KASTAMONU LÂHİKASI

60

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu def‘a size mektûbum yerinde Emîn, Tahsîn, Hilmî’nin fıkrası gönderildi. Pek çok selâm, hem şimdi yanımda Tahsîn ve Emîn sizlere arz-ı hürmet ve selâm ederler.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[36]

[Ahmed Nazîf’in mektûbundan bir parçadır]

Maddî ve ma‘nevî borcumuz olan hizmetleri îfâdan kendimizi çekmek, hissizlik ve bîgânelik fıtratımızda ve yaradılışımızda yoktur ki kalalım. Mâdem Cenâb-ı Hâlik-ı Rahîm bizleri insan yaratmıştır. İnsanlığın emrettiği vezâifin binde birini dahi îfâ edemediğimiz hâlde, büsbütün nasıl bîgâne kalalım? Bu husûsta ma‘zur görmenizle beraber, azimkâr ve cefâkâr ve fedâkâr ve hadsiz mütehammil, garîb ve kudsî ve azîz bir misafirimiz olan çok kıymetli Üstâdımızın biz âsî ve günahkârların kalblerini nûrlarla doldurduğu hâlde, mukābil borcumuzu, ma‘neviyâta uzanamadığımızdan ancak değersiz ve kıymetsiz olan maddiyâtla ödeyebiliriz zannıyla teselli bulmaktayız.

Af buyurunuz Üstâdım Dellâl-ı Kur’ân’ın nidâlarını işiten hangi Müslüman vardır ki, kulaklarını tıkasın. Hâşâ sümme hâşâ Nûrlarınızın şuâ‘ı gözlerimizi kamaştırıyor. Kalblerimizi bütün sâfiyetiyle Allâh’a, Kur’ân’a ve Resûl-ü Müctebâ’ya asm ve İki Cihân Serveri’nin azîz vârislerine bağlıyor ve bağlamıştır. Bu bağ öyle bir bağ ki, inâyet-i hakla hiç bir maddiyyûnun ve hiç bir mülhid ve fırak-ı dâllenin değil, bütün dünya kâfirlerinin bütün kuvvetleri bir araya gelse, bu kudsî râbıta-i kalbiye bağını koparamaz. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Zât-ı fâzılânelerince lüzûm görülüp, îcâb etmeden hiç bir zaman mektûb yazmak zahmetlerini ihtiyâr etmenize râzı olamam. Bu husûsta gücenmek şöyle dursun, kıymetli Üstâdımın kudsî vazîfelerinin îfâsına mâni‘ teşkîl eden işgāli, büyük hatâ ve hürmetsizlik sayarım.

Ahmed Nazîf Çelebi

61

[37]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ. اٰمیٖنَ

Azîz, sıddîk mübârek kardeşlerim,

Bayramınızı tebrîk ediyoruz ve Risâle-i Nûr günden güne tevessüünü tebşîr ederim. Bu havâlîde çoklar Onuncu Söz'ü de yazıyorlar. Ben yazanların çok tashîhâtını yetiştiremiyorum.

Kardeşlerim, vazîfemiz çalışmaktır. İnsanlara kabûl ettirmek ve bizi muvaffak etmek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Onun vazîfesine karışmamak gerektir. Me'yûsiyet ve muvaffakiyetsizlik, fütûr vermemek, belki vazîfemizde çalışmamızı şiddetlendirmek lâzım geliyor. Şimdiye kadar bizim gibi az zahmet ile böyle kudsî hizmette çok teshîlâta ve inâyete mazhar olmuş pek azdır. Biz dâimâ şükür demeliyiz. Size burada geceleri aydınlatan bir fıkrayı Emîn, Tahsîn gönderdiler.

Size müştâk ve duânıza muhtâç kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[Bir zaman Eskişehir hapishânesinin penceresinde oturmuştum]

Karşısında bulunan lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ederken, onları o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat birden elli sene sonraki vaz‘iyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları sûretini aldı.

Ondan, bu gelen hakîkat inkişâf etti. Yani elli sene sonraki hâllerini ma‘nevî ve hayâlî bir sinema ile gördüm ki, o gülen altmış kızdan ellisi, kabirde azâb çekiyorlar, toprak olmuşlar. O on tanesi, yetmiş yaşında çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celb ediyorlar. Ben de onlara ağladım. Fitne-i âhirzamanın mâhiyeti bana göründü ki, o fitnenin en dehşetlisi ve câzibedârı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyârı selb edip pervâne gibi sefâhet ateşine atıyor. Ve bir dakîka hayât-ı dünyeviyeyi, senelerle hayât-ı bâkiyeye tercîh ettiriyor.

62

Ben bir gün sokağa bakarken o fitnenin te’sîrli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: Bu bîçâreler, kendilerini bu mıknatıs gibi cezb edici fitnenin ateşinden kurtaramazlar, diye düşünürken, birden o fitneyi ateşlendiren ve ta‘lîm eden irtidâdkâr bir şahs-ı ma‘nevî önümde tecessüm etti. Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:

Ey cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini fedâ eden; ve sefîhâne dalâleti severek irtikâb eden; ve hevesât-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhâdı kabûl eden; ve hayatı perestiş edip ölümden şiddetli korkan; ve kabri hâtırına getirmek istemeyen; ve irtidâda yüz tutan bedbaht Kat‘iyen bil ki, dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan, bu saatten evvel ve bu dakîkadan sonra, bilumûm senin bu kâinâtın ve mâzî ve müstakbelin ve geçmiş nev‘in ve cinsin ve gelecek mahlûklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve gelen insanlar ve tâifeler tamâmen ma‘dûm ve ölüdürler.

İşte insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadâr olduğun bütün o seyyâr dünyalar ve seyyâl kâinâtlar, mütemâdiyen senin dalâletin sûretiyle senin başına dünya dolusu, dehşetli ve hadsiz bu ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuûrun varsa kalbini yakıyor, rûhun varsa yandırıyor. Aklın sönmemiş ise gamlar içinde boğuyor. Eğer bir saatçik sarhoşça sefâhetin ve pis lezzetin bu nihâyetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukābil gelebilirse, o sefâhette kal.

Yoksa aklını başına al. O ma‘nevî cehennemden kurtulmak ve îmânın bu dünyada dahi te’mîn ettiği bir ma‘nevî cennete girmek ve saadet-i hayatiyeyi tatmak için, Kur’ân’ın dersini dinle. Cüz’î, fânî bir dakîka lezzeti; küllî, bâkî, dâimî îmânî Hâşiyelezzetler ile mübâdele et.

63

Hem deme ki: Ben hayvan gibi hayâtımı geçireceğim. Çünki hayvana nisbeten mâzî, müstakbel gayb hükmündedir. Cenâb-ı Hakîm-i Rahîm, o gaybı onlara bildirmemekle onları hadsiz elemlerden kurtarmış. Hatta kesilmek için yatırılan bir tavuk hiç bir elem ve hüzün hissetmez. Bıçak kestiği vakit hissetmek ister, fakat his gider. O elemden de kurtulur. Demek, Cenâb-ı Hakk’ın gāyet büyük ve mükemmel bir rahmeti ve re’fet’i ve şefkati, gaybı bildirmemektedir. Bilhassa ma‘sûm hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefîhâne lezzette, sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin. Çünki hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan istirâhat-ı tâmmeden bilkülliye mahrumsun.

Hem senin medâr-ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin, incecik bir zamana büyük bir sahrâdan bir parmak kadar yere inhisâr; ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate mahsûs olduğundan, sun‘î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gāyet cüz’î olup, senin insaniyetin ve kemâlâtın o nisbette küçülür, hiçe iner.

Fakat îmân ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, îmân cihetiyle mevcûd bulunan mâzî ve müstakbeli ihâta ettiğinden, insaniyeti ve kemâlâtı o nisbette teâlî eder. Hem senin dünyaca muvaffakiyetin, elmasçı ve dîvâne olmuş bir yahûdînin cam parçalarını elmas fiyatıyla aldığı gibi, sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayâta, uzun ve dâimî ve geniş bir hayâtın fiyatını verdiğin için, elbette o hat dâiresinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikām gibi hissiyâtla müteveccih olduğun için, ehl-i diyânete muvakkaten tefevvuk edersin.

64

Hem senin aklın, rûhun, kalbin, duyguların ulvî vazîfelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezîl işlerine iştirâk ve yardım ettiklerinden, ehl-i îmâna dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünki senin akıl ve kalb ve rûhun, gāyet derecede tedennî ve tereddî ve sukūt edip, pis heves ve rezîl nefse inkılâb etmişler, mesh olmuşlar. Elbette bu cihette sana cehennemi; ve mazlum ehl-i îmâna cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak.

