
SAYFA 333
Altıncı fâidesi: Hastalara, yirmi beş devâ-yı îmânî veren risâlenin ilaçlarını nefsimde tatbîk ederek ayn-ı hakîkat olduğunu tasdîk edip, a‘sâb ve sinirden gelen ziyâde hassâsiyetimden kıymetsiz fânî işleri, lüzûmsuz ve endişeli merâktan ve fâidesiz ve zararlı alâkadan bir derece kurtulmaya sebeb olmasıdır.
Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve duâlarını ricâ ve istirhâm eden kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[164]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیْلَةِ الْبَرَٓائَةِ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Size, hastalığın dokuz fâidesinden bâkî kalan üçünü yazıyorum ki, o hastalığın bir meyvesi sâbık Arabî fıkradır.
Yedinci fâidesi: Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir şâkirdinin ehemmiyetli bir hatâsını ta‘mîr etmesidir. Şimdilik bu ehemmiyetli fâideyi îzâh etmek münâsib değil.
Sekizinci fâidesi: Gāyet incedir, îzâh edilmez. Yalnız kısa bir işâret ederiz. Nasıl ki Husrev, yazdığı Kur’ân’ı fotoğrafla tab‘ını kabûl etmeyerek, binler câzibedâr Kur’ânlar kendi hattıyla âlem-i İslâm’da intişârıyla, kutbiyet derecesinde bir mertebe-i ulviyeyi ve yüksek bir şeref-i imtiyâzı bırakıp, Risâle-i Nûr dâiresindeki sırr-ı ihlâsı muhâfaza ve hazz-ı nefisten teberrî etmiştir.
Aynen öyle de, bu hastalık, rûhumda öyle bir inkılâb yaptı ki, Risâle-i Nûr’un parlak fütûhâtını müteşekkirâne temâşâ etmek ve sevabdârâne, mücâhidâne, bir nevi‘ kumandan hizmetinde bulunmaktan gelen uhrevî zevki ve şerefi ve dünyada uhrevî meyvesini gösteren hizmet-i îmâniyenin şahsıma âit lezzeti ve imtiyâzı, o sırr-ı ihlâs için bırakmak ve kardeşlerime havâle etmek, onların şeref ve zevkleriyle iktifâ etmeye nefs-i emmârem dahi muvâfakat ederek, dünyanın bu uhrevî ve güzel yüzünde gözünü kapamak ve eceli ve mevti ferahla karşılamayı tam kabûl etmesidir.
SAYFA 334
Dokuzuncu fâidesi: Çoktan beri benim husûsî bir virdim ve hiç kaleme alınmayan ve mesleğimizin dört esasından en büyük esası olan şükrün en geniş ve en yüksek mertebesini ihâta eden; ve bende çok def‘a maddî ve ma‘nevî hastalıkların bir nevi‘ şifâsı olan; ve İsm-i A‘zam ve Besmele ile dokuz âyât-ı uzmâyı içine alan; ve on dokuz def‘a şükür ve hamdi, a‘zamî bir tarzda ifade ile, tahmîdâtın adedleriyle o eşyânın lisân-ı hâl ile ettikleri hamd ü senâyı niyet ederek, o hadsiz hamdlerin yekününü kendi hamdleri içine alarak azametli ve geniş bir tahmîdnâme ve teşekkürnâme bulunan; ve Sekîne’deki esmâ-yı sittenin muazzam yeni bir dersini ızhâr etmeye sebeb olmasıdır.
[Medâr-ı hayrettir ki, Saîd, aynı Ramazân’da ve hastalıkta başına gelen bu geçen dehşetli musîbeti ve Denizli hâdisesini tam hissetmiş ki bu mektûbu böyle yazmış.]
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve berâetlerini tebrîk ederiz. اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[Medâr-ı ibret ve hayret bir hâdisedir]
Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden bir zât yazıyor ki: Adapazarı zelzelesinin aynı gününde, zelzeleden birkaç sâat evvel, umûmî ve herkese göstermek için bir büyük tiyatro teşekkül ile ve oyuncu kızlarından dört güzelini çırılçıplak olarak âlâyişle çarşı ve pazarda gezdirerek, o câzibedârlara kapılan tiyatro binasında toplanan bin kişiden fazla seyirciler, oyun başlarken, birdenbire arz, kemâl-i hiddet ve gayzla onların hayâsız yüzlerini dehşetli tokatladı, mahvedip zîr u zeber etti. Ve o binayı hâk ile yeksân eyledi.
Ben, dünyanın bu nevi‘ hâdiselerinden iki senedir hiç haberim yoktu, bakmıyordum. Fakat bugünlerde hem Husrev, hem kahraman Çelebi, zelzeleden haber vermeleri; ve Husrev ve rufekāsının kanâatiyle, Isparta’nın gürültülü zelzelesi karşısında Risâle-i Nûr’u kuvvetli bir kalkan bulmasıyla hiç bir zarar vermemesi; ve Risâle-i Nûr’a muârız bir hocanın bütün hâsılâtını mahveden dolu, o muârıza hâs kalması, başkasına ilişmemesi, bir derece kanâat verir ki, ekser vilâyetlere giren ve Adapazarı’na girmeyen Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir esası olan tesettür şiârını bu derece açık ihanetiyle, Risâle-i Nûr onların yardımlarına koşmamış diye, yalnız bu hâdiseye baktım.
SAYFA 335
Bir cüz’î hâdise münâsebetiyle İnebolu’ya yazılan ve o gibi çirkin hâdiseleri köküyle kesen bir mektûbun sûretidir.
[165]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Risâle-i Nûr dünya işlerinde âlet olamaz, dünya işlerinde siper edilmez. Çünki ehemmiyetli bir ibâdet-i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksadlar kasden ondan istenilmez. İstenilse ihlâs kırılır. O ehemmiyetli ibâdet şekli değişir. Bazı çocuklar gibi, dövüştükleri vakit Kur’ân’ı başına siper eder. Başına gelen zarar Kur’ân’a geldiği gibi, Risâle-i Nûr böyle muannid hasımlara karşı siper isti‘mâl edilmemeli. Evet, Risâle-i Nûr’a ilişenler tokat yerler. Yüzer vukūât şâhiddir. Fakat Risâle-i Nûr, tokatlarda isti‘mâl edilmez. Ve niyet ve kasıd ile tokatlar gelmez. Çünki sırr-ı ihlâs ve sırr-ı ubûdiyete münâfîdir. Bizler, bize zulmedenleri, bizi himâye eden ve Risâle-i Nûr’da istihdâm eden Rabbimize havâle ediyoruz.
Evet, dünyaya âit hârika netîceler, bazı evrâd-ı mühimme gibi Risâle-i Nûr’a çokça terettüb ediyor. Fakat onlar istenilmez, belki veriliyor. İllet olamaz, bir fâide olabilir. Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar. O ibâdeti kısmen ibtâl eder. Çabuk bu hâdiseyi teskîn ediniz. Yoksa münâfıklar istifâde edecekler. Belki onların parmağı var.
Evet, Risâle-i Nûr’un o kadar dehşetli muannidlere karşı gālibâne mukāvemeti, sırr-ı ihlâstan; hiç bir şeye âlet edilmemesinden; ve doğrudan doğruya saâdet-i ebediyeye bakmasından; ve hizmet-i îmâniyeden başka bir maksad ta‘kîb etmemesinden; ve bazı ehl-i tarîkin ehemmiyet verdikleri keşif ve kerâmât-ı şahsiyeye ehemmiyet vermemekten; ve velâyet-i kübrâ sâhibleri olan Sahâbîler gibi, verâset-i nübüvvet sırrıyla, yalnız îmân nûrlarını neşretmek ve ehl-i îmânın îmânlarını kurtarmaktır
SAYFA 336
Evet, Risâle-i Nûr’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası her şeyin fevkındedir. Başka şeylere ve makamlara ihtiyâç bırakmıyor.
Birinci netîcesi: Sadâkat ve kanâatle Risâle-i Nûr dâiresine girenler, îmânla kabre gireceğine gāyet kuvvetli senedler var.
İkinci netîcesi: Risâle-i Nûr dâiresinde ihtiyârımız olmadan, haberimiz yokken, takarrur ve tahakkuk eden şirket-i ma‘neviye-i uhreviye cihetiyle, her bir hakîkî sâdık şâkirdi binler dillerle, kalblerle duâ etmek, istiğfâr etmek, ibâdet etmek ve bazı melâike gibi kırk bin lisân ile tesbîh etmektir. Ve Ramazân-ı Şerîf’deki hakîkat-i Leyle-i Kadir gibi, kudsî ve ulvî hakîkatleri, yüz bin el ile aramaktır. İşte bu gibi netice içindir ki, Risâle-i Nûr şâkirdleri, hizmet-i nûriyeyi velâyet makamâtına tercîh eder. Keşif ve kerâmâtı aramaz ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz. Ve vazîfe-i İlâhiye olan muvaffakiyet ve halka kabûl ettirmek ve revâc vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ve şeref ve ezvâk ve inâyetlere mazhar etmek gibi, kendi vazîfelerinin hâricinde bulunan şeylere karışmaz ve harekâtını onlara binâ etmezler. Hâlisan, muhlisen çalışırlar, Vazîfemiz hizmettir, o yeter, derler.
Ve sâniyen: Seksen küsûr sene kıymetinde bulunan ve Ramazân-ı Şerîf’in mecmûunda gizlenen hakîkat-i Leyle-i Kadri kazanmak için, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şirket-i ma‘neviye-i uhreviyeleri muktezâsınca, her biri, mütekellim-i maalgayr sîgasıyla اَجِرْنَا وَارْحَمْنَا وَاغْفِرْلَنَا gibi ta‘bîrâtta biz dedikleri vakit, Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdlerini niyet etmek gerektir. Tâ her bir şâkird, umûmun nâmına münâcât edip çalışsın. Ve bu bîçâre ve az çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşiniz, o hüsn-ü zanları yanlış çıkarmamak için, geçen Ramazân gibi yardımınızı ricâ ediyorum. Orada bulunan umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve bütün rûh u cânımızla Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk ediyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 337
[166]
[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نَعْمَٓائِهٖ]
Risâle-i Nûr’un silsile-i kerâmâtından Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ve kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz ve İşârâtü’l-İ‘câz’ın himâyetkârâne ve mu‘cizâne yeni bir kerâmetleri şudur ki:
Bu Ramazân-ı Şerîf’in başında doktorun ihbârıyla ve kuvvetli emârelerin delâletiyle ve birden harâret kırk dereceden geçmesiyle tebeyyün eden, zehirlemekten gelen şiddetli hastalık hengâmında, kardeşimiz Âtıf’ın habbe gibi hâdisesini, hâriç vâliler kubbe yaparak, buranın hem adliye, hem zâbıta, hem vilâyete şifrelerle Risâle-i Nûr aleyhine sevk edildiği aynı zamanda, iki sâat evvel, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm İstanbul’dan koşup imdâda gelmiş. Masada iken, Yirmi Dokuzuncu Söz ve kerâmetli İşârâtü’l-İ‘câz, Tosya kasabasından imdâda gelmiş gibi, aynı vakitte yaldızlı cildleriyle masa üzerinde dururken, onların müsâdere endişesi ve elliden ziyâde sâir risâlelerin de namazsız ellerin zabtına geçmek ihtimâli ve şiddetli hastalığın konuşturmamak vaz‘iyetiyle beraber, Risâle-i Nûr’un o üç kerâmetli risâleleri, öyle hârika bir himâyet ve muhâfazaya vesîle ve o zehirlendirmeye panzehir ve tiryâk oldu ki, bu hâle muttali‘ olan bizler, şimdi de hayretteyiz. Güyâ hiç bir hastalık yokmuş gibi gāyet kuvvetli, hem şiddetli tokatlar vurarak, o düşmanlık vaz‘iyeti dostluğa çevrildi.
Hem adliyenin büyük me’mûrları ve taharrî komiserleri, şiddetli taharrî ve müsâdere için geldikleri hâlde, elliden ziyâde kitaplardan hiç birine el uzatmadan, yalnız o risâlelerin kerâmetlerini kısmen dinleyerek, onların ma‘nevî himâyeti altında risâleler muhâfaza edildi. Yalnız Müdâfaât ve On Altıncı Mektûb ve Ramazâniye Risâlesi’ni mütâlaa etmek için biz verdik. Üçüncü günde, daha şiddetli arama ve taharrî etmek, zâbıtanın siyâsî komiseri bir taharrî komiseriyle geldiği vakitten iki-üç sâat evvel, üç kerâmetli risâlelerin kumandasında bütün risâleler, kendilerini ellere vermemek için ortada görünmediler. Bütün iki sâat o taharrî netîcesinde, Ankara’dan gelen bir Ramazân tebrîkiyle,
SAYFA 338
bir Ramazân Risâlesi’ni elde ettiler. Mütâlaadan sonra iâde etmek va‘diyle aldılar. Bütün bu hâlât, yüksekte duran Mu‘cizâtlı Kur’ân-ı Azîmüşşân ile beraber, i‘câzlı Hizb-i Kur’ânî'nin nüshaları ve Hizb-i Nûrî’nin risâleleri, bu hârika vaz‘iyeti gösterdiler. Cenâb-ı Hakk’a, onların hurûfâtı adedince ve şehr-i Ramazânın dakikalarının âşireleri sayısınca hamd ü senâ ediyoruz. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ
Hem hastalıktan gelen teessür ve Âtıf’ın hâdisesiyle kalbime gelen teellüm ve onlara acımak ve Isparta’ya sirâyet etmek endişesinden neş’et eden sıkıntı ve bu mübârek şehirde Risâle-i Nûr’un Sırran tenevveret perdesi altına girmesi; ve üçüncü günde o iki taharrîden sonra, akşama kadar gelen ve gidenlerin mütemâdiyen tarassud edilmesi; ve Emîn’in hânesi de bir şey bulunmadan taharrî edilmesi cihetiyle ziyâde muzdarib ve müteellim iken, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’in rahmetiyle, şimdiye kadar devam eden inâyet-i İlâhiye himâyeti ve rızâ, teslîm, tevekkül ve ihlâsın verdikleri teselli, bütün o müz‘ic şeyleri akîm bıraktı. Kemâl-i ferah ve istirâhatle Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler deyip, kemâl-i teslîmiyetle müsterih olduk. Siz de öyle olunuz, fütûr getirmeyiniz.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
Hastalık devam ediyor, fakat tahammül hâricinde değil. O musîbet de Risâle-i Nûr’un parlak neşriyâtına tevakkuf vermek için idi.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 339
[167]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Evvelâ: Bu mübârek Ramazân-ı Şerîf’deki duâlar, ihlâs bulunmak şartıyla, inşâallâh makbûldür. Fakat maatteessüf, ekseriyetçe Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin nazarlarını dünyaya çevirmek ve huzûr-u kalbi bozmak için, bazı taarruzlar yüzünden o ihlâs, o huzûr-u tâm bir derece zedelenir. Merâk etmeyiniz. Her şeyi Cenâb-ı Hakk’a havâle edip, öyle taarruzlara ehemmiyet vermeyin. Âtıf’a da yazınız, merâk etmesin ve müteessir olmasın. O da bir kazâ-yı İlâhîdir. İnşâallâh, Sava Hâfız Mehmed’in hâdisesi gibi, Risâle-i Nûr’un lehine dönecektir. Hâşiye
Hem Âtıf’ın parlak hizmeti tevakkufa uğraması Hâşiye ve gerilemesi ve merhûm Mehmed Zühdü Bedevî’nin, yüksek ve geniş
SAYFA 340
hizmetinin perdelenmesini düşünmesi, beni ziyâde mahzûn ettiği hengâmda, elime bir mektûb verildi. O mektûb, o endişemi izâle etti. Risâle-i Nûr’un hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır diye kaide, yine hükmünü icrâ etti ki, Sabrî gibi Risâle-i Nûr’un gāyet büyük bir rüknünün büyük amcası ve Risâle-i Nûr’un bir kahramanı olan Tâhirî’nin eniştesi ve Risâle-i Nûr’un saff-ı evvelinde şâkirdlerinin başında bir zaman nâzırlık vazîfesini gören ve şimdiye kadar da Risâle-i Nûr hakkında kalbini bozmayan Büyük Hâfız Zühdü’nün samîmî kemâl-i sadâkat ve ihlâsı gösteren mektûbuyla, ve Hulûsî-i Sâlis Abdullâh Çavuş’un hâşiyesinde tasdîkle, bu eski ve yeni gayyûr kardeşimiz Büyük Hâfız Zühdü, resmiyete bakmayarak, Risâle-i Nûr’un mühim vazîfelerinden olan ma‘sûmlara Kur’ân dersini vermekle gösterildi ki, merhûm Zühdü Bedevî yerine, bu Büyük Zühdü’yü yeni veriyor. Ve Âtıf’ın tevakkufu yerine, bu müdakkik ve muktedir ve hatîb Büyük Hâfız Zühdü’yü fa‘âliyete getirdi. Cenâb-ı Hakk’a şükrediyoruz. Bugünden i‘tibâren, Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri içinde şirket-i ma‘neviye-i nûriyeden hissedâr olmasını ve ismiyle duâya girdiğini selâmımla beraber teblîğ ediniz. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm eder ve duâlarını ricâ ediyoruz.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[168]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
[Birden hâtıra gelen bir mes’eledir]
Her şeyde, her musîbette, hususan beşer eliyle gelen zulümlü musîbetlerde, Risâle-i Kader’de beyân edildiği gibi iki sebeb var.
Biri, zâhiren esbâba bakan beşerdir. Diğeri, kader-i İlâhîdir. Beşer, zâhirî esbâba bakar, bazen yanlış eder, zulmeder. Fakat kader, başka noktalara bakar, adâlet eder. İşte bugünlerde elîm bir endişe ile Risâle-i Nûr dâiresine temas eden üç mes’ele, adâlet-i kaderiye noktasında ma‘nevî suâle cevâben ihtâr edildi.
SAYFA 341
Birinci Suâl: Neden fedâkâr, yüksek bir şefkati taşıyan vâlide, bu zamanda veledinin malından irsiyet almasından mahrûm edildi, kader müsâade eyledi?
Gelen cevâb şu: Vâlideler bu asırda bir aşılama sûretinde şefkatlerini yanlış bir tarzda sarf etmeleridir ki, Evlâdım şân ve şeref, rütbe, me’mûriyet kazansın diye, bütün kuvvetleriyle evlâdlarını dünyaya, mekteblere sevk ediyorlar. Hatta mütedeyyin de olsa, Kur’ânî ilimlerin okumasından çekip dünya ile bağlar. İşte bu şefkatin bu yanlışından, kader bu mahrumiyete mahkûm etti.
İkinci Suâl: Risâle-i Nûr’la münâsebetdâr bazı zâtlara acıdım. Neden pederinin malından hakkı iki sülüs iken, o haktan kısmen mahrumiyete kader-i İlâhî neden müsâade etti?
Gelen cevâb: Şu asırda öyle acîb bir aşılamakla, ebeveyne hürmet ve peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukābil bilâ-kayd ve şart kemâl-i hürmet ve itâat lâzım iken, ekseriyetle o hakîkî hürmet ve itâat bozulduğundan, iki sülüs almaktan zulmen mahrûm edildiler. Kader, onların kusuruna binâen müsâade etti. Kızlar ise, gerçi başka cihetlerde kusurları çok, fakat za‘fiyetlerine binâen, himâyetkâr ve şefkatkâr ellere ziyâde muhtâç bulunduklarından, hürmetlerini ve peder ve vâlidelerine karşı ihtiyâçlarını hassâsiyetle bir cihette ziyâdeleştirdiklerinden, beşerin zâlim eliyle, kardeşlerinin kısmen haklarını muvakkaten onlara vermeye müsâade etti.
Üçüncü Suâl: Bazı mütedeyyin zâtların, dünyadâr haremleri yüzünden ziyâde sıkıntı çekmeleri nedendir? Bu havâlîde bu nevi‘ hâdiseler çoktur.
Gelen cevâb: O mütedeyyin zâtlar, diyânetlerinin muktezâsı böyle serbestiyet-i nisvân zamanında öyle serbest kadınların vâsıtasıyla dünyaya girişmeleri hatâlarından, o kadınların eliyle tokat yemelerine kader müsâade etti. Mütebâkîsi, bir mübârek hanımın şuûrsuz müdâhalesiyle geri kaldı.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 342
[169]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Ramazân-ı Şerîf’den bir gün evvel gizli zındık düşmanlarım tarafından kuvvetli ihtimâl verdiğimiz ve doktorun tasdîkiyle bir zehirlenmek hastalığıyla harâretim doktorun ihbârıyla kırk dereceden geçmeye başlamış iken, adliye müddeî-i umûmîleri ve taharrî komiserleri menzilimi taharrîye geldiler. Ben sonra başımıza gelen bu dehşetli taarruzu bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile anlayarak ve şiddetli zehirli hastalığımı da ölüme gidiyor diye, Isparta vilâyetinde kıymetdâr kardeşlerim kucaklarında teslîm-i rûh edip o mübârek toprakta defin olmamı kalben niyâz ettim. Ve Hizb-i Kur’ânî'yi açtım birden bu âyet-i kerîme وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْیُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ karşıma çıktı. Bana bak dedi: Baktım, üç kuvvetli emâre ile, ma‘nâ-yı işârî cihetinde bana teselli veriyor. Şimdi başımıza gelen bu müsibeti hiçe indirdi. Ve Isparta’ya mevkūfen beşinci nefyimi o kalbî duâmın kabûl olmasına delîl eyledi.
Birinci emâre: Şeddeler sayılır, hesâb-ı ebcedî ile bin üç yüz altmış iki ederek, bu senenin Arabî aynı târîhine tevâfuk edip der: Sabreyle. Başına gelen kazâ-yı Rabbânîye teslîm ol. Sen inâyet gözü altındasın, merâk etme Gecelerde yapdığın tesbîhât ve tahmîdâta devam eyle.
Tahlîl: Üç ر altı yüz, dört ن iki yüz, bir س, bir م yüz; bir ص, bir ف, bir م iki yüz on; dört ك, bir ع yüz elli; üç ح, bir و, bir ی kırk; bir ل, dokuz ب, bir د, bir و, dört ا altmış iki; yekünü bin üç yüz altmış iki ederek bu senenin aynı târîhine ve başımıza gelen musîbetin aynı dakikasına tam tamına tevâfuku kuvvetli bir emâredir.
İkinci emâre: Bu âyetin ma‘nâsı tam tamına hakkımda me’mûlümün çok fevkınde aynen müşâhede ettim.
Üçüncü emâre: nin beyânına şimdilik lüzûm olmadığından yazdırılmadı.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 343
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
یَٓا اَللّٰهُ یَا رَحْمٰنُ یَا رَحٖیمُ یَا فَرْدُ یَا حَیُّ یَا قَیُّومُ یَا حَكَمُ یَا عَدْلُ یَا قُدُّوسُ
İsm-i A‘zam'ın hakkına ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine, bir kalem ile binler nüsha yazan Husrev’i ve mübârek yardımcılarını ve Nûrcu arkadaşlarını Cennetü’l-Firdevs’de saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmîn Ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede dâimâ muvaffak eyle. Âmîn Ve defter-i hasenâtlarına bu mecmûanın her bir harfine mukābil, bin hasene yazdır. Âmîn Ve Nûrların neşrinde sebât ve devam ve ihlâs ihsân eyle. Âmîn Âmîn Âmîn
Yâ Erhame’r-Râhimîn Umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini iki cihânda mes‘ûd eyle. Âmîn İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhâfaza eyle. Âmîn Ve bu âciz ve bîçâre Saîd’in kusûrâtını affeyle. Âmîn Âmîn Âmîn
Umûm Nûr Şâkirdleri Nâmına
Saîdü’n-Nûrsî