
SAYFA 144
[75]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ هَدَایَاكُمْ
Azîz, sıddîk, mübârek, ma‘sûm kardeşlerim,
Sizin çok mübârek ve nazarımızda çok kıymetdâr ve benim nazarımda cennetin وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ tarafından ebedî ve Firdevsî bir hediye-i kudsiye gibi geçen ve gelen iki bayramı, cennetin şekerlemeleri ve tatlıları gibi tatlılaştıran ve ziynetlerin ve nakışların yetmiş tarzlarını giyen hûrilerin hulleleri ve libâsları gibi, ma‘nevî meclisimizi ziynetlendiren kalem hediyenizi aldık. Bu hediye, Risâle-i Nûr hizmeti noktasından ne derece ehemmiyetli olduğunu bugünlerde başıma gelen ve rüyama giren bir hâdise ile anlayınız. Şöyle ki:
Bu çok kıymetdâr hediyeyi almazdan üç gün evvel, aynen hediyeniz Kastamonu’ya geleceği ânında, rüyada görüyorum ki, terfî‘-i makām ve rütbe için bizlere bir fermân-ı şâhâne ma‘nevî bir cânibden geliyor. Kemâl-i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyordular. Biz baktık ki, o fermân-ı âlî, Kur’ân-ı Azîmüşşân olarak çıktı. O hâlde bu ma‘nâ kalbe geldi: Demek Kur’ân yüzünden Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi ve biz şâkirdleri, bir terfî‘ ve terakkî fermanını âlem-i gaybdan alacağız.
Şimdi ta‘bîri ise, o fermanı temsîl eden ma‘sûmların kalemiyle ma‘nevî tefsîr-i Kur’ânî aldığımızdır. Bu rüyanın şimdiki ta‘bîri çıkmadan bir-iki sâat evvel, Feyzî ile Emîn’in gösterdikleri ta‘bîr dahi haktır ve ehemmiyetlidir.
Hem bu medâr-ı sürûr ve ferah olan hediye-i nûrâniyeyi bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile benim rûhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki, o gelmeden iki gün evvel, Feyzî ve Emîn’in fıkrasında beyân edilen, rüyayı gördüğüm gecenin gününde, sabahtan akşama kadar ve ikinci gün de kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürûr hissedip mütemâdiyen birer bahâne ile ferahımı ızhâr edip, otuz-kırk def‘a tebessüm ile güldüm.
SAYFA 145
Hem ben ve hem Feyzî, çok taaccüb ve hayret ettik. HâşiyeOtuz günde bir def‘a gülmeyen, bir günde otuz def‘a gülmek, bizleri hayrette bıraktı. Şimdi anlaşıldı ki o sürûr, o sevinç, mezkûr ma‘nevî fermanı temsîl eden ma‘sûmların ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları, nesl-i âtînin sahâif-i hayatlarına, âlem-i İslâm’ın sahîfe-i mukadderâtına ve ehl-i îmân istikbâlinin defterlerine neşr-i envâr edeceklerinin; ve o ma‘sûmların hâlis ve sâfî amelleri ve hizmetleriyle sahîfe-i a‘mâlimizde hasenâtlarını yazıp kaydetmesinin ve Risâle-i Nûr şâkirdlerinin mukadderâtını mes‘ûdâne idâmesinin haberini veren, o daha gelmeyen hediyeden geliyordu. Benim, o azîm yekünden hisseme düşen binden bir cüz’ünü rûhen hissedilmiş, beni mesrûrâne heyecana getirmiş idi.
Evet, böyle yüzer ma‘sûmların makbûl amelleri ve reddedilmez duâları sâir kardeşlerimin defterlerine geçmesi misillü, benim gibi bir günahkârın sahîfe-i a‘mâline dahi girmesi, binler sürûr ve sevinç verir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şerâit altında, böyle ma‘sûmâne ve kahramânâne çalışmak için, biz hem o ma‘sûmları ve o ümmîleri ve muallimlerini tebrîk, hem peder ve vâlidelerini tebrîk, hem köylerini tebrîk, hem memleketlerini, hem milletlerini, hem Anadolu’yu tebrîk ederiz.
Mübârek ma‘sûmların ve ümmîlerin her birisine birer husûsî teşekkürnâme ve tebrîknâme yazmak elimden gelse idi yazacaktım. Öyle ise bu arzumu bilfiil yazılmış gibi kabûl etsinler. Ben onların isimlerini bir dâire sûretinde yazacağım, duâ vaktinde bakacağım. Hem onları Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri dâiresine dâhil edip, bütün ma‘nevî kazançlarıma hissedâr edeceğim.
Benim tarafımdan onların peder ve vâlidelerine veya akrabalarına ve üstâdlarına selâmlarımızı teblîğ ediniz. Cenâb-ı Hakk, onları ve evlâdlarını dünyada ve âhirette mes‘ûd eylesin. Âmîn. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını Kur’ân’ın medh ü senâsına mazhar olan bu leyâlî-i aşere olan on gecelerde ricâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 146
Emîn’in ve küçük Husrev olan Feyzî’nin rüyaya dâir fıkralarını da leffen gönderiyorum.
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Isparta’daki kardeşlerimize,
Latîf bir rüyanın, kadere âit bir mes’eleyi şuhûd derecesinde bize kanâat verdiği gibi, o latîf rüyanın ciddî ikinci parçası bizlere ma‘nevî bir müjde ve beşâret verdiği cihetle, siz kardeşlerimize beyân ediyoruz. Şöyle ki:
İki gün evvel Üstâdımız rüyada görüyor ki: Ben, yani Feyzî ile beraber gezmeye çıkıyoruz. Giderken, birden ben Üstâdıma söylüyorum ki: Buradan ben ayının tesbîhini toplayacağım. Üstâdım da bakıyor ki, beyaz ipler dolaşmış bir şey görüyor. Bu acîb güldürecek sözümden ve ayıya tesbîh isnâd etmek vaz‘iyetimden çok şiddetli gülerek uyanmış. Uyandıktan sonra da gülmüş. Akşama kadar hiç görülmemiş bir tarzda, yirmi-otuz def‘a o hâdise-i nevmiyeyi gülerek benimle mülâtafe etti. Münâsebet olmayan bazı şeylerle ta‘bîre çalıştıksa da ta‘bîre münâsebet tutmadı.
Sonra ikinci gün, âdet-i müstemirrede, kendi tecrübesiyle rüyâ-yı sâdıkanın kısmen aynı günde, kısmen ikinci günün aynı saatinde, bana benzeyen bir dostuna, rüyada Üstâdıma benim sûretimde görünmüş. Üstâdımızın yanına geldi. Dedi ki: Ayının yağını toplayanlardan alıp ve müezzin ve tesbîh yapan bir adamın tavsiyesiyle mühim bir adama, her sabah hastalık için yutmasını nasıl görüyorsun? Üstâdımız da, rüyada güldüğü gibi aynen öyle gülmüş. Birden rüya hâtırına gelip bu acîb ve aynı aynına ta‘bîri kemâl-i taaccüb ve hayretle karşılayıp ona demiş: Sakın isti‘mâl etmesin.
Yirmi Sekizinci Mektûb’un rüyaya âit Birinci Risâlesi’nin Altıncı Nüktesi’nde rüyâ-yı sâdıka, kader-i İlâhînin her şeyi ihâta ettiğine bir huccet-i kātıa hükmünde Üstâdımız binler tecrübe ile gördüğü gibi, aynen bu vâkıa dahi bizlere şuhûd
SAYFA 147
derecesinde kat‘î isbat etti ki, hâdisât, vücûda gelmeden evvel mukadderdir, ma‘lûmdur, muayyendir, kader-i İlâhînin mîzânıyla geliyor diye, bu rükn-ü îmânî bize gāyet latîf ve kat‘î bir numûne oldu.
Hem aynı rüyanın ikinci tabakasında Üstâdımız görüyor ki, ona ve Risâle-i Nûr’un hey’etine bir ferman geliyor. Birden geldi, o kudsî ferman Kur’ân çıktı. Bunun ta‘bîri, aynı günün aynı tecrübe saatinde, Kur’ân’ın Hizb-i Ekber’i ümîd edilmediği bir vakitte, ma‘lûm Asiye Hanım’ın hânesinden etrafı tezyîn edilen Hizbü’l-Ekber’i yüz senelik bir güzel kap içinde, o kabın üstünde sırma ile padişahların mühim fermanlarında turra-i şâhâne işlenmiş olduğunu gördük. Üstâdımız dedi ki: Ferman geldi diye Kur’ân çıktı. Şimdi de Kur’ân’ın Hizbü’l-Ekber’i geldi. Üstünde ferman turrası bulunduğundan, Risâle-i Nûr’un hey’etine beşâretli ve medâr-ı feyz ve terakkî bir fermân-ı Rabbânî hükmüne geçeceğini rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz. Bu ta‘bîrden sonra ikinci günü, sizin çok kıymetdâr hediyeniz hakîkî ta‘bîrini güneş gibi meydana çıkardı.
Emîn ve Küçük Husrev olan Feyzî
[76]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bütün rûh u cânımla bayramınızı tebrîk ederim. Ve bu bayramı çok mübârekleştiren mübârek ma‘sûmların ve muhterem ümmî ihtiyârların ve üstâdlarının bu def‘a gönderdikleri kıymetdâr risâleleri beş cild olarak güzelce cildlettirerek, tanzîm ettik.
İnşâallâh onlardan çok istifâde edilecek. O mübârek ma‘sûmların ve muhterem ümmîlerin ma‘sûmâne ve hâlisâne yazdıkları risâleler, Risâle-i Nûr’un kerâmetine, yazıları da bir kerâmet ilâve ettiğini ve en güzel yazılardan ziyâde te’sîrli olduğunu hissediyoruz.
SAYFA 148
Hatta Feyzî’nin güzelce cildlettiği çocukların tevâfuklu mecmûasını getirdiği vakit, kuluncum ziyâde ağrıyordu. Dedim: Aman kardeşim Benim kuluncumu tut, pek ağrıyor. Birden o mecmûayı açtık, baktık. Birden öyle bir şifâ oldu ki, kuluncumu unuttuk, sonra tahattur ettik. Hem o risâleleri yazanların isimlerini, hem yaşlarını, o beş mecmûanın başlarında medâr-ı ibret ve onlara duâ ettirmek için derc edeceğiz. Onları ve hususan üstâdlarını ve peder ve vâlidelerini benim tarafımdan birer birer, hem bu hizmetlerini, hem bayramlarını tebrîk ediniz.
Hem Isparta hakkında benim büyük ümîdimi fiilen isbat ettikleri için, bana büyük teselli verdikleri için, ölünceye kadar minnetdârlığımı onlara ve mübârek hey’etine medrese-i nûriye ve Nûr ve Gül fabrikası sâhiblerine teblîğ ediniz.
Namaz tesbîhâtının sırrına göre, nasıl ki namazdan sonra tesbîh ve zikir ve tehlîl ile hatme-i muazzama-i Muhammediye asm ve zikir ve tesbîh eden ve rûy-u zemîn kadar geniş bir halka-i tahmîdât-ı Ahmediye asm dâiresine tasavvuran ve niyeten girmek, medâr-ı füyûzât olduğu gibi; ben ve biz de, Risâle-i Nûr’un geniş dâire-i dersinde ve halka-i envârında ders alan ve duâ eden ve çalışan binler ma‘sûm lisânların ve mübârek ihtiyârların duâlarına ve a‘mâl-i sâlihalarına hissedâr olmak ve duâlarına âmîn demek hükmünde olarak, onlarla tayy-ı mekân ederek, hayâlen omuz omuza, diz dize bulunmak hayâliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdâr, ma‘sûm, ma‘nevî evlâdları ve yüzer küçük Abdurrahmânları bulmak, benim için dünyada bir cennet hayatı hükmüne geçiyor.
Geçen Ramazân-ı Şerîf’de, hastalığım münâsebetiyle, her bir kardeşim benim hesabımla birer sâat çalışmalarının pek büyük netîcesini aynelyakîn ve hakkalyakîn gördüğümden, böyle duâları reddedilmez ma‘sûmların ve mübârek ihtiyârların ve bahtiyar üstâdlarının, benim hesabıma ara sıra lisânen ve kalben duâları ve çalışmaları, kalemleriyle yardımları, benim Risâle-i Nûr hizmetimin uhrevî bir netice-i bâkiyesini dünyada dahi bana gösterdi.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 149
[Çok ehemmiyetlidir]
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bugünlerde, gāyet sâdık ve dikkatli bir kardeşimizin ihtiyâtsızlığından küçük bir tokat yemesi münâsebetiyle, hem bu dört ay müddetçe, binler adam kadar alâkadâr olduğum hâlde ahvâl-i âlemden, siyâset ve harbden kat‘iyen bir haber almayıp ve istemeyip ve merâk etmez bir tarzda bulunmamdan, Feyzî ve Emîn gibi hâs kardeşlerimin hayretleri ve istifsârları sebebiyle, bir hakîkatten, çok def‘a beyân ettiğim gibi yine bir parça ondan bahsetmek lüzûm oldu. Şöyle ki:
Hakāik-i îmâniye, her şeyden evvel bu zamanda en birinci maksad olmak ve sâir şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risâle-i Nûr’la onlara hizmet etmek, en birinci vazîfe ve medâr-ı merâk ve maksûd-u bizzât olmak lâzım iken, şimdiki hâl-i âlem hayât-ı dünyeviyeyi, hususan hayât-ı ictimâiyeyi ve bilhassa hayat-ı siyâsiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefâhet ve dalâletine cezâ olarak gelen gazab-ı İlâhî’nin bir cilvesi olan harb-i umûmî’nin tarafgîrâne damarları ve a‘sâbları tehyîc edip bâtın-ı kalbe kadar, hatta hakāik-i îmâniyenin elmasları derecesine o zararlı, fânî arzuları yerleştirecek derecesinde bu meş’ûm asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki, Risâle-i Nûr dâiresi hâricinde bulunan ulemâlar, belki de velîler, o siyâsî ve ictimâî hayâtın râbıtaları sebebiyle, hakāik-i îmâniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyânların hükmüne tâbi‘ olarak, hemfikri olan münâfıkları sever, kendine muhâlif olan ehl-i hakîkati, belki ehl-i velâyeti tenkîd ve adâvet eder, hatta hissiyât-ı dîniyeyi o cereyânlara tâbi‘ yaparlar.
İşte bu asrın bu acîb tehlikesine karşı, Risâle-i Nûr’un hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyâseti ve cereyânlarını o derece nazarımdan iskāt etmiş ki, bu harb-i umûmîyi bu dört Hâşiyeayda merâk etmedim, sormadım.
Hem Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri, bâkî elmaslar hükmünde olan hakāik-i îmâniyenin vazîfesi içinde iken, zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazîfe-i kudsiyelerine fütûr vermemek ve fikirlerini onlar ile bulaştırmamak gerektir.
SAYFA 150
Cenâb-ı Hakk, bize nûr ve nûrânî vazîfeyi vermiş. Onlara da zulümlü ve zulümâtlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğnâ edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nûrlara müşteri olmadıkları hâlde, onların karanlıklı oyunlarına vazîfemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatâdır. Bize ve merakımıza, dâiremiz içindeki ezvâk-ı ma‘neviye ve envâr-ı îmâniye kâfî ve vâfîdir.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve bayramlarını tebrîk ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[77]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الثَّلْجِ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Tekrar bayramlarınızı bu havâlîdeki kardeşlerimizle beraber tebrîk ediyoruz. Sizin beş-altı mektûbunuza mukābil, beş-altı mektûb yazmak hakkınızdır. Fakat benim ümmîliğim için kusura bakmazsanız, bir kısa mektûbla iktifâ ediyorum.
Evvelâ: Husrev’in mektûbu, Risâle-i Nûr’a hizmet edemediği için teessüfüne mukābil, ona yazınız ki, Husrev’in câzibedâr yazıları ve nüshaları, onun yerinde pek parlak bir sûrette hizmet ediyorlar.
Ve Hulûsî’nin Yirmi Yedinci Mektûb’a giren mektûbları dahi onun bedeline çalışıyorlar, vazîfesini kısmen görüyorlar. Ve merhûme vâlidesine hususan duâ edilecek.
Ve Aydın’lı Hasan Âtıf’ın, Hâfız Alî’nin mektûbunun hâşiyesinde yazdığı misli görülmemiş şu duâ Yâ Rab Güldür Saîd’i, tâ gülmesinden güller açılsın diye pek garîb fıkrası, Risâle-i Nûr’a onun sadâkat ve ihlâsının acîb bir kerâmetidir ki, otuz günde bir def‘a gülmeyen o bîçâre Saîd, bir günde otuz def‘a güldüğünün yazılması ve size o mektûbun gönderilmesi zamanına tam tamına tevâfuk ediyor.
SAYFA 151
Marangoz Ahmed’in beni cidden sürûrla ağlattıran ve çok merâklarımı izâle eden Risâle-i Nûr’un mübârek şâkirdlerinin kerâmetkârâne, bir gecede, oraya gelen mektûbları lâzım yerlere göndermek için yazmaları, beni fevkalâde mesrûr ve müteşekkir eden mektûbu, bir kitap kadar ve on mektûb yerinde kabûl ettik. Merhûm ve kıymetdâr ve çok vefâkâr ve fedâkâr ve sekiz sene bana hizmet eden bir kardeşimiz Marangoz Mustafa Çavuş yerine, Cenâb-ı Hakk rahmetiyle kahraman Marangoz Ahmed’i verdi.
Nûr fabrikasının sâhibi Hâfız Alî’nin mektûbları, çok ince ve çok yüksek hissiyâtı ve kerâmetkârâne ihlâsının derecelerini gösterdiğinden, pek uzun bir mukābele ister. Fakat şimdilik bu kadar deriz: O, umûmun hesabına bizlerin bayramını tebrîk ettiğine, biz de onu tevkîl edip, umumumuz nâmına her bir kardeşimize tebrîki tekrar ediyoruz.
Mübârekler Tâhirî'yle beraber, Tâhirî’nin bize o kıymetdâr kalemiyle cennet taâmları gibi çok tatlı ve hûri libâsı gibi çok güzel yazıları, burada herkesi lezzetle mütâlaaya sevk ediyor. Hâfız Alî’nin mektûbunda, Tâhirî’nin yazdığı ve göndereceği Sözler’i daha alamadık. Ve onun ma‘sûme iki mübârek kızlarının yazdıkları nüshalar, burada kadınlar, kızlar âleminde geziyor, görenleri Risâle-i Nûr’a cezb ediyor. Çok çalışkan ve fedâkâr Tâhirî’nin kesretli hediyeleri, bizleri çok borç altında bıraktı.
Risâle-i Nûr’un eskiden beri postacısı mübârek Abdullâh ne hâlde olduğunu soracaktım. Hâfız Alî’nin mektûbunda, sormadan cevâbımı aldım. Allâh ikisinden râzı olsun. O mektûbun âhirinde, mâzî, müstakbel ve semâvât ehlini dahi mesrûr eden ma‘sûmların ve mübârek ümmî ihtiyârların hediye-i ma‘sûmâneleri beyânındaki fıkrası gāyet güzel düşmüş.
Nûr iskelesinin nâzır-ı bî-nazîri Sabrî-i basîret-i basîrin husûsî mektûbunda yazdığı mübârek bir hemşîremin Cevşenü’l-Kebîr’i ezber etmesi, eskiden beri o hemşîre, Risâle-i Nûr talebeleri içinde bulunduğuna istihkākını gösteriyor. Onun nâmıyla beraber duâda nâmı zikredilen ve Hazret-i Mevlânâ Hâlid'in ks cübbesini tam muhâfaza edip bize yetiştiren Asiye Hanım’ın birden lisânına gelen bir fıkra size gönderilecek.
SAYFA 152
O Kuzca hatîbi, Risâle-i Nûr’la tam alâkadârsa, Sabrî benim bedelime ona selâm etsin. Bize gelen ma‘sûm ve ümmîlerin ve üstâdlarının risâlelerini yedi cild olarak güzelce tasnîf ettik. Ma‘sûmların tevâfuklu güzel parçaları bir cild ve ihtiyârların güzel parçaları içinde kahraman Şükrü’nün, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm güzel nüshası içinde olarak ikinci cild, yedi cildin her birinin başında, üçüncü sahîfede gelen fıkra, medâr-ı ibret olarak yazılmıştır. Umûma selâm.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Risâle-i Nûr’un küçük ma‘sûm şâkirdlerinin elli-altmış talebesinin ve kırk-elli ümmî mübârek ihtiyârların ve kıymetdâr üstâdlarının yazdıkları tevâfuklu şirin nüshaları bize göndermişler. O parçaları yedi cild içinde cem‘ ettik.
Bu mübârek ümmî ihtiyârların kırk sene sonra Risâle-i Nûr hâtırı için her işe tercîhen yazıya başlamaları ve ma‘sûm çocukların Risâle-i Nûr’dan ders aldıkları ve yazdıkları risâlelerin bir kısmıdır. Onların bu zamanda bu ciddî çalışmaları gösteriyor ki, Risâle-i Nûr’da öyle ma‘nevî zevk ve câzibedâr bir nûr var ki, mekteblerde çocukları okumaya şevkle sevk etmek için îcâd ettikleri her nevi‘ eğlence ve teşvîklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risâle-i Nûr veriyor ki, çocuklar ve ümmî ihtiyârlar böyle hareket ediyorlar.
Hem bu hâl gösteriyor ki, Risâle-i Nûr kökleşiyor. İnşâallâh, onu hiç bir şey koparamayacak, ensâl-i âtiyede devam edip gidecek. Aynen bu ma‘sûm küçük şâkirdler gibi, Risâle-i Nûr’un câzibedâr dâiresine giren bu ümmî ihtiyârların, kısmen çobanların, yörük ve efelerin bu zamanda, bu acîb şerâit içinde her şeye tercîhen Risâle-i Nûr’a bu sûrette çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risâle-i Nûr’a ekmekten ziyâde ihtiyâç var ki, çiftçiler, çobanlar Hâşiye, yörük efeler hâcât-ı zarûriyeden ziyâde bir hâcât-ı zarûriyeyi, Risâle-i Nûr’un hakāikini görüyorlar.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 153
[78]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ هَدِیَّتِكُمْ
Azîz, sıddîk mübârek kardeşlerim,
Sizin bu def‘a nûrânî hediye-i kudsiyeniz o derece bizi mesrûr ve minnetdâr eyledi ki, ben ölünceye kadar bu hediye sâhiblerini unutmayacağım. İnşâallâh benim nazarımda gittikçe kıymeti ziyâdeleşen ve yüz adam, belki bir köy hükmüne geçen ve çok Lütfü’leri gösteren ve taşıyan ve elhak ikinci bir Husrev olan Tâhirî’nin fevkalâde kalemiyle fevkalâde Hâşiyehediyesi ise, size gelen dehşetli taarruzdan haberim olmadan bir aydan beri şiddetli endişe ederek sizin için rûhen çektiğim ma‘nevî sıkıntıları ve azâbları bütün bütün izâle etti. Sürûr ile kalbimi doldurdu. Ve kahraman iki Alî’nin muktedir kalemleriyle Tâhirî gibi imdâdımıza koşan hediyeleri ve daha sâir kardeşlerimizin ve ma‘sûmelerin hediyeleri, hususan Hasan Âtıf’ın müstesnâ, mümtâz kalemiyle hediyesi, küçük mikyâsta Tâhirî’nin aynı hediyesi gibi bizi ve bu havâlîdeki Risâle-i Nûr mensûblarını minnetdâr ve mesrûr eyledi. Bilhassa mübârekler hey’et-i âliyesinden mübârek Hâfız Mustafâ’nın kerâmetkâr ve zafer müjdesi veren mektûbu, bize üç cihette kerâmetli göründü. On mektûb kadar kıymetdâr ve nusha gibi endişe hastalıklarına devâdır. Allâh sizlerden ebeden râzı olsun. Âmîn.
Şimdilik emâneti aldığımıza dâir size haber vermek için bu pusulayı acele, dilimi iyi anlamayan birisine yazdırdım. Kardeşlerimize ve hemşîrelerimize ve ma‘sûm ve ma‘sûmelere ve ümmî ihtiyârlara selâm ve duâ ederiz.
Kardeşiniz ve size dâimâ minnetdâr ve sizinle iftihâr eden Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 154
[79]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu tarafta yol kapandı, posta gelmiyordu. Sizlerden gelecek bir mektûb veya bir risâleyi bekliyordum. Şimdi rûhuma bir ihtâr ile, daha beklemeyerek, burada hüsn-ü te’sîrini gösteren üç parçayı gönderiyorum. Ma‘sûmların ve ümmî mübârek ihtiyârların ve kahraman Tâhirî’nin nüshaları parlak bir tarzda fütûhât yapıyorlar. Yalnız cüz’î birkaç parçayı tashîh ederken zahmet çektim. Fakat o zahmet, bana tatlı geliyordu. Hem ayn-ı rahmet oldu. Beni de o ma‘sûm ve mübâreklerin kāfilesine dâhil ederek, benim hattıma benzedikleri için, kendim o parçaları yazmışım gibi tam sâhib oldum. Eğer ben yazsa idim, onlar gibi olurdu. Umûm kardeşlerime birer birer selâm edip selâmet duâsını ediyoruz.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Otuz altı yapraktan ibâret ve İmâm Alî’nin ra fevkalâde takdîrine mazhar olan Otuz İkinci Söz’ün kendi kendine tekellüfsüz gelen beşbin yedi yüz on beş tevâfukunu, Risâle-i Nûr’un bu havâlîdeki gāyet mühim bir talebesi olan Ahmed Nazîf’in nüshasından çıkmıştır. Demek o risâlenin hatt-ı hakîkîsine rast gelmiş ki, bu hârika kerâmeti göstermişler. Hem aynı zât, iki Husrev’i Risâle-i Nûr dâiresine ve Bekir Sıdkı’ya kerâmetini gösterip îmâna getiren ve tılsım-ı kâinâtın üçten birisini halleden on beş yapraktan ibâret Otuzuncu Söz, yine kahraman Nazîf’in kalemi hatt-ı hakîkîsine rast gelip kendi kendine bin sekiz yüz otuz beş tevâfukunu, işte gözümüzle bu kerâmet-i tevâfukiye-i nûriyeyi görüyoruz. Hâşiye
Evet Evet Evet Evet Evet Evet
Mehmed Feyzî Emîn Halîl Hilmî Abdurrahmân Selahattin Saîd
SAYFA 155
[Kastamonu’daki kardeşlerimize hitâben yazılan bir hakîkattir. Belki size de fâidesi var diye gönderdim.]
Risâle-i Nûr, kendi hâlis ve sâdık ve sebâtkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanca bedel ve pek çok kıymetdâr netîceye mukābil, fiyat olarak o şâkirdlerden tam ve hâlis bir sadâkat ve dâimî sarsılmaz bir sebât ister.
Evet, Risâle-i Nûr on beş senede medresede kazanılan kuvvetli îmân-ı tahkîkîyi, on beş haftada ve bazılara da on beş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehâdet ediyorlar.
Hem iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla her bir şâkirdinin, her bir günde binler hâlis lisânlarıyla edilen makbûl duâlarını ve binler ehl-i salâhatin işledikleri a‘mâl-i sâlihanın misl-i sevâblarını kazandırıp, her bir hakîkî, sâdık ve sebâtkâr şâkirdlerini, amelce binler adam hükmüne getirdiğini, İmâm-ı Alî kerremallâhü vechehû kerâmetkârâne ve takdîrkârâne üç ihbârıyla; ve Gavs-ı A‘zam ks kerâmet-i gaybiye-i Gavsiyesindeki tahsînkârâne ve teşvîkkârâne beşâretiyle ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân kuvvetli işârâtıyla, o hâlis şâkirdlerin ehl-i saâdet ve ehl-i cennet olacaklarını müjde etmeleri, pek kat‘î isbat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiyat ister.
Mâdem hakîkat budur. Risâle-i Nûr dâiresinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat ve sofî meşreb zâtlar, Risâle-i Nûr’un cereyânına girmeli ve ilim ve tarîkatten gelen sermayeleriyle ona kuvvet vermeli. ve genişlenmesine çalışmaları ve şâkirdlerini teşvîk etmeleri; ve bir buz parçası olan enâniyetlerini tam bir havuzu kazanmak için o dâiredeki âb-ı hayât havuzuna atıp eritmeleri gerektir ve elzemdir.
Yoksa başka bir çığır açmakla hem onlar zarar ederler, hem bu müstakîm ve metîn cadde-i Kur’âniyeye bilmeyerek zarar verirler. Belki de onların o hareketleri, bilmeyerek zındıkaya bir nevi‘ yardım hesabına geçer.
Saîdü’n-Nûrsî
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sakın, dünya cereyânları, hususan siyâset cereyânları ve bilhassa hârice bakan cereyânlar, sizi tefrikaya atmasın Karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perişan etmesin اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِی اللّٰهِ
SAYFA 156
düstûr-u Rahmânî yerine, el-iyâzü billâh اَلْحُبُّ فِی السِّیَاسَةِ وَالْبُغْضُ لِلسِّیَاسَةِ düstûr-u şeytânî hükmederek, melek gibi bir hakîkat kardeşine adâvet etmekle ve el-hannâs gibi bir siyâset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlık etmekle zulmüne rızâ gösterip, cinâyetine ma‘nen şerîk eylemesin.
Evet, bu zamandaki siyâset, kalbleri ifsâd edip asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirâhat-i rûh isteyen adam, siyâseti bırakmalı. Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen gelen musîbetten hissedarlık dolayısıyla azâb çekiyor, perişandır.
Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, merhamet-i umûmiye-i İlâhiyeden ve hikmet-i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduklarından, nev‘-i beşere rikkat-i cinsiyeden gelen alâkadârlık cihetiyle, kendi elemlerinden başka nev‘-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azâb çekiyorlar. Çünki lüzûmsuz ve mâlâya‘nî bir sûrette vazîfe-i hakîkiyelerini ve elzem işlerini bırakıp, âfâkî ve siyâsî boğuşmaları ve kâinâtın hâdiselerini merâkla dinleyerek, karışarak rûhlarını sersem, akıllarını geveze etmişler. Zarara râzı olana merhamet edilmez ma‘nâsında اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ kāide-i esâsiyesiyle, şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmişler. Onlara acınmaz ve şefkat edilmez. Lüzûmsuz başlarına belâ getiriyorlar.
Ben tahmîn ediyorum ki, bütün küre-i arzın yangınında ve fırtınalarında, selâmet-i kalbini ve istirâhat-i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran, bu memlekette Risâle-i Nûr dâiresine sadâkatle girenlerdir. Çünki onlar, Risâle-i Nûr’dan aldıkları îmân-ı tahkîkî derslerinin nûruyla ve gözüyle, her şeyde rahmet-i İlâhiyenin izini ve özünü ve yüzünü gördüklerinden ve her şeyde kemâl-i hikmetini ve cemâl-i adâletini müşâhede ettiklerinden, kemâl-i teslîmiyet ve rızâ ile, rubûbiyet-i İlâhiyenin icrââtından olan musîbetlere karşı teslîmiyetle, gülerek karşılıyorlar ve rızâ gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azâb çeksinler.
İşte bu hakîkate binâen, değil yalnız hayât-ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayâtın dahi saâdet ve lezzetini isteyenler, hadsiz tecrübelerle tahakkuk eden Risâle-i Nûr’un îmânî ve Kur’ânî derslerinde bu saâdet ve lezzeti bulabilirler ve buluyorlar.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 157
[Bugünlerde iki hâtıradan iki ihtâr]
Birincisi: Bu şehirde Risâle-i Nûr’a intisâb eden ihtiyâre hanımlar sebât ettiklerini ve başkalar gibi sarsılmadıklarını düşündüm. Birden bu gelen hadîs-i şerîf ihtâr edildi. عَلَیْكُمْ بِدٖینِ الْعَجَٓائِزِ Yani Âhirzamanda, ihtiyâre kadınların samîmî dinlerine ve kuvvetli i‘tikādlarına tâbi‘ olunuz.
Evet, ihtiyâre kadınlar fıtraten zaîfe ve hassâs ve şefkatli olmalarından, herkesten ziyâde fıtratlarında fedâkârâne şefkat cihetiyle, dinde bulduğu nihâyetsiz şefkatperverâne bir nûr-u teselli ve iltifât-ı merhamet-i Rahmân ve nokta-i istinâd ve nokta-i istimdâda ihtiyacı var. Tam sebât etmek, fıtratlarının muktezâsıdır. Onun için, bu zamanda o hâcâtı tam yerine getiren Risâle-i Nûr, her şeyden ziyâde onların rûhlarına hoş geliyor ve kalblerine yapışıyor.
İkincisi: Bugünlerde benim yanıma müteaddid, ayrı ayrı zâtlar geldiler. Ben onları âhiret için zannettim. Hâlbuki ya ticâret veya işlerinde bir kesâd ve muvaffakiyetsizlik olduğundan, bize ve Risâle-i Nûr’a, muvaffakiyet için ve zarardan kurtulmak niyetiyle mürâcaat edip, duâ ve istişâre istediklerini anladım.
Ben, bunlara ne edeyim ve ne diyeyim? diye tahattur ettim. Birden ihtâr edildi: Ne sen dîvâne ol ve ne de onları dîvânelikte bırakıp dîvânece konuşma. Çünki yılanlar zehirine karşı tiryâk tedârikiyle ve onları kaçırmasıyla meşgul ve vazîfedâr bir tek adam, yılanlar içinde duran ve sineklerin ısırmasıyla meşgul olan ve sinekleri kaçırmak için çok yardımcıları bulunan diğer bir adama, yılanların ısırmasını bırakıp, ona, sinekler ısırmamasına yardım için koşan, dîvânedir. Ve onu çağıran dahi dîvânedir. O sohbet dahi dîvânece bir konuşmaktır. Evet, hadsiz hayat-ı uhreviyeye nisbeten muvakkat ve fânî kısacık hayât-ı dünyeviyenin zararları, sineklerin ısırması gibidir. Hayât-ı ebediyenin zararları, ona nisbeten yılanların ısırmasıdır.
Saîdü’n-Nûrsî