KASTAMONU LÂHİKASI

276

[136]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu gaflet mevsimi olan baharda ve derd-i maîşet belâsında, Risâle-i Nûr fütûhâtında devam ediyor. İstanbul’dan yazıyorlar ki, oraya giden, başta Husrev’in Mu‘cizât-ı Ahmediye’si asm olarak, risâleleri her kim görmüş okumuşsa, başta Fetvâ Emîni Alî Rızâ olarak herkes hayret ve istihsân ile, Bu tarz-ı ifâde ve isbat ve beyân, hiç bir kitapta bulmamışız. Bu şerâit içinde böyle eserler hiç kimseye müyesser olmamış deyip, kemâl-i iştiyâk ile karşılıyorlar. Ve Ankara’da, dünyaca yüksek makamlarda, askeriye hey’etinde, kemâl-i iştiyâk ve takdîr ile Risâle-i Nûr’u yazıp okutturuyorlar. Başta Miralay Mehmed Yümnü olarak, mühim askerî paşaları, Risâle-i Nûr îmân kurtarıcıdır diye takdîrkârâne tam teslîmiyetle okuyup istifâde ediyorlar.

Hatta burada da pek çok, ayrı ayrı tarzda Risâle-i Nûr aleyhinde yaptıkları desîseler ve tedbîrler ve şâkirdleri soğutmak ve sarsmak plânları, hususan derd-i maîşet belâları, Risâle-i Nûr’un inkişâfını durdurmuyor, günden güne tevessü‘ ediyor. Hatta en ziyâde hücûm edenler dahi, perde altında istifâdeye çalışıyorlar. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, inâyet-i İlâhiye ve himâyet-i Rabbâniye devam ediyor. Fakat yalnız ehemmiyetli bir plânla, ayrı bir cebhede, mütemerrid münâfıklar tarafından bir hücûm var. Çok ihtiyât ve dikkat ve sebât ve tesânüd lâzımdır ki, tâ onların bu plânı da akîm kalsın. Plan da budur:

Risâle-i Nûr talebeleri içinde tesânüdü bozmak, On sekiz seneden beri hakkımızda programları, hâs talebeleri bizden kaçırmak, soğutmak idi. Bu plânları akîm kaldı. Şimdi tesânüdü bozmak ve bazı menfaatperest, fakat ehl-i ilim ve ehl-i dînden, Risâle-i Nûr’un cereyânına karşı rakîb çıkarmak sûretiyle intişârına zarar vermeye çalışıyorlar.

277

Hem Ramazân Risâlesi’nin âhirinde nefs-i emmâreyi, her nevi‘ azâbdan ziyâde, açlık ile temerrüdünü terk ettiği gibi; şimdiki ehl-i nifâkın mütemerridâne sefâhetinin cezâsı olarak, umûma ve ma‘sûmlara da gelen bu açlık ve derd-i maîşet belâsından ehl-i dalâlet istifâde edip, Risâle-i Nûr’un fakîr şâkirdlerinin aleyhine isti‘mâl etmek ihtimâli var. Mâdem şimdiye kadar ekseriyet-i mutlaka ile Risâle-i Nûr şâkirdleri, Risâle-i Nûr hizmetini her belâya, her derde bir çâre, bir ilaç bulmuşlar. Biz her gün hizmet derecesinde, maîşette kolaylık, kalbde ferahlık, sıkıntılara genişlik hissediyoruz, görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belâlara, musîbetlere karşı da, yine Risâle-i Nûr’un hizmetiyle mukābele etmemiz lâzımdır. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.

Kahraman ve mübârek ve kalemi kerâmetli ve Kur’ân'ın hârika kâtibi Husrev’in yazdığı ve bize gönderdiği mu‘cizeli iki Kur’ân’ın bir nüshasını, eğer orada aynı bulunmuyorsa göndereceğiz. Hatta bu def‘a yeni bir kardeşimiz ve Isparta kahraman talebelerinin isti‘dâdında Hilmî Bey’le gönderecektik. Fakat sonraya kaldı. İnşâallâh Husrev’in kerâmetli kalemi yine çalışıyor. Eğer Isparta şahs-ı ma‘nevîsi darılmasa idi yanıma isteyecektim. Saîdü’n-Nûrsî

[137]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ الَّذٖی كَتَبْتُمُوهُ

Azîz, sıddîk kardeşim,

Mübârek Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bir vech-i i‘câzını hârika kalemiyle gösteren ve mütemâdiyen defter-i hasenâtına, o yazdığı Kur’ânları okuyanların sevâbları yazılan kıymetdâr Husrev

Bana gönderdiğin iki mübârek nüshadan birincisini size Hilmî Bey’le gönderdim. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile, sen Isparta’dan ayrılacaksınız diye ikisini birden bize göndermiştin. Çok da iyi oldu. Şimdi Isparta, Medresetü’z-Zehrâ-yı Kübrâ ve medrese-i nûriye-i kübrâ olduğundan, bu kudsî eser orada, hususan şuhûr-u selâse gelmek üzere bir zamanda lâzımdır. İnşâallâh orada da, bizim gibi cüz’leri taksîm ile hatmeler okunacak.

278

Hilmî’nin kağıdında şimdilik geri kaldı demiştik. Fakat bir ma‘nevî ihtâr ile gönderildi. Başta Alîler, Sabrî, Rüşdü, Zühdü, Nûrî, Alî, Re’fet, Tâhirî, Hacı Hâfız, Ahmedler, Mehmed’ler, Mustafâ’lar, umûmen selâm ve duâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[138]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin mübârek kalemlerinizin mübârek ve nûrânî yâdigârlarını aldık. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, sizin gibi yorulmaz, sarsılmaz, usanmaz şâkirdleri Risâle-i Nûr’a ihsân eylemiş. Bu ağır şerâit ve usandırıcı hâller içinde kemâl-i iştiyâk ile onların fa‘âliyetleri, şübhesiz bir inâyet-i Rabbâniyedir. Ve bu hizmet-i kudsiyenin zâhir bir kerâmetidir.

O kudsî hediye içinde merhum Âsım’ın yâdigâr kalemi ve Re’fet ve Rüşdü, Hasan Âtıf ve Hâfız Ahmed ve Barla’lı Muhâcir Hâfız Ahmed’in ma‘sûmesinin hediyesi gibi yâdigârlar ve Husrev’in müjdesiyle on beş yirmi fedâkâr kardeşlerimiz kalemlerini bizim hesabımıza çalışmasına karar verdikleri, beni ve bizi ve bu memleketi minnetdâr edip şükre sevk etti.

Hizb-i Nûrî’nin ve Misbâhü’l-Îmân’ın lâhikaları olan bu def‘a hediyeniz buraya girdiği gün, birinci def‘a Hizb-i Nûrî geldiği gibi tesâdüf olmadığına kat‘î kanâatimizle, buradaki medrese-i nûriyedeki talebelerin yeni gelen bu derslerin meftûhânesi nev‘inde, şimdiye kadar emsâli vukū‘ bulmamış bir ziyâfet-i Rahmâniye nev‘inde, dokuz ayrı ayrı yerden, hatta biri Kars’dan, biri de Çankırı’dan birer güzel taâm öyle bir tarzda geldi ki, hem beni, hem Feyzî’yi, hem Tahsîn’i, hem Emîn’i hayret içinde bıraktı. Kat‘î kanâatimiz geldi ki, hizmet-i nûriyedeki bereketin bir kerâmeti ve buradaki medrese-i nûriyenin inâyetinden gelen bir meftûhânesidir. Evvelce Hizb-i Nûrî’nin gelmesiyle fevkalâde meftûhânesini

279

hem te’yîd ediyor, hem onunla teeyyüd edip bir eser-i inâyet olduğunu isbat etti. Hem geldiği aynı günde öyle bol bir yağmur geldi ki, odamın önünden ehemmiyetli bir sel aktı.

Ve Sabrî’nin orada münâcâtın kesretle yazılmasıyla yağmur gelmesine vesîle olduğu gibi, buraya gelmesiyle de burada rahmetin böyle kesretle yağması gösteriyor ki, münâcât bir vesîle-i rahmettir. Hem ihtiyâta binâen dört seneden beri buraya gelmeyen kahraman Nazîf, hediye-i nûriye ile hiç bir sebeb yokken Kastamonu’ya yanımıza geldi. Demek ma‘nevî istikbâle gönderildi.

Husrev’in bu def‘aki mektûbu beş-altı cihette bizi minnetdâr etti. Husrev dâimâ hizmet-i nûriyede ve tedbîrinde dâimâ terakkîde ve sarsılmaz bir rükün olduğunu gösteriyor. Âtıf’ın pek ziyâde iştiyâk ve gayreti şimdilik ihtiyât ve i‘tidâl-i demle perdelenmesi, zamanın muktezâsıdır. Zekâî, Hâfız Ahmed Risâle-i Nûr hizmetinde vazîfe başına geçmeleri, bu günlerde onların hakkında hâsıl olan merâkımı izâle etti.

