
SAYFA 310
[154]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, bu acîb zamanda, sizin gibi hâlis, muhlis, mahviyetli, fedâkâr kardeşleri bize ihsân eylemiş.
Bu def‘a Husrev’in, Hâfız Alî’nin, Hâfız Mustafâ’nın, Küçük Alî’nin birbirine hitâben yazdıkları dört mektûblarını okudum. En derin kalbimde bir sürûr, bir hiss-i şükrân, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymetdâr kardeşlerimin ne derece âlî-himmet ve yüksek rûhlu, Risâle-i Nûr hizmetinde ne derece fedâkâr olduklarını anladım. Ve Risâle-i Nûr böyle kuvvetli ve hâlis ellere tevdî‘ edildiğinden, bize kat‘î kanâat verdi ki, Risâle-i Nûr mağlûb olmayacak. Bu kuvvetli tesânüd, onu dâimâ yaşattırıp parlattıracak.
Evet kardeşlerim Sizler, ihlâs sırrını tam muhâfaza ediyorsunuz. Bu kadar esbâb-ı tefrika içinde vahdetinizi muhâfaza, hakîkaten bir hârikadır. Hâfız Alî’nin hakîkaten müstesnâ bir mahviyet ve tevâzuu içinde ihlâsı ve fenâfil'ihvân düstûrunu muhâfaza etmesi; ve Husrev’in hakîkaten tedbîrce bana ihtiyâç bırakmayacak bir derecede tedbîri ve dirâyeti ve Hâfız Alî gibi yüksek ihlâsı ve mahviyeti; Ve Hâfız Mustafâ’nın hizmet-i Nûriyede büyük iktidârı içinde kuvvetli bir sadâkati ve fedâkârâne teslîmiyeti; ve hem Abdurrahmân, hem Lütfü, hem Hâfız Alî ma‘nâsını taşıyan büyük rûhlu Küçük Ali, Risâle-i Nûr hizmetini dünyada her şeye tercîhen hayatının en büyük maksadı yapması ve sebeb-i ihtilâfa karşı kuvvetli mukāvemeti bulunduğunu, bu dört mektûbunuz bana bildirdi. Aynı sistemde, mes’elede alâkadâr kahraman Tâhirî ve kahraman Rüşdü’nün dahi aynı hakîkatte ve aynı ahlâkta bulunduklarını hiç şübhe etmiyoruz.
Bu altı rüknün, bu muvakkat sarsıntıdan hakîkî bir tesânüdle birbirine el ele, omuz omuza, baş başa vermesi, altı yüz, belki altı bin kıymet-i ma‘neviyeyi alıyor diye, Cenâb-ı Hakk’a Risâle-i Nûr hesabına hadsiz şükür ediyoruz ve sizi de tebrîk ediyoruz. Isparta içindeki hâs ve hâlis kardeşlerimizden bu âhir mektûblarda, Mehmed Zühdü, Isparta Hâfız Ali’sinden haber almadığımdan merâk ettim. Râhatsız değiller mi?
SAYFA 311
Sandıklı tarafından, kemâl-i şevkle ve ciddiyetle fa‘âliyette bulunan Hasan Âtıf kardeşimizin bir mektûbundan anladık ki, orada perde altında fa‘âliyetini durdurmak için bazı hocalar, bir kısım tarîkate mensûb adamları vâsıta edip fütûr veriyorlar. Hâlbuki mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübâreze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsâade etmiyor. Hem müşterileri de aramaya mecbûr değiliz, müşterîler yalvarmalı.
O kardeşimiz, hakîkaten hâlis ve tam sâdık, kalemi gibi kalbi, rûhu da güzel. Fakat birden her şeyi mükemmel ister, onun için biraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar hem ihtiyât etsin, hem de mübtedi‘ hocalara mübâreze kapısını açmasın. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk onu muvaffak eder. O mıntıkada kendi gibi hâlis rükünleri bulur, belki de bulmuş. Biz başta onu ve onun etrafındaki Risâle-i Nûr şâkirdlerini tebrîk ediyoruz. Onların az hizmetlerine de çok nazarıyla bakıyoruz. Ben burada onlarla muhâbere ve müşâvere edemediğimden, sizler benim bedelime o kardeşlerimize hem selâmımızı, hem ma‘nevî kazançlarımıza hâslar dâiresinde, Âtıf’ın sâdık rufekāsı ünvânı altında dâhildirler. Her sabah yanımızda ma‘nen bulunuyorlar. Feyzî’ye yazdığı salavâtlara âit tashîhâtı siz yaparsınız. Bir kısmını Feyzî yaptı, leffen gönderildi. Hasan Âtıf’ın Feyzî’den sorduğu adamlar, şimdi burada değiller. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve muvaffakiyetlerine duâ ediyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[155]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, müteyakkız, samîmî, müttehid, mübârek kardeşlerim,
Ben de sizi tebrîk ediyorum ki, şeytân-ı cinnî ve insînin desîselerini akîm bıraktınız. Cenâb-ı Hakk sizi bu hizmet-i nûriyede dâimâ muvaffak eylesin. Âmîn. Ve sizden ebeden râzı olsun. Âmîn.
