Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 117
başta Hacı Hâfız ve kahramanları olarak pek çok selâm ederim. Ve o havâlîlerde bulunan bütün kardeşlerimize ve Isparta’da ve bilhassa Barla ve Bedre'de Eğirdir’de bulunan kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve Ramazan'larını tebrîk ederim. Ve duâlarını isterim. Buradaki kardeşleriniz de sizlere selâm ve Ramazan’ınızı tebrîk ediyorlar.
Husrev’in müfârakatinin verdiği heyecan, nazar-ı dikkati tâ buraya kadar da celb ettiğinden, ihtiyât her vakit münâsib olduğu gibi, şimdi de münâsibdir.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza çok muhtâç kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[62]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, mübârek, kahraman kardeşlerim,
Evvelen: Bu mübârek Ramazân’da iştirâk-i a‘mâl düstûr-u esâsiyle, her bir hâs kardeşimizin kırk bin dili bulunan bir melâike hükmünde, kırk bin diller ile, yani kardeşlerin adedince ma‘nevî diller ile ettikleri ve edecekleri duâlar, rahmet-i İlâhiye nezdinde makbûl olmasını, o lisânlar adedince, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’den niyâz ediyoruz. Bu mâhiyetteki Ramazân’ınızı tebrîk ediyoruz.
Sâniyen: Bu def‘aki müteaddid te’sîrli ve sürûrlu ve müjdeli mektûblarınıza karşı, bir kitap kadar cevâb vermek lâyık iken, vaktin müsâadesizliğiyle kısa cevâbımdan gücenmeyiniz.
En başta, kahramanlar yatağı olan Sava köyünün ehemmiyetli bir talebesi olan Ahmed’in mektûbunda öyle büyük bir mes’ele gördüm ki, beni sürûr yaşlarıyla ağlattırdı.
SAYFA 118
Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür olsun, Risâle-i Nûr’un tamam kıymetini, o köyün mübârek vâlideleri ve hanımları tam anlamışlar. O mübârek hanımların ve o kıymetdâr ve hâlis âhiret hemşîrelerimin, Risâle-i Nûr’un intişârına gösterdikleri fedâkârlık, beni ve bizi kemâl-i sürûrdan ağlattırdı.
Zâten Risâle-i Nûr’un mesleğindeki en mühim bir esas, şefkat olduğundan ve şefkat ma‘denleri de hanımlar olduğundan, çoktan beri beklerdim ki, kadınlar âleminde Risâle-i Nûr’un mâhiyeti anlaşılsın. Lillâhilhamd, bu havâlîde de, bu yakında erkeklerden ziyâde bir iştiyâk ve fa‘âliyetle buradaki hanımlar tam çalışıyorlar. Sava’lı mübâreklerin hemşîreleri olduklarını gösteriyorlar. Bu iki tezâhür bu zamanda bir fâl-i hayırdır ki, o şefkat ma‘denlerinde Risâle-i Nûr parlayacak, fütûhât yapacak.
Hem Sav köyünün bahâdır çobanları, torbalarında Risâle-i Nûr’u yazmak için taşımaları, aynı oradaki hanımların fedâkârlıkları gibi, bu havâlîde gāyet te’sîrli bir medâr-ı teşvîk olacak. O hanımların ve o çobanların husûsî isimlerini bilmek arzu ediyoruz. Tâ husûsî isimlerle hâs talebeler içine girsinler.
Kâtib Osmân’ın hakîkatli rüyası, elhak büyük bir hakîkate işâret veriyor. Çok mübârek ve müjdelidir. Rüşdü’nün rüyasında, Peygamberimizin asm emriyle Hazret-i Sıddîk ra minberde Yirmi Dokuzuncu Söz’ü hutbesinde göstermesi gibi; o gökten inen hûri de lâhikayı hutbe olarak okuması, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine güzel bir işârettir.
Büyük Hâfız Alî’nin mektûbu bizi çok mesrûr ettiği gibi, tevâfukāta dâir keşfettiği hakîkat-i icmâlî haktır. Küllî olmasa da ekseriyetçe gördüğü ma‘nâ görünür. Ben de ayrı bir ma‘nâ Hâfız Alî gibi hissediyordum. Bu günlerde bana kanâat geldi ki, fıtrî, kendi kendine gelen tevâfukāt-ı nûriye, müellifin ta‘bîrâtındaki noksânları tekmîl ve kusûrlarını tashîh ediyor gibi gördüm. Yüz yerde fıtrî tevâfukun tam tamına gelmesi, bir kelimeye ihtiyâç gösteriyor. Bakıyorum ki, o kelime te’lîf vaktinde noksân bırakmışım. Eğer şimdi yazsa idim, o kelimeyi yazmak lâzım geliyordu. Bu vâkıa pek çok tekerrür etti, yüz def‘a gördüm. Demek bir vazîfesi de bana ibârenin tam ifâdesini bildiriyor.
SAYFA 119
Aydın’lı Hasan’ın pek güzel kalemiyle cem‘iyetli mektûbu beni fevkalâde mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hakk öyle kalemleri Risâle-i Nûr hizmetinde devam ettirsin. Yine Sava köyünün diğer kardeşimiz Ahmed’in Risâle-i Nûr’un küçücük ma‘sûm talebelerinin hakkında haber verdiği hâdise, o kadar medâr-ı sürûr ve şükrândır ki, ta‘rîf edilmez. O çok mübârek köyün, başta Hacı Hâfız Mehmed’i, Ahmet’leri, Mehmet’leri gibi pek çok Risâle-i Nûr’a sâhib ve nâşir veren o köy, bizim için taşıyla toprağıyla mübârektir.
Sorduğunuz mes'ele, ulemâ-yı şerîat cevâb vermiştir. Hayvanât birer istihâle makinesi olduğundan, yedikleri pis şeyi temizlettirir. Yalnız pis şeyin kokusu gelse mekrûh demişler.
Bize evvelce Tâhirî kalemiyle gönderilen Lem‘alar, aynen Husrev’in tarzında gāyet güzel ve şirin yazılmış. Burada çok istifâde ediliyor. Acaba o Tâhir Atabeyli Tâhirî midir, yoksa Savlı Tâhirî midir? Isparta’nın Hâfız Ali’si olan kardeşimiz, ben orada iken yanıma geliyorlar mı idi? Tahattur edemiyorum. Mehmed Zühdü’yü kuvvetli hissediyorum.
Her ne ise, daha çok alâkadâr olduğum çoklar var. Pek çok olduğundan mektûblar değil, kitaplar lâzım. Size Risâle-i Nûr’un menba‘ı, üstâdı, esasları, hakîkatleri olan Hizbü’l-Ekber-i Kur’ânî’nin bir nüshasını göndermek için yazdırıyoruz. Bütün kardeşlerimize ve hemşîrelerimize Risâle-i Nûr’un küçük talebelerine hem selâm, hem duâ, hem Ramazânlarını tebrîk, hem duâlarını isteriz.
Mektûblarınızdan mühim parçaları lâhikaya girecek. Buradaki kardeşleriniz cümlenize selâm ve arz-ı hürmet ederler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 120
[63]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ رَمَضَانَ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Latîf ve ma‘nîdâr ve beşâretli iki hâdiseyi beyân ediyorum:
Birincisi: Me’yûsâne bir hâtıradan müjdeli bir ihtâr: Bugünlerde hâtırıma geldi ki, Hayât-ı ictimâiyeye giren, hangi şeye temas etse, ekseriyetle günâhlara ma‘rûz kalıyor. Her cihette günâhlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günâhlara karşı insanın husûsî ibâdet ve takvâsı nasıl mukābele edebilir? diye me’yûsâne düşündüm.
Hayat-ı ictimâiyedeki Risâle-i Nûr talebelerinin vaz‘iyetlerini tahattur ettim. Risâle-i Nûr şâkirdleri hakkında necâtlarına ve ehl-i saâdet olduklarına dâir kuvvetli işârât-ı Kur’âniyeyi ve beşâret-i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: Her biri bin yerden gelen günâhlara karşı nasıl bir dil ile mukābele eder, galebe eder, necât bulur? diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukābil ihtâr edildi ki:
Risâle-i Nûr’un hakîkî ve sâdık şâkirdlerinin mâbeynlerindeki düstûr-u esâsî olan iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye kanunuyla ve samîmî ve hâlis tesânüd sırrıyla her bir hâlis, hakîkî şâkird, bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfâr ederek, bin taraftan hücûm eden günâhlara, binler dil ile mukābele eder. Bazı melâikenin kırk bin dil ile zikrettikleri gibi; hâlis, hakîkî, müttakî bir şâkird dahi, kırk bin kardeşinin dilleriyle ibâdet eder, necâta müstehak ve inşâallâh ehl-i saâdet olur. Risâle-i Nûr dâiresinde sadâkat ve hizmet ve takvâ ve ictinâb-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubûdiyete sâhib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta, sadâkatte çalışmak gerektir.
İkincisi: Eski zamanda, on dört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstâd tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaz‘iyetine mâni‘ler bulundu. Yaşımın küçüklüğü, memleketimizde büyük hocalara
SAYFA 121
mahsûs kisveyi giymek yakışmadığı; sâniyen, o zamanda büyük âlimler, bana karşı üstâdlık vaz‘iyeti değil, ya rakîb veyâhûd teslîmiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstâdlık vaz‘iyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâ-yı azîmeden dört-beş zâtın vefât etmeleri cihetinde, elli altı senedir icâzetin zâhir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstâdın elini öpmek, üstâdlığını kabûl etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesâfede Hazret-i Mevlânâ Zülcenâheyn Hâlid Ziyâeddin ks, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garîb bir tarzda kendi cübbesini bana giydirmek için gönderdiğini bazı emârelerle bana kanâat geldi. Ben de o mübârek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. HâşiyeCenâb-ı Hakk’a yüz binler şükrediyorum. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve istid‘â ediyoruz. İnşâallâh bu günlerde yazdırmış olduğumuz Hizbü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’yi posta vâsıtasıyla göndereceğiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[64]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ رَمَضَانَ وَعَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیْلَةِ الْقَدْرِ
Size gönderdiğimiz el-Hizbü’l-Ekberi’l-Kur’ânî’nin başında yazılan ünvân içinde bir cümle noksân kalmış. Şöyle ki:
Mu‘cizâtlı bir vird okumak isteyen, bunu okusun yerinde, Mu‘cizâtlı ve her bir harfi on ve yüz ve beş yüz ve bin ve binler kadar sevâb ve meyve veren bir virdi okumak isteyen, bu semâvî virdi okusun yazılacak.
Sâniyen: Bundan evvel müjdeli hâtırada, Her bir hâlis ve hakîkî müttakî şâkird, kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfâr eder fıkrasına, yine bir ihtâr ile bu gelen cümle ilâve edilsin. Cümle de budur:
SAYFA 122
(Risâle-i Nûr dâiresine, sadâkat ve hizmet ve takvâ ve ictinâb-ı kebâir derecesiyle, o ulvî ve küllî ubûdiyete sâhib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta, sadâkatte çalışmak gerektir.)
Sâlisen: Leyle-i Kadr’inizi, hem bu gelen bayramınızı bütün rûh u cânımızla tebrîk ve tes‘îd ediyoruz. Birer birer kardeşlerimize selâm ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[65]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ وَحُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,
Dünyada medâr-ı tesellilerim ve berzah yolunda nûrânî yoldaşlarım ve mahşerde inşâallâh şefaatçilerim Sizin hem Leyle-i Kadr’inizi, hem bayramınızı bütün rûh u cânımla tebrîk ediyorum, tes‘îd ediyorum.
Sâniyen: Şimdiye kadar hiç görmediğim bir sûrette, dehşetli bir hastalıktan fevkalme’mûl bir tarzda Risâle-i Nûr’un hâs talebelerinin şifâ duâsının netîcesi olarak, mu‘cize gibi, birden hârika bir kerâmetle şifâ bulmamı size müjde veriyorum. Bu vâkıayı müşâhede eden Emîn ile Feyzî’nin o hârika hastalığa âit bu gelecek fıkrasını medâr-ı ibret için size gönderiyorum. Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyorum. Husrev’i de merâk ediyorum.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Isparta’daki azîz kardeşlerimize,
Üstâdımızın hastalığı hakkındaki meşhûdâtımızı arz ve Üstâdımızın kesb-i âfiyetini sizlere müjde etmek istiyoruz. Ramazân-ı Şerîf’de beş gün savm-ı visâl içinde, gıda olarak ekmeksiz muhallebî üç kaşık ve beş-altı kaşık da
SAYFA 123
soğuk yoğurttan; üçüncü gece, yarım kaşık muhallebî; ve dördüncü gece, iftârda sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da sahûrda yine o şehriyeden ve yoğurttan üç kaşık, su sayılmamak şartıyla şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebî susuz altı-yedi dirhem; beşinci gecede, tanesiz gibi gāyet hafîf şehriye beş-altı kaşık, sahûrda altı-yedi kaşık pirinç çorbası, mecmûu otuz dirhem 96 gr gıda ile beş gün savm-ı visâli, terâvîh noksân olarak sâir vazîfelerin yapılması, Risâle-i Nûr şâkirdlerini ihâta eden inâyetin hârikalarından bir kerâmetini gördük.
Üstâdımızdan hiç görmediğimiz, ikimiz yani Emîn, Feyzî; Barla, Isparta Süleymân'ları gibi inceden inceye hastalık Hâşiyehiddetlerini tahrîk etmemek için ihtiyât edemediğimizden, şiddetli hiddetini gördük. Bu hastalıkta yine eser-i rahmettir ki, hiç hâtır ve hayâle gelmeyen aşr-ı ahîrin gāyet mühim gecelerinde, Üstâdımızın tam îfâ edemediği vazîfesi yerinde, bu havâlîde her bir şâkird, kendi husûsî çalışmasından başka, bir saati üstâdı hesabına, Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin mücâhede-i ma‘neviyelerine iştirâk ve onları hedef edip onların defter-i a‘mâline geçmeye, aynı üstâd gibi çalışmaya başladılar.
Demek üstâd yerinde onun birkaç sâat çalışmasına bedel, pek çok saatler aynı vazîfeyi görmeye başladılar. Hatta Üstâdımız diyordu: Ehemmiyetsizliğimle beraber Isparta havâlîsinde kardeşlerimizin a‘mâl-i uhreviyesine bir medâr, bir müheyyic hükmünde benim kusûrlu çalışmam kâfî gelmiyordu. Cenâb-ı Hakk rahmetiyle, bu hastalık vesîlesiyle bir şahs-ı ma‘nevî ve kuvvetli bir medâr olacak bu tedbîri ihsân etti. Cüz’iyetten külliyete çıkardı.
Yine bu hastalığın letâifindendir ki, Üstâdımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, iftâr vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstâdımız dedi ki: Ben hastalığımı muâyene ettirmem, ben hekimlere muhtâç değilim. Hekim, Cenâb-ı Hakk’dır. Birden canlandı, sesi çıkmaya başladı. Güyâ kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise, hasta vaz‘iyetine girdi. Doktora ehemmiyetli bir mektûb okudu, doktorun derdine devâ olacak bir ilaç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi ki: Burada iftâr et. Doktor dedi ki: Bugün
SAYFA 124
kusur etmişim, oruc tutamadım demesiyle çok hayret ettiğimiz Üstâdımızın vaz‘iyeti, orucunu bozmuş bir doktorun tıb noktasında hekîmâne vaz‘iyetini kabûl etmediği için o vaz‘iyet ona verildiğini bildik.
Evet, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinden gelen şifâ duâsı, öyle yüz bin doktora mukābil gelir diye, biz de tasdîk ettik. Bu hastalığın Leyle-i Kadir’de Risâle-i Nûr’un talebeleri, hususan ma‘sûmların ettikleri şifâ duâları öyle bir derece hârika bir sûrette te’sîrini gösterdi ki, Üstâdımıza sıhhat hâlinden daha ileri bir sûrette birden bir vaz‘iyet verildi. Leyle-i Kadr’e lâyık bir tarzda çalışmaya başladı. Risâle-i Nûr şâkirdlerinden gelen bu duâ-yı şifâ, hârika bir mu‘cize gibi bir kerâmet olduğunu biz gözümüzle gördük.
Orada bulunan kardeşlerimize birer birer selâm ve arz-ı hürmet eder, duâlarını isteriz.
Bura Risâle-i Nûr şâkirdlerinden
Kardeşiniz Emîn, Mehmed Feyzî
[66]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede çalışkan ve kuvvetli arkadaşlarım ve tarîk-i hakta ve berzah seyâhatinde ve âhiret yolunda nûrânî yoldaşlarım,
Sizin bayramınızı, Leyle-i Kadr’inizi, Ramazân-ı Şerîf’de makbûl duâlarınızı bütün rûh u cânımla tebrîk ve tes‘îd ediyorum. Cenâb-ı Hakk bu bayramın sürûrunu, hakîkî ve geniş ve umûmî sürûra mukaddeme ve vesîle eylesin. Âmîn.
Sâniyen: Sizin bu mübârek bayramın hediyesi olarak gönderdiğiniz nûrlu kalem hediyelerinizi o kadar kıymetdâr görüyorum ki, ta‘rîf edemem. Cennetü’l-Firdevs’de âb-ı kevser destileri gibi, kemâl-i iştiyâk ve şükrânla ve sürûrlu gözyaşıyla kabûl edip başıma koydum. Böyle elmas kılıç gibi kalemleri ve hakîkat kahramanlarını Risâle-i Nûr’a
SAYFA 125
ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a hadsiz hamd ve şükrederim. Sizlere de o mübârek kitapların, yazıların her bir harfine mukābil, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn on hasene ihsân eylesin, diye niyâz ediyorum.
Hakîkaten Husrev’in infikâki beni çok müteessir etmişti. Fakat Tâhirî, o parlak kalemiyle benim o teessürâtımı izâle eyledi. O bütün efrâd ve âilesiyle, peder ve vâlidesiyle Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri içinde her vakit hissedâr olacaklardır.
Hem bu Tâhirî’nin yüzünden bugünden i‘tibâren Atabey, İslâmköy'ü, Sava köyü, Kuleönü karyeleri gibi Nûrs karyesine arkadaş olup umûm ma‘nevî kazancımıza hissedâr oldu.
Isparta’nın Kâtib Osman’ı elhak ikinci bir Husrev olduğuna, benim de kanâatim geldi. Cenâb-ı Hakk onu ve Mehmed Zühdü gibi çok fedâkârları ve Risâle-i Nûr’un hakîkî sâhiblerini Isparta’ya ihsân eylesin. Âmîn.
Mübâreklerin kahramanlarından Büyük Abdurrahmân’ın, Küçük Alî’nin, Hâfız Mustafâ’nın fa‘âliyet ve gayretleri ve Hâfız Mustafâ’nın bu def‘aki mektûbundaki bazı noktaları, beni sürûr yaşıyla ağlattırdı.
Yalnız bu kadar var ki, bir zarf içinde gönderilen yirmi beş banknot bulundu, kimin tarafından olduğunu bilemedik. Bilirsiniz ki, bütün ömrümde kimseden böyle hediyeleri kabûl edemiyorum. Hatta Rüşdü’nün bu def‘aki hediyesini de reddedip hâtırını kırdım, geri çevirdim. Cenâb-ı Hakk, beni muhtâç bırakmıyor. İnsanlara da muhtâç etmiyor. Beni merâk etmeyiniz.
Fakat mübârekler hey’etinden öyle bir şahs-ı ma‘nevî hissediyorum ki, kāidemi ona karşı muhâfaza edemiyorum. O şahs-ı ma‘nevîyi kızdırmamak ve rencîde etmemek için, yalnız o paradan borç olarak beş lirayı bu bayram umûr-u hayriyesine sarf etmek için kabûl ettim. Yirmisini Sabrî vâsıtasıyla ve nâmıyla geri gönderip iâde ediyorum, gücenmeyiniz. Ve bilhassa Hasan A. M. gāyet müstesnâ kalemiyle dört güzel hediyeleri pek çok kıymetdâr göründü. İnşâallâh bu havâlîde çokları şevkle kitabete sevk edecek. Böyle kuvvetli kalemleri Risâle-i Nûr’a ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür.
SAYFA 126
Mübârekler hey’etinden Mehmed’in mektûbu beni çok sevindirdi. Şimdi yazdığım vakitte yanımda bulunan memleketin eşrâfına okudum. O eşrâflar da Mâşâallâh, Bârekallâh dediler, hayretle alkışladılar. O mektûbun ve ötekilerin birer kısmını lâhikaya kaydedeceğiz.
Abdurrahmân’ın birinci vârisi ve Risâle-i Nûr’un birinci şâkirdi Büyük Mustafâ’nın kapı istikbâlinde arkadaşı olan Hacı Osman’ın mektûbu ve o mektûbdaki rüyalar ma‘nîdâr ve ettiği ta‘bîr de doğrudur.
Azîz kardeşlerim, sizinle konuştuğum bu dakîka iftâr vaktine yarım sâat kalmış. Bayram gecesidir, hastalık şiddetlidir. Onun için fazla konuşamıyorum. Bende büyük ve tehlikeli hastalıktan, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin mu‘cize gibi şifâ duâsı kerâmetiyle o tehlike geçti. Fakat öyle şiddetli bir öksürük, bir heyecan var ki, sizin gibi canımdan ziyâde sevdiğim kardeşlerimle konuşmayı kısa kesiyorum.
Yalnız bu kadar var ki, Isparta ve havâlîsinde yüz genç Saîd'ler ve Husrev’ler yetişmişler. Bu ihtiyâr ve zayıf Saîd, dünyadan kemâl-i istirâhat-ı kalble vedâ‘ etmeye hazırdır. Ve bilhassa mühim bir medrese-i nûriye olan Sava köyünün başta Hacı Hâfız olarak Ahmed'leri, Mehmed’leri, hatta muhterem hanımları Tâhirî’nin refîka ve kerîmeleri gibi ve ma‘sûm çocuklar Risâle-i Nûr’la meşgul olmalarını düşündükçe, bu dünyada cennet hayatının ma‘nevî bir nev‘ini zevk ediyorum, görüyorum. Oranın Ahmed'lerinin hediyesini umûm o köy hesabına bir teberrük deyip, öpüp başıma koydum.
Barla’daki sıddîklar ne hâldedir? Ve bilhassa Şâmlı’nın kalemi çalışıyor mu? Merâk ediyorum. Benim tarafımdan oradakilere ve bütün Nûr fabrikası ve Medrese-i nûriye ve Gül fabrikası ve Mübârekler hey’et-i nûrâniyesi başta olarak umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim. Emîn, Feyzî, Hilmî, Tevfîk gibi bu havâlîdeki sâir kardeşleriniz bayramınızı tebrîk ederler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Hasta, yorgun, zayıf fakat mesrûr kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 127
[67]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ كُلِّ دَٓاءٍ وَدَوَٓاءٍ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, gāyet şiddetli ve dehşetli hastalığım, gāyet merhametli ve çok sevâblı olarak âfiyete yerini bırakıp gitti. Çok büyük bir ni‘met, içinde bulunduğunu ben ve buradaki arkadaşlarım tasdîk ettik.
Hem Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ve hamdediyorum ki, sizlerin bu def‘aki hediye-i Ramazâniyeniz olan çok güzel nüshalarınız, bu bayramımı çok bayramları birden toplayan bir küllî bayram hükmüne geçti. Ve bilhassa ikinci Husrev olan birinci Tâhirî’nin gāyet dikkat ve tevâfuklu yazdığı risâleler beni o derece minnetdâr ve mesrûr ediyor ki, elimden gelse idi her bir nüshasına on altın lira verecektim. Bu derece kuvvetli bir şâkird Risâle-i Nûr’a sâhib çıkması, ümidlerimizi çok kuvvetlendirdi.
Sav kahramanlarının ve mübâreklerin karyelerine kendi karyesini, onların safına getirdi. Atabey Ağras onunla ve onun gibilerle iftihâr etmeli. Onun nüshalarında yanlışlar pek çok azdır. Yalnız, oralardaki nüshalarda ma‘nâsı anlaşılmayan bazı kelimeler varmış ki, istinsâhta öylece kaydedilmiş. Benim tashîhimden geçen nüshalara mukābele edilse iyi olur. O kuvvetli ve fedâkâr kardeşimizin ma‘sûm çocuklarının ve refîkasının yazdıkları risâleleri güzelce bir cild yaptık. Görenlere, hususan buradaki Risâle-i Nûr’un kadınlar dâiresindeki kızlar ve hanımlara gāyet te’sîrli ve câzibedâr bir numûne-i teşvîk oldu.
Aydın’lı Hasan’ın hakîkaten gāyet müstesnâ bir kalemi var ve yazılarında tam bir ihlâs görünüyor. Bu zât ne vakitten beri Risâle-i Nûr’a girdiğini ve ne hâlde olduğunu merâk ediyorum.
Bu def‘a Hulûsî’den uzun bir mektûb, Abdülmecîd vâsıtasıyla aldım. Elhak o kardeşimiz sebât ve metânet ve ihlâsta birinciliğini muhâfaza ediyor. Ben de Abdülmecîd vâsıtasıyla ona yazdım ki: Isparta’daki kardeşlerimize
SAYFA 128
yazdığım mektûblarda sen dahi bir muhâtabımsın, seninle muhâbere kesilmemiş diye yazdım. Husrev, Re’fet, Rüşdü’nün vaz‘iyetlerini de merâk ediyorum. Ve bilhassa Husrev ne hâldedir? Ve Nûr fabrikasının sâhibi Hâfız Alî rahat mıdır? Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[68]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Hâfız Alî’nin bu def‘aki mektûbu, birkaç cihette Risâle-i Nûr’a âit ikrâmât-ı İlâhiye ve Risâle-i Nûr talebelerinin birbiriyle bir cesedin a‘zâları gibi alâkadâr olduklarını gösterir.
Medrese-i nûriye olan Sav’ın ümmîleri Mustafâ ve Hüseyin kardeşlerimizin gördükleri rüya pek ma‘nîdârdır. Ve Isparta’nın Hâfız Ali’si Mehmed Zühdü’yle Hizbü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’nin ihtiyârsız istikbâline gelmeleri, o hizbin Risâle-i Nûr’a çok menfaatdâr olacağını gösteriyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, gittikçe Isparta, havâlîsiyle Risâle-i Nûr’a tam sâhib oluyor, yerleştiriyor. Bir Saîd, bir Husrev’e bedel, pek çok Saîd’leri, Husrev’leri yetiştiriyor. İkimizin çekilmesiyle daha ziyâde gayretle fa‘âliyete geçen nâşirleri yetiştiriyor.
Bu anda bu gelen kelimeler hâtırıma geldi. Üç Kerâmet-i Aleviye Risâle-i Nûr’a verdikleri kuvvet, üç Alî maddeten kalemleriyle o üç kerâmeti imza ediyorlar. Mübârek ve kıymetdâr Hacı Hâfız’ın çok kıymetdâr, çok fa‘âl ve sebâtkâr köyünde kahraman Ahmedlerin ve Mehmet’lerin gayretleri, bu havâlîde de o hâli onların vaz‘iyetlerini işitenleri, lâkaydları ve tembelleri gayrete şevke getiriyor. Hâfız Alî’nin bazı noktalarını ta‘bîr ve cevâb olarak Mehmed Feyzî’nin ve Emîn’in yazdıkları fıkrayı leffen gönderiyoruz.
SAYFA 129
Bu def‘a bana gelen risâleler içinde bazı mühimleri var. Kimin yazısı olduklarını bilemedim. Tahmînen Savlılarındır diyorum. Hakîkaten en lâzım risâleleri göndermişler. Eğer ben istese idim, bunları isteyecektim. Başta Tâhir olarak onları yazan zâtların defter-i a‘mâline Cenâb-ı Hakk her bir harfine mukābil on hasene ihsân eylesin. Âmîn. Umûm kardeşlerimize selâm ederiz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Azîz, sıddîk kardeşimiz Hâfız Alî Efendi,
Mektûbunuzda yazmış olduğunuz Sav ümmîlerinden kardeşimiz Mustafâ ve Hüseyin’in rüyaları, Üstâdımız hakkında tam tamına zâhir ta‘bîrini gözümüz ile gördük. Hem Risâle-i Nûr’un talebeleri telsiz telefon gibi ma‘nevî haber alıyorlar gibi bir hâdisedir.
Evet, Üstâdımızın tesbîhi kırıldı, yani mübârek gecelerde evrâd-ı muntazamasını tesbîhlerle çekmek vazîfesi parçalandı. Ehl-i dünyâ Hâşiyedoktorlarıyla Üstâdımızı muâyene edip bahânelerle, belki kendi hastahânelerinde misâfir etmek yüzde yüz ihtimâl vardı. Hem o tesbîh tanelerinin bir cihette sevâblarını onlar toplayacaktılar. Fakat Risâle-i Nûr’un şâkirdleri şifâ duâsıyla o tesbîhi tam toplattırdılar, devam ettirdiler. Ve fedâkâr şâkirdleri Üstâdımızı kucağına alıp onların hastahânelerindeki bakıcılarından daha mükemmel baktılar, ma‘nen misâfir ettiler. Mustafâ ve Hüseyin’in rüyalarını tam tamına ta‘bîr ettiler.
Evet, kardeşimiz Hâfız Alî’nin Risâle-i Nûr’un esası, menba‘ı olan beş yüz âyetten fazla olan âyât-ı Kur’âniyeden mürekkeb Virdü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’nin Hâfız Alî Efendi'ye akşamda gelmesiyle, gecede ve fecirde Risâle-i Nûr şâkirdlerinin erkânları, kahramanları aynı gecede ve fecrinde Hâfız Alî Efendi'nin yanına gelmeleri, şübhesiz
SAYFA 130
o mübârek Hizbü’l-Ekber’in bir kerâmeti olduğunu biz de tasdîk ediyoruz. Hem kardeşimiz Hâfız Alî’nin husûsî bir mektûbunu arzu etmek münâsebetiyle, Üstâdımız son mektûbunda Nûr fabrikası sâhibi nasıl? diye yazmasıyla, kardeşimiz büyük Hâfız Alî’nin bu def‘a yoldaki mektûbunun ma‘nâ-yı işârîsini bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile hissetmiş gibi bu mektûbu yazması, ihlâsının bir nevi‘ kerâmeti olduğunu hissettik.
Bunların münâsebetiyle yirmi günden beri Üstâdımız musırrâne tekrar ettiği bir mes’elenin ucunda garîb bir vâkıa gördük. Şöyle ki: Yirmi günden beri bizlere ısrâr ile diyordu: İki-üç rızık, benim rızkım içine girmiş, ben yiyemiyorum. Feyzî, birisi senin rızkın olmak kanâatim geliyor. İkisi daha var. Herhalde ehemmiyetli iki misafirim olacak. Çünki ben bunu Barla’da çok tecrübe ettim. Ne vakit ehemmiyetli bir misafirim gelecek, herhalde o vakte yakın bir rızık benim rızkım içine girdiğini benim kat‘î kanâatim gelmişti. Şimdi daha ehemmiyetli görüyorum. Ya Isparta’dan veyâhûd başka yerden ehemmiyetli misafirim olacak. Bu hâdiseyi yirmi-otuz gündür musırrâne bize söylüyordu. Şimdi birdenbire hiç hâtır ve hayâle gelmeyen kardeşi Abdülmecîd Efendi’nin büyük oğlu Nihâd, pederinden izin almadan, bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile o dehşetli hastalık zamanında kendi parasıyla Ankara’ya gidip merhûm Abdurrahmân’ın oğlu Vahdet’i görüp, Gel beraber amcamıza gideceğiz deyip acele olarak o geldi. Vahdet de gelmek üzeredir. İnşâallâh bahara kadar Üstâdımızın yanında kalacaklar.
Üstâdımız diyor ki: Bu dehşetli hastalıktan sonra, nisbeten en ziyâde alâkadâr olduğum iki biraderzâdelerim, belki eski zamanda Abdülmecîd ve Abdurrahmân’ın sisteminde bir küçük Abdülmecîd ve bir küçük Abdurrahmân medâr-ı teselli olarak Cenâb-ı Hakk Feyzî’yle ihsân etti. Oradaki umûm kardeşlerimize Üstâdımızla beraber çok selâm ve duâ ve istid‘â ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden ve âhiret kardeşlerinizden
Emîn ve Küçük Husrev olan Feyzî