Umûm kardeşlerimize ve bilhassa rükünlere ve bu def‘aki nüshaları yazanlara ve Husrev’in mektûbunda isimleri bulunanlara ve bilhassa kalemlerini bizim hesabımıza çalıştırmaya karar verenlere binler selâm ve selâmetlerine ve muvaffakiyetlerine duâ ediyoruz.

Mâdem on beş kardeşimiz kalemiyle ümmîliğime şefkaten yardım ediyorlar. İhtiyâr ve Hasta ve İktisâd ve Şükür risâleleri ve Birinci, İkinci, Üçüncü Lem‘aları yazsınlar. Hem Husrev’in bana gönderdiği eskiden bana yazdığı İ‘câz-ı Kur’ân'ın kıt‘asında onun zeyilleri olan On İkinci, On Dördüncü, Yirminci Söz’ler ve Sûre-i Feth’in âhirindeki âyetin lem‘ası ve Rumûzât-ı Semâniye’ye âit Fihriste’deki kısmı ve manzûm Lemeât'tan olan parça gibi ki, size evvelce bu zeyiller hakkında yazmıştık, siz de yazmıştınız. Husrev’in tertîbiyle yazdırılsa, mümkün ise bu kısmı kendisi yazsa iyi olur. Tâ ki Husrev’in kalemiyle bu eski nüsham tam bir zeyil olsun.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

280

[139]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Hizbü’l-Ekber-i Nûrî’nin âhirinde Risâle-i Münâcât’dan Münâcât-ı Aleviye'nin tercümesinden sonra gelen Türkçe tercümeleri biz nüshalarımızın âhirinde yazdırıyoruz. Arabî bilmeyenlere çok iyi olur. Eğer siz kuvvetli kalemleriniz ile Hizb’in tarzındaki aynı sahîfelerde yazıp, bize gönderip yardım etseniz, bizi çok minnetdâr edersiniz. Ben bu cihette zahmet çekiyorum. Hem Hizb-i Ekber’in başında Türkçe fıkrasına mukābil, sahîfede size gelen, buna leffen gönderilen parça nüshanızda yazılacak.

Nûr fabrikası sâhibinin bir mektûbunda ehemmiyetli bir müjde veriyor. Yani Mu‘cizeli Kur’ân’ımızı tab‘ etmek ve onun perdesi altında Mu‘cizât-ı Kur’âniye'yi tetimmeleri ile tab‘ etmek mümkün ve mütasavverdir diye bizi derinden derine mesrûr ve ümîdvâr eyledi. Cenâb-ı Hakk rahmet ve inâyetiyle Risâle-i Nûr’un gāyet parlak olan bu netîceyi ve muvaffakiyeti ve şâkirdlerinin bu ehemmiyetli bir gaye-i hayâllerini ve muzafferiyetlerini ihsân eylesin. Âmîn.

Gül fabrikasının sâhibi ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın kâtibi Husrev’e binler safâlarla geldin, tekrâren deriz. Umûm kardeşlerimize birer birer ve bilhassa bu def‘a bize yazıları gelenlere selâm ve duâ ediyoruz. Ve duâlarınızı istiyoruz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

281

[140]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Azîz kardeşim Husrev,

Cenâb-ı Hakk merhumeyi mağfiret eylesin. Ve sana ve onun evlâdlarına sabr-ı cemîl ihsân eylesin. Ben de mâteminize cidden hissedârım.

Senin ağlamana ve ağlayan mektûbuna cidden iştirâk ettim. Evet, sen de benim gibi, dünya ile iki cihetle alâkan kesiliyor. Hem öyle lâzım. Senin gibi Risâle-i Nûr’un bir fedâîsi alâkası olmamalı ve alâka peydâ etmemeli. Alâkalı olsa, fevkalâde bir sebât, bir ihlâsın, lüzûm ile beraber bazı ârızalar içinde sarsılır, tam fedâkârlık edemez. O havâlînin kahramanları elhak müstesnâdırlar. Alâkalar onları sarsmıyor. Fakat bazıları, Husrev gibi, Saîd gibi ve Âtıf ve emsâli gibi bütün bütün alâkasız da bulunmak lâzım.

O merhûme şimdiye kadar, Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri içinde dâimâ her gün yüz def‘aya yakın ve husûsî ismiyle de bir def‘a fecirde, ma‘nevî kazançlarımıza on senedir hissedardır. Şimdi vefâtından sonra ismiyle her gün çok def‘a husûsî duâlarda hissedâr olduğu zaman gibi, yine yüz def‘a hissedâr oluyor.

Azîz kardeşim Husrev, seninle çok konuşmak istiyorum. Fakat bu dakîkada o kadar vaktim dardır ki, ziyârete gelen dost dört-beş adama karşı Beni meşgul etmeyiniz diye lüzûmsuz hiddet ettim. Her ne ise Oradaki kardeşlerimize hasret ve iştiyâk ile çok selâm ve selâmetlerine duâ ediyorum. Buradaki kardeşleriniz de sizi ta‘ziye ve oradaki kardeşlerine arz-ı hürmetle selâm ediyorlar.

Saîdü’n-Nûrsî

282

[141]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine ve ehemmiyetine dâir bir imza-yı gaybî hükmünde olan yazdığınız Mecmûa-i İşârât’a, lâhikadan sizin intihâb ettiğinizden iki misli daha ilâve ettik. Eğer siz de kendinize öyle bir mecmûa yazmış iseniz, ilâve ettiğimiz mikdârı size de göndereceğiz. Bu mecmûanın gösterdiği kıymet Risâle-i Nûr’da bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları isbat ediyor.

Evet, kardeşlerim, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm İncîl-i Şerîf’de demiş ki: Ben gidiyorum, tâ size tesellîci gelsin. Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin demesiyle, Kur’ân’ın beşere gāyet büyük bir netîcesi, bir gāyesi, bir hediyesi tesellisidir.

Evet, bu dehşetli kâinâtın fırtınaları ve zevâl ve tahrîbâtları içinde bu boşluk nihâyetsiz fezâda her şeyle alâkadâr olan insan için hakîkî tesellîyi ve istinâd ve istimdâd noktalarını yalnız Kur’ân veriyor. En ziyâde o teselliye muhtâç, bu zamanda, bu asırda en ziyâde kuvvetli bir sûrette o tesellîyi isbat eden, gösteren Risâle-i Nûr’dur. Çünki zulümât ve evhâmın menba‘ı olan tabiatı, delmiş geçmiş, hakîkat nûruna girmiş. On Altıncı Söz gibi ekser parçalarında, hakāik-i îmâniyenin yüzer tılsımlarını keşif ve îzâh edip, aklı inkârdan ve tereddüdlerden kurtarmış.

İşte bu hakîkat içindir ki, bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile beraber, aklı başında olanları Risâle-i Nûr’la meşgul ediyor. Re’fet Bey’in mektûbunda dediği gibi, Risâle-i Nûr’un en bâriz hâsiyeti, usandırmamak. Yüz def‘a okunsa, yüz birinci def‘a yine zevkle okunabilir. Pek doğru demiş.

Risâle-i Nûr’un tercümanı, hakîkî vazîfesinin hâricinde dünyadaki istikbâliyâta ara sıra bakması, bir derece zâhirî

283

bir müşevveşiyet verir. Meselâ, bundan otuz-kırk sene evvel diyordu: Bir nûr gelecek. Bir nûrânî âlemi göreceğiz deyip, o ma‘nâyı geniş bir dâirede ve siyâsette tasavvur edilmiş.

Hem bundan on dört, on beş sene evvel, Dinsizliği çevirenler müdhiş semâvî tokatlar yiyecekler diye büyük, geniş, küre-i arz dâiresindeki bu dehşetli hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdûd insanlarda tasavvur edilmiş. Hâlbuki istikbâl, o iki ihbâr-ı gaybîyi tasavvurunun pek fevkınde tefsîr ve ta‘bîr eyledi. Evet, Eski Saîd’in Bir nûr âlemi göreceğiz demesi, Risâle-i Nûr dâiresinin ma‘nâsını hissetmiş, geniş bir dâire-i siyâsiye tasavvur ettiği gibi, Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’nın remziyle, on üç, on dört sene sonra Dinsizliği, zındıklığı neşredenler, pek müdhiş tokatlar yiyecekler deyip, o hakîkati dar bir dâirede tasavvur etmiş. İstikbâl, o iki hakîkati tam ta‘bîr ve tefsîr etti.

Evet, başta Isparta vilâyeti olarak Risâle-i Nûr dâiresi, birinci hakîkati pek parlak ve güzel bir sûrette gösterdiği gibi; ikinci hakîkati de, medeniyet-i sefîhenin tuğyânını ve maddiyyûnluk Hâşiyetâûnunun aşılamasını çeviren ve idare eden ervâh-ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semâvî tokatlar, geniş bir dâirede, o Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’nın hakîkatini, tam tamına isbat etmiş.

Risâle-i Nûr, kat‘î burhânlara istinâden, hükümleri sâir hakāikte aynı aynına, te’vîlsiz, ta‘bîrsiz hakîkat çıkması ve yalnız işâret-i tevâfukiye ve sünûhât-ı kalbiyeye i‘timâden beyânâtı, böyle dünyevî olan mesâil-i istikbâliyede neden bazen ta‘bîr ve te’vîle muhtâç oluyor diye hâtırıma geldi.

Böyle bir cevâb ihtâr edildi ki: Gaybî istikbâl-i dünyevîde ve dünya işlerinde, başa gelen hâdisâtın bildirmemekte, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’in çok büyük bir rahmeti saklandığını ve gaybı gizlemekte çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip, yalnız mübhem ve mücmel bir sûrette, ya ilhâm veya ihtâr ile, bir emâreyi vesîle ederek, keşfiyâtta ve rüyâ-yı sâdıkada, bir kısım gaybî hakîkatleri ihsâs eder. O hakîkatlerin husûsî sûretleri vukūundan sonra bilinir.

284

Kardeşlerim, bu def‘a Hilmî Bey ile gelen Re’fet ve Rüşdü’nün mektûbları bizi çok sevindirdi. Zâten Husrev, Re’fet, Rüşdü Risâle-i Nûr’a intisâbda eskiden beri beraber bulunmalarından, ben birisini tahattur etsem, üçü birden hâtıra geliyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ki, bu dehşetli fırtınalar, onları ve sizleri sarsmadı. Mâşâallâh, Re’fet, şimdi de eski sadâkatini ve tam alâkasını tamamıyla muhâfaza ettiğini anladık. Bir-iki senedir ondan hiç bir mektûb ve hizmet-i Kur’âniyedeki vaz‘iyetinden bir haber alamamıştım, merâk ediyordum. Bu def‘a mektûbunda, Ne vakit bir araya gelsek, Sözler’den birini açıp okuruz, tatlı tatlı istifâde edip, üstâdımızla görüşürüz demesi, bizi sürûr ile şükre sevk etti. Sadâkatinde nâmdâr Rüşdü’nün mektûbunda merâk ettiğim noktaları beyân etmesi ve hizmet-i nûriye tevakkuf etmemesi ve sizlere sıkıntı olmaması, bizi çok mesrûr eyledi.

Latîf bir tevâfuk: Ahmed Nazîf’in bu def‘a çok meşgaleler içinde yazdığı, yalnız On Dokuzuncu Mektûb’da Mu‘cizât-ı Ahmediye asm tevâfukunda, mecmûu dokuz bin sekiz yüz otuz üç adede bâliğ olduğunu gördük. O mektûbdaki Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm bir kerâmetidir diye hükmettik.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden Emîn ve Feyzî’nin bir fıkrasıdır]

Hem Risâle-i Nûr’un kasabalara ve cemâatlere berekete medâr olması ve ona zarar edenlere tokat gelmesi gibi, şahıslara da pek zâhir bir sûrette, hem bereket ve hüsn-ü maîşet ona çalışanlara; ve gaybî tokatlar, onun aleyhinde çalışanlara gelmesi, bu havâlîde çok hâdiseleri var. Biz kendi nefsimizde çalıştığımız zaman, pek zâhir bir sûrette bir hüsn-ü maîşet, bir inâyet gördüğümüz gibi, Risâle-i Nûr ve şâkirdleri aleyhinde çalışanlara, şiddetli tokatlar geldiğini görüyoruz. Ezcümle:

Risâle-i Nûr’un erkânından birisi, kat‘î bir sûrette haber veriyor ki: Üç-dört adam, dünya servetinin hâtırı için toplanıp münâfıkāne Risâle-i Nûr şâkirdleri aleyhinde tedbîr kurdukları hengâmda, üç gün sonra o üç-dört adamın hâneleri ve birinin dükkânı yanıp, her biri binler lira zâyiâtla tokat yediler.

285

Hem bir dessâs ve câsûs adam, Risâle-i Nûr şâkirdleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün, Serbest olarak ben, bir ipucu bulamadım ki bunları hapse soksam. Eğer bir ipucu bulsam, onları hapse sokacağım diye i‘lân ettiği vakitten iki gün sonra bir iş yapıp, Risâle-i Nûr şâkirdleri yerinde o adam iki sene hapse girdi.

Hem bedbaht, muannid bir adam Risâle-i Nûr aleyhinde, hem şâkirdlerinin bir rüknü aleyhinde mütecâvizâne bulunduğu hengâmda, bir-iki gün sonra meyhâneye gidip içe içe çatlamış, orada ölmüş. Bu nev‘de çok hâdiseler var. Demek Risâle-i Nûr, dostlara tiryâk olduğu gibi, düşmanlara da sâika oluyor.

[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Hâfız Tevfîk, Mehmed Feyzî, Emîn, Hilmî, Kâmil’in bir fıkrasıdır]

Hem Gavs-ı A‘zam’ın ra, Üstâdımız hakkında فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ fıkrasıyla, inâyet ve teshîle dâimâ mazhar olduğuna, ve tevâfuk, Risâle-i Nûr’un bir ma‘deni bulunduğuna pek çok emârelerden, bu bir-iki gün zarfında, küçük ve latîf, fakat kat‘î kanâat veren cüz’î hâdiselerin tevâfukātında gözümüzle gördüğümüz inâyât-ı Rabbâniyenin numûnelerinden birkaçını beyân ediyoruz ki, onlar, bu iki gün zarfında beraber vukū‘a gelmiştir.

Birincisi: Dün Üstâdımıza, Risâle-i Nûr’a âit üç hizmet için üç adam lâzım gelmiş. Kimse de yok. Biz de uzaktayız. Üstâdımız merdivenden inip, bir çocuğu bulup, bize göndermek niyetiyle kapıyı açmış. Risâle-i Nûr’un o üç hizmetini görecek üç şâkirdi fevkalâde bir tarzda, aynı dakîkada kapıya gelmişler.

İkincisi: İki seneden ziyâde Risâle-i Nûr’un mühim parçaları, Risâle-i Nûr’un berekâtıyla hânesi yangından kurtulan Hâfız Ahmed kendine yazdırıp, başka bir kazâ ve nâhiyede bulunan bir-iki zât onları istinsâh için aldılar. İki seneden beri ellerinden kaçırıp, mahcubiyetlerinden haber vermedikleri için hem biz, hem Hâfız Ahmed merâk, hem hiddet ediyorduk. O kitaplar bugün geldiği aynı vakit dün aynı saatte, Üstâdımıza, beş seneden beri, her birkaç gün zarfında Üstâdımıza kolaylık için bir parça yemek pişirmekle hâtırını soruyordu.

286

İki seneden beri o âdeti terk etmişti. Hem komşuluktan da başka yere nakletmesiyle, iki senedir o âdet terk edilmiş iken, yine dün, o aynı saatte, iki sene evvelki aynı âdetiyle o zâtın hânesinden, aynen eskisi gibi, küçücük bir hâtıra sormak nev‘inde oğlu getirdi. Üstâdımız dedi: İki sene evvelki âdete lüzûm kalmamış. Siz de komşuluktan gitmişsiniz dedi. Bugün aynı vakitte, o Hâfız Ahmed’in yazdırdığı kaybolan kitaplar, mükemmel bir sûrette istinsâh ile geldi. Bizde şübhe bırakmadı ki, bu latîf tevâfuk da, Risâle-i Nûr hakkındaki inâyâtın bir cilvesidir.

Üçüncüsü: Üstâdımız, aynı bugün Emîn kardeşimize dedi: Üç-dört aydır her hafta karyesinden buraya gelen hâne sâhibesi gelmedi. Dört ay oldu, kirâsını almadı. Herhalde haber gönderiniz, gelsin, kirâsını alsın dediği aynı vakitte, dört aydan beri gelmeyen o hâne sâhibesi, kapıyı vurdu, geldi. Beş aylık kirâsını aldı. Üstâdımız, bu hâdise-i inâyetten memnûn olduğu için, ona uzaktan bir nâhiyeden gelen yuvarlak, hiç görmediğimiz ve burada bulunmayan bir küçük ekmeği o hâne sâhibesine verdi. Aynı vakitte yirmi dakîka zarfında, burada bulunmayan aynı ekmekten beş misli, iki sene Risâle-i Nûr’un bir kitabını alıp mütâlaasının ma‘nevî ücretinin binde bir ücreti olarak geldi. Ve bir parça aşûre çorbasını dahi yine o hâne sâhibesine verdi. Aynen o aşûrenin on misli kadar üç latîf ekmek, yine iki sene iki kitabın okumasına binde bir ücret olarak geldi. Gözümüzle gördük.

Hem bugün o hâne sâhibesinin yedi senedir adını bilmediği için, Üstâdımız ona: İsmin nedir? diye sordu. Dedi: Hayriyedir. Hayriye isminde olmak tefe’ülüyle, Hayrî nâmında Risâle-i Nûr’un bir şâkirdi, haberimiz yokken İstanbul’a gitmiş. Hem ticâret münâsebetiyle iki mühim şâkirdleri de gitmişlerdi, geç kaldılar. Maddî-ma‘nevî fırtınalar münâsebetiyle Üstâdımız, hem onları, hem oradaki mühim bir şâkirdi için çok merâk ediyordu. Bugün o Hayrî, iki sâat o Hayriye’den sonra kapıyı açtı, geldi. O üç şâkird hakkındaki merâkını izâle etmekle beraber, Üstâdımızın dört aydan beri devam eden tefârik nâmındaki bir kokusu bugün bitmiş, kendimiz gördük. Hayri’nin bir küçük şişe elinde, İşte size tefârik getirdim dedi. İşte bu küçük latîf tefârikteki tevâfuka Bârekallâh dedi.

287

Bu iki gün zarfında bu küçük numûneler gibi, Üstâdımız, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm tashîhâtıyla meşgul olduğu için çok numûneler görmüş. Mâdem iki gün zarfında bu kadar inâyâtın cilvelerini görüyoruz. Risâle-i Nûr dâiresinde dikkat edilse, herkes kendi nefsinde hizmeti derecesinde böyle numûneleri görecektir.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Hilmî Emîn Kâmil Feyzî Hâfız Ahmed

Evet, ben de tasdîk ederim

Saîdü’n-Nûrsî

[142]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu şiddetli kışta ve ma‘nevî, dehşetli, ayrı tarz bir kışta ve nev‘-i beşer ictimâî hayatında müdhiş, kanlı diğer tarz bir kışta çırpınan bîçârelere rikkat-i cinsiye ve şefkat-i nev‘iye cihetinde gāyet derecede bir hüzün ve elem his ettim. Çok yerlerde beyân ettiğim gibi, yine Erhamürrâhimîn ve Ahkemü'l-Hâkimîn olan onların Hâlik-ı Kerîm ve Rahîm’in hikmet ve rahmeti, benim kalbimin imdâdına yetişti. Ma‘nen denildi ki: Senin bu şiddetli teessürün, o Hakîm ve Rahîm’in hikmetini, rahmetini bir nevi‘ tenkîd hükmüne geçer. Rahmet-i İlâhiyeden ileri şefkat olunmaz. Hikmet-i Rabbâniyeden daha mükemmel hikmet, dâire-i imkânda olamaz. Âsîler, cezâlarını; ma‘sûmlar, mazlûmlar, zahmetlerinden on derece ziyâde mükâfâtlarını alacaklarını düşün. Senin dâire-i iktidârın hâricinde olan hâdisâta, onun merhamet ve hikmet ve adâleti ve rubûbiyeti noktasında bakmalısın. Ben de o lüzûmsuz şiddetli elem-i şefkatten kurtuldum.

Otuz sene evvel Eski Saîd matbû‘ bir eserinde, Münâzarât'da ondan sordukları bir suâle verdiği cevâb, bu makama münâsebetiyle aynen ibâresiyle yazılıyor. Otuz sene evvel aşâirlerde gezerken böyle suâl ettiler: Acaba şu zaman ve dehrin şikâyetinde ki, hatta büyük zâtlar ve evliyâlar dahi felekten ve zamandan şikâyet ediyorlar. Ondan, Sâni‘-i Zülcelâl’in san‘at-ı bedîine i‘tirâz çıkmaz mı?

288

Cevâb: Hayır, aslâ Belki ma‘nâsı şudur: Güyâ şikâyetçi der ki: İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl, hikmet-i ezeliyenin düstûruyla tanzîm olunan âlemin mâhiyeti müsteid değil. Ve inâyet-i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsâid değil. Ve meşîet-i ezeliyenin matbaasında tab‘ olunan zamanın tabiatı muvâfık değil. Ve mesâlih-i umûmiyeyi te’sîs eden hikmet-i İlâhiye râzı değildir ki, şu âlem-i imkân, Feyyâz-ı Mutlak’ın yed-i kudretinden, şu ukūlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihâsıyla istediğimiz her bir semerâtı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz. Evet, bir şahsın tehevvüsü için büyük bir dâire-i muhîta hareket-i mühimmesinden durdurulmaz.

İşte, otuz sene evvelki cevâba, Risâle-i Nûr dahi zelzeleler bahsinde, böyle küçük bir hâşiye ilhâk ediyor ki, her bir unsurun ve maddî ve ma‘nevî kış ve zelzele gibi hâdiselerin, yüzer hayırlı netîceleri ve gāyeleri varken, şerli ve zararlı bir tek netîcesi için onu vazîfesinden durdurmak, o yüzer hayırlı netîceleri terk etmekle yüzer şer yapmak, tâ bir tek şer gelmesin gibi, hikmete, hakîkate, rubûbiyete münâfî olur. Fakat küllî kanunların tazyîkinden feryâd eden ferdlere, inâyât-ı hâssa ve imdâdât-ı hususiye ile ve ihsânât-ı mahsûsa ile Rahmânü’r-Rahîm, her bîçârenin imdâdına yetişebilir. Derdlerine dermân yetiştirir. Fakat o ferdin hevesiyle değil, hakîkî menfaatiyle yardım eder. Bazen dünyada istediği bir cama mukābil, âhirette bir elmas verir. Bu ciddî mes'eleye bir latîfeyi Feyzî’yle Emîn ilhâk etmek istediler. Tâ usanç vermesin. Şöyle ki: Feyzî’yle Emîn diyorlar:

Üstâdımız ve Risâle-i Nûr’un ciddî hakāikleri içinde en tatlı bir fâkihesi tevâfuk olduğu için, kardeşlerimize, yine bu iki gün zarfında küçük bir-iki tevâfuku, size bundan evvelki tevâfuka hâşiye olarak yazıyoruz.

Evet, nasıl ki kelimâtta ve kelimât-ı mektûbede tevâfuk, bir kasıd, bir inâyet-i hususiyeyi gösteriyor. Bazen hârika olup kerâmet derecesine çıkıyor. Bazen latîf bir zarâfet veriyor. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr’a âit ve Üstâdımıza âit hâdisâtta da aynen, kasdî ve inâyetkârâne tevâfuku, akvâldeki o ef‘âlde dahi görüyoruz. Ezcümle:

Size yazılan, dört ay gelmeyen hâne sâhibesi için Emîn kardeşimize dedi: Haber gönder tekellümünde, onun kapı çalması tevâfuk ettiği gibi; aynı cümleyi, mektûbda iki def‘a okunduğu zaman, Emîn’e dediği kelimesi

289

okunduğu ânında, aşağıki kapıyı Emîn açtı. Gelmek zamanı gelmeden geldi. İkinci gün, yine başka bir adama okunduğu vakit, Emîn’e dediği kelimesini okuduğu vakit, aynı anda yukarı kapıyı Emîn açtı, gelme âdetine muhâlif olarak geldi, girdi. Bu iki tevâfuk, hâne sâhibesinin tevâfukuna tevâfuku gösteriyor ki, en cüz’î işlerimiz de tesâdüf değil, kasdî tevâfuktur.

Hem dört ay evvel bize bir parça tarhana getiren Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Fuâd’ın İstanbul’a gidip, otuz gün te’hîrinden, geç kalmasından endişe ettiğimiz aynı günde, onun tarhanası bittiği aynı günde gelmesi tevâfuk etti.

Hem aynı günde, bir parça tereyağı biz de ve Üstâdımız da bunun bereketini hissediyorduk bittiği dakîkada onun mikdarına tevâfuk edip, zannımızca aynı yerde, aynı mikdâr, aynı zamanda geldiği gibi; buralarda, köylerde, kül içinde yapılan bir çörek, üstâdımızın hoşuna gittiği için sabah-akşam ondan yiyip ve bir ekmek on beş gün devam edip bittiği aynı günde, aynı çörekten, onun akrabasından birisi getirdi. Bu tevâfukun hâtırı için geri çevirmedi, kabûl etti. Mukābiline bir teberrük verdi. Gözümüzle bu latîf tevâfuktaki şirin inâyât-ı İlâhiyenin cüz’î cilvelerini gördük ve anladık ki, kör tesâdüf işimize karışmıyor. Ma‘nîdâr tevâfuk, Risâle-i Nûr’un kelimâtında ve hurûfâtında olduğu gibi, ona temas eden harekât ve ef‘âlde de öyle ma‘nîdâr tevâfuklar var. İnâyete temas ettiği için, en cüz’î bir şey de olsa kıymeti büyüktür. Böyle uzun yazmak ve ziyâde ehemmiyet vermek israf olmaz. Çünki ma‘nâsı olan inâyet ve iltifât-ı Rahmet muraddır. Ve bu bahis dahi ma‘nevî bir şükürdür.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Emîn, Feyzî

Umûm kardeşlerinize birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını isteriz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç