KASTAMONU LÂHİKASI

240

[117]

[Ehemmiyetli bir hocanın Üstâdımız hakkında ziyâde hüsn-ü zannını ta‘dîl etmek münâsebetiyle Emîn ve Feyzî’nin o hocaya gönderdikleri mektûbdur]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ

Azîz ve sâdık ve muhterem Hoca Haşmet Efendi,

Sizin, müceddid hakkındaki mektûbunuzu hayretle okuduk. Üstâdımıza söyledik.

Üstâdımız diyor ki: Evet, bu zamanda hem îmân ve dîn, hem hayât-ı ictimâiye ve şerîat, hem hukuk-u âmme ve siyâset-i İslâmiye için gāyet ehemmiyetli bir müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi olan, hakāik-i îmâniyeyi muhâfaza noktasındaki tecdîd, en mukaddesi ve en büyüğüdür.

Şerîat ve hayât-ı ictimâiye ve siyâsiye dâireleri, ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyorlar. Rivâyet-i hadîsiyedeki, tecdîd-i dîn hakkında olan ziyâde ehemmiyet ise, îmânî hakāikteki tecdîd i‘tibâriyledir.

Fakat efkâr-ı âmmede ve hayatperest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedâr olan hayât-ı ictimâiye-i İslâmiye ve siyâset-i dîniye cihetleri, daha ziyâde ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile, o nokta-i nazardan bakıyorlar, ma‘nâ veriyorlar.

Hem bu zamanda bu üç vezâif birden bir şahısta veyâhûd bir cemâatte bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi, pek uzak görülüyor. Âdetâ kābil görülmüyor. Ancak bu üç vazîfe, âhirzamanda Âl-i Beyt-i Nebevî’nin cemâat-i nûrâniyesini temsîl eden Mehdî’de ve cemâatindeki şahs-ı ma‘nevîde ictimâ‘ edebilir.

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu asırda Risâle-i Nûr’un hakîkî şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsine, hakāik-i îmâniyeyi muhâfazada tecdîd vazîfesini yaptırmıştır. Yirmi seneden beri o vazîfe-i kudsiyede te’sîrli ve fâtihâne neşriyâtıyla gāyet dehşetli ve kuvvetli zındıkanın ve dalâletin hücûmuna karşı tam mukābele edip, yüz binler ehl-i îmânın îmânlarını kurtardığına, kırk bin adam şehâdet eder. Ama benim gibi âciz ve zayıf bir bîçârenin,

241

böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklendiğim tarzında, bîçâre şahsımı medâr-ı nazar etmemeli diyor. Ve size selâm ediyor. Biz de zât-ı âlînize ve oradaki Risâle-i Nûr ile alâkadâr olanlara selâm ediyoruz.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Emîn, Feyzî

İstanbul’a Şefîk Efendi'ye yazılan bir mektûbun sûretidir. Sizden İstanbul’a gidenlere belki fâidesi olur diye gönderildi.

[118]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Seyyid Şefîk, bayramınızı tebrîk ediyorum. Ve sizin sarsılmaz sadâkatinize i‘timâden gāyet ehemmiyetli bir ma‘nâyı size beyân ediyorum. Şöyle ki: Bu şuhûr-u selâse-i mübârekede gāyet ehemmiyetsiz bir tevehhüm yüzünden Risâle-i Nûr’un îmânî hizmetine zarar verecek ve ehl-i dalâletin eline tam bir sened verecek, bu eyyâm-ı mübârekede lüzûmsuz, ma‘nâsız ve haksız bir sûrette ve eskiden beri hiç benden zarar görmedikleri, belki dâimâ ona ve hânedânlarına gāyet ciddî ve samîmiyet beslediğim sâdâttan bir ihtiyâr âlim zâtın, beni galîz ta‘bîrlerle gıybet etmesi ve rast gelenlere lüzûmsuz bir yerde, eyyâm-ı mübârekede, ictihâdı hatâ da olsa, bir ehl-i ilim gıybet etmek اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ âyet-i şerîfinin tehdîdini nazara almayacak derece medâr-ı gıybet olan hatâsından başka, sâir gizli kusurlarını da veyâhûd gizli hâllerini teşhîrkârâne söylemek, hususan bu şuhûr-u mübârekede öyle bir gıybettir ki, tüyleri ürpertiyor.

İnsan ictihâdında hatâ edebilir. Ben ictihâdımda hatâ edebilirim. Ve bana karşı garazsız ictihâdımda hatâ var diyenlere ve isbat edenlere teşekkür edip rûh u cânla minnetdârım. Fakat şimdiye kadar o ictihâdımı tamamıyla, tam kanâatle

242

tasdîk eden binler ehl-i îmân ve onlardan çokları ehl-i ilim tasdîk ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir teselliye muhtâç olduğum bir hengâmda, sırf ehl-i îmânın îmânını Risâle-i Nûr ile muhâfaza niyet-i hâlisasıyla Necmeddîn-i Kübrâ, Muhyiddîn-i Arab gibi binler ehl-i işârât gibi, cifrî ve riyâzî hesabıyla beyân edilen bir müjde-i işâriye-i Kur’âniyeyi, kendine gelen bir kanâat-i tâmme ile, hem mahrem tutulmak şartıyla beyân ettiğim ve o ictihâdımda en muannid dinsizlere de isbat etmeye hazırım dediğim hâlde, beni galîz ta‘bîrlerle en muhterem dostlarıma gıybet etmek ve aklını kaçırmış demesi, dünyada buna hangi mezheb ile fetvâ verilebilir? Hangi fetvâyı buluyorlar? Ben her şeyden vazgeçerim, fakat adâlet-i İlâhiyenin huzûrunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helâl etmem. Titresin

Bütün sâdâtın ceddi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesini muhâfaza için hayatını ve her şeyi fedâ eden bir mazlûmun şekvâsı, elbette cevâbsız kalmayacak. İllâ bir şartla helâl edebilirim ki, bu Ramazân-ı Şerîf’de bana ve hâlis kardeşlerime verdiği endişe ve telâşı, hakperestlik damarıyla, büyüklere lâyık ve ulüvv-ü cenâbla, enâniyet-i taassubkârânesini hakîkate ve insafa fedâ edip ta‘mîre çalışmasıdır. Müşfik ve münsıf bir hoca tavrıyla, kusurumuz varsa, bize lütufkârâne ihtâr ve îkāzdır. Başkalara işâa etmemektir. Cenâb-ı Hakk, Settârü’l-Uyûb'dur. Hasenât seyyiâta mukābil gelse affeder. Îmân hizmetinde yüz binler insanın îmânını tahkîkî yapmak hasenesine karşı, benim gibi bir bîçârenin hüsn-ü niyetle, kuvvetli emârelerle inâyet-i İlâhiyeden tasavvur ettiği bir müjde-i Kur’âniyenin tefehhümünde bir yanlış, belki yüz yanlışı varsa da, o hasenâta karşı gelemez. Setr-i uyûb perdesini yırtamaz.

Her ne ise; bu mes'ele yalnız şahsıma taalluk etse idi, ben cidden nefs-i emmâremi tam kırmak için ona minnetdâr olurdum. Mesleğimiz bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk-i enâniyetle olabileceğini kat‘î kanâatimiz olduğu gibi, yirmi senedir nefs-i emmârem ister istemez o mesleğe itâate mecbûr olmuş. Risâle-i Nûr ve mukaddemâtları buna bir huccet-i kātıadır.

Fakat garaz ve inâd ve bir nevi‘ taassub-u meslekîyi ihsâs eden ve esrâr-ı mestûreyi işâa sûretinde gelen i‘tirâz ve gıybetlere karşı Eski Saîd lisânıyla derim: İşte meydan En mutaassıb ulemâdan ve en büyük velîden tut da,

243

tâ en dinsiz feylesoflara ve müdakkik hukemâlara Risâle-i Nûr’daki da‘vâları isbat etmeye hazırım. Ve hem de isbat etmişim ki, benim mahvıma ve i‘dâmıma mütemâdiyen çalışan zındık feylesoflar ve mülhidler, o da‘vâları cerh edemiyorlar ve edememişler.

Hem bütün hayâtımda delîlsiz da‘vâları zikretmediğimi, sizin gibi eski ve yeni arkadaşlarım biliyorlar. Bâhusûs Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan aldığım bir kuvvetle, Avrupa feylosoflarına Risâle-i Nûr meydan okuyor. Risâle-i Nûr bu zamanda medâr-ı nazar bir hâdise-i Kur’âniye olduğundan, bir-iki işâret değil, belki benim ile beraber Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından istihrâc edilen beş risâlede yazılan işaretler, bir cihette bine yaklaşıyor. Bin incecik saçlar dahi toplansa, kuvvetli bir ip olduğu gibi, sarâhate yakın bir delâlet olur. Vahdet-i mes'ele cihetiyle o işaretler birbirine kuvvet verir. Bazı işârâtı zayıf görmekle onu inkâr etmek, insafa, hakperestliğe muvâfık olamaz. İnkâr eden ma‘zur olamaz. Hususan lüzûmsuz ve zararlı ve müfritâne ve galîz bir gıybet olsa, bu zamanda ehl-i ilim ortasında ehl-i hakîkati ağlattıracak bir hâdise-i elîmedir.

Azîz kardeşim, bu mektûbun sûretini gayb etmeyeceksin. Her hâlde o ihtiyâr zâta okuyacaksın. Bir ehemmiyetli mektûbum okunduğu vakit, bırakmamış ki, tamam okutsun. Çünki bu gıybet mes’elesi, helâl etmek mes’elesi var. Böyle acîb bir gıybet hiç bir cihetle cevâzı olmaz. Eğer isnâd edilen o gıybetler varsa, gıybettir. Olmazsa, iftirâkârâne gıybet etmektir. Beni helâl et diye, en büyük zâtlar en küçük adamlara yalvarmışlar. Ben bir aya kadar helalleşmek için bekleyeceğim.

[Isparta’ya giden mektûbun bir parçasıdır]

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bugünlerde sabah namazının tesbîhâtında İstanbul’daki ihtiyârın garazkârâne, zındıka hesabına geçen ve şahsıma karşı galîz gıybeti, Eski Saîd damarıyla nefs-i emmârem heyecana geldi. Mazlumum dedim. Bu nevi‘ zulüm çekilmez. İntikāmını almak istedi. Birden kalbime geldi. Belki Risâle-i Nûr’un İstanbul'da intişârına bir vesîle olur. Sen

244

mâdem hayât-ı dünyeviyeyi, belki hayât-ı uhreviyeyi dahi Risâle-i Nûr’a fedâ ediyorsun. Bu izzet-i nefis damarını dahi fedâ et. Hem sebeb-i hilkat-i kâinât Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mecnûn ta‘bîri isti‘mâl eden insanlar bulunduğu gibi, senin o güneşe karşı zerrecik bir izzet-i nefsiyenin kırılmasına ehemmiyet verme diye ihtâr edildi. Benim de kalbim râhat etti. Hâşiye

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bugün burada bayramdır. Sizin mübârek bayramınızı, başta Gül ve Nûr fabrikalarının hâdimleri ve sâhibleri ve mübârekler hey’eti ve medrese-i nûriyenin şâkirdleri ve ma‘sûm ve ümmî ihtiyârlar tâifesi, Risâle-i Nûr’un fedâkâr şâkirdleri olan muhterem hemşîrelerimiz, hanımlar cemâati olarak her birisine ayrı ayrı bayramlarını tebrîk ve bu havâlîdeki Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına da onlara selâmla bayramlarını tebrîk ediyoruz. Bu def‘a başkalara yazılan mektûbların sûretleriyle iktifâ edildi. Hâşiye

Saîdü’n-Nûrsî

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Feyzî, Emîn, Kâmil, Nazîf, Zühdü, Tevfîk, Hilmî,

Âsiye, Necmiye, Lütfiye, Ulviye, Aliye, Şerîfe

245

[119]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, sebâtkâr, vefâdâr kardeşlerim,

Bu def‘a umûmunuzun hesabına bayram tebrîki ve ma‘nevî şekerlemeleri olarak mübârek Hasan Âtıf’ın ve Alevîleri Sünnîlerle barıştıran dördüncü bir Alî olan Aliköy'lü Ali’nin mektûblarını aldık. Cenâb-ı Hakk o gibi kardeşlerimizi çoğaltsın. Kardeşimiz Hasan Âtıf’ın medrese-i nûriye dershânesine ve yüksek kardeşimiz olan Hacı Hâfız’ındâiresine gelip çalışması ve müstesnâ kalemiyle bizlere yardım için Âyetü’l-Kübrâ’yı yazması ve Âyetü’l-Kübrâ’dan zevkine giden vecîz parçaları küçük levhalara yazıp bize göndermesi, gāyet tatlı bir bayram hediyesi hükmüne geçti ve Lemeât'dan

اولاشماز دَسْتِ اَدَبِ غَرْبِ هَوَسْبَارِ هَوَاكَارِ دَهَادَارْ

دَأْبِ اَدَبْ أَبَدْ مُدَّتْ قُرْآنِ ضِیَابَارِ شِفَاكَارِ هُدٰی دَارْ

Fıkrasından aldığı bir neş’e ile yazdığı Kādir Esmân bahr-i dürrdür. Yâ Rab Takdîr bilmezlerin haddini bildir. Yâ Rab Güldür, o deryâda inci güden abdini güldür Hem penceresini diyâr-ı ademe giden yola nâzır açmış olan gişeden, Kevser gişesinden dâire-i nûriyeye geçebilmelerine medâr olan meccânî birer bilet olarak Âyetü’l-Kübrâ’dan o vecîzeler birer birer varaka yazıldı gibi ince ve rakîk hissiyâtı, bizi çok mesrûr etti.

O kıymetli mektûbunda mübârek Hacı Hâfız, Rüşdü, Zühdü Bedevî, Demirci, Tenekeci, Terzi, Mehmet’lerin Osman, Zekâî, Süleymân gibi kıymetdâr kardeşlerimizden bahsederek, İstanbul ihtiyâr hâdisesinden müteessir olduklarını yazıyor. Kardeşlerim, müteessir olup merâk etmeyiniz. O hâdise ehemmiyetsizdir. Ve ehemmiyetini kaybediyor, sönüyor. Değil böyle sinek vızıltısı gibi hâdiseler, belki gök gürültüsü gibi hücumlarla Risâle-i Nûr’un kahramanları sarsılmayacaklar inşâallâh. O bîçâre de hatâsını anlamış. Fakat mevki‘-i ictimâiyesi ve ehl-i dünyâ ile ve meb‘ûslarla ciddî münâsebetdâr olması ve Nazîf’in rivâyetine göre üç bin banknotla gāyet güzel bir zevceyi doksan yaşından sonra alması noktasından dünya ile ve haysiyet ve şeref-i dünyeviye ile ziyâde alâkadâr olmak sebebiyle, kendini yalancı,

246

rezîl etmemek için, bütün bütün sözünü geri almıyor. Fakat onun ma‘nâsız i‘tirâzı söndü. Fakat ehl-i dalâlet, onun o ma‘nâsız muhâlefetinden istifâde etmek muhtemeldir. Onun için hiç ehemmiyet vermeyiniz.

Hem başımıza gelen çok hâdiseler gibi bu hâdise de, Risâle-i Nûr’un hakkında ve hakkımızda hayra incirâr edeceğini inâyet-i İlâhiyeden kuvvetle ümîd besliyoruz. Ve bu ümidimizi kuvvetlendiren çok noktalar var. Evvelâ: عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ ve Sâniyen: اِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ نَشْرَ فَضٖیلَةٍ طُوِیَتْ اَتَاحَ لَهَا لِسَانَ حَسُودٍ ve Sâlisen:;

Hücûm-u i‘tirâzı Risâle-i Nûr’a karşı değil. Belki yalnız sû’-i tefehhümle, beni enâniyetim lehinde işârâtı beyân etmişim diye i‘tirâzı fâideli çıkar. Çünki mesleğimizde enâniyet olmadığı gibi, bir mûm hükmüne geçmeyen şahsiyetimi, Kur’ân’ın hakîkat güneşinden feyiz alan Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin kameri bağlanmaz ve tâbi‘ edilmez. O çürük, fânî şahsiyetim, o bâkî, yüksek, ağır hakîkati kaldırmaz. O çürük şahsiyete gelen ârızalarla o kamer hasf olamaz.

Bu nokta-i nazardan öyle hasûdların diliyle şahsımı çürütmek, Risâle-i Nûr’un hakîkat-i Kur’âniye ile bağlandığını gösterip sukūtla onun parlamasında devam etmesini isbat edecek. Ki Ben Kur’ân’ın malıyım, onunla bağlıyım diyecek.

Orada bulunan umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm, hem bilmukābele bayramlarını tebrîk ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[120]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Kardeşlerim,

Kur’ân’ın bir tek âyetinin bir tek işareti, ihbâr-ı gayb nev‘inden bir lem‘a-i i‘câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini ma‘nevî bir ihtâr ile gördüm.

اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا: Şu âyet-i kerîmenin makam-ı cifrîsi, şedde ve tenvîn sayılmazsa, bin üç yüz ellibirdir. مَیْتًا aslı مَیِّتًا olmasından, bin üç yüz altmış bir ederek, bu târihte,

247

umûr-u azîmeden bir dehşetli gıybeti şu âyet ma‘nâ-yı işârî külliyetinde dâhil ediyor. Ve umûr-u azîmeden böyle acîb bir gıybet, aynı târihte ve aynı senede vukū‘a geldi. Şöyle ki:

On sekiz sene müddetinde, şimdi yirmi seneden geçti, sünnet-i seniyeyi muhâfaza için başına şapka koymadığından; ve on sekiz senedir ihtilâttan men‘ edilip haps-i münferid hükmünde, yalnız bir odada hayatını geçirmeye mecbûr edilen; ve husûsî ibâdetgâhında ezân-ı Muhammedî asm okuyup اللّٰە اكبر dediğinden ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakîkatini güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht-ı tevkîfe alınan bir adam, yüzer emâre ve karînelere istinâden inâyet-i İlâhiyeden geldiğine kat‘î bir kanâati ile işârât-ı Kur’âniyeden bir müjdeyi hem kendine, hem musîbetzede arkadaşlarına teselli niyetiyle beyân ettiği için, gıybet ve fenâ ta‘bîrâtla teşhîr etmek ve onun dersleriyle îmânlarını kurtaran ma‘sûm şâkirdlerini ondan tenfîr edip şübheler vermek, güyâ ortalıkta medâr-ı inkâr bir şey yokmuş ve hiç bir münkerâtı ve cinâyeti görmüyormuş gibi, yalnız o bîçârenin mevhûm bir hatâsını sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanmış ve sathî ve inâdî nazarına göre bir ictihâdî yanlışını görüyormuş zannıyla galîz ta‘bîrler ile zemmetmek, elbette bu asırda, bu memlekette, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın kasden işaretine medâr olabilir azîm bir hâdisedir.

Bence Kur’ân’ın, nasıl ki her sûresi ve bazen bir âyeti ve bazen bir kelimesi bir mu‘cize olur. Öyle de, bu âyetin tek bir işareti, ihbâr-ı gayb nev‘inden bir lem‘a-i i‘câziyedir. Bu âyetin bu işareti, bu asırda Risâle-i Nûr şâkirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emâre var:

Birincisi: Birinci Şuâ‘ olan İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi'nde Risâle-i Nûr’a ve tercümanına işâret eden ve beşinci âyet olan اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ gāyet kuvvetli karîneler ile, مَیْتًا kelime-i kudsiyesi, cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet-i mâ‘nâsıyla Saîdü’n-Nûrsî’ye tevâfuk etmesidir.

İkinci Emâre: اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ ilâ âhiri'l-âyeti; âyetin makam-ı cifrîsi ve riyâzîsi, bin üç yüz altmış bir etmesidir. Aynı târihte o acîb hâdise olmuştur.

Üçüncü Emâre: O muhterem ihtiyâr zâtı unutmak, belki şahsıma karşı tezyîfâtını ihtiyârlığına ve çok cihetlerle mâbeynimizdeki uhuvvete hürmeten helâl etmeye karar verdiğim ve biz hizmetkâr olduğumuz Kur’ân’a havâle edip bıraktığım hengâmda,

248

birden ihtiyârım hâricinde beş vecih ile zemmi zemmeden ve mu‘cizâne gıybetten altı cihetle zecreden اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا âyeti karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma‘nen, Bana bak dedi. Ben de baktım. Birden tesbîhât içinde gördüm ki, bin üç yüz ellibirden bin üç yüz altmış bir târîhini gösterdi. Hâlimize baktım. Perde altında elli birden, tâ altmış bire kadar, Risâle-i Nûr meded beklediği İstanbul âfâkında bir taarruz bulunmuş ve altmış birde birden patlamıştır.

Tahlîl: ت dört yüz, خ altı yüz, bin; م م ی ی yüz, ل ل ك ك yüz, üçüncü م ی, ن yüz, ح ح ح ب د otuz, dördüncü ی on, beş الف, bir ە ile beraber on, âhirdeki tenvîn vakfen الف olduğu için yekünü bin üç yüz elli bir Hâşiye, مَیْتًا aslı yâ-yı müşeddede olduğundan bin üç yüz altmış bir eder.

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, sıddîk, müdakkik kardeşlerim,

Birinci Şuâ‘, İşârât-ı Kur’âniyenin başında bir mukaddeme olarak size gönderdiğimiz اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ âyetine dâir Feyzî’nin istihrâcı ve اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ âyetinin istihrâcı ve melfûfen bu def‘a evvelce size gelen bir mektûbdan intihâb ettiğimiz bu parçası ile beraber işârât-ı Kur’âniye kimde varsa, onun başında bir mukaddeme olarak yazılmış. Çünki bu üç parça, nasıl şimdiki i‘tirâzı zîr u zeber etti. İleride gelen i‘tirâzları da reddeder bir mâhiyettedir.

Evet, ben müdâfaadan vazgeçip Kur'ân'a havâle ettiğim aynı zamanda, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân bu اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ âyetiyle

249

bizi himâye ve müdâfaa etmeye başladığını ve bizi bize bırakmadığını kat‘î kanâatim geldi Hâşiye. Demek ma‘nen Kur’ân bize İşârât-ı Kur’âniyeyi bir derece meydana çıkmaya, fakat ehl-i insâfa ve Risâle-i Nûr’u takdîr edenlere karşı bir derece izin veriyor. Mâdem işârât-ı Kur’âniye bazı nâmahremlerin ellerine girmiş ve tard edilen zayıf hücumlara da ma‘rûz kalmış. Elbette Risâle-i Nûr’un makbûliyetini imza eden İşârât-ı Kur’âniye, üç kerâmet-i Aleviye ve kerâmet-i Gavsiye ve lâhikaya girmiş ve Risâle-i Nûr’un kerâmetini göstermiş altı-yedi fıkra beraber bir cildde lâzım geliyor.

Öyle ise sizler taksîm-i a‘mâl bir kıt‘ada, başta İşârât-ı Kur’âniye, Birinci Şuâ‘ ve onun başında, bu mektûbun başında mezkûr üç parça ve İşârât-ı Kur’âniyeden sonra üçüncü kerâmet-i Aleviye, ondan sonra ikinci kerâmet-i Aleviye, ondan sonra birinci kerâmet-i Aleviye, ondan sonra kerâmet-i Gavsiye zeyilleri ile Şâm’lı ve Rüşdü'nün fıkraları dâhil, sonra lâhikadan intihâb ettiğiniz beş-altı fıkra, benim için güzelce yazılsın. Üç Ali, Âtıf, Husrev, Sabrî gibi kardeşlerim yazıp bize göndersinler. Fakat yazdıkları, bütün bir cild içinde olacak. Kahraman Süleyman Rüşdü’nün bize ayrıca da gelen tebrîkine mukābil üç bayramını birden tebrîk ediyoruz. Müdakkik ve muhakkik Sabrî’nin لَا ve نَعَمْ la cevâb istediği mes'elesine لَا اِلَّٓا اَنْ یَكُونَ الْاٰخِذُ وَالْمَأْخُوذُ لَهُ مِنَ الْمُسْتَحِقّٖینَ لِلزَّكَاةِ her zamandan ziyâde bu acîb ihtikârdan zarûret-i kat‘iyeye düşen fakîrlere ve miskinlere zenginler zekât ile imdâdlarına koşsalar, bire yüz kazanırlar. Bu maddî musîbetin bir çâre-i yegânesi zekât-ı şer‘îdir .

Acaba Husrev gelmiş mi, merâk ediyorum. Şâm’lı râhatsız değil mi? Pek çok zâtları soracaktım. Fakat lillâhilhamd, o kadar çok hâs ve onlar ile fazla alâkadâr kardeşlerimiz var ki, birkaç mektûbda ancak yazılabilir. Öyle ise biliyorsunuz ki, kimleri soracaktım. Bildiğinize havâle edip kısa kesiyorum. Umûm kardeş ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve dünya ve âhirette selâmetlerine duâ ediyoruz.

Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

250

[121]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ النُّورِ الْمَقْرُٓوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Size üç noktayı beyân etmeye kalbde bir ihtiyâç oldu.

Birincisi: Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdâhalesi olduğundan, insan, zâhirî sebebe bakıp, bazen haksız hükmedip zulmeder. Kader, o musîbetin gizli sebebine baktığı için adâlet eder diye, Risâle-i Nûr’da bir kāide-i esâsiyedir.

Hem şimdiye kadar Risâle-i Nûr’un başına gelen hâdiselerde bir dest-i inâyet, bir vech-i rahmet bulunduğu tecrübelerle sâbittir.

Bu iki cihette kalbden bir suâl çıktı. Acaba nûr hakkındaki bu yeni İstanbul hâdisesinde, vech-i adâlet ve rahmet nedir? Hâtıra böyle bir cevâb geldi ki:

Risâle-i Nûr’a, ehl-i ilim ve ehl-i dikkati ciddiyetle bakmaya ve tedkîk etmeye sevk etti. Elbette Risâle-i Nûr’u tedkîk eden bir âlim, insafı varsa tarafdâr olur. Ve Risâle-i Nûr, ulemâ dâiresinde İstanbul âfâkında tezâhür edecek. İşte vech-i rahmet ve inâyet.

Ama, kader-i İlâhînin vech-i adâleti şudur ki:

Risâle-i Nûr’un hakîkatiyle ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsiyle tezâhür eden fevkalâde îmânî hizmetlerin ehemmiyetli kısmını bîçâre tercümanına vermek sûretiyle ehl-i dünyâ ve ehl-i siyâset ve avâmın ve hakîkatsizlerin nazarında birinci derece zannedilen ve hakîkat nazarında, îmâna nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyâset-i İslâmiye ve hayat-ı ictimâiye-i ümmete dâir hizmeti, kâinâtta en büyük mes’ele ve vazîfe ve hizmet olan hakāik-i îmâniyenin hizmetine çalışmasına râcih gördüklerinden, o tercümana karşı arkadaşlarının pek ziyâde hüsn-ü zanları, ehl-i siyâsete, inkılâbcı bir siyâset-i İslâmiye fikrini vermek cihetinde, Risâle-i Nûr’a karşı hayât-ı ictimâiye noktasında cebhe almak ve fütûhâtına mâni‘ olmak, pek kuvvetle ihtimâli vardı.

251

Bunda hem hatâ, hem zarar büyüktür. Kader-i İlâhî, bu yanlışı tashîh etmek ve o ihtimâli izâle etmek ve öyle ümîd besleyenlerin ümidlerini ta‘dîl etmek için, en ziyâde öyle cihetlerde yardım ve iltihâka koşacak olan ulemâdan ve sâdâttan ve meşâyihten ve ahbâbdan ve hemşehrilerden birisini muârız çıkardı. O ifrâtı ta‘dîl edip adâlet etti. Size, kâinâtın en büyük mes’elesi olan îmân hizmeti yeter diye, bizi merhametkârâne o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra lillâhilhamd, o muârızı susturdu, o ateşi söndürdü. Fakat münâfıklar söndürmemek için çalışıyorlar.

İkinci Nokta: Bu dehşetli ihtikârdan çıkan kaht u galâ ve açlık ve zarûret, yaşamak damarını şiddetle yaralandırıyor. Bu yara, hissiyât-ı ulviye-i dîniyeyi bir derece susturmaya vesîle olup, ehl-i dalâlete yardım ediyor. Herkes midesini düşünmeye başlıyor. Kalb, hakîkatten ziyâde ekmeği düşünüp hayâta, yaşamaya yardıma koşup, vazîfe-i hakîkiyesini ikinci derece bırakır. Buna karşı Risâle-i Nûr’un şâkirdleri bir uzun Ramazân nazarıyla bakıp, keffâretü’z-zünûb bir riyâzet-i şer‘iyeye çevirebilirler. Alenen nakz-ı sıyâmla Ramazân’ın hürmetini kıran bedbahtlara gelen şu musîbet, ma‘sûmları da incitir. Fakat Risâle-i Nûr şâkirdleri ve ma‘sûmlar, o musîbeti lehlerine döndürüp, hayırlı bir riyâzete kalb ederler. Kanâat ve iktisâdla karşılarlar.

Üçüncü Nokta: İki mes’eledir. Birincisi: Müdakkik Hoca Sabrî, Feyzî’nin istihrâcına dâir Feyzî’ye yazdığı mektûb, güzeldir. Lâhikaya girdikten sonra, hocalar فٖیهِ نَظَرٌ dememek için, bazı kelimâtı ta‘dîl edildi.

Ezcümle, hâs yerine en ziyâde kelimesi konuldu. Münhasır ve yegâne kelimesi tayyedilip ve kâffe nazarına ehemmiyetli bir nazar gibi ta‘dîl edildi. Feyzî diyor: Büyük kardeşim Sabrî’nin bana karşı mektûbuna ve fehmimin tasdîkine pek çok teşekkür edip ellerinden öperim.

İkinci Mes’ele: İstanbul ulemâsının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müftiyü’l-Enâm olan eski fetvâ emîni, meşhûr Alî Rızâ Efendi, Birinci Şuâ‘, İşârât-ı Kur’âniye ve Âyetü’l-Kübrâ gibi risâleleri gördükten sonra, Risâle-i Nûr’un mühim bir talebesi olan Hâfız Emîn’e demiş ki:

252

Bedîüzzamân şu zamanda, dîn-i İslâm’a en büyük hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu; ve böyle bir zamanda, mahrûmiyet içinde, ferâgat-i nefis edip, yani dünyayı terk edip, böyle bir eser meydana getirmek, hiç kimseye müyesser olmadığını ve her sûretle şâyân-ı tebrîk olduğunu; ve Risâle-i Nûr, müceddid-i dîn olduğunu; ve Cenâb-ı Hakk, onu muvaffakun bilhayr eylesin, âmîn diyerek ve bazıların sakal bırakmamaklığına i‘tirâzları münâsebetiyle, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin ks pederleri olan Sultânü’l-Ulemâ’nın bir kıssasıyla onu müdâfaa edip, demiş:

Bu misillü, Bedîüzzamân’ın dahi, elbette bir ictihâdı vardır. İ‘tirâz edenler haksızdır demiş. Ve Hoca Mustafa’ya emretmiş, Söylediğimi yaz:

Bedîüzzamân’a kemâl-i hürmetle selâm ederim. Te’lîfâtınızın ikmâline hırz-ı cân ile duâ etmekteyim yani, rûha nusha olacak kadar kıymetdârdır. Bazı ulemâü’s-sû’un tenkîdine uğradığına müteessir olma. Zîrâ yemişli ağaç taşlanır Hâşiye, kaziyesi meşhurdur. Ve mücâhedâtınıza devam buyurun. Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı Mutlak âcilen murad ve matlûbunuza muvaffakun bilhayr eylesin. Bâkî Hakkın birliğine emânet olunuz.

Eski Fetvâ Emîni

Alî Rızâ

İşte böyle müdakkik ve ilim ve şerîat ve Kur’ân cihetinde bu zamanda söz sâhibi en büyük âlim böyle hükmetmiş. Risâle-i Nûr’un talebeleri, bu mes’eleyi ihtiyâten yabânîlere onun ismini vermekle teşhîr etmemek gerektir ve duâlarına onu dâhil etmek lâzımdır. Umûm kardeşlerimize selâm.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

253

[Üstâdımızın ehemmiyetli bir mektûbudur]

[122]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, sıddîk, müstakîm kardeşlerim,

Gāyet ciddî bir ihtâr ile bir hakîkati beyân etmeye lüzûm var. Şöyle ki:

لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ: sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîkî hâlini bilmedikleri için haksız olarak mübâreze etmesi, Aşere-i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek iki velî ve iki ehl-i hakîkat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukūt etmezler. Meğer bütün bütün zâhir-i şerîata muhâlif ve hatâ bir ictihâd ile hareket edilmiş ola. Bu sırra binâen وَالْكَاظِمٖینَ الْغَیْظَ وَالْعَافٖینَ عَنِ النَّاسِ daki ulüvv-ü cenâblık düstûruna ittibâen ve avâm-ı mü’minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla beraber, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risâle-i Nûr’un erkânlarının haksız i‘tirâzlara karşı haklı ve fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzûmuna binâen; ve ehl-i ilhâdın iki tâife-i ehl-i hakîkatin mâbeynindeki husûmetten istifâde ederek, birinin silâhıyla ve i‘tirâzıyla ötekini cerh edip, ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini de yere vurmak ve çürütmekten ictinâben, Risâle-i Nûr şâkirdleri bu mezkûr beş esasa binâen, muârızları hiddet ve tehevvürle ve mukābele-i bi'l-misil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini muhâfaza için medâr-ı i‘tirâz noktaları musâlahakârâne îzâh etmek ve cevâb vermek gerektir.

Çünki bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kāmeti mikdârınca bir buz parçası olan enâniyetini eritmiyor, bozmuyor, kendini ma‘zur biliyor. Ondan nizâ‘ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder. Ehl-i dalâlet istifâde ediyor. İstanbul’daki ma‘lûm i‘tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî meşreb ve nefs-i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşâd ve ehl-i hak, Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerinin ve mesleklerinin revâcını ve etbâ‘larının hüsn-ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i‘tirâz edecekler. Belki dehşetli mukābele etmek ihtimâli var. Böyle hâdiselerin

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç