KASTAMONU LÂHİKASI

28

Azîz kardeşlerim, bu mektûb gibi sizlere buradan gönderdiğim Risâle-i Nûr ile alâkadâr olan mektûblar zâyi‘ olmuşlarsa, cem‘ edip tashîh, tensîk, tasfiyeden sonra bir risâlecik sûretinde Yirmi Yedinci Mektûb’un bir lâhikası olmak cihetini tensîbinize havâle ediyorum. Burada hazır Emîn arz-ı hürmet eder.

Saîdü’n-Nûrsî

[20]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ فِی الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِ اٰمٖینَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede muktedir, kuvvetli arkadaşlarım,

Bu def‘a me’mûlüm fevkındeki kaleminizle ma‘nevî hediyeniz isbat etti ki, ihtiyâr, zayıf, âciz bir Saîd yerine genç, kavî, iktidarlı çok Saîd’ler sizlerde vardır. Aynı rûh, aynı ifade, aynı îmân Hadsiz şükür ve senâ olsun ki, Rabb-i Rahîm sizleri Risâle-i Nûr’a hâmî, sâhib, nâşir, şâkird eylemiş. Bizlere pek çok ağır müşkilât içinde kudsî hizmete muvaffakiyet ihsân etmiş.

Zaman ve zemîn, sizler ile çok müştâk olduğum uzun konuşmayı hoş görmediği için kısa kesip, rûh u cânımla her birinize binler selâm, Mâşâallâh, bârekallâh derim. Bu mübârek şuhûr-u selâsede duânıza çok muhtâç kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[21]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Kıymetdâr kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede nâmdâr arkadaşlarım ve hak ve hakîkat yolunda ziyâdâr yoldaşlarım,

Bu boğucu ve zulümâtlı asırda sizler olmasa idiniz, pek çok ehl-i îmân boğulacağı gibi ben de şiddet-i me’yûsiyetten boğulacaktım ve Risâle-i Nûr mağlûb olacaktı.

Saîd

29

[22]

[Âhirzamandan haber veren mühim bir hadîs-i şerîf ]

لَا تَزَالُ طَٓائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖی ظَاهِرٖینَ عَلَی الْحَقِّ حَتّٰی یَاْتِیَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖ: Ramazân-ı Şerîf’de, onuncu gününde, ikinci saatinde birden bu hadîs-i şerîf hâtırıma geldi. Belki Risâle-i Nûr şâkirdlerinin tâifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binâen ihtâr edildi. لَا تَزَالُ طَٓائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖی şedde sayılır, tenvîn sayılmaz fıkrasının makam-ı cifrîsi, bin beş yüz kırk iki ederek nihâyet-i devâmına îmâ eder. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ

ظَاهِرٖینَ عَلَی الْحَقِّ: şedde sayılır fıkrası dahi makam-ı cifrîsi, bin beş yüz altı edip, bu târîhe kadar zâhiren ve âşikârâne, belki gālibâne olarak, sonra tâ kırk ikiye kadar gizli ve mağlûbiyet içinde vazîfe-i tenvîriyesine devam edeceğine remze yakın îmâ eder. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ

حَتّٰی یَاْتِیَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖ: fıkrası dahi şedde sayılır makam-ı cifrîsi bin beş yüz kırk beş olup, kâfirlerin başlarına kıyâmet kopmasına îmâ eder. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ

Cây-ı dikkat ve hayrettir ki:, üç fıkra bil’ittifâk bin beş yüz târîhini göstermeleriyle beraber, tam tamına ma‘nîdâr, ma‘kūl ve hikmetli bir sûrette bin beş yüz altıdan tâ kırk ikiye, tâ kırk beşe kadar üç inkılâb-ı azîmin ayrı ayrı zamanlarına tetâbuk ve tevâfuklarıdır. Bu îmâlar, gerçi yalnız bir tevâfuk olduğundan delîl olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtâr edilmesi bana kanâat verdi. Hem kıyâmetin vaktini kat‘î tarzda bir kimse bilmez. Fakat böyle îmâlarla bir nevi‘ kanâat ve bir gālib ihtimâl olabilir. Fâtiha’da صِرَاطِ مُسْتَقٖیمِ ashâbının tâife-i kübrâsını ta‘rîf eden اَلَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ fıkrası, şeddesiz bin beş yüz altı veya yedi ederek, tam tamına ظَاهِرٖینَ عَلَی الْحَقِّ fıkrasının makamına tevâfuku ve ma‘nâsına tetâbuku; ve şedde sayılsa, لَا تَزَالُ طَٓائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖی fıkrasına üç ma‘nîdâr farkla tam muvâfakati ve ma‘nen mutâbakatı, bu hadîsin îmâsını te’yîd edip remiz derecesine çıkarıyor. Ve müteaddid âyât-ı Kur’âniyede صِرَاطٍ مُسْتَقٖیمٍ kelimesi bir ma‘nâ-yı remziyle Risâle-i Nûr’a ma‘nâca ve cifirce îmâ etmesi, remze yakın bir îmâ ile, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin tâifesi, âhirzamanda o tâife-i kübrâ-yı a‘zamın âhirlerinde bir hizb-i makbûl olacağına işâret eder diye, def‘aten birden ihtâr edildi.

[اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ]

30

[اَلَمْ تَرَكَیْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَیِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَیِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِی السَّمَٓاءِ]

كَلِمَةً طَیِّبَةً: kelimesi tenvînler sayılır, şedde sayılmaz, bin onbirdir. Risâletü’n-Nûriye'nin makamına üç fark ile tevâfuk eder. Ve كَلِمَةً طَیِّبَةً mübârek ve güzel söz ma‘nâsıyla, Risâle-i Nûr’un güzel sözlerine tetâbuku; ve كَشَجَرَةٍ طَیِّبَةٍ tenvînler ve şedde sayılmazsa, bin üç yüz kırk dört ederek tam tamına Risâle-i Nûr’un zuhûr ve intişârına ve yükselmesinin târîhine muvâfakati ve ma‘nâca mutâbakatı, bir îmâ, belki bir remizdir, belki bir işarettir ki:, كَلِمَةً طَیِّبَةً olan Risâle-i Nûr’un güzel sözleri, bu âyetin bu asırda bir medâr-ı nazarıdır. Bu âyetin tam arkasında مَثَلُ كَلِمَةٍ خَبٖیثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبٖیثَةٍ ilâ-âhirihî âyeti, Risâle-i Nûr muârızlarının pis mesleklerine ma‘nen bakması, o îmâyı te’yîd eder.

Hem اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِی السَّمَٓاءِ ma‘nâsıyla, Kur’ân’ın tûbâ ağacı gibi aslı ve kökü semâda, dalları ve semerâtı zeminde intişâr etmesine mukābil; o Kur’ân’ın bir tefsîri dahi, aslı ve kökü zeminde, dal ve budakları semâvâtta hakāik-i İlâhiyede intişârını remzen ifade etmekle, o îmâyı tam te’yîd eder.

Azîz kardeşlerim Bu saatte ben Kur’ân okurken, Risâle-i Nûr ile ziyâde alâkadâr olan Sûre-i İbrâhîm’de bir âyet beni meşgul ederken, Emîn, size göndereceği mektûbu getirdi ve dar vaktimizde bu geniş âyetin denizinden ancak bir katrecik bu parçaya girebildi. Birkaç dakîka zarfında yazdık, vakit bulamadık. Kusura bakmayınız.

Saîdü’n-Nûrsî

31

[23]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

السَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ اَیَّامِ الْفِرَاقِ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَی الشَّیْخِ مُصْطَفٰی وَلُطْفٖی بِعَدَدِ ذَرَّاتِ وُجُودِهِمَا فِی الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Lütfü’nün vefâtını hissetmiştim ve çok mahzûn oldum. O mübârek, nûrânî kalemin yazıları, onun ma‘nevî hayatını idâme edeceğini düşünmesiyle teselli buldum.

Size eşrât-ı sâat hakkında gāyet ehemmiyetli ve kuvvetli olan Beşinci Şuâ‘ı göndermek için vâsıta bulamıyorum. Bu kıymetdâr ve evhâm ve şübehâtı izâle eden risâlenin sebeb-i te'lîfi, hâlis ve çalışkan kardeşimiz Sarı Bıçak ve elmas kalemli Mustafâ, benden orada iken dâbbetü’l-arz hakkında ve cevâbsız kalan suâlidir. O mes'ele, yirmi üç mesâil-i mühimmeye vesîle olmakla beraber, yine bir derece cevâbsız kaldı.

Ey sıddîk Sabrî Senin mektûbun beni ciddî ağlattırdı. Şimdilik senin suâllerine cevâb yazamıyorum. Gücenme, senin ta‘bîrince, makinesi fa‘âl ve kalemi zülfikār gibi, kardeşimiz ile beraber isimlerini yazmadığım hâs ve sebâtkâr kardeşlerimize birer birer selâm ederim.

Saîdü’n-Nûrsî

[24]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ اَیَّامِ الْفِرَاقِ

Azîz, sıddîk, vefâdâr, sebâtkâr kardeşlerim,

Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür ve hamd olsun. Sizin gibi sâdık, ciddî, fa‘âl zâtları Risâle-i Nûr’un etrafında toplayıp bağlamış. Îmân ve Kur’ân hizmetinde kuvvetli ve nûrlu kalemlerini çalıştırtıyor.

32

Kardeşlerim Bu def‘a irsâlâtınız o kadar beni memnûn ve minnetdâr etti ki, her bir sahîfesi bir kıymetdâr hediye ve güzel bir mektûb hükmünde göründü. Hüzünlerimi, gamlarımı izâle edip ve kalbimi sürûr ve sevinç ile doldurdu. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn onların hurûfları adedince size rahmet etsin ve sizden râzı olsun.

Hâfız Alî kardeşim Bir zaman Barla’da Cum‘a gecesinde duâ ederken, senin âmîn sesini iki def‘a sarîhan işittim. Arkama baktım, dedim: Hâfız Alî ne vakit gelmiş? Dediler: O burada yoktur. Ben şimdi o vâkıadan diyebilirim ki, üç-dört sâat mesâfeden duâma âmînini işittirmesi, otuz günlük mesâfeden buradaki zayıf da‘vet ve duâma kuvvetli ve te’sîrli bir âmîn hükmünde olan yazıların imdâdıma yetişmesi çok ma‘nîdâr bir tevâfuktur. Sıddîk Sabrî Senin cisminde ayağında kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman, bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile kalbime geldi: Bu zât mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allâh senden ebeden râzı olsun.

Abdülmecîd’e Beşinci Şuâ‘ı haber vermiştim, cevâb gelmedi. Belki ihtiyâten sükût ettiler, göndermedim. Siz, evvelce muhâbere ediniz, sonra gönderebilirsiniz. Eğer Hastalar Risâlesi’ni bana gönderseniz, İhtiyârlar Risâlesi de beraber olsa daha iyi olur. Mektûbunuzda selâm gönderen vefâdâr kardeşlerime binler selâm.

Saîdü’n-Nûrsî

[Bugünlerde ma‘nevî bir muhâverede bir suâl ve cevâbı dinledim. Size bir kısa hulâsasını beyân edeyim.]

Biri dedi: Risâle-i Nûr’un îmân ve tevhîd için büyük tahşîdâtları ve küllî techîzâtları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için o tahşîdâtın yüzde birisi kâfî iken, neden bu derece harâretle daha yeni tahşîdât yapıyor?

Ona cevâben dediler: Risâle-i Nûr, yalnız bir cüz’î tahrîbâtı ve bir küçük hâneyi ta‘mîr etmiyor. Belki küllî bir tahrîbâtı ve İslâmiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kal‘ayı ta‘mîr ediyor. Yalnız husûsî bir kalbin ve hâs bir vicdânın ıslâhına çalışmıyor. Belki bin seneden beri terâküm eden ve tedârik edilen müfsid âletlerle

33

dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umûmun ve bâhusûs avâm-ı mü’minînin istinâdgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyânlar ve şeâirler kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdân-ı umûmîyi, Kur’ân’ın i‘câzıyla; ve geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmânın ilaçlarıyla tedâvi etmeye çalışıyor.

Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde huccetler ve cihazlar ve bin tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilaçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden çıkan Risâle-i Nûr, o vazîfeyi görmekle beraber, îmânın hadsiz mertebelerinde terakkıyât ve inkişâfâta medârdır diyerek uzun bir mükâleme cereyân etti. Ben de tamâmen işittim, hadsiz şükrettim.

Bu hâdise münâsebetiyle yine bu günlerde hâtırıma gelen bir vâkıayı beyân ediyorum. Ben namaz tesbîhâtının âhirinde, otuz üç def‘a kelime-i tevhîd zikrederken birden kalbe geldi ki: Hadîs-i şerîfte Bazen bir sâat tefekkür, bir sene ibâdet hükmüne geçer. Risâle-i Nûr’da o sâat var. Çalış, o saati bul ihtâr edildi.

Âdetâ ihtiyârsız bir sûrette Kur’ân’ın Âyetü’l-Kübrâ'sının iki tefsîri olan iki Âyetü’l-Kübrâ Risâleleri'nden mülahhas tefekkürî bir tekellüm, tam bir sâat devam etti. Baktım, size gönderdiğim Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nin Birinci Makamının hulâsasından müntehab güzel bir sırrını hulâsa ile, Yirmi Dokuzuncu Lem‘a-i Arabiye’den müstahrec nûrlu, tatlı fıkralardan terekküb ediyor. Ben kemâl-i lezzetle her gün tefekkür ile okumaya başladım. Birkaç gün sonra hâtırıma geldi ki, mâdem Risâle-i Nûr bu zamanın bir mürşididir. Talebelerine bir vird-i ekber olabilir diye kaleme aldım.

Ve bütün risâlelerin husûsî menba‘ları ve ma‘denleri olan binden ziyâde âyât-ı Kur’âniyeyi kendi Kur’ân’ımda evvelce işaretler koyup bir hizb-i a‘zam-ı Kur’ânî yapmayı niyet etmiştim.

Şimdi bu hizb-i a‘zam ve vird-i ekber, Risâle-i Nûr mensublarına bazı eyyâm-ı mübârekede okunması için, bir zaman size de göndereceğim. Sizin de hakkınız var. İnşâallâh bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıdlarını tefhîm için, vakit bulsam, gāyet kısa hâşiye gibi bir şey yazacağım. Umûm kardeşlerime ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyedeki bütün arkadaşlarıma hasret ve iştiyâkla binler selâm.

Duânıza muhtâç Saîdü’n-Nûrsî

34

[25]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz kardeşlerim,

Sizlere her gün birer uzun mektûb yazmak hakkınız var iken, maatteessüf üç seneden beri size göndermek için yazdığım bir mektûb, şimdiye kadar bekliyor, eski sakomun cebinde duruyor. Demek Risâle-i Nûr, ehl-i dünyâ dinsizlerine çok dehşet vermiş ki, dünyalarına karışmadığım hâlde bu tazyîkātı yapıyorlar. Her ne ise Hiç unutamadığım, sebâtkâr, ciddî kardeşlerime, hususan ikinci vatanım Barla’daki vefâdâr sıddîklara pek çokselâm ve duâ ederim. Binler hasret ve iştiyâk ile sizleri düşünen ve her yirmi dört saatte belki yüz def‘a duâ ile tahattur eden ve duânıza muhtâç olan

Saîdü’n-Nûrsî

Bu Arabî tevhîd mektûbunu vusûl yolunu tecrübe için gönderdim. Eğer yol selâmet ise, gāyet kıymetdâr olan Beşinci Şuâ‘ gönderilecek. Husrev ile Şâm'lı benim iki kanadım oldukları hâlde hiç haber alamadığımdan mahzûnum.

[26]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ

Ey fedâkâr kardeşlerim,

Sizin ile dört-beş kelime konuşacağım. Birincisi Bu def‘aki mektûbunuzun verdiği şevk ve sürûr ile derim ki: Ben, hizmet-i Kur’âniyedeki tam sadâkat ve gayret ve sebât ve metânetinizi gördükten sonra, tam bir istirâhat-i kalb ile mevti ve eceli kabûl eder, Arkamda siz varsınız, yeter diyerek dünyadan sürûr ile vedâ‘ya hazırım.

İkincisi: Burada Âyetü’l-Kübrâ’nın birinci tebyîzi, aynen bir sene sonra, oradaki birinci tebyîz gibi, Âyetü’l-Kübrâ’nın nâmına tevâfuku var. İki tevâfukun tetâbuku, tesâdüfe havâlesi imkânsız bir keyfiyet olmakla, kalemi zülfikār-misâl zâtın kalemiyle, otuz üç kelime-i tevhîdin tevâfukundaki gaybî imzayı cidden tenvîr ve tasdîk eder.

Üçüncüsü: Hâtırımdan çıkmayan Hâfız Tevfîk ve kardeşi, Risâle-i Nûr’a hizmetleri büyüktür. Fazla bir ihtiyât cihetinde çekinmesi, kuvvetle ümîd ederim ki zâhirîdir ve kalben sadâkatte devam ederler.

35

Dördüncüsü: Ben üç senedir burada her şeyden tecrîd edildim. Tahammülsüz tazyîk altında bulunduğumdan, sizin ile muhâbere edemedim. Burada emsâlsiz bir evhâm hükmediyor. Mümkün olduğu kadar, eşrâtü’s-sâat buradan gönderildiğini demeyiniz. Belki Onun bir eseridir, başka yerden elimize geçmiş deyiniz.

Beşincisi: Sıhhatlerinden haber alamadığım Hakkı, Zekâî, Bekir, Şükrü, Ahmedler, Mustafâlar, Zühdüler, Mehmed’ler, Ya‘kub, Abdülbâkî, Babacan gibi sâdık kardeşlerim vesâire sıhhatte midirler? Şuâ‘ları temmuzda gönderdiğim haldesiz Ramazân’dan sonra almışsınız, neden bu kadar te’hîr etmiş? Hem üç sene evvel Birinci Şuâ‘ olan İşârât-ıKur’âniye risâlesini Husrev’e göndermiştim, vusûlünden hiç haber alamadım. Fakat Hâfız Alî benim için bir Onuncu Söz tevâfuklu ve hâşiyeli yazmışdı, nerededir? O nüsha kaybolmasın. Hem ben orada nasıl tashîhe dikkat ederdim, benim yerimde birbirinize tashîhte yardım ediniz, güzel ve sıhhatli olmalı.

Çok diyeceklerim var, fakat vakit yok. Bu perişan mektûb, şahsımın mektûbu; ve Şuâ‘lar, üstâdınızın size gelen mektûbları sayınız. Bu memlekette Risâle-i Nûr’un sâir eczâları bulunmadığından, buradaki müştâkların istifâdeleri için burada te’lîf edilen risâleler ihtiyârsız olarak Risâle-i Nûr’un birer hulâsası hükmünde bazı mühim mes’elelerini ihtisâr edip almış. Eğer orada te’lîf edilseydi, öyle olmazdı. İsimleri ta‘dâd edilmeyen ve kâğıd müsâade etmeyen azîz kardeşlerime çok selâm ve duâ ederim. Ve sizi teblîğe tevkîl ve sizlere hasretle müştâk kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Umûmunuz nâmına olan Husrev’in mektûbu fevkalâde memnûn etti, hüzünlerimi izâle etti.

Emîn’le Feyzî’nin imzası altında şu cevâb, önce size gelen fıkralarının âhirindeki cevâbın tetimmesidir

Suâl: Bize verdiğiniz cevâbda diyorsunuz: Siyâsî geniş dâirelere merâk ile ta‘kîb eden, küçük dâireler içinde vazîfelerine zarar eder. Bunun îzâhını istiyoruz?

Elcevab: Üstâdımız diyor ki: Evet, bu zamanda merâk ile, radyo vâsıtasıyla, ciddî alâkadârâne küre-i arzdaki boğuşmalara merâk edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve ma‘nevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır,

36

ma‘nevî bir dîvâne olur; ya kalbini dağıtır ma‘nevî bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır, ma‘nevî bir ecnebî olur. Evet, ben kendim gördüm, lüzûmsuz bir merâk ile, mütedeyyin iken âmî bir adam, beride ilme mensubiyeti varken eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlûbiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzûniyet ve Âl-i Beyt’ten seyyidler cemâatinin bir kâfire karşı mağlûbiyetinden mesrûriyetini gördüm. Böyle âmî bir adamın alâkası, bir geniş dâire-i siyâset hâtırı için, böyle kâfir bir düşmanı mücâhid bir seyyide tercîh etmek, acaba dîvâneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acîb bir misâli değil midir?

Evet, hâricî siyâset me’mûrları ve erkân-ı harbler ve kumandanlara bir derece vazîfece münâsebeti bulunan siyâsetin geniş dâirelerine âit mesâili, basît fikirli ve idâre-i rûhiye ve diniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine âit lüzûmlu vazîfesini geri bıraktırmakla, onları meraklandırıp, rûhlarını serseri, akıllarını geveze, kalblerini de hakāik-i îmâniye ve İslâmiye’ye âit zevklerini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve ma‘nen öldürmek ile dinsizliğe yer ihzâr etmek tarzında, kemâl-i merâk ile onlara göre mâlâya‘nî ve lüzûmsuz mesâil-i siyâsiyeyi radyo ile ders verip dinlettirmek, hayât-ı ictimâiye-i İslâmiyeye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği netîceleri düşündükçe tüyler ürperir.

Evet, her bir adam vatanla, milletle, hükûmetle alâkadârdır. Fakat bu alâkadârlık, muvakkat cereyânlara kapılıp millet ve vatanını, hükûmetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyâsetlerine tâbi‘ etmek, belki aynını telakkî etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik, milletperverlik hissinden ve vazîfesinden herkese düşen vazîfe bir ise, kendi kalb ve ruhundan, idâre-i şahsiye ve beytiye ve diniye ve hâkezâ, çok dâirelerde hakîkî vazîfedâr olduğu hizmet ve alâka ve merâk on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddî ve lüzûmlu bu kadar çok alâkaların zararına olarak, o bir tek lüzûmsuz ve ona göre mâlâya‘nî olan siyâset cereyânlarına fedâ etmek, dîvânelik değil de nedir?

Üstâdımızın bize gāyet acele ile verdiği cevâbı bu kadar. Biz de, o acele ifadeyi acele kaydettik, kusura bakmayınız.

37

Biz de, bütün kuvvetimizle bunu tasdîk ediyoruz. Çünki bunu kendimizde ve gördüğümüz dostlarımızda tecrübelerle müşâhede ettik. Hatta çokları meraklarından, cemâati, belki de namazı terk eder derecede ifrâtla, tam namaz vaktinde konuşan radyoyu dinliyor. Mimsiz medeniyetin sefâhet ve dalâlet ve İslâm’a ettiği ihânet cezâsı olarak mütemâdiyen başına gelen tokatlara, boğuşmalarına ve geniş siyâset dâirelerine alâkadârâne dikkat etmekle; ve nefesi zehirli ve başı sarhoş şahıslardan radyoda ders almak, kudsî mühim vazîfelerine de tam zarar ediyorlar.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Emîn, Feyzî

[27]

بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz ve vefâdâr ve fedâkâr, sâdık kardeşlerim,

Bu def‘a çok kıymetdâr ve fevkalme’mûl ma‘nevî hediyenizden küçücük üç-dört mes’ele hâtıra geldi.

Birincisi: Üçüncü Kerâmet-i Aleviye’de, Risâlelerde yalnız iki zeyil vardır demesi, risâle şekline girmiş olan zeyillere zeyil diyor. Sâir zeyiller ise, hâtimeler, ilâveler, hâşiyeler hükmünde görmüştür.

İkincisi: İki Âyet-i Kübrâ’nın vird-i ekberinde hâtırıma geldiği hâlde ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektûb ile Otuz İkinci Söz, bana ihtiyâç bırakmayacak derecede beyân ve tercüme ettiklerinden, niyet ve va‘d ettiğim hâlde tercümesinde istihdâm edilmedim.

Üçüncüsü: Risâle-i Nûr’un benden ayrılması ve ben de dâire-i tenvîriyesinden uzak düştüğümden, bu havâlî ve Eskişehir gibi sâir yerleri de onun ehemmiyetli ve lüzûmlu bir kısım hakîkatlerinden hissedâr etmek için, inâyet-i İlâhiye, yeni yazılıyor gibi tekrar ile o kısım hakîkatlerin, fakat letâfetli başka tarzlarda îzâh edilmelerinde âdetâ ihtiyârım olmadan beni isti‘mâl ettiğini bildim, çok şükrettim.

38

Bu def‘a hediyelerinize mukābil, elimden gelseydi, yalnız maddî fiyatına göre her bir risâleye on lira ve Yirmi Beşinci Söz’e yirmi beş altın, belki elmas ve Yirmi Dokuzuncu Söz’e yirmi dokuz yakut verirdim. Öyle ise, verilmiş gibi kabûl ediniz. Evet, tevâfukta muvaffakiyetli olan kalem-i Alevî, Kerâmet-i Aleviye’ye göze görünür güzel bir delîl göstermiş. Yüz bin Mâşâallâh Husrev’in çok şirin ve fevkalâde yazdığı Hastalar Lem‘ası ile Esmâ-yı Sitte Lem‘ası, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektûb-u sadâkat-medâr hükmünde bana göründü. Risâle-i Nûr’a çok ehemmiyetli hizmetlerini gözyaşıyla hâtırlattı. Ve firdevsî hediyenizdeki risâlelerin harfleri adedince, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn sizlere rahmet, bereket, saâdet ihsân eylesin. Âmîn.

Yorulmaz, usanmaz, ciddî, samîmî kardeş Tevâfukta muvaffakiyetli kalemin ile yazılan İ‘câz-ı Kur’ân’ın âhirinde senin hakkında اَللّٰهُمَّ وَفِّقْهُ فٖی خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ olan duâ, bu def‘a şübhem kalmadı ki, tam kabûl olmuş. Umûm kardeşlere birer birer selâm.

Saîdü’n-Nûrsî

[28]

[بِاسْمِهٖ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ النُّورِ وَمَعَانٖیهَا الْمُتَمَثِّلَةِ فِی الْهَوَٓاءِ وَفِی الْاَفْهَامِ اِلٰی یَوْمِ الْقِیَامِ

Azîz, sıddîk ve sâdık kardeşlerim,

Bu def‘a pek çok alâkadâr olduğum zâtların dört aded mektûbları beni o kadar mesrûr etti ve Risâle-i Nûr hesabına o kadar memnûn eyledi ki, güyâ yeniden o kahraman arkadaşları buldum diye sürûr yaşları çok hüzünlerimi sildi. Evet, dört mektûba dört cevâb yazmak isterim ve hakkınızdır. Fakat samîmî ittihâdınıza binâen birle iktifâ edildi. Ayrı ayrı beş-altı küçük mes’eleleri beyân ediyorum.

Birincisi: Eskiden beri, Îmân kurtarmak zamanıdır dediğimiz ve ihtiyârım olmadan tekrar ile erkân-ı îmâniyeye dâir burhânlardan tahşîdât-ı azîmeyi yaptığımız, çok haklı ve lüzûmlu olduğunu zaman gösterdi. Size bir ay evvel

39

ma‘nevî bir muhâverede Risâle-i Nûr’un azîm tahşîdâtına dâir gaybdan gelen bir cevâbı yazmıştım. Bazı zâtlar o fıkrayı Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nin âhirine ilhâk ettiler.

İkincisi: Şâm’lı Tevfîk kardeş Senin mektûbun beni derinden derine hem müteessir, hem müferrah eyledi. Sende bir hayırlı tahavvülât bulunduğunu ihsâs etti.

Merhûm Hâfız Ahmed’in akrabasına benim tarafımdan ta‘ziye ile beraber de ki: Bir-iki ay evvel birdenbire duâ ederken, en hâs akraba ve en hâlis talebelerin dâiresine Hâfız Ahmed girdi. Benim de bu dâirede hakkım var dedi gibi hissettim. Onu o hâs dâire içinde her vakit ma‘nevî kazançlarıma hissedâr olmak için bıraktım ve öyle de kalacak inşâallâh Ve anladım ki, ikiniz bidâyeten, beraber Risâle-i Nûr’a hizmetiniz içindir. Ve Barla’da bütün dostlara selâm.

Üçüncüsü: Sabrî kardeş Kıymetdâr Hulûsî’nin mektûbu hem Hulûsî’nin, hem Beşinci Şuâ‘ın ehemmiyetini ve kıymetlerini gösterdiğinden çok beğendim.

Evet, Beşinci Şuâ‘, umûmun ve bilhassa ehl-i ilmin îmânlarını tashîh edip kurtarıyor.

Hem sen, hem Husrev, Halîl İbrahim’den bahsediyorsunuz. O zât, Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir talebesi ve iktidarlı bir nâşiridir, hem hâslarındandır. Sâbık hâdisemizden, tam bir ihtiyât ve ciddî bir alâkadârlık dersini aldığı kanâatindeyim. Selâmımı ona ve rufekāsına teblîğ ediniz.

Dördüncüsü: Husrev kardeş Senin mektûbun benim meraklarıma Hasan, Mustafâ’lar gibi bir şifâ ve arzularıma bir devâ Mu‘cizât-ı Ahmediye asm gibi ve ümidlerime bir ziyâ Re’fet, Konyalı Sabrî gibi hükmüne geçti.

Hem Risâle-i Nûr’un muhterem bir talebesi ve hâs dâiresinde bulunan âhiret hemşîrem vâlidenizin hastalığı ve ihtiyârlığı seni Isparta’ya celbi, hayırdır. Elbette sen ona, Hastalar ve İhtiyârlar risâlelerini okumuşsun. O risâleler, benim bedelime onun keyfini sorup teselli versinler. Sadâkatte imtiyâzlı nâmdâr Rüşdü ile Şükrü’nün ticârette iştirâkleri hayırdır.

Ben, oradaki talebeleri ve dostları duâ ile çok tahattur ediyorum. Onları unutamıyorum. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

40

[29]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ رَمَضَانَ فٖی حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ مِنَ الرَّسَٓائِلِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Hem mübârek Ramazan'ınızı, hem inşâallâh hakkınızda bin ay kadar meyvedâr Leyle-i Kadr'inizi, hem saâdetli bayramınızı, hem çok kıymetdâr hizmetinizi bütün rûhumla tebrîk ve tes‘îd ederim.

Kardeşlerim Bu def‘a kalemle kudsî hediyeleriniz o kadar beni minnetdâr ve mesrûr etti ki, güyâ dünyayı ışıklandıracak bir nûr fabrikası ve mâzî ve istikbâli râyiha-i tayyibesiyle muattar edecek bir gül fabrikası semâdan bizim imdâdımıza gönderilmiş ve benim arkamda kuvvetü'z-zahr olarak duruyor ve mütemâdiyen çalışıyorlar diye mesrûr oluyorum. Yüzbinler Elhamdülillâh

Sabrî kardeş Senin fâsılalı iki mektûbun, hizmetinin makbûliyetine iki şâhid-i gaybî gösterdi. Senin ta‘bîrin ile nûr fabrikasına ben de اَلْفُ اَلْفِ مَا شٓاءَ اللّٰهُ بَارَكَ اللّٰهُ وَفَّقَكَ اللّٰهُ derim. Sen ile Sıddîk Süleymân, benim nazarımda ve fikrimde ve duâmda dâimâ beraber bulunduğunuzdan, senin ile konuştuğum vakit, omuz omuza ikinizi beraber görüyorum. Ma‘sûm ve mübârek çocuklarınız duâdan hissedârdırlar.

Hâfız Alî kardeş Senin mektûbundaki tevâzuun ve ihlâsın ve Husrev’e âit medhin ve Risâle-i Nûr talebeleri bir tek vücûd hükmündeki kanâatin, senin hakkında büyük bir ümîdimi ve hüsn-ü zannımı tam kuvvetlendirdi. Risâle-i Nûr’un iki Lütfü’leri ve Mustafa’ları ve Hâfız Ali’leri, Küçük Sabrî olan Nûreddîn ile beraber hâs talebeler dâiresinde, Ramazân feyzine, ma‘nevî kazançlara inşâallâh hissedâr kabûl edildi. Her bir sahîfelerini birer kıymetdâr hediye hükmünde olan nüshaların yüzünden, ben sana çok, hem pek çok borçlu kaldım.

Husrev kardeş Kasem ederim, benim elimden gelseydi, yalnız bu def‘a altın yaldız ile yazdığın Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm On Dokuzuncu Mektûb Ramazân’ın on dokuzuncu gecesine tevâfuku mukābil her bir sahîfesine, yalnız maddî bir ücret

41

olarak birer altın hediye edecektim. Hakîkaten ebedî bir Gül fabrikasına kâtib ta‘yîn edildiğinize kanâatim kat‘iyet kesb etti. Rabb-i Rahîm’e hadsiz hamd ü senâ olsun. Ve tasavvurumda Husrev - Rüşdü, bir tek isim gibi olmuş. İkinizi, Risâle-i Nûr’a âit her şeyde beraber biliyorum ve buluyorum.

Size اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetine âit ve birden hâtıra gelen ve Sabrî’nin iki mektûbunun daha gelmeden ma‘nevî te’sîriyle yazılan bir tetimmeyi gönderdim. Bir derece mahremdir, hâs ve emînlere mahsûstur.

Şâm’lı Tevfîk, Âyetü’l-Kübrâ şuâ‘ını, Hâfız Alî’nin otuz üç لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile tevâfuklu tarzda bana yazsa iyi olur. Kardeşlerime birer birer selâm.

Duânıza muhtâç Saîdü’n-Nûrsî

[30]

بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ اِشَارَاتِ الْقُرْاٰنِ وَرُمُوزِهٖ وَحَقَٓائِقِهٖ وَحُرُوفِهٖٓ اٰمٖینَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Mübârek Ramazan’ınızı tebrîk ederim. Hâlik-ı Rahîm sizin için bu Ramazan'ın her bir gecesini bir Leyle-i Kadir kadar sevâbdâr ve her bir günü bir Ramazân kadar meyvedâr eylesin. Âmîn. Size garîb bir sehvimi beyân etmek münâsebetiyle derim ki:

Kur’ân’dan kalbime ilhâm olunan doğru ve hak olan hakîkatler bazen icmâlen olduğundan, tafsîlâtında sehiv ve nisyânım karışır, karıştırır. Ezcümle Eskişehir hapishânesinin son meyvesi ve Otuz Birinci Lem‘a’nın Birinci Şuâ‘ı olan İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi’nin beşinci âyeti bulunan اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ daki işaretini kuvvetli hissetmiştim. Fakat gāyet acele olarak üç buçuk sene evvel, karakol içinde şiddetli tarassud altında tebyîz ettiğimden, o işaretin tasvîrinde bir sehiv olmuş, ehemmiyetli

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç