
SAYFA 265
[127]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Eski Saîd çok zaman Medresetü’z-Zehrâ’yı gāye-i hayâl ederek çalışmış. Cenâb-ı Hakk kemâl-i merhametinden, Isparta’yı o Medresetü’z-Zehrâ hükmüne getirdi. Ve nâhiyemiz olan küçücük Isparta’nın mahdûd akraba ve ahbâb yerine, mübârek Isparta vilâyetini verip binler kardeşi ihsân eyledi. Belki muhtemeldir ki, o küçük Isparta’nın aslı, bu büyük Isparta’dan gitmiş. Benim vatan-ı aslîm, bu Isparta olmak câizdir. Hatta Isparta’lı kim olursa olsun, başkalara nisbeten benimle ve Risâle-i Nûr’la fazla alâkadâr görüyorum. Hatta buradaki bütün zâbitân içinde biri müstesnâ, en ziyâde bize ve Risâle-i Nûr’a ciddî alâkadâr bu hâmil-i mektûb Isparta’lı Hilmî Bey’i gördüm. Onu Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri içinde kabûl eyledik.
Isparta’da ve Sava’daki taarruz bir derece umûmîdir. Risâle-i Nûr’un intişâr ettiği her tarafta bu sıralarda, şimdiye kadar bir plân dâhilinde Risâle-i Nûr’un fütûhâtına karşı tecâvüz var. Bir derece şevk ve neş’eye zarar verdi, bir devre-i tevakkuf açtı. Şimdiki kahtlığa da o tevakkuf sebebiyet veriyor.
Fakat Cenâb-ı Hakk’a şükür, Isparta ve havâlîsi kahramanları çelik gibi bir metânet göstermeleri, sâir yerlerin de kuvve-i ma‘neviyelerini takviye ediyorlar. Bazı ihtiyâtsız ve dikkatsizlerin yüzünden cüz’î zararlar olduğundan, ihtiyât ve dikkat her vakit lâzımdır.
Barla’da, Risâle-i Nûr’un muvakkat ta‘tîli sebebiyle yağmursuzluk başladığı gibi ve Risâle-i Nûr’un müdâhalesiyle yağmurun Barla etrafındaki dâireye mahsûs olarak gelmesi ve Isparta’nın Risâle-i Nûr’a karşı iştiyâklarıyla, Husrev’in dediği gibi, yağmur fevkalâde bir sûrette imdâda gelmesi gibi, pek çok emârelerle ve burada Risâle-i Nûr münâsebetiyle vücûda gelen yüzer hâdiselerin delâletiyle deriz ki, bu Anadolu’ya ayn-ı rahmet olan Risâle-i Nûr’a karşı, bu acîb zamanda böyle umûmî ve geniş bir taarruzla ve bazı yerlerde ta‘tîle mecbûr olması, bu kaht u galâyı ve
SAYFA 266
bu acîb ihtikârı ve bereketsizlik ve açlığı netice verdiğine bize kanâat verdi. Şimdi yanımdaki, Emîn ve Feyzî gibi sâir arkadaşlarım da aynı kanâattedirler.
Umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ve duâlarını istiyoruz اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[128]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ وَطَبَعْتُمْ
Azîz, sıddîk, muktedir, müteyakkız kardeşlerim,
Sizin mübârek leyâlî-i aşerenizi ve Kurban Bayram'ınızı tebrîk ederiz. Nûr fabrikası sâhibi Hâfız Alî’nin haşr-i cismânî hakkındaki hâtırına gelen mes’ele ehemmiyetlidir. Ve mektûbunun âhirindeki temsîlî, gāyet güzel ve ma‘nîdârdır. O hâtıra ile, Dokuzuncu Şuâ‘ın Mukaddeme-i Haşriye’den sonraki dokuz burhân-ı haşrîyi istiyor diye anladım. Fakat maatteessüf, bir-iki senedir te’lîf vazîfesi tevakkuf etmiş. Risâle-i Nûr’un mesâili ilimle, fikirle, niyetle ve kasdî bir ihtiyârla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünûhât, zuhûrât, ihtârât ile oluyor. Bu dokuz berâhîne şimdi ihtiyâc-ı hakîkî kalmamış ki, te’lîfe sevk olunmuyoruz.
Evet, îmân-ı billâh ve îmân-ı bi’l-yevmi’l-âhiret, âlem-i İslâmiyetin iki kutbu ve iki güneşidir.
Birincisini: Risâle-i Nûr, tamamıyla burhânlarını îzâh etmiş.
İkinci kutub ise: kısmen müstakil olarak Onuncu Söz, Yirmi Dokuzuncu Söz, Yirmi Sekizinci Söz, hususan cismânî lezzetlerin isbatında ve Mukaddeme-i Haşriye gibi risâlelerde gāyet kuvvetli haşr-i cismânîyi isbat etmiş, muannidleri de susturmuş. Ve îmân-ı billâh gibi, bu dünyadaki mevcûdât zâhir bir sûrette onu göstermediğinden, kısm-ı ekserîsi ise sâir erkân-ı îmâniye içinde haşri kuvvetli isbat eder.
SAYFA 267
Ezcümle, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hakkāniyetini isbat eden bütün huccetleri, ikinci derecede haşr-i cismânîyi, binler âyât-ı Kur’âniyenin tasvîr ve îzâhâtlarıyla isbat ediyor. Acaba Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın mu‘cizâne cennetin lezâiz-i cismâniyesinden bahisleri ve îzâhları derecesinden, daha îzâha lüzûm kalır mı?
Hem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkāniyetini isbat eden bütün mu‘cizeleri ve huccetleri, ikinci derecede haşr-i cismânîyi ve cennet ve cehennemin lezâiz ve âlâm-ı cismâniyesini hârika belâgatle tasvîr ve îzâh ediyor. O îzâhtan sonra, daha îzâha ihtiyâç kalır mı?
Hem Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûdunu ve rahîmiyet ve hakîmiyetini ve ilim ve kudretini ve âdiliyet ve hafîziyetini ve sıfât-ı kudsiyesini isbat eden bütün burhânlar, huccetler, bir cihette haşri isbat ettiği gibi; rubûbiyetin muktezâsı olan irsâl-i rusül ve inzâl-i kütüb cihetiyle, hem Risâlet-i Muhammediyeyi asm istilzâm, hem Kur’ân, onun konuşması ve kelâmı olduğunu isbat etmekle, haşr-i cismânîyi tafsîlâtıyla bu iki noktadan yine isbat ediyor.
Elhâsıl: Risâle-i Nûr’da îmân-ı billâh ve îmân-ı bi'l-yevmi'l-âhiret olan iki kutb-u îmânî, tam birbirine müsâvî gelecek bir derecede isbat edilmiş. Yalnız bu kadar var ki, haşr-i cismânî kısmen sarîhan ve kısmen zımnî ve tebeî isbat edilmiş. Çünki bu âlem-i şehâdet, Sâni‘ini gāyet sarîh ve zâhir gösteriyor. Ve haşri, zımnî ve perdeli haber verir. İnşâallâh bir zaman, Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden birisi veya birkaç tanesi, o dokuz makamı ve berâhîni te’lîf edecek ve Mukaddeme-i Haşriye’nin başındaki âyet-i a‘zamın dokuz fıkrasının hazînelerini, Risâle-i Nûr’da münteşir haşr-i cismânî berâhîniyle ve kalblerine gelen sünûhât ve ilhâmât ile açıp, Dokuzuncu Şuâ‘ı Onuncu Söz’den, daha kuvvetli bir tarzda tekmîl edecek.
Bütün kardeşlerimize, hemşîrelerimize birer birer selâm ve bayramlarını tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 268
[129]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Kahraman Tâhirî ve Hâfız Mustafâ’nın yaptıkları hizmet çok güzeldir. Onların tedbîrleri isâbetlidir, haktır. Nûr fabrikasının dîvânında verdiğiniz kararlar, ne olsa kabulümüzdür. İşârât-ı Kur’âniye, tevâbi‘leriyle beraber çok güzeldir. Yalnız Seyyid Şefîk’e giden mektûb, şahsına âit kısmı girmeyecekti. Lâhikadan aldığınız parçalar da çok güzel. Büyük Ali sisteminde, küçük ve ikinci Ali’nin ma‘nîdâr fıkrası iyidir, fakat muhtasardır.
En evvel gençlere âit üç-dört ders-ki Hâfız Mustafa’ya vermiştik el makinesiyle mümkün ise eski hurûfla, değilse yeni hurûfla HâşiyeNûr fabrikasının dîvânındaki hey’et münâsib görse ve hâl müsâade etse, yazılsın. Bize de bazı nüshalar gönderilsin. Mübâreklerin İşârâtü’l-İ‘câzlarına bedel bir nüshamı posta ile gönderdik.
Cum‘a gününe rast gelen bu bayram, çok kıymetdâr olan hacc-ı ekber olduğundan, hacca bu sene gidenler çok kazanmışlar. Cenâb-ı Hakk bizi de onların hayırlı duâlarına hissedâr eylesin. Âmîn. Tekrar be-tekrâr o bayramınızı, umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bayramlarını ve Nûr ve Gül fabrikalarının hey’etlerini ve medrese-i nûriye şâkirdlerinin ve üstâdlarının ve Barla sıddîklarının ve ma‘sûmların ve ümmî ihtiyârların, ricâlen ve nisâen umûmunun birer birer bayramlarını tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 269
[130]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ: sırrıyla çok tecrübelerin netîcesinde, çok def‘a zâhirî muvaffakiyetsizlik, hakkımızda birer inâyet perdesi olduğuna bir emâresi, belki bir delîli de, bu sene bize her tarafta bir nevi‘ taarruz ve o taarruzdan bir nevi‘ cüz’î tevakkuf, hem matbaaların kapıları şimdilik Risâle-i Nûr’a, hatta yeni hurûfla dahi kapanması hayırdır. Birkaç cihette inâyettir ve himâyettir.
Evvelâ: Bu sene perde altında insanlar, eşedd-i zulüm ile rızık hakkında bir dehşetli ameliyât ve kader-i İlâhî hakîmâne bir adâletle, çoktan beri terâküm eden zekâtları, cizyeleri almak ve hadden çok ziyâde tecâvüz eden hırs ve ihtikârı tokatlamak için, umûmî bir ameliyât-ı cerrâhiye hengâmında, elbette yalnız îmâna ve âhirete hasr-ı nazar eden ve vazîfe noktasında hayât-ı ictimâiyeye çok bakmayan ve ihlâs-ı tâmmı kazanmak için hiç bir maksada âlet ve hiç bir dünyevî cereyâna tâbi‘ olmayan Risâle-i Nûr’un parlak ve kuvvetli hizmeti, tesettür perdesi altından çıkıp âşikâr bir tarzda olsa idi, her hâlde birinci ameliyât-ı insaniye ona ilişecekti. Ve ikinci ameliyât-ı kaderiye, rızık ve mide üzerine olması cihetiyle, ya insanların nazarlarını o hizmetten çevirecekti, mideleriyle meşgul edecekti. Veyâhûd o hizmetin ihlâsı bir derece kırılıp, maîşet derdinin bir hissesi onda bulunacaktı. Hâşiye
Sâniyen: Yazılmasına şimdilik lüzûm yok.
Ve Sâlisen: Izhârına bu zamanda izin yok. Fakat mâdem şâkirdlerin gayret ve şevk ve himmetleri, şimdiye kadar matbaalara ihtiyâç bırakmamışlar. İnşâallâh o kudsî hizmette devam edip, o elmas kalemler ile neşr-i envâr edecekler. Mâdem bütün bütün mesleğimize muhâlif olan yeni hurûfu, bir-iki risâle için kabûl ettiğimiz hâlde matbaacılar kendileri o hayr-ı azîmi kaybettiler.
SAYFA 270
Siz o iki risâleyi ki ben Hâfız Mustafâ’ya tab‘ için vermiştim bizim hesabımıza, kahraman kardeşlerimizden yirmi otuz zâta tevzî‘ ederek, yirmi-otuz nüshayı eski hurûfla yazdırınız. Yazan kalem sâhiblerine dâimî hasenât kazandıran o pek büyük hayrı siz kazanınız. Eğer yeni hurûfla, el makinesiyle o iki risâleden yazılmış nüshaları varsa, bize bazı nüshaları gönderiniz. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Leffen size gönderilen parçayı bize yazdığınız İşârât-ı Kur’âniye ve Kerâmet-i Aleviye ve Gavsiye mecmûasının mukaddemesinden evvel biz başta yazdık. Siz de yazarsınız.
[İşârât-ı Kur’âniye ve üç Kerâmet-i Aleviye ve Kerâmet-i Gavsiye hakkında bir tenbîh ve ihtârdır]
Bu gāyet mahrem risâleler, nasılsa muannid bir nâmahremin eline bu risâlelerden birisi geçmiş. Gāyet sathî ve inâd nazarıyla bir-iki yerine haksız bir i‘tirâz ile ehemmiyetli bir hâdiseye sebebiyet verdiğinden, bu mecmûa Risâle-i Nûr’un hâs talebelerine, belki ehass-ı havâssa mahsûs olduğu hâlde ve benim vefâtımdan sonra intişârına müsâade olmasıyla beraber, şimdi mezkûr hâdisenin sebebiyle herkese değil, belki ehl-i insâf ve Risâle-i Nûr’la alâkadâr ve talebelerinden bulunanlara, hâslardan birkaç şâkirdin tensîbiyle gösterilebilir fikriyle yazdırdık.
İkinci Nokta: Bu risâle Sikke-i Gaybiye baştan aşağıya kadar bir tek netîceye bakar. Bine yakın emâreler ile, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine gaybî bir imza basıldığını isbat ediyor. Böyle bir tek da‘vâya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emâreler ve îmâlar onu göstermesi, ilmelyakîn değil, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde o da‘vâyı isbat eder.
Üçüncü Nokta: Bu risâleyi mütâlaa eden zâtlar, inceden inceye, hususan cifrî hesabâtına meşgul olmaya lüzûm yok. Hem bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem umumunu okumak da lâzım değil. Hem Kerâmet-i Gavsiye’nin âhirindeki, Şâm’lı Hâfız Tevfîk’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütâlaadan sonra, baştaki mukaddemeyi de okuduktan sonra, istediği parçayı okusun.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 271
[131]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşlerim,
Büyük Hâfız Alî’nin husûsî medresesinde bir hemşîremizin intâk-ı bilhak nev‘inde, Gālib cereyânının ileri gitmemesinin bir sebebini, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin siyâsete bakmamaları ve çarpışmadan gelen zulümlere hissedâr olmamak için merâkla harekâtlarını İslâmiyet menfaati noktasında duâlar ile ta‘kîb etmedikleri demesi, hem Hâfız Alî’nin Husrev ile görüşmesi ve Üstâdımız bizi siyâsetten men‘ ediyor, zarardır demesine mukābil, bir kardeşimiz Ne ile sâbittir diye istifsârı ve on üç aydan beri harbin vaz‘iyetini nazara almadığımın sebebini soran buradaki kardeşlerime vereceğim cevâba, Hâfız Alî’nin istihsânı münâsebetiyle kaidemize muhâlif olarak bir-iki dakîka siyâsete bakıp, bir-iki kelime beyân ediyorum.
Evvelen: Buradaki bir kısım Risâle-i Nûr şâkirdleri, âlem-i İslâm’da çok müstemlekâtı bulunan bir devlet, bu Anadolu hâricindeki Müslümanlara yalnız kendi menfaati için bir derece dinlerine ilişmiyor veya ilişemiyor diye, o devletin hâriç İslâmlara tatbîk ettiği siyâsete bütün bütün muhâlif bir siyâseti ta‘kîb ettiği bu memlekette fa‘âliyette bulunan propagandasına kapılıp, o cereyâna tarafdarlıkla Risâle-i Nûr’un safvet ve hâlisiyetine zarar verdiğinden, o siyâsî şâkirdlere dedim: O devlet, bu memleketteki hükûmete, müstemlekâtındaki Müslümanlar ısınmamak ve iltihâk etmemek için, eskiden beri bu vatanda dinsizliği tervîc etmiş. Şimdiki ilhâd, onun ifsâd komitesinin eseridir. Mâdem siz bu vatanın evladısınız, burada onun propagandasına kapılmayınız. Ve siyâsete karışmayınız. Eğer hâriçte olsanız, oradaki müsâadekâr siyâsetine tarafdârlık gösterseniz, eğer lüzûm olursa ve Risâle-i Nûr dahi müsâade etse, belki zarar olmaz, yoksa zarar ve hatar ve hatâdır.
Ama öteki gālib cereyân ise, ne vakit Kur’ân’a ve Risâle-i Nûr’a ve bize ve İslâmlara yardım etse ve Kur’ân’ın hakîkatine hizmete bilfiil teşebbüs eylese, siz de o vakit Kur’ân ve Risâle-i Nûr hesabına onun harekâtına merâkla bakabilirsiniz. Yoksa şimdiden tarafgîrâne bakmak ile, tahrîbâtındaki zulümlere hissedâr olmak ihtimâli var. Ve hâriç âlem-i İslâm’ın ma‘nevî cerayanlarına muhâlif olur.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 272
[132]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Hem Kâtib Osmân, hem mübâreklerden İbrâhîm’in, hem Nûr fabrika sâhibinin, hem Hulûsî-i Sânî’nin mektûbları bir-iki günde geldiler. Merâk ile mahzûn kalbimizi müferrah eylediler. Kâtib Osmân’ın mektûbunda, husûsî selâmlarını gönderdiği zâtların, hususan kahraman Rüşdü, Zühdü Bedevî ve Nûrî kardeşlerimize hâssaten ve umûmen selâm ve selâmetlerine duâ ve Husrev’in yakında gelmesinin tebşîri, onun hakkındaki merakımızı izâle etti. Mâşâallâh, Kâtib Osman da, Husrev gibi mûcib-i merâk noktaları yazıyor.
Onun mektûbunu getiren Halıcı İbrahim demiş ki: Sıddîk Süleyman Rüşdü buraya gelmek ihtimâli var. O kahraman kardeşim yakînen bilsin ki, ben ondan ziyâde ona müştâkım. Fakat o her gün, hâs dâiresinin birinci safında ma‘nen yanımızda bulunuyor, ma‘nevî kazançlarımıza hissedâr oluyor. Bizim mesleğimizde sohbet-i sûriye ehemmiyeti azdır. Hem bu dehşetli ameliyât-ı dâhiliye hengâmında ve yol masrafı çok ziyâde olduğundan, gelmek münâsib olmuyor. Ve vehhâm ehl-i dünyâ, burada da ziyâde bize dikkat ediyorlar. Hatta bu bayramda kapımı ziyâretçilere kapadık.
Hâfız Alî’nin mektûbunda, Rüşdü’nün bir teşebbüsü var ki, gençlere âit dört-beş parça ders ki, Hâfız Mustafâ’ya vermiştim ki tab‘ etsin. Cenâb-ı Hakk’a şükür, sizin kesretli kalemleriniz matbaaya ihtiyâç bırakmıyor. Eğer kolayca, ucuzca mümkün olsa, eski veya yeni hurûfla yaparsınız.
Hâfız Alî’nin mektûbunda, Risâle-i Nûr’a karşı kemâl-i mahviyetle kemâl-i ihlâsı ve irtibâtı, onun eskiden beri takdîr ettiğim bir hâsiyet-i mümtâziyesini göstermekle beraber, benim gibi bir bîçâreyi de şefâatçi yapıp, ben de onun kemâl-i samîmiyetini şefâatçi yapıp, duâsına âmîn derim.
Mübârek köyünden, mübârekler cemâatinden, mübârek İbrâhîm’in bereketli mektûbunu okudum. Beni memnûn eden çok sözler var içinde. Ve bilhassa benim başıma yağan yağmurdan rüyada içmesi ve biraderzâdesi Osmân’ın ileride de Risâle-i Nûr’a talebe olması için kendini okutması, bizi mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hakk öyle mübârekleri o köyde çoğaltsın. Âmîn. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 273
[133]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risâle-i Nûr’un şâkirdleri tam bir metânet ve tesânüd ve dikkat etmeye muhtâçtırlar. Lillâhilhamd, Isparta ve havâlîsi kahramanları demir gibi bir metânet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn-ü misâl oldu.
Ey Husrev Te’sîrli ve güzel mektûbunu aldım. Vazîfenin başına geçmen bizi fevkalâde mesrûr etti. Binler safâlar ile geldin Sen bu bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merâk etme. Senin yerine ve kerâmetli kaleminin yâdigârı olan Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm biri vilâyet-i şarkiyede fa‘âlâne geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da senin yerinde çalışıp, inşâallâh fütûhât yapar. Senin yazdığın mu‘cizeli iki Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın bu havâlîde, hususan Ramazân-ı Şerîf’de sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsîn ve tebrîklerini, inşâallâh yakında tab‘a girmesiyle âlem-i İslâmdan senin ruhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allâh’a şükreyle.
Hâfız Alî’nin mektûbunda, İslâmköy’ündeki hocalara muhabbete ve dostluğa karar vermesi, bizi memnûn eyledi. Evet, İslâmköy’ü, nasıl ki Risâle-i Nûr’a pek ziyâde alâkadârlıkta imtiyâz ve sebkat kazanmış. Öyle de, ben orada iken, sâir hocalara nisbeten İslâmköy'ü hocaları dahi daha ziyâde insaflı ve Risâle-i Nûr’u takdîr ettiklerini gördüğümden, bu havâlîdeki hocaların lâkaydlıklarına karşı onları hüsn-ü misâl gösteriyorum. İnşâallâh onlardan zarar gelmez. Ben İslâmköy’ünü, Nûrs köyü gibi biliyorum. O hocalara da akrabam nazarıyla bakıyorum, onlara da selâm ediyorum. Evet, onların insafı ve Risâle-i Nûr’a karşı dostluklarıyla, Nûr fabrikası o köyde dağdağasız teessüs etti tahmîn ediyoruz.
Ey Sabrî kardeş Başın sağ olsun. Cenâb-ı Hakk, o vâlidemizi mağfiret eylesin. Âmîn. Benimle, karâbet-i nesebiyeyi ihsâs eden parmaklarındaki nişân ve bu yedi-sekiz sene Abdülmecîd’den daha harâretli, fa‘âlâne kardeşlik
SAYFA 274
vazîfesini yaptığınızdan, elbette senin merhûm vâliden benim de vâlidemdir. Onu da, vâlidem yanına ma‘nevî kazançlarıma ve duâlarıma hissedâr ediyorum. Cenâb-ı Hakk size sabr-ı cemîl ihsân ve o merhûmeyi de garîk-ı rahmet eylesin. Âmîn. Husrev’in mektûbunda isimleri yazılanlar başta olarak bütün kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Büyük kardeşimiz Husrev’in gelmesi, bizi rûh u cânla mesrûr eyledi. Kendimizi tebrîk ve ona da binler safâ geldin, deriz. Ve Sabrî kardeşimizi ta‘ziye edip merhûme vâlidemize rahmetle duâ ediyoruz.
Buradaki Risâle-i Nûr Şâkirdleri nâmına
Feyzî ve Emîn
[134]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu def‘a çok çalışkan Âtıf’ın mübârek kalemiyle bir-iki nüshayı Feyzî ve Emîn’e hediyesiyle beraber, ma‘sûm ve efelerin ve ümmîlerin mübârek yazılarıyla yirmiden ziyâde küçük risâlecikler bizlere hediye edilmiş. Biz de bu havâlîdeki insanlara bir vâsıta-i teşvîk ve numûne-i emsâl olmak için, ma‘sûmlara ve ümmîlere göstereceğiz ve yazanların isimlerini de duâlarımızda dâhil edeceğiz. O yazanların hem kendilerini, hem vâlideynlerini, hem üstâdlarını ve bilhassa Hasan Âtıf’ı tebrîk ediyoruz. Hizbü’l-Ekber-i Nûrî’nin Arabî bilmeyenlerinin fehmine medâr olmak için, orada yazılan mecmûa gibi Münâcât Risâlesi’ni, yalnız Münâcât-ı Aleviye'den sonraki tercüme kısmını yirmi nüsha kadar teksîr edilse, bize gönderilse, çok iyi olur.
Dokuzuncu Şuâ‘ Mukaddeme-i Haşriye beraberce yazılsa, daha fâideli olur. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve Husrev’e çok safâlarla geldin deriz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 275
Bu mektûbu yazdıktan sonra Mustafa Kâzım imzasıyla hem kıymetdâr, ince hissiyâtlı ve ihlâslı çok kuvvetli Âtıf’ın gāyet güzel ve daha tam okumadığımız hâlde pek ehemmiyetli ve lâhikaya kısmen geçecek canlı ve rûhlu bir mektûbu beraber gördük. Hem Âtıf’ı bu mektubtaki kemâl-i ihlâs ve irtibâtını ve mektûbunda beş-altı efelerin kahramancasına Risâle-i Nûr’a girmeleri ve Kızıl İrfân talebeleri ve şâkirdlerini bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz. Risâle-i Nûr hesabına Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrediyoruz. Pek çok selâm. Mağrib yakın olduğu için kısa kesmeye mecbûr olduk.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[135]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim, birden rûhuma gelmiş bir endişeyi beyân ediyorum.
Ehl-i dalâlet, Risâle-i Nûr’un elmas kılıçlarına mukābele edemedikleri için, şâkirdleri içinde derd-i maîşet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifâde ederek, meşrebler veya hissiyâtları muhâlefetinden zayıf damarları bulup, şâkirdler içindeki tesânüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım.
Sakın, çok dikkat ediniz İçinize bir mübâyenet düşmesin. İnsan hatâdan hâlî olamaz. Fakat tevbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı i‘tirâza ve haklı olarak tenkîde sevk ettiği vakit, deyiniz ki: Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risâle-i Nûr’un en kuvvetli râbıtası olan tesânüde fedâ etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice i‘tibâriyle dünyaya, enâniyete âit her şeyi fedâ etmek vazîfemizdir deyip nefsinizi susturunuz. Medâr-ı nizâ‘ bir mes’ele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebde olmaz. Müsâmaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz. Hizbü’l-Ekber-i Nûrî’nin âhirine ilhâk edilecek olan münâcât parçası âhir kısmının tercümesi ve baştaki kısmın da bir nevi‘ îzâhıdır. Onun için Arabî bilmeyenlere çok fâidesi olur. Biz bir kısmını sizden bekliyoruz.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 276
[136]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu gaflet mevsimi olan baharda ve derd-i maîşet belâsında, Risâle-i Nûr fütûhâtında devam ediyor. İstanbul’dan yazıyorlar ki, oraya giden, başta Husrev’in Mu‘cizât-ı Ahmediye’si asm olarak, risâleleri her kim görmüş okumuşsa, başta Fetvâ Emîni Alî Rızâ olarak herkes hayret ve istihsân ile, Bu tarz-ı ifâde ve isbat ve beyân, hiç bir kitapta bulmamışız. Bu şerâit içinde böyle eserler hiç kimseye müyesser olmamış deyip, kemâl-i iştiyâk ile karşılıyorlar. Ve Ankara’da, dünyaca yüksek makamlarda, askeriye hey’etinde, kemâl-i iştiyâk ve takdîr ile Risâle-i Nûr’u yazıp okutturuyorlar. Başta Miralay Mehmed Yümnü olarak, mühim askerî paşaları, Risâle-i Nûr îmân kurtarıcıdır diye takdîrkârâne tam teslîmiyetle okuyup istifâde ediyorlar.
Hatta burada da pek çok, ayrı ayrı tarzda Risâle-i Nûr aleyhinde yaptıkları desîseler ve tedbîrler ve şâkirdleri soğutmak ve sarsmak plânları, hususan derd-i maîşet belâları, Risâle-i Nûr’un inkişâfını durdurmuyor, günden güne tevessü‘ ediyor. Hatta en ziyâde hücûm edenler dahi, perde altında istifâdeye çalışıyorlar. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, inâyet-i İlâhiye ve himâyet-i Rabbâniye devam ediyor. Fakat yalnız ehemmiyetli bir plânla, ayrı bir cebhede, mütemerrid münâfıklar tarafından bir hücûm var. Çok ihtiyât ve dikkat ve sebât ve tesânüd lâzımdır ki, tâ onların bu plânı da akîm kalsın. Plan da budur:
Risâle-i Nûr talebeleri içinde tesânüdü bozmak, On sekiz seneden beri hakkımızda programları, hâs talebeleri bizden kaçırmak, soğutmak idi. Bu plânları akîm kaldı. Şimdi tesânüdü bozmak ve bazı menfaatperest, fakat ehl-i ilim ve ehl-i dînden, Risâle-i Nûr’un cereyânına karşı rakîb çıkarmak sûretiyle intişârına zarar vermeye çalışıyorlar.
SAYFA 277
Hem Ramazân Risâlesi’nin âhirinde nefs-i emmâreyi, her nevi‘ azâbdan ziyâde, açlık ile temerrüdünü terk ettiği gibi; şimdiki ehl-i nifâkın mütemerridâne sefâhetinin cezâsı olarak, umûma ve ma‘sûmlara da gelen bu açlık ve derd-i maîşet belâsından ehl-i dalâlet istifâde edip, Risâle-i Nûr’un fakîr şâkirdlerinin aleyhine isti‘mâl etmek ihtimâli var. Mâdem şimdiye kadar ekseriyet-i mutlaka ile Risâle-i Nûr şâkirdleri, Risâle-i Nûr hizmetini her belâya, her derde bir çâre, bir ilaç bulmuşlar. Biz her gün hizmet derecesinde, maîşette kolaylık, kalbde ferahlık, sıkıntılara genişlik hissediyoruz, görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belâlara, musîbetlere karşı da, yine Risâle-i Nûr’un hizmetiyle mukābele etmemiz lâzımdır. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.
Kahraman ve mübârek ve kalemi kerâmetli ve Kur’ân'ın hârika kâtibi Husrev’in yazdığı ve bize gönderdiği mu‘cizeli iki Kur’ân’ın bir nüshasını, eğer orada aynı bulunmuyorsa göndereceğiz. Hatta bu def‘a yeni bir kardeşimiz ve Isparta kahraman talebelerinin isti‘dâdında Hilmî Bey’le gönderecektik. Fakat sonraya kaldı. İnşâallâh Husrev’in kerâmetli kalemi yine çalışıyor. Eğer Isparta şahs-ı ma‘nevîsi darılmasa idi yanıma isteyecektim. Saîdü’n-Nûrsî
[137]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ الَّذٖی كَتَبْتُمُوهُ
Azîz, sıddîk kardeşim,
Mübârek Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bir vech-i i‘câzını hârika kalemiyle gösteren ve mütemâdiyen defter-i hasenâtına, o yazdığı Kur’ânları okuyanların sevâbları yazılan kıymetdâr Husrev
Bana gönderdiğin iki mübârek nüshadan birincisini size Hilmî Bey’le gönderdim. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile, sen Isparta’dan ayrılacaksınız diye ikisini birden bize göndermiştin. Çok da iyi oldu. Şimdi Isparta, Medresetü’z-Zehrâ-yı Kübrâ ve medrese-i nûriye-i kübrâ olduğundan, bu kudsî eser orada, hususan şuhûr-u selâse gelmek üzere bir zamanda lâzımdır. İnşâallâh orada da, bizim gibi cüz’leri taksîm ile hatmeler okunacak.
SAYFA 278
Hilmî’nin kağıdında şimdilik geri kaldı demiştik. Fakat bir ma‘nevî ihtâr ile gönderildi. Başta Alîler, Sabrî, Rüşdü, Zühdü, Nûrî, Alî, Re’fet, Tâhirî, Hacı Hâfız, Ahmedler, Mehmed’ler, Mustafâ’lar, umûmen selâm ve duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
[138]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin mübârek kalemlerinizin mübârek ve nûrânî yâdigârlarını aldık. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, sizin gibi yorulmaz, sarsılmaz, usanmaz şâkirdleri Risâle-i Nûr’a ihsân eylemiş. Bu ağır şerâit ve usandırıcı hâller içinde kemâl-i iştiyâk ile onların fa‘âliyetleri, şübhesiz bir inâyet-i Rabbâniyedir. Ve bu hizmet-i kudsiyenin zâhir bir kerâmetidir.
O kudsî hediye içinde merhum Âsım’ın yâdigâr kalemi ve Re’fet ve Rüşdü, Hasan Âtıf ve Hâfız Ahmed ve Barla’lı Muhâcir Hâfız Ahmed’in ma‘sûmesinin hediyesi gibi yâdigârlar ve Husrev’in müjdesiyle on beş yirmi fedâkâr kardeşlerimiz kalemlerini bizim hesabımıza çalışmasına karar verdikleri, beni ve bizi ve bu memleketi minnetdâr edip şükre sevk etti.
Hizb-i Nûrî’nin ve Misbâhü’l-Îmân’ın lâhikaları olan bu def‘a hediyeniz buraya girdiği gün, birinci def‘a Hizb-i Nûrî geldiği gibi tesâdüf olmadığına kat‘î kanâatimizle, buradaki medrese-i nûriyedeki talebelerin yeni gelen bu derslerin meftûhânesi nev‘inde, şimdiye kadar emsâli vukū‘ bulmamış bir ziyâfet-i Rahmâniye nev‘inde, dokuz ayrı ayrı yerden, hatta biri Kars’dan, biri de Çankırı’dan birer güzel taâm öyle bir tarzda geldi ki, hem beni, hem Feyzî’yi, hem Tahsîn’i, hem Emîn’i hayret içinde bıraktı. Kat‘î kanâatimiz geldi ki, hizmet-i nûriyedeki bereketin bir kerâmeti ve buradaki medrese-i nûriyenin inâyetinden gelen bir meftûhânesidir. Evvelce Hizb-i Nûrî’nin gelmesiyle fevkalâde meftûhânesini