merâk edip dünya harblerine bakmadınız ve sormadınız. O zaman bize bir cevâb verdiniz. Gerçi o cevâb hakîkattir ve kâfîdir. Fakat Risâle-i Nûr’un intişârı ve hizmeti ve âlem-i İslâmiyetin menfaati noktasında bir derece bakmanız lâzım iken, şimdi, on üç ay oluyor aynı hâl devam ediyor. Merâk edip hiç sormuyorsunuz.

Elcevab: اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ âyetine en a‘zam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil tarafdâr olmak veya merâk ile o cereyânları ta‘kîb etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müteessirâne mücâdelelerini seyretmek, belki o acîb zulümlere bakmak da câiz değil. Çünki zulme rızâ zulümdür. Tarafdâr olsa, zâlim olur. Meyletse وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَی الَّذٖینَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ âyetine mazhar olur.

Evet, hak ve hakîkat ve dîn ve adâlet hesabına olmadığına ve belki inâd ve asabiyet-i milliye ve menfaat-i cinsiye ve nefsin enâniyetine dayanan, dünyada emsâli vukū‘ bulmayan gaddârâne bir zulüm hesabına olduğuna kat‘î bir delîl şudur ki:

Bin ma‘sûm çoluk-çocuk, ihtiyâr, hasta bulunan bir yerde, bir-iki düşman askeri bulunmak bahânesiyle bombalar ile onları mahvetmek; ve tabakāt-ı beşer cereyânları içinde, burjuvaların en dehşetli müstebidleri ve sosyalistlerin ve bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifâk etmek; ve binler, milyonlar ma‘sûmların kanlarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idâme ve sulhu reddetmektir.

İşte böyle hiç bir kānûn-u adâlete ve insaniyete ve hiç bir düstûr-u hakîkate ve hukuka muvâfık gelmeyen boğuşmalardan, elbette âlem-i İslâm ve Kur’ân teberrî eder. Yardımcılıklarına tenezzül edip tezellül etmez. Çünki onlarda öyle dehşetli bir firavunluk, bir hodgâmlık hükmediyor, değil Kur’ân’a, İslâm’a yardım, belki kendine tâbi‘ ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zâlimlerin kılıçlarına dayanmak, hakkāniyet-i Kur’âniye elbette tenezzül etmez.

263

Ve milyonlarla ma‘sûmların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hâlik-ı Kâinât’ın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur’ân’a farz ve vâcibdir. Gerçi zındıka ve dinsizlik, o boğuşanların birisine dayanıp ehl-i diyâneti ezer. O zındıkanın tazyîkinden kurtulmak, onun aksi cereyânına tarafdâr olmak bir çaredir. Fakat şimdiye kadar o tarafdârlık bir menfaat vermeyerek çok zararları dokunmuş.

Hem zındıka, nifâk hâsiyetiyle her tarafa döner. Senin dostunu kendine dost edip sana düşman eder. Senin tarafdârlık cihetiyle kazandığın günâhlar, fâidesiz boynunda kalır. Risâle-i Nûr şâkirdlerinin vazîfeleri îmân olduğundan, hayat mes’eleleri onları çok alâkadâr etmez ve merâkla baktırmaz. İşte bu hakîkate binâen, değil on üç ay, belki on üç sene Hâşiyedahi bakmasam hakkım var. Sizler baktınız, günâhlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım, ne kaybettim?

İkinci Suâl: İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi’nde Fâtiha’nın âhirinde sırât-ı müstakîm ashâbı ki, اَلَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ âyetiyle ta‘rîf edilen tâife içinde, hem لَا تَزَالُ طَٓائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖی ilâ âhir hadîsinin âhirzamanda gösterdikleri mücâhedeler içinde ve hem ve'l-Asr Sûresi’nin اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا dan başlayan üç cümlenin ma‘nâ-yı işârîsinde husûsî bir sûrette bir ferdi, Risâle-i Nûr şâkirdleri olduğuna sebeb nedir ve vech-i tahsîsi nedir?

Elcevab: Sebebi ise, Risâle-i Nûr, yüze yakın dîn tılsımlarını ve hakāik-i Kur’âniyenin muammâlarını hall ve keşfetmiştir ki, her bir tılsımın bilinmemesinden, çok insanlar şübehâta ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulamayıp, bazı îmânını kaybederdi. Şimdi bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmi Sekizinci Mektûb’daki İnâyât-ı Seb‘a’da bir kısmına işâret edilmiş. İnşâallâh bir zaman o tılsımlar müstakil bir risâlede cem‘ edilecek.

Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç