
SAYFA 80
[43]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Âlîcenâb kardeşlerim,
Bu kusûrlu kardeşinizin kusûrlarını, sehivlerini görmek istemiyorsunuz. Görseniz de kerîmâne, âlîcenâbâne setrediyorsunuz. Fakat sizin gibi hâlis ve sıddîk kardeşlerime karşı kusurlarımı i‘tirâf etmek ve söylemekle mesrûr oluyorum, mahcûb olmuyorum. İşte binler kusurlarımdan bir kusurum da budur ki:
İşârâtü’l-İ‘câz'ın tevâfukātına dâir birinci def‘a Şâm’lı Tevfîk’le beraber baktığımız vakitte Mu‘cizât-ı Ahmediye asm bahsi sahîfesi açıldı diye, satır başında elifler ondörttür birbiriyle muvâfık nihâyetindeki تا lar dahi sevincin verdiği acele ile tam dikkat etmemiştik. Üç تا yı görmemiştik, ona da muvâfık demiştim. O vakitten beri bakamamıştım. Benim bu sehiv ve kusurumu fihristede tashîh edersiniz. Fakat bu sehiv altında İşârâtü’l-İ‘câz’ın hurûfâtının vaz‘iyetinde gāyet ince ve derin bir intizâm ucunu gördük. Belki o kusura kefâret olur. Şöyle ki:
Aynı sahîfede yetmiş altının sahîfesinin başında beş harfi, nûn’dan, vâv’dan başka beş harfi bir de ittifâk ediyorlar.
Sahîfenin satırlarının âhirinde تا dan başka, yine beş bir de ittifâk edip, ikisi ikide tevâfuk ediyor.
Karşıki sahîfenin satır başında elif, vâv’dan başka, on harf var. Altısı birde tevâfuk, dördü de ikide tevâfuk ediyor.
Satırların nihâyetlerinde altı tane تا dan başka, iki tane bir, iki tane iki de bir bir iki iki üç dört o iki sahîfede تا altı, sâkin elif altı, nûn altı, vâv beş, sâkin elif beş, elif on dört İşte bir-iki dakîkada bu iki sahîfedeki sehiv ve kusurumun altında kusurumu ta‘mîr edecek mecmû‘-u kitâbda başka bir tarzda bir derin intizâmın bu ucunu gördüm.
SAYFA 81
Şimdi yanımdaki Küçük Husrev, Hilmî, Şâmlı’nın halefi Hâfız Tevfîk, bunlarda bu ucu görüp Derin bir hakîkatin emâresidir deyip yazdılar. Ben de bu kardeşlerimle ve Emîn de beraber hem selâm, hem duâ, hem duâlarınızı istiyoruz.
Kalemi hem hârika, hem kerâmetli Husrev’in bu def‘a ona havâle ettiğimiz Mu‘cizât-ı Ahmediye asm zeyilleriyle beraber bizce o kadar ehemmiyeti var ki, ta‘rîf edilmez. Nûr ve Gül fabrikalarının bu havâlîde tâ uzaklara kadar tam fütûhât
Bugünlerde Tefsîr’in ve Onuncu Söz’ün tevâfukātına baktım. Kendi kendime dedim ki: Bu ziyâde tafsîlât israftır. Ehemmiyetli mes’eleler çoktur, vakit zâyi‘ olmasın. Birden ihtâr edildi ki: O tevâfuk altında çok ehemmiyetli bir mes’ele vardır. Hem mâdem tevâfukta bir inâyet-i hâssa ve iltifât-ı Rahmâniye Risâle-i Nûr’a karşı tezâhür etmiş. O iltifâta karşı hiss-i şükrân ve memnuniyet ve müteşekkirâne sevinç, ne kadar ifrâtkârâne olsa israf olmaz. Bu ihtâr-ı mücmeli iki cihetle îzâh edeceğim:
Birincisi: Her şeyde ne kadar cüz’î olsa da, bir kasıd ve irâdenin cilvesi bulunmasıdır. Tesâdüf, hakîkî olarak olmamasıdır. Evet, kesretin en çok dağınık ve en ziyâde tesâdüfe verilen, kelimâttaki hurûfâtın vaz‘iyetleridir.
Hususan kitabette, mâdem hiç münâsebeti olmayan ve ihtiyâr-ı beşerî karışmayan hurûfâtın vaz‘iyetlerinde bir tenâsüb, bir intizâm bulunuyor. Elbette bir irâde-i gaybiye tahtında vaz‘iyetler veriliyor. Hiç bir şey dâire-i ilim ve kudretinden hâriç olmadığı gibi, dâire-i irâde ve meşîetinden dahi hâriç değildir ki, böyle cüz’î ve dağınık şeylerde dahi bir tenâsüb gözetiliyor ve tanzîm ediliyor.
Ve o tanzîm içinde ve irâde-i âmme cilvesinde bir inâyet-i hâssa sûretinde, Risâle-i Nûr’a bir imtiyâz nev‘inde husûsî bir teveccüh ve iltifât görülmüş. Ben de bu derin mes’eleyi görmek için, İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrinin tevâfukātına dikkat ettim. Kat‘î bir kanâat ile o sırrı bildim ve hissettim.
İkinci cihet: Nasıl ki çok mübârek ve kudsî büyük bir zât, gāyet fakîr ve muhtâç bir adama, ümîd edilmediği bir tarzda, iltifâtkârâne, bir kapta bazı kâğıtlara sarılı bir hediye ihsân etse; elbette o bîçâre adam, o pek büyük zâta
SAYFA 82
karşı hediyenin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan, o hediye ile gösterilen iltifâtına karşı, ne kadar teşekkürde israf ve ifrât etse de makbûldür.
Ve o çok mübârek zâtın o hediyesine sardığı kâğıtları da teberrük deyip şeker gibi yese, hatta o hediye içindeki cevizlerin sert kabuklarını da teberrük diye ekmek gibi yutsa ve o hediyenin kabını mübârek bir kitap gibi öpse ve başına koysa, israf olmadığı gibi; aynen öyle de, Risâle-i Nûr yüzünde irâde-i âmme, inâyet-i hâssa iltifâtını tevâfuk zarfıyla ihsân edilmiş. Elbette tevâfuka dâir tafsîlât, tasvîrât fiilî teşekkürâtın bir nev‘idir ve sevincin ve minnetdârlığın heyecanlı tereşşuhâtıdır. Kusura bakılmaz. Evet, böyle bir zâtın iltifâtını gösteren maddî kırk para ihsânına karşı kırk bin teşekkür edilse, israf değil.
İkinci Mes’ele: Ben hem kendimde, hem bu yakındaki Risâle-i Nûr talebelerinde, şuhûr-u muharremeden sonra bir yorgunluk ve şevkte bir fütûr görüyordum. Sebebini vâzıhan bilmiyordum. Şimdi, eskide söylediğim tahmînî sebeb, hakîkat olduğunu gördüm. Şöyle ki:
Nasıl maddî hava fenâ ise, fenâ te’sîr ediyor. Ma‘nevî hava da bozulsa, herkesin isti‘dâdına göre bir sarsıntı verir. Şuhûr-u selâse ve muharremede âlem-i İslâm ma‘nevî havası, umûm ehl-i îmânın âhiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvîrleri, o havayı sâfîleştiriyor. Müdhiş ârızalara ve fırtınalara mukābele ediyor. Herkes o sâyede ve sâyesinde derecesine göre istifâde eder.
Fakat o şuhûr-u mübâreke gittikten sonra, âdetâ o âhiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi, dünya sergisi açılmaya başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaz‘iyeti değişiyor. Havayı tesmîm eden buhârât-ı müzahrefe, o ma‘nevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir.
Bu havanın zararından kurtulmak çâresi, Risâle-i Nûr’un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyâdeleşse, kudsî vazîfe i‘tibâriyle daha ziyâde ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünki başkaların fütûr ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyâdeleşmeye sebebdir. Zîrâ gidenlerin vazîfelerini de bir derece yapmaya mecbûr bilir ve bilmelidirler.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 83
[44]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ تَوَافُقَاتِ الْكَلِمَاتِ وَحُرُوفَاتِهَا فٖی كِتَابِ الْكَٓائِنَاتِ
Azîz, sıddîk, âlîcenâb kardeşlerim,
Nûr ve Gül fabrikalarının vaz‘iyetlerinden, bu acîb zamanda ne tarzda olduğunu haber vermiyorsunuz. Hâlbuki bu dünyada en ziyâde alâkadâr olduğum onlardır. Her ne ise;
Bu def‘a hakîkatlerin yemişleri nev‘inde ve Risâle-i Nûr talebelerinin medâr-ı teşvîki olan letâif-i tevâfukiyeden birisi, Feyzî’nin sebebiyle ve arzusuyla size gönderildi. HâşiyeŞöyle ki:
Bir gün tashîhât işim yoktu. İşârâtü’l-İ‘câz’ın ت tevâfuku hakkında yanlışım ve sehvim hâtırıma geldi. Bir keffâretü’z-zünûb aradım. Birden Lafzullâh'ın başı olan elif, Risâle-i Nûr’un bir muhtasar fihristesi ve çekirdek-i aslîsi olan İşârâtü’l-İ‘câz’da ve resâil-i sâirede kerâmetkârâne vaz‘iyetler gösterdiğini düşündüm. Acaba Lafzul-lâh'ın ل ve ە harfleri dahi ne vaz‘iyet gösterecek diye, baştan aşağıya kadar bütün İşârâtü’l-İ‘câz’ı sahîfelerdeki satır başları ve nihâyetlerini saydım. ل ve ە nin elif gibi kerâmetkârâne vaz‘iyetini gördüm. Belki inşâallâh, tevâfukta sehivden gelen kusurlarıma ve yanlışlarıma bu da bir küçük keffâretü’z-zünûb olur. Evvelki mektûbda, İşârâtü’l-İ‘câz’da sâir hurûfâtın mecmûu başka bir tarzda ehemmiyetli bir vaz‘iyet-i hârikaları bulunduğuna bir işâret, bir uç, bir emâre gördüğümüzü size yazmıştık. Fakat o geniş sırrı tamâmen görmek çok zamana muhtâç olduğundan, çok ehemmiyetli vazîfeler şimdilik onunla iştigāle müsâade etmedi.
Azîz kardeşlerim Bu sıkıntılı zamanda ve tazyîkāt altında akıl ve kalbi eğlendiren ve keyiflendiren böyle tefekkühât-ı ilmiyeyi israf saymayınız. Hüsn-ü niyet öyle bir kimyadır ki, şişeleri, elmasa çevirir. Toprağı, altın
SAYFA 84
yapar. İnşâallâh o hüsn-ü niyetle, bu tefekkühât dahi hakîkî bir gıda anbarına bir anahtar olur ve hizmette zaafa düşenlere kūt ve kuvvete yol açar.
Lafzullâhın âhir harfi seksen beş def‘a o Lafza-i Celâl'in evvelki harfi oluyor.
اللّٰهُ وَاحِدٌ: adedine ma‘nîdâr bir tek farkla tevâfuk lisânıyla اَللّٰهُ وَاحِدٌ der. ە bir adedi, seksen beş def‘a hemen hemen umûmiyetle tevâfuk eder. Yalnız bazen bir sahîfe fâsıla olur. ە iki adedi, kırk iki def‘a ekseriyet-i mutlaka ile tevâfuk eder. ە üç adedi, yirmi beş def‘adır, ekserî tevâfuktadır. Hecede ikinci ve Kur’ân’da ve بِسْمِ اللّٰهِ da birinci harf olan ب yine seksen beş def‘a bir oluyor. اَللّٰهُ وَاحِدٌ der. ب iki adedi kırk üç olup, bir farkla ە nin ikisine tevâfuk eder. ب üç adedi yirmi yedi olup ە nin üçüne iki farkla tevâfuk eder. ت beş adedi yirmi üç def‘a, ە nin üç adedine iki farkla tevâfuk eder. ت altı adedi on beş def‘a, و ın dört adedine tevâfuk eder. و altı adedi yirmi altı veya yirmi yedi def‘adır. و ın beş adedi yirmi beş def‘a olup, altı adedine bir veya iki farkla tevâfuk eder. altı adedi, sekiz def‘a ve ا beş adedi sekiz def‘a birbiriyle tam tevâfuk eder.
Elhâsıl: Beş ە ile altı هُوَ ism-i mukaddesi oldukları için kerâmetkârâne vaz‘iyetler gösteriyorlar. Lafzul-lâhın ortadaki harfi olan lâm, yetmiş beş def‘a evvelki harfi olan elif oluyor. Hemen hemen umûmiyetle tevâfuk ile هُوَ اللّٰهُ adedine üç farkla tevâfuk lisânıyla هُوَ اللّٰهُ okuyor. Lâmın iki adedi altmış beş def‘a olup, ekseriyet-i mutlaka ile tevâfuk ederek, farksız veya iki farkla اَللّٰهُ adedine tevâfuk lisânıyla اَللّٰهُ der, zikreder. Ve lâmın üç adedi ekserî birbirine tevâfuk ile otuz üç def‘a olarak, otuz üç aded-i mübârekine tevâfukla ve lâmın makām-ı cifrîsine üç farkla tevâfuk etmekle beraber, yalnız ma‘nîdâr bir farkla وَاحِدٌ اَحَدٌ adedine tevâfuk lisânıyla وَاحِدٌ اَحَدٌ der, hükmeder. Lâmın dört adedi on sekiz olup وَاحِدٌ adedi olan on dokuzuna yalnız bir ma‘nîdâr farkla, tevâfuk lisânıyla وَاحِدٌ der. Tevhîdi i‘lân eder. Bu dört adedi, iki aded ile beraber, yalnız iki farkla, tevâfuk diliyle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ okurlar.
SAYFA 85
İşte seksen beş, yetmiş beş, altmış beş olması ve bir adedi seksen beş ve iki adedi onun yarısı olan kırka ve üçü onun nısfı Hâşiyeyirmiye inmesi ve birbiriyle tevâfukları ve Lafza-i Celâl'in ve Kelime-i Tevhîdin lem‘alarını ifade etmeleri gibi, muntazam niseb-i adediye ve ma‘nîdâr münâsebât-ı tevâfukiye bize kanâat veriyor ki, tesâdüfî değil, belki alâmet-i kabûl bir tevfîktir, bir tanzîmdir.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[45]
[Risâle-i Nûr’a işâret eden otuz üçüncü âyetin istihrâcına dâir Hâfız Alî’nin bir fıkrasıdır]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Üstâdım Hazretleri,
Dün akşam namazını kılarken ikinci rek‘atinde Fâtiha-i Şerîfe’den sonra شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ âyetini okurken, hiç düşünmediğim hâlde, akıl ve kalbimde de bir şey, taharrîye bir sebeb yokken, birdenbire rûhumun penceresine şu azîm âyet-i kerîmenin Risâle-i Nûr’a ve müellifine bir münâsebet-i ma‘neviye ile işareti gösterildi. Namazdan sonra ben düşündüm. Hakîkaten kuvvetli bir münâsebet-i ma‘neviyesi var. Şöyle ki:
Bu kâinâtta vahdâniyet-i İlâhiyeyi cin ve inse ve rûhâniyâta karşı kat‘î bir sûrette gösterip isbat eden birincisi Kur’ân-ı Azîmüşşân olduğu gibi; bu asırda ikinci ve üçüncü derecede kemâl-i adâletle, sâdık ve musaddak huccetlerle vahdâniyeti gāyet vâzıh ve bâhir bir sûrette kâinât safahâtında ins ve cinnin enzârına arz edip isbat eden Risâle-i Nûr, bütün tabakāt-ı beşere hem medrese, hem mekteb, hem kışla, hem hakîm, hem hâkim olarak en âmî avâmdan en ehass-ı havâssa kadar ders verip ta‘lîm ve terbiye etmesi bizce meşhûd olmasıyla, bu âyet-i kerîmenin bir mevzû‘u ve bir mâsadakı da Risâle-i Nûr olduğuna şübhesiz bir kanâat veriyor.
SAYFA 86
İkincisi: Kelime-i Tevhîd'den sonra اَلْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ isimleriyle Cenâb-ı Hakk Celle Celâlühû zâtını tavsîf buyurup, ikinci derecede aynı isimlerin mazharı olan Risâle-i Nûr’a ve tercümanına işâret etmesi, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın şânına yakışır bir keyfiyettir.
Çünki bütün dünyaya muhâlif olarak fakr-ı hâliyle beraber izzet-i şerîat-ı İlâhiyeyi ve izzet-i ilmiyeyi muhâfaza için ölümden beter musîbetlere karşı göğüs geren ve tahammül eden Risâle-i Nûr müellifi olduğu gibi; zeminde ve semâvâttaki hikmetle tasarrufâtın muammâsını açan, yine Risâle-i Nûr olduğu sâdık ve musaddaktır.
Bu kuvvetli münâsebet-i ma‘neviyeyi te’yîd eden bir emâresi şudur ki: اُولُوا الْعِلْمِ n makam-ı cifrîsi iki yüz on dört olup, Risâle-i Nûr’un bir ismi olan Bedîüzzamân’ın makamına şeddeli ز ve ل aslî sayılmak cihetiyle iki yüz ondörde tam tamına tevâfuku, müellifin hakîkî ve dâimî olan ismi Mollâ Saîd in makamı olan iki yüz on beş adedine bir tek fark ile tevâfuku, elbette bu kelime-i kudsiyenin her asra baktığı gibi, bu asra da medâr-ı nazar bir ferdi Risâle-i Nûr olduğuna bir emâre olduğu gibi; اُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ cümlesinin makamı, okunmayan vâv ve iki hemze sayılmaz altı yüzbir adediyle, Risâlei'n-Nûr’un beş yüz doksan dokuz makamına, yalnız iki fark ile iki ismine tevâfuku dahi bir emâredir.
Hem شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ cümle-i tevhîdiye-i kudsiyesinin makam-ı cifrîsi ve ebcedîsi olan bin üç yüz altmış adediyle Hâşiye, tam tamına bu acîb isyan ve tuğyân ve temerrüd asrının, bu garîb galeyân ve küfrân ve ilhâd zamanının bu senesine ve bulunduğumuz bu târîhe tevâfuku ve tetâbuku, elbette kavî bir emâredir ki, bu pek büyük ve âmm ve geniş olan tevhîd ve şehâdetin medâr-ı nazar ehemmiyetli efrâdı ve mâsadakları, her zamandan ziyâde bu şehâdete daha muhtâç bu asrın bu vaktinde bulunacaktır. Hem şimdilik o şehâdeti te’sîrli bir sûrette isbat eden Risâle-i Nûr’un o efraddan birisi ve husûsî medâr-ı nazar olduğuna pek çok emâreler ve işaretler ve beşâretler vardır. اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
Hâfız Ali Rahmetullâhi aleyh
SAYFA 87
[46]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
[Birden ihtâr edilen bir mes’ele]
Âhirzamanda bir şahsın hatîât ve günahlarının gāyet dehşetli bir yekün teşkîl ettiğine dâir rivâyetler vardır. Eskide, Acaba âdî bir adam, binler adam kadar günâh işleyebilir mi? Ve o âhirzamanda bildiğimiz günâhlardan başka hangi günahlardır ki, kâinâtın hey’et-i mecmûasına dokunur, kıyâmetin kopmasına ve dünyaları başlarına harâb olmasına sebebiyet verir? diye düşünüyordum. Şimdi bu zamanda müteaddid esbâbını gördük.
Ezcümle, müteaddid vücûhundan radyomla anlaşıldı ki, o bir tek adam, bir tek kelime ile, bir milyon kebâiri birden işler. Ve milyonlarla insanı dinlettirmekle günâhlara sokar. Evet, küre-i havanın yüz binler kelimeleri birden söyleyen ve bir dili olan radyo unsuru, nev‘-i beşere öyle bir ni‘met-i İlâhiyedir ki, küre-i havayı bütün zerrâtıyla şükür ve hamd ü senâ ile doldurmak lâzım gelirken, dalâletten tevellüd eden sefâhet-i beşeriye, o azîm ni‘meti şükrün aksine isti‘mâl ettiğinden, elbette tokat yiyecek.
Nasıl ki havârik-ı medeniyet nâmı altındaki ihsânât-ı İlâhiyeyi, bu mimsiz, gaddâr medeniyet hüsn-ü isti‘mâl ile şükrünü edâ edemeyerek tahrîbâta sarf edip küfrân-ı ni‘met ettiği için öyle bir tokat yedi ki, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi kaybettirdi. Ve en medenî tasavvur ettiği insanları, en bedevî ve vahşi derekesinden daha aşağıya indirdi. Cehenneme gitmeden evvel, cehennem azâbını tattırıyor.
Evet, radyonun küllî ni‘metiyet ciheti küllî bir şükür iktizâ eder. Ve o küllî şükür de, Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın kelâm-ı ezelîsinin şimdiki bütün muhâtablarına birden yetiştirmek için, küllî yüz bin dilli semâvî bir hâfız hükmünde, her vakit kâinâtta Kur’ân’ı okumalıdır. Tâ o ni‘metin küllî şükrünü edâ ve o ni‘meti idâme etsin.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 88
[47]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Lillâhilhamd bu havâlîde Resâilü’n-Nûr kendi kendine tevessü‘ ediyor. Ve bilhassa Husrev’in mektûbundaki bin kalem ve mübâreklerin mektûbundaki ümmîlerin kalemleri öyle bir kamçı ve teşvîk oldu ki, en tenbellerini şevkle çalışmaya sevk etti. Ve o iki mektûb, tılsımlı, efsunlu, te’sîrli nüshalar gibi muhâfaza ediliyor ve okutturuluyor. Onları görenler o mektûblardan anlarlar ki, bu usanç verici zamanda ekmekten, nafakadan ve her hâdiseden ve her hâcetten ziyâde Risâle-i Nûr’a ihtiyâç var ki, böyle fevkalâde oluyor.
Husrev’in dâimâ isâbetli ve fâideli ve çok yüksek fikri, her vakit Kur’ân hizmetinde kıymetdârdır. Yalnız bu cümlesi ihtiyâta o kadar ihtiyâç kalmamış diye bir ihtiyâtsızlık olabilir. Çünki münâfıklara karşı dâimâ ihtiyât lâzımdır.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[48]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin, yani Nûr fabrikasının sâhibi ve mübârek cemâatin imamının Atabey’den gelen mektûbları bizi çok mesrûr eyledi. Üç-dört ay zarfında, üç-dört köyde ümmîlerden elli aded kalem Risâle-i Nûr’u yazmaya muvaffak olmaları, elbette Ali’lerin ve Mustafa’ların şübhesiz hârika bir kerâmet-i sadâkatleridir. Kerâmetkârâne bu vâkıa, bu havâlîde Risâle-i Nûr şâkirdlerini çok kuvvetle ümidlendirdi, ziyâde şevk verdi. Size de ve o ümmî kâtiblere de yüz bin bârekallâh
SAYFA 89
Nûr fabrikasının, Gül fabrikasının Risâle-i Nûr’a derece-i hizmetlerini merâk edip sormuştum. Ümîd ve tahmînimin pek fevkınde olarak Husrev’in mektûbundan bin kalemle Risâle-i Nûr’a hizmet haberini ve bilhassa sizin de yalnız ümmîlerden birkaç köyde elli kalemin imdâda yetişmesi, bâkî bir hazinenin müjdesi kadar bizi memnûn etti.
Allâh sizlerden ebedî râzı olsun, âmîn. Ve sizi, hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede muvaffak eylesin, âmîn. Büyük Hâfız Alî’nin, Nazîf’le tevâfuku ve tetâbuku, yalnız bir-iki cihetle değil, çok cihetlerle mâbeynlerinde tevâfuk var.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederim.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[49]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Şefkat yüzünden, esâsât-ı İslâmiyenin hâricindeki bid‘at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakîkattir.
Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbâniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten Lil’âlemîn Zât’ın asm mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir. Belki dalâlete ve ilhâda sirâyet eden bir maraz-ı rûhî ve bir sakam-ı kalbîdir.
Meselâ, kâfir ve münâfıkların cehennemde yanmalarını ve azâb ve cihâd gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve te’vîle sapmak, Kur’ân’ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzîb olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gāyet derecede bir merhametsizliktir.
SAYFA 90
Çünki ma‘sûm hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvanlara şedîd bir gadir ve vahşi bir vicdânsızlıktır. Ve binler müslümanların hayât-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i îmânın sû’-i âkıbetine ve müdhiş günâhlara sevk eden adamlara şefkatkârâne tarafdâr olmak ve merhametkârâne cezâdan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o mazlum ehl-i îmâna dehşetli bir merhametsizlik ve şenî‘ bir gadirdir.
Risâle-i Nûr’da kat‘iyetle isbat edilmiş ki, küfür ve dalâlet, kâinâta büyük bir tahkîr ve mevcûdâta bir zulm-ü azîmdir. Ve rahmetin ref‘ine ve âfâtın nüzûlüne vesîledir. Hatta deniz dibinde balıklar, cânîlerden şekvâ ederler ki, İstirâhatimizin selbine sebeb oldular diye rivâyet-i sahîha vardır. O hâlde kâfirin azâb çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz ma‘sûmlara acımıyor ve şefkat etmeyip hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zaman ma‘sûmlar da yanarlar, onlara acımamak olmuyor. Fakat cânîlerin cezâlarından zarar gören mazlûmların hakkında gizli bir merhamet var.
Bir zaman, eski harb-i umûmî’de, düşmanların ehl-i İslâm’a ve bilhassa çoluk çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyâde olduğundan, tahammülüm hâricinde azâb çekerdim. Birden kalbime geldi ki, o maktûl ma‘sûmlar şehîd olup velî oluyorlar. Fânî hayatları, bâkî bir hayâta tebdîl ediliyor. Ve zâyi‘ olan malları sadaka hükmünde olup, bâkî bir mal ile mübâdele olur.
Hatta o mazlumlara kâfir de olsa, âhirette kendilerine göre o dünyevî âfâttan çektikleri belâlara mukābil rahmet-i İlâhiyenin hazînesinden öyle mükâfâtları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlûmlar haklarında büyük bir tezâhür-ü rahmet görüp, Yâ Rabbi Şükür, Elhamdülillâh diyeceklerini bildim. Ve kat‘î bir sûrette kanâat getirdim. Ve ifrât-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 91
[Ahmed Nazîf’in bir mektûbudur]
[50]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ النُّورِ
Sevgili ve kıymetli Üstâdım, fazîlet-meâb Efendim Hazretleri,
Ebedî minnetdârı ve hâdimi bulunduğum Risâle-i Nûr’un feyzinden, lâyık olmadığım pek çok eltâf-ı Rabbâniyeye mazhariyetimi, gözlerimden sevinç yaşları akıtarak görmekte ve ne sûretle şükrânlarımla mukābele edeceğimden âciz bulunmaktayım. Dünün menfûr-u umûmîsi Nazîf, bugünün parlak bir vatanperveri veya hakîkatçisi bulunmaktadır.
[اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی]
Senelerden beri müştâkı bulunduğum Nûr ve Gül fabrikaları Mübârekler hey’etinin ve o mukaddes fabrikanın makine ve çarklarının nûrlu sadâlarını kulaklarımla işitmek ve şu âciz ve fakîr ve câhil vaz‘iyetimle o yüksek ve Aşere-i Mübeşşere-i Kur’âniye’den olan Ashâb-ı Güzîn Rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn Efendilerimizin bugün şahsiyet-i ma‘neviyelerini küçük bir mikyâsta temsîl eden sıddîklar, mücâhidler, fedâkâr kahramanlar cemâatinin iki mühim uzvu bulunan azîz kardeşlerimizden mübârek Sabrî ve Büyük Hâfız Alî’nin hakkımda gösterdikleri âlîcenâbâne muhabbet ve merbûtiyet-i kalbiye ve hâdiselerin aynen tevâfuku, bu yüksek ve muktedir nûr deryasının nûrlu rüzgârlarından hâsıl olan dalgaların hışırtılarından sızan bir kerâmet-i gaybiye bulunduğundan, bizce pek kıymetdâr olan bu mühim tevâfukātın, günâhkâr ve bütün geçmiş ömrü isyanla dolu bu âdî şahsımın öyle yüksek ve mukaddes bir hey’etin mübârek iki uzvu tarafından hüsn-ü kabûl görülerek iltifâtlarına mazhar ve kıymetli mesâî ve hizmet-i kudsiyelerine tevâfukla, pek cüz’î ve değersiz hizmetimize iştirâk ederek benimsemek ve kabûl etmek yüksekliğinde bulunmaları, Risâle-i Nûr’un kudsî kerâmetiyle Cenâb-ı Rabb-i İzzet’in nihâyetsiz eltâf-ı Sübhâniyesinden büyük bir lütf-u Rabbânî bulunduğunu şükrânla arz eder ve bu kıymetli kardeşlerimizin hizmet-i kudsiyelerinin denizden bir katre mesâbesindeki ve çok hatâlı ve kıymetsiz ve
SAYFA 92
cüz’î olan hizmetimizin âsâr-ı fiiliyesi olarak, bugün bendenizi lâyık bulunmadığım hâlde, âciz ve câhil ve günâhkâr şahsiyetim böyle yüksek ve erişilmesi muhâl olan Ashâb-ı Resûlullâh rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn hazerâtının şahsiyet-i ma‘neviyesinin küçük bir cilvesinin gölgesini temsîl eden mübârekler hey’etinin iki a‘zâsının yüksek iltifâtlarına mazhar etmiştir ki, bendenizi bu kudsî mazhariyete eriştiren Risâle-i Nûr delâletiyle Kādir-i Mutlak ve Hâlik-ı Zülcelâl’e, Risâle-i Nûr’un hurûfâtı ve mevcûdâtın mikdârınca hamd ü senâ eder ve bu güzîde ve kıymetdâr mübârekler hey’etinin her bir a‘zâlarına ve bütün kardeşlerimize ayrı ayrı ihtirâmla minnet ve şükrânlarımı arz ederim. Ve kendilerini ikinci üstâd olarak kabûl ettiğimden, kıymetli irşadlarından mahrûm bırakmamalarını ve dâimî duâlarını dâimâ taleb etmekte bulunduğumun iblâğını büyük üstâdım ve mürşid-i a‘zam Efendimiz'den dileyerek mübârek el ve ayaklarınızdan öper ve rızâ-yı İlâhîye ve ru’yet-i Cemâlullâha mazhariyetinizi Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eylerim efendim.
Talebeniz ve hizmetkârınız
Ahmed Nazîf Çelebi
[51]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Size bu def‘a iki parçayı gönderiyorum.
Birisi: Evvelce bir kısmını size göndermiştim. Şimdi bir ihtâr-ı ma‘nevî ile o parça hem tekmîl edildi, hem ehemmiyetli olduğu bildirildi. Eski Saîd’in siyâsetle münâsebetdâr eski eserlerini görenlere fâidesi var. Fakat bir parça mahremcedir, lâhikaya girmeli.
SAYFA 93
İkinci parça: Ma‘nevî bir ihtâra binâen, Risâle-i Nûr’un hizmetine bilmeyerek zarar verebilen bazı yeni eserleri alan bir kardeşimizi bir îkāz, bir ihtârdır ki, sâir Risâle-i Nûr talebeleri, vazîfelerine halel vermemek için bir tenbîhtir. Bu da lâhikaya girsin.
Hulûsî-i Sâlis imzasıyla ehemmiyetli ve beni çok mesrûr eden ve Küçük Lütfü’nün bir vârisi olan bir zâtın Risâle-i Nûr’a kıymetdâr hizmeti ve tesâhubunu beyân eden bir mektûbu aldım. O zât kimdir? Ben çok selâm ve duâ ile onu tebrîk ediyorum. Gül ve Nûr fabrikaları ve Mübârekler başta olarak umûm kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Bu memleketi tenvîr eden ve cennet kokularıyla râyihalandıran o fabrikaları Cenâb-ı Hakk muvaffak ve dâim eylesin. Âmîn. Biz burada onların parlak nûrlarıyla ve şirin, güzel kokularıyla âlem-i bekānın râyihasını istişmâm ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vukū‘ bulan bir hâdise münâsebetiyle beyân ediyorum ki:
Risâle-i Nûr, hakāik-i İslâmiyeye dâir ihtiyaçlara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâç bırakmıyor. Kat‘î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkîkî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâle-i Nûr’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâle-i Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakîkîye îsâl eder.
Bu fakîr kardeşiniz, yirmi seneden evvel kesret-i mütâlaa ile bazen bir günde bir cild kitabı anlayarak mütâlaa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Risâle-i Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtâç olmadım, başka kitapları yanımda bulundurmadım. Risâle-i Nûr çok mütenevvi‘ hakāike dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtâç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâç olmamak lâzım gelir.