SAYFA 312
Eskide, bir zaman Barla’da, bütün tarîkatlerin şecere-i külliyesini tanzîm ve istinsâh etmek için Hâfız Alî ile Husrev, o vakit o işte bulundular, çalıştılar. Tâ o vakitte bu iki zât, ileride Risâle-i Nûr’a ehemmiyetli hizmette bulunacaklarını ve başta iki göz gibi, iki bakar bir görür, diye kuvvetli bir temennî ile ümîd etmiştim. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o ümîdim, o zamandan beri tahakkuk etti ve ediyor ve şimdi tam oldu.
Kardeşlerim Sizde vukū‘ bulan küçücük kusurları çok i‘zâm etmeyiniz. Yalnız ben değil, belki zannediyorum ki hakîkate muttali‘ olan herkes tasdîk eder ki, Isparta ve havâlîsindeki Risâle-i Nûr şâkirdlerinde fevkalâde bir sadâkat ve sebât ve uhuvvet ve ihlâs ve kahramanlık var ki, bu acîb zamanda binler esbâb-ı fesad ve ifsâd içinde vahdetlerini ve ittifâklarını ve hizmette ciddiyetlerini muhâfaza ediyorlar. Bu kadar fırtınalı hâdiseler içinde Risâle-i Nûr’u muattal bırakmadınız, söndürmediniz. Belki öyle parlattırdınız ki, bizi de ışıklandırıp gayrete getirdiniz.
Ve bilhassa bahar mevsiminde, umûmî gaflette ve derd-i maîşetin verdiği dehşetli belâ içinde böyle kemâl-i şevk ve gayretle Risâle-i Nûr’a çalışmak, hakîkaten bir inâyet-i İlâhiyedir. Sizleri bütün rûhumuzla tebrîk ediyoruz. Ve kalemlerini bizim hesabımıza çalıştırmağa karar veren altı müttehid kahraman, bir rûh, altı cesed ve altı Yeni Saîd yerinde o yirmi bir kardeşimi, yirmi bir Abdurrahmân ve Abdülmecîd yerinde kabûl ediyorum. Cenâb-ı Hakk, o kalemlerin siyah nûr olan mürekkeblerini, hadîs-i sahîhin nassı ile, her bir dirhemini yüz dirhem şühedâ kanı kıymetinde yevm-i haşirde, mîzânda, defter-i hasenâtlarına ilâve eylesin. Âmîn.
Nakkāş Mehmed ve Âsım’ın vârisi Babacan, hem hayâtta, hem Risâle-i Nûr hizmetinde bulunmaları beni mesrûr eyledi. Nûr fabrikasının sâhibi, bu âhir senelerde pek fevkalâde birkaç fa‘âl ve kahraman arkadaşıyla ettikleri hizmet-i nûriye o kadar ehemmiyetlidir ki, farazâ binler kusûrâtı olsa da, inşâallâh affettiriyor. Hâlbuki ben kat‘iyen onda kusur görmedim. Belki gāyet hafîf bir ihtâr ile benim bir hiss-i kable’l-vukūuma yardım etti. Kendisi bu mektûbunda mahviyetini son derece gösteriyor. Hakîkaten onda sırr-ı ihlâsa âit bazı seciyeleri o havâlîde ehemmiyetli sirâyeti ve semerâtı ve fâideleri var. Mahkemedeki müdâfaâtımda Bu benimle mahbûs genç Türklerden öyleleri var ki ve öyle âlî seciyeleri
SAYFA 313
taşıyorlar ki, beni hayrette bırakmış ve Türk milletinin bir sebeb-i tefevvukunu onların seciyeleriyle bildim meâlindeki cümleden murad, Hâfız Alî ve Husrev ve emsâlleridir.
Daha çok konuşacaktım. Fakat dar bir vakit, ehemmiyetli meşgaleler müsâade etmedi, kısa kaldı. Başta Nûr ve Gül fabrikalarının hey’et-i müttehidesi ve Mübâreklerin fa‘âl hey’eti ve Sava medrese-i nûriye şâkirdleri olarak umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ediyoruz.
Kardeşiniz ve size çok minnetdâr
Saîdü’n-Nûrsî
Ben Sabrî’yi tahattur ettikçe, Hakkı, Hulûsî, Süleymân beraber görünür. Ve Hâfız Alî ise, Hâfız Mustafâ, Küçük Ali ve Tâhirî'yi beraber görüyorum. Ve Husrev’i yâd ettikçe, Rüşdü, Re’fet, Mehmed Zühdü beraber hayâlimde geliyorlar. Demek her biri, bir Yeni Saîd’dir.
[156]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin çok mübârek ve çok fâideli olan nûrânî hediyelerinizi ve elmas kalemlerinizin yâdigârlarını aldık. Cenâb-ı Hakk, onları yazan o kalem sâhiblerine, her bir harfine mukābil on rahmet eylesin. Âmîn.
Bu nûrlu İhtiyâr risâlelerinin bir nevi‘ kerâmeti şudur ki: Emânet kapıya gelirken, sekiz seneden beri yalnız iki def‘a yanıma gelen buranın ihtiyâr müftüsü, belediye reîsi ile hilâf-ı me’mûl bir sûrette gelmeleri ânında, Emîn de emâneti kapıya getirmesi; hem aynı gün, İhtiyârlar emâneti geldiği vakit, bu şehirde Risâle-i Nûr’un ümmî ihtiyârların başında iki gāyet ihtiyâr zât, ayrı ayrı yerden, her ikisi ellerinde birer parça yoğurt teberrük getirmeleri; ve aynı günde
SAYFA 314
Isparta kahramanlarının bir mümessili ve yanımızda yalnız üç def‘a gelen Hilmî Bey’in, bir günlük mesâfeden gelirken hilâf-ı me’mûl olarak emânet ellerimizde iken, güyâ hediyenin sırrına gelmiş gibi girmesi; hem aynı vakitte, bir-iki kerâmet-i nûriyeye medâr Hayrî isminde bir şâkird ve Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir şâkirdi ve Daday kasabasından gelen Fuâd ile beraber girmeleri, elimizdeki emânetlerden İstanbul’da okunmak için üç nüshayı Fuâd’ın alması, elbette tesâdüfî ve ittifâkî değil, belki bu İhtiyârlar emânetine bir hüsn-ü istikbâldir ve bu havâlîde hüsn-ü te’sîrine bir işârettir.
Kardeşlerim Erkân-ı sitteden iki Alî ile Tâhirî ve Hâfız Mustafâ, bu iki-üç senede ve bilhassa bu havâlîde bana yardımları ve fütûhâtları, ya fevkalâde ihlâslarından veya yüksek iktidâr ve fa‘âliyetlerinden o derecededir ki, bu vilâyette Risâle-i Nûr şâkirdlerini ebeden minnetdâr edip, Risâle-i Nûr’u buralarda dahi ebeden yerleştirdiler. Cenâb-ı Hakk, onlardan ve sizlerden ebeden râzı olsun. Âmîn.
Kalemlerini ümmîliğime yardım veren medrese-i nûriyenin üstâdı Hacı Hâfız ve mahdûmu ve iki kardeş Mustafâ ve Sâlih ve iki kardeş Ahmed ve Süleymân ve beş kardeş beraber talebe olup, üçü bize yardım etmeleri ve Babacan da, Âsım’ın ruhunu şâd edip, o sistemde yardımımıza koşmaları ve Zekâî de Lütfü’nün ruhunu mesrûr edip, eski Zekâî gibi vazîfesine sarılması ve Marangoz Ahmed ve Kâtib Osmân ve Mehmed Zühdü ve Nûrî ve Tenekeci Mehmed gibi, eski kıymetdâr hizmetleriyle Isparta’yı nûrlandırdıkları gibi Kastamonu’nun tenvîrine koşmaları ve şimdi tanıdığım Mustafâ ve Mustafâ ve Mustafâ ve Eyûb, kalemleriyle eski dost gibi ümmîliğime yardım etmeleri, elbette şübhesiz فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ müjdesini tam tasdîk ederler.
Kâtib Osmân’ın bize hediye ettiği Mu‘cizât-ı Kur’âniye çok güzeldir, fakat zeyilleri yoktur. Onun tarafından o kıt‘ada onun zeyilleri yazılsa çok iyi olur. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 315
[157]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Merhum Mehmed Zühdü’nün rh vefâtı, hakîkaten Risâle-i Nûr cihetinde büyük bir zâyiâttır. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o mübârek zât, az bir zamanda Risâle-i Nûr’a pek çok hizmet eylemiş. Kırk-elli sene vazîfe-i nûriyesini, sekiz-on senede tamamıyla yapmış. Ve ma‘nen içimizde, dâiremizde, o fevkalâde hizmetiyle parlak bir sûrette yaşıyor. Hasenât cihetinde ölmemiş. Dâimâ defter-i a‘mâline, daha kesretli hasenât yazılıyor.
Hatta ben de, eskide, sarîh ismiyle birkaç def‘a, Risâle-i Nûr talebesi ünvânıyla yüz def‘a onu ve onu Risâle-i Nûr’a veren merhûm pederini ma‘nevî kazançlarıma şerîk ettiğim gibi; şimdi sarîh ismiyle bazı gün elli def‘aya yakın hissedâr oluyor. Demek onun hayat kazancı ziyâdeleşmiş. Cenâb-ı Hakk, onun akāribine sabr-ı cemîl ve ona mağfiret-i kâmil ihsân eylesin. Âmîn.
O, mübârek kalemini bize vermişti. Ben de onu hem Abdurrahmân, hem Abdülmecîd yerinde kabûl etmiştim. Onu vefât etmemiş gibi, dâimâ kalemi işler hükmünde kabûl ediyoruz. İki yüze yakın ma‘sûmları, hânesinde Kur’ân’ı ve Risâle-i Nûr’u ders veren o mübârek zât, aynen Abdurrahmân gibi, az bir zamanda uzun bir ömrün vazîfesini çabuk görmüş, bitirmiş, gitmiş. Kardeşimiz Kâtib Osmân’ın onun hakkında yazdığı parlak fıkra lâhikaya girdi. Hakîkaten o zât, o fıkraya lâyıktır. İnşâallâh Isparta’da o sistemde çoklar daha çıkacak. Bu acıyı unutturacak. Benim tarafımdan onun vâlidesini ve çocuklarını ta‘ziye ediniz.
Risâle-i Nûr’un gāyet ehemmiyetli bir şâkirdi olan Hulûsî Bey’in ehemmiyetli bir mektûbunu gördüm. Elhak, o kardeşimiz, birinciliğini dâimâ muhâfaza ediyor. Ben onu dâimâ kalem elinde, Risâle-i Nûr’un işi başında biliyorum. Hem bütün muhâberelerimde birinci safta muhâtabdır. Onun suâlleri ile yazılan Mektubât Risâleleri ve onun yazdığı samîmî mektûbları, onun yerinde pek çok insanları Risâle-i Nûr dâiresine celb etmiş ve ediyor. O dediği gibi, bizden uzak değil.
SAYFA 316
Her gün çok def‘a beraberiz. Muhâberemiz hiç kesilmemiş. Sizlerle konuştuğum vakit Hulûsî’yi içinde buluyorum. Sabrî, nasıl onun hesabıyla benimle konuşuyor, benim bedelime de onunla konuşsun. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Isparta’da iken Mehmed Celâl nâmında bir zât bizimle çok alâkadâr idi. Ve Abdulbâkî de fazla münâsebetdârdı. Ve sonra Isparta Hâfız Ali’si nâmında gāyet çalışkan bir şâkird zuhûr etmişti. Bunlar ne hâldedirler? Selâm ediyorum. Risâle-i Nûr’un baş kâtibi, hiç unutulmayan Şâm’lı Hâfız Tevfîk ve kardeşi nasıldırlar? Sıkıntıları yok mu? Çok selâm ve duâ ediyorum.
Bize gönderilen Kâtib Osman'ın kalemiyle Mu‘cizât-ı Kur’âniye’ye, hem Husrev’in kalemiyle diğer nüshaya zeyiller yazıldığı vakit, Sabrî veya Hâfız Alî’nin nüshalarına bakılsın. Hem İstanbul’da Hâfız Emîn’in elinde bulunan benim nüshanın zeyli kopya edilsin ki, noksân kalmasın. Çünki mübâreklerin bana gelen bir nüshasında noksân var.
[158]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu iki günde iki küçük hâdiseler, dört beş mes’eleleri tahattur ettirdi.
Birincisi: Salâhaddîn Ankara’dan yazıyor ki, tarîkat aleyhinde tecâvüze başlamışlar. Hem Ankara’da, hem şarkta o mes’elede tevkîfât varmış. Risâle-i Nûr şâkirdleri, her tarafta inâyet-i Rabbâniye altında mahfûz kalıyorlar. Onların kuvvetli ihlâsı ve tesânüdleri ve ihtiyâtları, o inâyeti haklarında devam ettiriyor.
SAYFA 317
İkincisi: Bugünlerde herkes sıkıntıdan şekvâ ediyor. Âdetâ ma‘nevî havanın bozukluğundan, maddî ve umûmî bir sıkıntı hastalığını vermiş. Hatta bana da bir gün sirâyet etti. Bizim her derdimize ilaç olan Risâle-i Nûr ile meşgul olanlarda, o sıkıntı hastalığı ya yok veya pek azdır.
Üçüncüsü: Merhum Mehmed Zühdü’nün vefâtı, Risâle-i Nûr’un hizmeti noktasında bizi çok müteessir etti. Fakat birden, geçen sene Hâfız Mehmed’in bütün müsâdere edilen risâlelerini, on gün zarfında, köyündeki Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından yazıp ona vermek, çok merdâne taahhüdleri hâtırıma geldi ve anladım ki, aslanlar yatağı olan Isparta ve havâlîsi, Mehmed Zühdü’nün hizmetini muzâaf bir sûrette yapacaklar ve o boşluğu dolduracaklar.
Dördüncüsü: Lâhikaya giren Isparta’lı kardeşlerimizin mektûblarının bazılarında, üstâdları hakkında ifrât ile tavsîfât gördüm. Kendime baktım, o vasıflardan zekâtı da bana düşmüyor, benim hakkım değil. Dedim: Acaba bu hakîkatperest kardeşlerim, çok îkāzâtımla beraber, bu hüsn-ü zan ifrâtında, hem devamlarında fâideleri nedir? Kalbe ihtâr edildi ki: Onlar ve memleketleri Isparta havâlîsi, onların en büyük hüsn-ü zanları derecesinde hüsn-ü zanlarının yümnünü gördükleri için, Beşkazalı Osmân-ı Hâlidî ks ve Topal Şükrü ks gibi ehl-i velâyete iktidâen, o nokta-i nazardan ifrât etmemişler, bir hakîkat görmüşler. Fakat nasıl keşfiyât te’vîle ve rüyalar ta‘bîre muhtâçtır. Husûsî hükümler ta‘mîm edilse, bir cihette hatâ görünür. Öyle de, onlar Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin kendilerine ve memleketlerine ettiği fâideyi, o şahs-ı ma‘nevînin mümessillerinden birisi olan, üstâd dedikleri bu kardeşlerine verip, o memleket hâdisesini umûmî bir hâdise nazarıyla bakıp ta‘mîm ederek, müfritâne bir hüsn-ü zan sûretinde göründü.
Beşincisi: Hâtıra geldi ki, Risâle-i Nûr’un eczâları çoktur. Herkes muhtâç olduğu hâlde, bütününü elde edemez. Birden Huccetullâhi’l-Bâliğa mecmûası, hâtıra cevâb olarak geldi.
Evet, Risâle-i Nûr’dan kesretli mecmûalar çıkar ki, her biri küçük, fakat kuvvetli Risâle-i Nûr olur. Her muhtâcın eline geçebilir. Bu münâsebetle, Yirmi Beşinci Söz’ün zeyillerini düşündüm. Şimdi yanımda dört-beş nüsha var, zeyilsizdirler. Mübâreklerin bu def‘a gönderdikleri nüshanın zeylinde Rumûzât-ı Semâniye fihristesinden noksân alınmış.
SAYFA 318
Sûre-i اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ ve اِنَّٓا اَعْطَیْنَا daki on üç elif, parmak ile ve Fâtiha’da on üç ال ile işaretleri ve اِنَّٓا اَنْزَلْنَا işareti gibi ehemmiyetli parçalar yoktur. Dünkü gün اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ âyetine dâir Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un âhirinde, seyâhat-i hayâliye ve seyr-i kalbî risâleciğini okudum. Ve Birinci Şuâ‘da bu âyet, Risâle-i Nûr’a işaretini tahattur ettim. Dedim: Bu iki nükte-i nûriye ve تَغْرُبُ فٖی عَیْنٍ حَمِئَةٍ huccet, nükte ve hâşiyesiyle beraber Mu‘cize-i Kur’âniye zeyilleri içine girse münâsib olur. Siz dahi münâsib görseniz yazılsın. İ‘câz-ı Kur’ân nüktelerine âit mühim parça bulsanız ilâve edebilirsiniz.
Altıncısı: Seksen küsûr sene ma‘nevî ve bâkî bir ömrü kazandırmak sırrını taşıyan şuhûr-u selâsenizi ve Leyle-i Regāib'inizi bütün rûhumla tebrîk ediyorum. İki-üç gün evvel, Yirmi İkinci Söz tashîh edilirken dinledim. Gördüm ki, içinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlîl, hem kuvvetli îmân dersi, hem gafletsiz huzûr, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibâdet-i tefekküriye gibi nûrlar var. Bir kısım şâkirdlerin ibâdet niyetiyle risâleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim. Bârekallâh dedim, hak verdim. Umûm kardeşlere ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve Receb-i Şerîf'lerini ve Leyle-i Regāib'lerini tebrîk ederiz.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Bu mektûbdaki beş-altı küçük mes’eleyi yazarken, Nûr fabrikası sâhibi Hâfız Alî’nin mektûbuyla, ihlâsta ve çalışmakta ve ince düşünmekte mümtâz Hasan Âtıf’ın mektûbunu aldık. Hâfız Alî’nin mektûbunda, Risâle-i Nûr şâkirdlerinde sırr-ı ihlâsın ne derece yüksek bir terk-i enâniyet ve hazz-ı nefsîden teberrî etmek gibi, ihlâsın en yüksek seciyeleri Risâle-i Nûr şâkirdlerinde tezâhür ediyor diye bir delîl oldu.
Ezcümle: Hâfız Alî diyor ki: Husrev kardeşimiz kendi kalemiyle yazılan Mu‘cizâtlı Kur’ân’ı fotoğrafla tab‘ına tarafdâr olmaması ve demir harflerle müsâade oluncaya kadar beklemeğe tarafdâr olması, onun fevkalâde ihlâsına ve nefsin huzûzâtından teberrîsine kat‘î delîldir. Çünki fotoğrafla tab‘ edilse, onun kendi hattı olduğu için, binler Kur’ân nüshalarını kendi eliyle yazmış gibi âlem-i İslâm’ın ma‘nevî nazarında ve uhrevî sevâb cihetinde
SAYFA 319
büyük ve ma‘sûmâne ve zararsız bir makamı terk edip, ihlâsın sırrı için hattını unutarak, demir harflere tarafdâr olmuş. Ve gösterdiği yanlışlar düşmek sebebi ise, demir harflerde üç def‘a tab‘a girmek noktasında dahi o yanlışlar bulunabilir.
Elhâsıl: Hâfız Alî’nin ihlâsından gelen ifâdesi ve Husrev’i fevkalâde ihlâs noktasında takdîr etmesi; ve Husrev de, gāyet büyük ve bâkî bir hissesini bırakıp, benim eskiden beri tekrar ettiğim bir da‘vâm ki, Risâle-i Nûr’un hakîkî şâkirdleri hizmet-i îmâniyeyi her şeyin fevkınde görür. Kutbiyet de verilse, ihlâsı için hizmetkârlığı tercîh eder. Beni o da‘vâmda bilfiil tasdîk etmesi cihetinden, bütün kuvvetimizle bu gibi kardeşlerimizi tebrîk ediyoruz.
Kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektûbundan anladım ki, hakîkaten tam çalışıyor. Kendi ta‘bîriyle, Risâle-i Nûr’un mücâhidlerinin ve efelerinin kalem yâdigârlarını bize hediye olarak irsâl ettiğine mukābil deriz: Cenâb-ı Hakk, ebeden onlardan râzı olsun. Ve daha çok ma‘nîdâr yazdığı cümleler içinde, bir parça ehl-i bid‘aya şiddet gördüm. Zaman, zemîn, Risâle-i Nûr’un müsbet mesleği, ehl-i bid‘a ile değil fiilen, belki fikren ve zihnen dahi meşgul olmaya müsâade etmez. İhtiyât her vakit lâzım. O hâlis kardeşimiz, inşâallâh oralarda kendi gibi çok hâlis şâkirdleri yetiştirecek. Biz buradaki duâmızda, Âtıf’la beraber oradaki bütün rufekālarını teşrîk ediyoruz. Ben bizzât onlarla muhâbere etmek istiyorum. Fakat mâdem Isparta o vazîfeyi daha mükemmel yapıyor. O vazîfeyi onlara bırakıyorum.
Hâfız Alî’nin mektûbunun âhirinde, medrese-i nûriye kahramanlarından ve Husrev sisteminde Ahmed ve kardeşi Süleymân hakkında takdîrâtı bizi mesrûr eyledi. Zâten o medrese-i nûriye şâkirdleri, benim nazarımda eskiden beri bir gāye-i hayâlim olan Medresetü’z-Zehrâ’nın talebeleri sûretinde düşünüyordum. Ve derdim: Onlar, bunlar oldu veya bunlar, onların dümdârlarıdır.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 320
[159]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, mücâhid kardeşlerim Hasan Âtıf ve sâdık rufekāsı,
Evvelâ bu şuhûr-u selâse-i mübârekenizi tebrîk ediyoruz. Sizin kalemlerinizin yâdigârları ve Risâle-i Nûr’dan ayrılmamak ve sebât etmek senedleri olan yazılarınızı ve dininizi dünyanın çok fevkınde tutmanıza işâret veren dünya sûreti üstündeki çizgilerinizi ve îmân hizmetinde dâimâ sebât etmenize vesîkalar hükmündeki imzalarınızı, kemâl-i memnûniyetle aldık, kabûl ettik. Cenâb-ı Hakk sizlere, hazîne-i rahmetinden onların hurûfâtı adedince defter-i a‘mâlinize haseneler yazsın. Âmîn.
Azîz kardeşlerim Bu def‘a yazılarınızda İhlâs Risâleleri'ni gördüğüm için, sizi o gibi risâlelerin dersine havâle edip, ziyâde bir derse ihtiyâç görmedim. Yalnız bunu ihtâr ediyorum ki, mesleğimiz, sırr-ı ihlâsa dayanıp, hakāik-i îmâniye olduğu için, hayat-ı dünyâya, hayât-ı ictimâiyeye mecbûr olmadan karışmamak ve rekābet ve tarafgîrliğe ve mübârezeye sevk eden hâlâttan tecerrüd etmeye mesleğimiz i‘tibâriyle mecbûruz. Binler teessüf ki, şimdiki müdhiş yılanların hücûmuna ma‘rûz bîçâre ehl-i ilim ve ehl-i diyânet, sineklerin ısırması gibi cüz’î kusûrâtı bahâne ederek, birbirini tenkîd ile, yılanların ve zındık münâfıkların tahrîbâtlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyor. Gāyet muhlis kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektûbunda, bir ihtiyâr âlim ve vâiz, Risâle-i Nûr’a zarar verecek bir vaz‘iyette bulunmuş. Benim gibi binler kusurları bulunan bir bîçârenin, ehemmiyetli iki ma‘zerete binâen bir sünneti sakal terk ettiğim bahânesiyle şahsımı çürütüp, Risâle-i Nûr’a ilişmek istemiş.
Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki, ben Risâle-i Nûr’un bir hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. O ise Risâle-i Nûr, Arş-ı A‘zam'la bağlı olan Kur’ân-ı Azîmüşşân ile bağlanmış bir hakîkî tefsîridir. Benim şahsımdaki kusûrât, ona sirâyet edemez. Benim yırtık dellâllık elbisem, onun bâkî elmaslarının kıymetini tenzîl edemez.
SAYFA 321
Sâniyen: O vâiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkîdini, i‘tirâzını, başım üstüne kabûl ediyorum. Sizler de o zâtı ve onun gibileri münâkaşa ve münâzaraya sevk etmeyiniz. Hatta tecâvüz edilse de, bedduâ ile de mukābele etmeyiniz. Kim olursa olsun, mâdem îmânı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukābele edemeyiz. Çünki daha müdhiş düşman ve yılanlar var.
Hem elimizde nûr var, topuz yok. Nûr incitmez, ışıkla okşar. Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrîk etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا düstûrunu rehber ediniz.
Hem Hasan Avnî ismindeki zât, mâdem evvelce Risâle-i Nûr’a girmiş ve yazısıyla da iştirâk etmiş, o dâire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Biz, değil onlar gibi ehl-i diyânet ve tarîkate mensûb müslümanlar, şimdi bu acîb zamanda, îmânı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allâh’ı tanıyan ve âhireti tasdîk eden hristiyan bile olsa, onlarla medâr-ı nizâ‘ noktaları medâr-ı münâkaşa etmemeği, hem bu acîb zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktizâ ediyor. Ve Risâle-i Nûr’un âlem-i İslâm’da intişârına karşı hayât-ı ictimâiye ve siyâsiye cihetinde mâni‘ler çıkmamak için, Risâle-i Nûr şâkirdleri musâlahakârâne vaz‘iyeti almaya mükelleftir.
Sakın hocaların cum‘a ve cemâatlerine ilişmeyiniz. İştirâk etmeseniz de, iştirâk edenleri tenkîd etmeyiniz. Gerçi İmâm-ı Rabbânî rahmetullâhi teâlâ aleyh demiş ki: Bid‘a olan yerlere girmeyiniz. Maksadı, sevâbı olmaz demektir. Yoksa namaz battâl olur değil. Çünki selef-i sâlihînden bir kısmı, Yezîd ve Velîd gibi şahısların arkasında namaz kılmışlar. Eğer mescide gidip gelmekte kebâire ma‘rûz kalırsa, halvethânesinde bulunması lâzımdır.
Sâlisen: Hasan Âtıf’ın mektûbunda, cesûr ve sebâtkâr zâtlardan ki efeler ta‘bîr ediyor biz o cesûr ve sebâtkâr yeni kardeşlerimizi rûh u cânla kabûl ediyoruz. Fakat Risâle-i Nûr dâiresine girenler, şahsî cesâretini kıymetleştirmek için, sarsılmaz bir sebât ve metânete ve ihvânlarının tesânüdüne cidden çalışmaya sarf edip, o cam parçası hükmünde şahsî cesâretlerini, hakîkatperestlik sıddîkiyetindeki fedâkârlık elmasına çevirmek gerektir.
SAYFA 322
Evet, mesleğimizde ihlâs-ı tâmmeden sonra en büyük esas, sebât ve metânettir. Ve o metânet cihetiyle şimdiye kadar çok vukūât var ki, öyleleri, her biri yüze mukābil bu hizmet-i nûriyeye muvaffak olmuş âdî bir adam ve yirmiotuz yaşında iken, altmış-yetmiş yaşındaki velilere tefevvuk etmişler var.
Hem bir adam, kendi başına cesâreti güzel de olsa, bir cemâat-i mütesânideye girdikten sonra, onların istirâhatini ve sarsılmamalarını muhâfaza etmek için, o şahsî cesâreti isti‘mâl edemez. سٖیرُوا عَلٰی سَیْرِ اَضْعَفِكُمْ hadîs-i şerîfinin sırrıyla hareket etmek, hem şimdilik bu müşevveş vaz‘iyetlerde çok zararlı, hem hocaları, hem ehl-i siyâseti Risâle-i Nûr’a karşı cebhe almaya ve tecâvüz etmeye sebebiyet veren şapka ve ezân mes’eleleri ve deccâl, süfyân ünvânlarını, Risâle-i Nûr şâkirdleri yabânîlere karşı lüzûmsuz medâr-ı bahis ve münâzaa edilmemek lâzımdır. Ve ihtiyât etmek elzemdir. Ve i‘tidâl-i demmi muhâfaza etmek vâcibdir. Hatta sizde cüz’î bir ihtiyâtsızlık, buraya kadar bize te’sîr ediyor.
Risâle-i Nûr bir dâire değil, mütedâhil dâireler gibi tabakātı var. Erkânlar ve sâhibler ve hâslar ve nâşirler ve talebeler ve tarafdârlar gibi tabakātları var. Erkân dâiresine liyâkati olmayan, Risâle-i Nûr’a muhâlif cereyâna tarafdâr olmamak şartıyla, dâire hâricine atılmaz. Hâsların hâsiyeti bulunmayan, zıd bir mesleğe girmemek şartıyla talebe olabilir. Bid‘a ile amel eden, kalben tarafdâr olmamak şartıyla dost olabilir. Onun için az bir kusur ile düşman sınıfına iltihâk etmemek için, dışarıya atmayınız. Fakat Risâle-i Nûr’un erkânlarında ve sâhiblerindeki esrâr ve nâzik tedbîrlere onları teşrîk etmemek gerektir.
O havâlîdeki umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ederiz. Bu şuhûr-u selâsede duâlarınızla bana yardım etmek çok ihtiyacım var.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 323
[160]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin Mi‘râc'ınızı tebrîk ve Mi‘râc Sâhibi’nin asm sünnet-i seniyesine sizi ve bizi tam muvaffak eylemesine rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz. Size bu bir-iki gün zarfında, nazar-ı dikkati celb eden bir-iki küçük mes’eleyi yazıyorum.
Evvelâ: Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir kısmı bekâr kalmaklığın çok sebeblerinden bir sebebini gösteren bir hâdise: Bugünlerde, gençlik darbesini yiyen ve bekâr kalan ve teselli bulmak için Risâle-i Nûr ile alâkadârlığa çalışan ve mühim bir mektebde ders almaya meşgul ve ehemmiyetli bir adamın kerîmesi bulunan hanıma icmâlen bir hakîkat söyledim. Belki o havâlîde bazılara fâidesi var diye yazıyorum.
Dedim ki: Mâdem gençlik darbesini yedin, bir vazîfe-i fıtriye olan tenâsül kanununa daha girme. Çünki o vazîfenin mukābilinde ücret olarak erkeğin aldığı muvakkat bir lezzet ve keyif bir derece bidâyette kâfî geliyor. Fakat bîçâre kadın, o vazîfe-i fıtriyede, bir sene ağır yükü çekmeye ve bir-iki sene veledin meşakkatine, beslenmesine ve açık-saçıklık sebebiyle kocasının nazarında sadâkatsizlik ithâmı ve kocasının da gözü dışarıda olmak ihtimâli ve ona samîmî merhamet etmemesi cihetiyle, dâimî sıkıntılara ve vicdânî azâblara mukābil, izdivâcda aldığı muvakkat bir keyif ve lezzet, bu bozuk zamanda, ona o vazîfeye mukābil yüzden birisine mukābil gelemiyor. Ve bilhassa küfüvv-ü şer‘î ta‘bîr edilen, birbirine seciyeten ve diyâneten liyâkat bulunmadığından daha ziyâde azâb çektirir. Ve bilhassa terbiye-i İslâmiye hâricinde, Müslüman nâmı altında olanlar, îmândan gelen hürmet ve merhamet-i mütekābileyi bulamadıklarından, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi mahvediyor, cehennem azâbı çektiriyor.
Hem peder, hem vâlide, tenâsül kanunundaki vazîfeden çektikleri çok meşakkat ve gördükleri çok hizmete mukābil, yalnız veledin dünyada kemâl-i hürmet ve itâatla şefkatlerine ve hizmetlerine bedel, hâlis bir hürmet ve sâdıkāne bir itâat ve vefâtlarından sonra salâhatiyle ve hayrâtıyla ve duâlarıyla onların defter-i a‘mâline hasenât yazdırmak ve on beş