Saîdü’n-Nûrsî

[38]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ اَیَّامِ الْفِرَاقِ

Azîz kardeşlerim,

Sizinle pek çok alâkadârım ve görüşmeye çok müştâkım. Ve vaz‘iyetinizi bu soğuk kışta merâk ediyorum. Hayâlen sizinle görüşürken bir-iki nokta hâtıra geldi, beyân ediyorum:

Birincisi: On Dokuzuncu Söz’ün âhirinde, Kur’ân’daki tekrârâtın ekser hikmetleri Risâle-i Nûr’da dahi cereyân eder. Bilhassa ikinci hikmeti tam tamına vardır. O hikmet şudur: Herkes Kur’ân’a muhtâçtır. Fakat herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sûreye gāliben muktedir olur. Onun için en mühim makāsıd-ı Kur’âniye ekser uzun sûrelerde derc edilerek, her bir sûre bir Kur’ân hükmüne geçmiştir. Demek hiç kimseyi mahrûm etmemek için, haşir ve tevhîd ve kıssa-i Mûsâ as gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.

Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı def‘a haberim olmadan, ihtiyârım ve rızâm olmadığı hâlde, ince hakāik-i îmâniye ve kuvvetli huccetler müteaddid risâlelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat‘î bir sûrette bildim ki, herkes bu zamanda Risâle-i Nûr’a muhtâçtır. Fakat umumunu elde edemez. Etse de tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risâle-i Nûr hükmüne geçmiş bir risâle-i câmiayı

65

elde edebilir. Ekser vakitlerde muhtâç olduğu mes’eleleri ondan okuyabilir. Ve gıda gibi, her zaman ihtiyâç tekrar ettiği gibi, o da mütâlaasını tekrar eder.

İkinci Nokta: Âyetü’l-Kübrâ’dan çıkan Vird-i Ekber nâmındaki Arabî risâleciğin âhirinde, Risâle-i Münâcât’ın başındaki âyetin tefsîri diye Arabî kısımları ilâve edilse, beraber okunsa, iyidir. Biz nüshamıza yazdık.

Üçüncüsü: Azîz kardeşlerim Çok def‘a kalbime geliyordu: Neden İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Risâle-i Nûr’a ve bilhassa Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ne ziyâde ehemmiyet vermiş? diye sırrını bekliyordum. Lillâhilhamd, o sır ihtâr edildi. İnkişâf eden o sırra şimdilik kısa bir işâret ediyorum. Şöyle ki:

Risâle-i Nûr’un mümtâz bir hâsiyeti, îmânın en son ve en küllî istinâd noktası kavî ve kat‘î beyân edildiğinden, bu hâsiyet Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nde fevkalâde parlak görünüyor. Bu acîb asırda mübâreze-i küfür ve îmân en son nokta-i istinâda sirâyet ederek dayanıyor.

Meselâ, nasıl ki gāyet büyük bir meydan muhârebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sırada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı en büyük ordusunun cihâzât-ı muharribesini kendi taburuna imdâd ve kuvve-i ma‘neviyesini fevkalâde takviye için her vâsıtayı isti‘mâl eder. Ehl-i îmân taburunun kuvve-i ma‘neviyesini bozmak ve efrâdının tesânüdünü kırmak için her vesîleyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinâdgâhı kendine temâyül eder. İhtiyât kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun her bir neferine karşı, cem‘iyet ve komitecilik rûhuyla mütesânid bir cemâat gönderir. Bütün bütün kuvve-i ma‘neviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda, Hızır gibi biri çıkar, o tabura der:

Me’yûs olma Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinâdın ve öyle mağlûb olmaz muhteşem orduların ve öyle tükenmez ihtiyât kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Kâinâtı dağıtamayan onu dağıtamaz.

Şimdilik mağlûbiyetin sebebi, bir cemâate ve bir şahs-ı ma‘nevîye karşı, bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, her bir neferin, istinâd noktaları olan dâirelerden ma‘nen istifâde ettiği kuvvetli kuvve-i ma‘neviye ile bir şahs-ı ma‘nevî ve cem‘iyet hükmüne geçsin dedi. Ve tam kanâat verdi.

66

Aynen öyle de, ehl-i îmâna hücûm eden ehl-i dalâlet, bu asır cemâat zamanı olduğu cihetle, cem‘iyet ve komitecilik mayasıyla bir şahs-ı ma‘nevî ve bir rûh-u habîs olmuş. Müslüman âlemindeki vicdân-ı umûmîyi ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avâmın taklîdî olan i‘tikādlarını himâye eden İslâmî perde-i ulvîyi yırtıyor. Ve hayat-ı îmâniyeyi yaşatan ve an‘ane ile gelen hissiyât-ı mütevâriseyi yakıyor.

Her bir müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmaya me’yûsâne çabalarken, Risâle-i Nûr Hızır gibi imdâda yetişti. Kâinâtı ihâta eden son ordusunu Hâşiyegösterdi. Ve o son ordudan mukāvemetsûz maddî ve ma‘nevî imdâd getirmek hizmetinde hârika bir emirber neferi olarak Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni İmâm-ı Alî radıyallâhü anh keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş. Temsîldeki sâir noktaları tatbîk ediniz, tâ o sırrın bir hulâsası görünsün.

Saîdü’n-Nûrsî

[39]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ الَّتٖی كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Onuncu Şuâ‘ nâmında yazdığınız Fihristenin ikinci kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümîd verdi ki: Risâle-i Nûr, benim gibi âciz, ihtiyâr, zayıf bir bîçâreye bedel, genç, kuvvetli çok Saîd’leri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risâle-i Nûr’un tekmîl ve îzâhı ve hâşiyelerle beyânı ve isbatı size tevdî‘ edilmiş, tahmîn ediyorum. Bir emâresi şudur ki: Bu sene çok def‘a ihtâr edilen hakîkatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de çalıştırılamadım.

Evet, Risâle-i Nûr size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı îmâniyenin her birisine, meselâ Kur’ân kelâmullâh olduğuna ve i‘câzî nüktelerine dâir müteferrik risâlelerdeki parçalar toplansa veya haşre dâir ayrı ayrı burhânlar cem‘ edilse ve hâkezâ, mükemmel bir îzâh ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir.

67

Zannediyorum ki, hakāik-i âliye-i îmâniyeyi tamamıyla Risâle-i Nûr ihâta etmiş. Başka yerlerde aramaya lüzûm yok. Yalnız bazı îzâh ve tafsîle muhtâç kalmış. Onun için vazîfem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazîfeniz devam ediyor. Ve inşâallâh vazîfeniz şerh ve îzâhla ve tekmîl ve tahşiye ile ve neşir ve ta‘lîm ile, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektub'ları te’lîf ile ve Dokuzuncu Şuâ‘ın Dokuz Makām'ını tekmîl ile ve Risâle-i Nûr’u tanzîm ve tertîb ve tashîh ile devam edecek. Risâle-i Nûr’un samîmî, hâlis şâkirdlerinin hey’et-i mecmûasının kuvvet-i ihlâsından ve tesânüdünden süzülen, tezâhür eden bir şahs-ı ma‘nevî, size bâkî ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır ve bir rehberdir.

Buradan oraya gelen mektûbları, mübârekler hey’eti bir risâle şeklinde toplanmasını ve Husrev’de cüz’î ve husûsî bazı cümlelerini ve lüzûmsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi, Hâfız Alî ve Sabrî’ye havâle etmiş olduğunu siz yazıyorsunuz. Evet, mübârek Husrev’in Risâle-i Nûr hakkında kerâmetli ve dikkatli ve isâbetli ve keskin nazarı doğrudur. Bâkî bir eserde muvakkat ve cüz’î ve husûsî kelimeler tayyedilse daha iyi olur. Bu def‘aki mektûbunuzda kerâmetkârâne üç nokta gördük:

Birincisi: Buranın bir Husrev’i olacak derecede ihlâs ve irtibât ve iktidârı gösteren Küçük Husrev Mehmed Feyzî isminde Risâle-i Nûr’un çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci def‘a görüştüğü vakit, mektûbunuzda Feyzî ismini gördük, dedik: Bu Risâle-i Nûr’un şâkirdleri birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar.

İkincisi: Bu Küçük Husrev Feyzî, bu âhirlerde İstanbul’da iken Risâle-i Nûr hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. Acaba râhatsızlığı var mı? Birden zihnim Hâfız Alî’ye yüzünü çevirdi, şiddetle meşgul oldum. Anladım ki teessür verecek var. Fakat Risâle-i Nûr’un fa‘âl merkezi olan Hâfız Alî cihetinde olacak. Hâfız Alî’ye şifâ duâsına başladım, devam ettim. Ve mektûb gelmeden evvel Feyzî’den sordum: Sen hastalık çektin mi? dedi: Yok. Dedim: Öyle ise Isparta’da Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir râhatsızlığı var. Fakat hayâlim hakîkatin sûretini şaşırmış. Sonra mektûbunuz geldi, hakîkat anlaşıldı.

68

Üçüncüsü: Bundan yirmi gün evvel, eyyâm-ı mübârekeden sonra hâtırıma geldi ki, vazîfedârâne kalemi her gün isti‘mâl etmeyenler, Risâle-i Nûr talebeleri ünvân-ı icmâlîsinde her yirmi dört saatte yüz def‘a hissedarlık yeter diye, husûsî isimler ile hâs şâkirdler dâiresinde bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebeb hissetmeden yine Hakkı, Hulûsî’ye arkadaş oldu. İsmiyle, resmiyle hâs dâiresine girdi. Hakkı’nın Beni duâdan unutmasın diye, mektûbunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, husûsî duâyı kazanmış hesabıyla tahmîn ettik. Hatta bugünlerde bunun gibi inâyâtın çok lem‘aları var. Emîn, bunları havâdis-i yevmiye diye bir fıkra yazacak. Belki size gönderecek.

Risâle-i Nûr’un oradaki küçük talebeleri ve istikbâlde çalışkan kıymetdâr şâkirdleri olanlar, şimdi de talebeler dâiresinde olarak hissedârdırlar. İstanbul’da Mehmed Feyzî, Eski Saîd’in risâlelerini ararken, aynı günde kahraman Rüşdü, bir dükkânda mevcûdunu toplamış, almış idi. Küçük Husrev müteessir olarak başka yerde aramış, İşârâtü’l-İ‘câz’ı bulmuş. Tahmînen demiş ki: Bana sebkat eden, her hâlde benden ileri bulunan Isparta’daki kardeşlerimdir. Her ne ise

Bu İşârâtü’l-İ‘câz, Hâfız Alî ve Sabrî’deki nüshalarda bulunan kerâmet-i tevâfukiyeyi yazdırmak istiyor. En kolay bir çâresi, küçücük bir deftere, her sahîfesinde tefsîrin bir sahîfesine mukābil hurûf-u hecânın elif ve tâ vesâire kaydederseniz, gönderirseniz iyi olur. Kolayını bulmazsanız kalsın.

Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve bilhassa risâlelerle çok meşgul olanlara selâm ve duâ eder ve duâlarını isterim.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

69

[Emîn ve Feyzî’nin bir fıkrasıdır. Risâle-i Nûr’a âit dört-beş kerâmetten bahseder. ]

Hizmet-i Kur’âniyede bize sebkat eden sâdık, hâlis, metîn, vefâkâr kardeşlerimizden mübârek Husrev ve Rüşdü gibi zâtlar, Risâle-i Nûr’un hâdimlerine ve vazîfelerinin makbûliyetine bir emâre olarak ihsân olunan bereket hakkında müteaddid fıkralar yazmışlar. Biz de bu kardeşlerimizin fıkraları gibi, bu yakın zamanda beraber tezâhür eden gördüğümüz bazı hâdisâtı kaydediyoruz. Hem numûne için yalnız bir kısmını beyân ediyoruz.

Birincisi: Bu yakında Üstâdımızla beraber kıra çıkmıştık. Çay yapılmasını, hem ikişer çay, hem üçer şekerle içilmesini emir buyurdular. Hepimiz, üçer şekerle ikişer çay içtik. Yalnız Emîn kardeşimiz, bir şeker kendisine noksân olarak içmiş.

Akşam üzeri Risâle-i Nûr’un menba‘-ı intişârı olan Üstâdımızın odasına geldik. Emîn, şeker kutusuna sarf olan şekerleri koymak istemiş. Fakat dokuz şekerden fazla almamış. Emîn: Fesübhânallâh der. On yedi şeker yerinde dokuz şeker ile dolsun diye taaccüb ettik. Bu vak‘a bize şuhûd derecesinde kanâat verdi ki, şu sırr-ı bereket, Risâle-i Nûr hâdimlerine bir inâyet-i İlâhiye ve bir iltifât-ı Rabbâniyedir.

İkincisi: Yine aynı günde ben, yani Mehmed Feyzî, evvelce yazıp Üstâd'a teslîm ettiğim Hucumât-ı Sitte Risâlesi’ni bana vermek için sakladığı yerden arar. Fevkalâde bir sûrette bulunmaz. Birden o anda âdetlerinin hilâfına olarak hiç vukū‘ bulmamış bir tarzda bir hâdise zuhûr etmekle, gözlüklerini bırakarak merdivene müteveccih olurlar.

Aynı vakitte Risâle-i Nûr’un intişârına ve hizmetine zarar vermek niyetiyle câsûs bir adamın merdivene doğru zâhiren ziyâret maksadıyla geldiği görülür. Üstâdımızın telâşlı olduğunu hisseder. Hem Üstâdımız onun nazarını hâdise-i bedeniyeye çevirir, ona der ki: Görüyorsun, ben ma‘zurum. Ziyâreti başka vakte bırak. O da döner gider. Hem Hucumât-ı Sitte, hem Mehmed Feyzî, hem başka işlerimiz o tecessüsten kurtuldu. Evet, Hucumât-ı Sitte saklandığı muayyen yerinden fevkalâde bir sûrette kaybolması, ehemmiyetli bir hâdisenin önünü aldı. Üstâd'a ârız olan bu hilâf-ı âdet hâlet ve o risâlenin yerinde bulunmaması, kat‘iyen tesâdüfe hamledilmez. Bir hafta sonra o

70

risâleyi hilâf-ı me’mûl bir yerde bulduk. Üstâdımızın emriyle Emîn kardeşime ehemmiyetli bir sûrette okudum. Üstâdımız îzâh ediyordu. O vakte kadar öyle mühim ve te’sîrli ders almamıştık. Demek bu iki mühim sırra binâen, risâle kendini göstermedi. Bu hâdise, Risâle-i Nûr’un sâdık ve ihlâslı şâkirdleri dâimâ bir hıfz, inâyet ve himâyet altında olduklarına şübhe bırakmıyor.

Üçüncüsü: Yine bir vak‘a-i bereket: Üstâdımızın bir kilo peyniri vardı. Ekser günlerde o peynirden hoşuna gittiği için bir-iki def‘a yiyordu. Ve bize de veriyordu. Hem yemeksiz olduğu ekser vakitlerde ondan yediği hâlde, altı aydır devam ettiğini ve hâlen yüz dirhem kadar o peynirden bulunduğunu görüp yakînen tasdîk ediyoruz. Fakat bu hâdise-i bereketin ifşâsından sonra, evvelce görünmeyen dibi görünmeye başladı. Noksâniyetini gösterdi. Evet, bereket husûsunda şâyân-ı hayret bir hâdisedir. Hem yarım kilo tereyağı ekser günlerde fazlaca sarf olunduğuhalde elli güne yakın devam etmesi, şübhesiz bir bereket içine girmiş. Hem yine aynı Ramazân Bayramı’nda Üstâd'ın rızâsı olmadığı hâlde Tahsîn ve ben, yani Emîn, bir kilo kadar ince şeker getirmiştik. Ekser yoğurt ve süt ve tatlı kabağa vesâir şeylere bazen yirmi-otuz dirhemden fazla kattıkları hâlde, beş ay devam etti. Hâlen o şekerden yüz dirhem kadar kalması, elbette bereket sebebiyledir. Hem bu havâlîdeki şâkirdler, herkes cüz’î-küllî hissetmişler ve i‘tirâf ediyorlar ki:

Risâle-i Nûr’a çalıştığımız zaman hem rızkımızda bereket ve suhûlet, hem kalbimizde bir inşirâh ve ferah zâhiren hisediyoruz. Ezcümle, ben kendim, yani Emîn i‘tirâf ediyorum ki, Risâle-i Nûr dâiresine girmezden evvel bütün seneçalışırdım. Ne vakit Risâle-i Nûr dâiresine girdim, beş seneden beri üç-dört ay kadar çalıştığım hâlde, evvelkinden daha müferrah ve daha mes‘ûd bir hâlde yaşamaklığım, yüzde yüz Risâle-i Nûr’un hizmetinin berekâtıyla olduğunda hiç şübhem yoktur. Hâşiye

71

Hem ezcümle, Üstâdımız diyor ki: Benim de kanâat-i kat‘iyem çok tecrübelerle gelmiş ki, ben Risâle-i Nûr’un tashîhâtıyla meşgul olduğum zaman, pek zâhir bir tarzda hem rızkımda bereket, hem suhûlet görüyordum. Ne vakit çalışmazsam o hâlî göremiyordum.

Hem Üstâdımız diyor ve biz de tasdîk ediyoruz ki: Ben son zamanda anladım. Şimdiye kadar hem ben, hem dostlarım, biz hakîkatin sûretini başka şekilde görmüşüz. Şöyle ki: Hapishânede bir tek ekmek sekiz gün, bazen on gün bana kâfî geldiği gibi, burada da aynen o tarzda yaşıyorum. Hem ben, hem kardeşlerim bunu benim az yemekliğime ve iştihâsızlığıma veriyorduk. Hâlbuki çok emârelerle kat‘iyen anladık ki, o acîb hâl, bereket netîceleri imiş. Birkaç def‘a sekiz günde bana kâfî gelen bir ekmeği, çalışmadığımdan berekete mazhar olmadığım zaman, aynı iştihâ ile yediğim hâlde iki günde, bazen bir buçuk günde bitiriyordum. Demek bu on altı ve on yedi seneden beri benim mükemmel ta‘yînâtım, Risâle-i Nûr’un hizmetinden gelen bir bereket idi.

Evet, bize de aynelyakîn derecesinde kanâat gelmiş ki, bu kesretli hâdisât-ı bereket, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinin bir şuâıdır ki, ma‘nen der:

Ey Kur’ân şâkirdleri Sizi vazîfe-i mukaddesenizden ekseriyetle geri bırakan, maîşet telâşesidir. Sizin maîşetiniz ise, Kur’ân’ın feyziyle bereket nev‘inden sizlere veriliyor. Vazîfenize bakınız.

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَبِحُرْمَةِ رَسُولِكَ الْاَكْرَمِ یَسِّرْلَنَا خِدْمَةَ الْقُرْاٰنِ بِنَشْرِ رِسَالَةِ النُّورِ بِالدَّوَامِ بَیْنَ الْاَنَامِ فٖی عَالَمِ الْاِسْلَامِ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ

Hem hâdisât-ı bereketin aynı zamanında, Risâle-i Nûr’un bir kerâmeti olarak, bir şâkirdinin binler lira kıymetinde olan hânesi, ona yakın dehşetli bir yangından fevkalme’mûl bir sûrette Risâle-i Nûr’un bereketiyle kurtulması; ve Risâle-i Nûr’un tercümanına âhiret cihetinde çok alâkadârlık gösteren bir hanım, o dehşetli yangında hânesinin üçüncü katında bulunan elmas ve mücevherât ve altınlarını kurtarmak için koşup çıktığı vakit, ateş her tarafını sarmış. Elmas ve mücevherâtını kurtaramadığı gibi, kendi nefsini de bütün bütün tehlike-i kat‘iyede gördüğü vakitte,

72

Risâle-i Nûr tercümanı o ateşten talebesinin hânesinin kurtulmasına şiddetli duâ ederken, o bîçâre hanım hâtırına gelmiş. Acaba o yangında o âhiret hemşîrem bulunmasın? diye, ona da Risâle-i Nûr’u şefâatçi edip duâ etmiş. Yâ Rabbî ona merhamet eyle diye niyâz etmiş. Aynı zamanda o hanım pencereyi kırmış. Kendini iki kat yükseklikten avluya atmış. Fevkalâde bir sûrette kurtulmuş. Ne incinmiş, ne de bir yeri kırılmış. Hem bakır ve demiri eriten o dehşetli ve şiddetli yangından bütün konak yandıktan sonra bütün mücevherâtını ve altınlarını, hiç biri zâyi‘ olmayarak bozulmayarak bir sandık içindeki un, onu muhâfaza etmiş, bulmuş, almış. Risâle-i Nûr’un bereketinden hem canını, hem malını kurtarmış.

Hem mezkûr hâdisenin aynı zamanında vukū‘ bulması münâsebetiyle, Risâle-i Nûr’un kerâmetkârâne iki tokatını aynı anda yiyen, vazîfece ehemmiyetli iki mütecâviz ve muacciz iki adamın tecâvüz ve ta‘cîzi ânında, birisi kafasına, diğeri ciğerine vurması Hâşiye, bizde hiç bir şübhe bırakmadı ki, hizmet-i Kur’âniyedeki inâyet-i Rabbâniyenin bir hıfz ve himâyesinin sillesidir.

Artık durunuz, yeter. Tokada müstehak oldunuz diye ma‘nen söylemesidir.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Emîn, Feyzî

[Risâle-i Nûr talebeleri tarafından sorulan bir suâle cevâb]

Âlem-i İslâm’ın mukadderâtıyla ciddî alâkadâr olan bu cihân harbinin dehşetli zamanlarında, elli gün kadar ne bizden ve ne de her gün hizmetinizde bulunan Emîn’den bir def‘acık olsun sormadınız. Ehemmiyet vermediniz. Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakîkat mi hükmediyor ki, bunu ehemmiyetten iskāt ediyor yâhûd onun ile meşgul olmanın bir zararı mı var? diye Üstâdımızdan sorduk.

O da Elcevab diyor ki: Evet, bu cihân harbinden daha büyük bir hakîkat, daha azîm bir hâdise hükmettiği için, cihân harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor.

73

Çünki bu cihân harbinde iki hükûmet, küre-i arzın hâkimiyeti için mürâfaa ve muhâkeme da‘vâsında bulunmaları içinde iki muazzam dinin musâlaha ve sulh mahkemesine barışmak da‘vâları açılarak; ve dinsizliğin dehşetli cereyânı da semâvî dinler ile mücâdele-i azîmesi başladığı hengâmda, nev‘-i beşerin sosyalist tabakası ile burjuvalar tâifesinin mahkeme-i kübrâlarında açılan büyük da‘vâlarından çok mühim öyle bir da‘vâ açılmış ve öyle muazzam bir hakîkat meydana çıkmış ki, o da‘vânın tek bir adama isâbet eden mikdârı, bu cihân harbinden daha büyüktür.

İşte o da‘vâ da budur ki: Şu zamanda her mü’min için, belki herkes için, küre-i arz kadar bir bâkî tarla; ve o tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak ve o mülkü kazanmak veya kaybetmek da‘vâsı açılmış. Demek her bir tek adamın başına öyle bir da‘vâ açılmış ki, eğer İngiliz ve Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa, yalnız o da‘vâyı kazanmak için bütününü sarf edecek. Elbette o da‘vâyı kazanmadan evvel başka şeylere ehemmiyet veren, dîvânedir.

Hatta o da‘vâ o derece tehlikeye düşmüş ki, bir ehl-i keşfin müşâhedesiyle bir yerde ecel elinden terhîs tezkeresi alan kırk adamdan bir adam kazanabilmiş. Otuz dokuzu kaybetmiş.

İşte bu ehemmiyetli, azîm da‘vâyı kazandıracak; ve yirmi senedir tecrübelerle onda sekizine o da‘vâyı kazandıran bir da‘vâ vekîli bulunsa, elbette aklı başında her adam, o da‘vâyı kazandıracak öyle bir da‘vâ vekîlini vazîfeye sevk edecek bir hizmete, her hâdisenin fevkınde ehemmiyet vermeye mükelleftir.

İşte o da‘vâ vekîlinin birisi, belki birincisi, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risâle-i Nûr olduğuna, binler onunla o da‘vâyı kazananlar şâhiddir.

Evet, bu küre-i arza me’muriyetle gönderilen her insan, burada misâfir ve fânî olduğu ve mâhiyeti bir hayât-ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat‘iyen tahakkuk etmiştir. O her bir insan, bu zamanda hayât-ı ebediyesini kurtaracak olan istinâd kal‘aları sarsıldığından, bu dünyasını ve içindeki bütün alâkadâr ahbâbını ebedî terk etmekle beraber, bu dünyadan binler derece daha mükemmel, bâkî bir mülkü de kaybetmek veya kazanmak da‘vâsı başına açılmış. Eğer îmân vesîkası

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç