KASTAMONU LÂHİKASI

34

[25]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz kardeşlerim,

Sizlere her gün birer uzun mektûb yazmak hakkınız var iken, maatteessüf üç seneden beri size göndermek için yazdığım bir mektûb, şimdiye kadar bekliyor, eski sakomun cebinde duruyor. Demek Risâle-i Nûr, ehl-i dünyâ dinsizlerine çok dehşet vermiş ki, dünyalarına karışmadığım hâlde bu tazyîkātı yapıyorlar. Her ne ise Hiç unutamadığım, sebâtkâr, ciddî kardeşlerime, hususan ikinci vatanım Barla’daki vefâdâr sıddîklara pek çokselâm ve duâ ederim. Binler hasret ve iştiyâk ile sizleri düşünen ve her yirmi dört saatte belki yüz def‘a duâ ile tahattur eden ve duânıza muhtâç olan

Saîdü’n-Nûrsî

Bu Arabî tevhîd mektûbunu vusûl yolunu tecrübe için gönderdim. Eğer yol selâmet ise, gāyet kıymetdâr olan Beşinci Şuâ‘ gönderilecek. Husrev ile Şâm'lı benim iki kanadım oldukları hâlde hiç haber alamadığımdan mahzûnum.

[26]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ

Ey fedâkâr kardeşlerim,

Sizin ile dört-beş kelime konuşacağım. Birincisi Bu def‘aki mektûbunuzun verdiği şevk ve sürûr ile derim ki: Ben, hizmet-i Kur’âniyedeki tam sadâkat ve gayret ve sebât ve metânetinizi gördükten sonra, tam bir istirâhat-i kalb ile mevti ve eceli kabûl eder, Arkamda siz varsınız, yeter diyerek dünyadan sürûr ile vedâ‘ya hazırım.

İkincisi: Burada Âyetü’l-Kübrâ’nın birinci tebyîzi, aynen bir sene sonra, oradaki birinci tebyîz gibi, Âyetü’l-Kübrâ’nın nâmına tevâfuku var. İki tevâfukun tetâbuku, tesâdüfe havâlesi imkânsız bir keyfiyet olmakla, kalemi zülfikār-misâl zâtın kalemiyle, otuz üç kelime-i tevhîdin tevâfukundaki gaybî imzayı cidden tenvîr ve tasdîk eder.

Üçüncüsü: Hâtırımdan çıkmayan Hâfız Tevfîk ve kardeşi, Risâle-i Nûr’a hizmetleri büyüktür. Fazla bir ihtiyât cihetinde çekinmesi, kuvvetle ümîd ederim ki zâhirîdir ve kalben sadâkatte devam ederler.

35

Dördüncüsü: Ben üç senedir burada her şeyden tecrîd edildim. Tahammülsüz tazyîk altında bulunduğumdan, sizin ile muhâbere edemedim. Burada emsâlsiz bir evhâm hükmediyor. Mümkün olduğu kadar, eşrâtü’s-sâat buradan gönderildiğini demeyiniz. Belki Onun bir eseridir, başka yerden elimize geçmiş deyiniz.

Beşincisi: Sıhhatlerinden haber alamadığım Hakkı, Zekâî, Bekir, Şükrü, Ahmedler, Mustafâlar, Zühdüler, Mehmed’ler, Ya‘kub, Abdülbâkî, Babacan gibi sâdık kardeşlerim vesâire sıhhatte midirler? Şuâ‘ları temmuzda gönderdiğim haldesiz Ramazân’dan sonra almışsınız, neden bu kadar te’hîr etmiş? Hem üç sene evvel Birinci Şuâ‘ olan İşârât-ıKur’âniye risâlesini Husrev’e göndermiştim, vusûlünden hiç haber alamadım. Fakat Hâfız Alî benim için bir Onuncu Söz tevâfuklu ve hâşiyeli yazmışdı, nerededir? O nüsha kaybolmasın. Hem ben orada nasıl tashîhe dikkat ederdim, benim yerimde birbirinize tashîhte yardım ediniz, güzel ve sıhhatli olmalı.

Çok diyeceklerim var, fakat vakit yok. Bu perişan mektûb, şahsımın mektûbu; ve Şuâ‘lar, üstâdınızın size gelen mektûbları sayınız. Bu memlekette Risâle-i Nûr’un sâir eczâları bulunmadığından, buradaki müştâkların istifâdeleri için burada te’lîf edilen risâleler ihtiyârsız olarak Risâle-i Nûr’un birer hulâsası hükmünde bazı mühim mes’elelerini ihtisâr edip almış. Eğer orada te’lîf edilseydi, öyle olmazdı. İsimleri ta‘dâd edilmeyen ve kâğıd müsâade etmeyen azîz kardeşlerime çok selâm ve duâ ederim. Ve sizi teblîğe tevkîl ve sizlere hasretle müştâk kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Umûmunuz nâmına olan Husrev’in mektûbu fevkalâde memnûn etti, hüzünlerimi izâle etti.

Emîn’le Feyzî’nin imzası altında şu cevâb, önce size gelen fıkralarının âhirindeki cevâbın tetimmesidir

Suâl: Bize verdiğiniz cevâbda diyorsunuz: Siyâsî geniş dâirelere merâk ile ta‘kîb eden, küçük dâireler içinde vazîfelerine zarar eder. Bunun îzâhını istiyoruz?

Elcevab: Üstâdımız diyor ki: Evet, bu zamanda merâk ile, radyo vâsıtasıyla, ciddî alâkadârâne küre-i arzdaki boğuşmalara merâk edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve ma‘nevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır,

36

ma‘nevî bir dîvâne olur; ya kalbini dağıtır ma‘nevî bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır, ma‘nevî bir ecnebî olur. Evet, ben kendim gördüm, lüzûmsuz bir merâk ile, mütedeyyin iken âmî bir adam, beride ilme mensubiyeti varken eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlûbiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzûniyet ve Âl-i Beyt’ten seyyidler cemâatinin bir kâfire karşı mağlûbiyetinden mesrûriyetini gördüm. Böyle âmî bir adamın alâkası, bir geniş dâire-i siyâset hâtırı için, böyle kâfir bir düşmanı mücâhid bir seyyide tercîh etmek, acaba dîvâneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acîb bir misâli değil midir?

Evet, hâricî siyâset me’mûrları ve erkân-ı harbler ve kumandanlara bir derece vazîfece münâsebeti bulunan siyâsetin geniş dâirelerine âit mesâili, basît fikirli ve idâre-i rûhiye ve diniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine âit lüzûmlu vazîfesini geri bıraktırmakla, onları meraklandırıp, rûhlarını serseri, akıllarını geveze, kalblerini de hakāik-i îmâniye ve İslâmiye’ye âit zevklerini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve ma‘nen öldürmek ile dinsizliğe yer ihzâr etmek tarzında, kemâl-i merâk ile onlara göre mâlâya‘nî ve lüzûmsuz mesâil-i siyâsiyeyi radyo ile ders verip dinlettirmek, hayât-ı ictimâiye-i İslâmiyeye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği netîceleri düşündükçe tüyler ürperir.

Evet, her bir adam vatanla, milletle, hükûmetle alâkadârdır. Fakat bu alâkadârlık, muvakkat cereyânlara kapılıp millet ve vatanını, hükûmetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyâsetlerine tâbi‘ etmek, belki aynını telakkî etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik, milletperverlik hissinden ve vazîfesinden herkese düşen vazîfe bir ise, kendi kalb ve ruhundan, idâre-i şahsiye ve beytiye ve diniye ve hâkezâ, çok dâirelerde hakîkî vazîfedâr olduğu hizmet ve alâka ve merâk on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddî ve lüzûmlu bu kadar çok alâkaların zararına olarak, o bir tek lüzûmsuz ve ona göre mâlâya‘nî olan siyâset cereyânlarına fedâ etmek, dîvânelik değil de nedir?

Üstâdımızın bize gāyet acele ile verdiği cevâbı bu kadar. Biz de, o acele ifadeyi acele kaydettik, kusura bakmayınız.

37

Biz de, bütün kuvvetimizle bunu tasdîk ediyoruz. Çünki bunu kendimizde ve gördüğümüz dostlarımızda tecrübelerle müşâhede ettik. Hatta çokları meraklarından, cemâati, belki de namazı terk eder derecede ifrâtla, tam namaz vaktinde konuşan radyoyu dinliyor. Mimsiz medeniyetin sefâhet ve dalâlet ve İslâm’a ettiği ihânet cezâsı olarak mütemâdiyen başına gelen tokatlara, boğuşmalarına ve geniş siyâset dâirelerine alâkadârâne dikkat etmekle; ve nefesi zehirli ve başı sarhoş şahıslardan radyoda ders almak, kudsî mühim vazîfelerine de tam zarar ediyorlar.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Emîn, Feyzî

[27]

بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz ve vefâdâr ve fedâkâr, sâdık kardeşlerim,

Bu def‘a çok kıymetdâr ve fevkalme’mûl ma‘nevî hediyenizden küçücük üç-dört mes’ele hâtıra geldi.

Birincisi: Üçüncü Kerâmet-i Aleviye’de, Risâlelerde yalnız iki zeyil vardır demesi, risâle şekline girmiş olan zeyillere zeyil diyor. Sâir zeyiller ise, hâtimeler, ilâveler, hâşiyeler hükmünde görmüştür.

İkincisi: İki Âyet-i Kübrâ’nın vird-i ekberinde hâtırıma geldiği hâlde ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektûb ile Otuz İkinci Söz, bana ihtiyâç bırakmayacak derecede beyân ve tercüme ettiklerinden, niyet ve va‘d ettiğim hâlde tercümesinde istihdâm edilmedim.

Üçüncüsü: Risâle-i Nûr’un benden ayrılması ve ben de dâire-i tenvîriyesinden uzak düştüğümden, bu havâlî ve Eskişehir gibi sâir yerleri de onun ehemmiyetli ve lüzûmlu bir kısım hakîkatlerinden hissedâr etmek için, inâyet-i İlâhiye, yeni yazılıyor gibi tekrar ile o kısım hakîkatlerin, fakat letâfetli başka tarzlarda îzâh edilmelerinde âdetâ ihtiyârım olmadan beni isti‘mâl ettiğini bildim, çok şükrettim.

38

Bu def‘a hediyelerinize mukābil, elimden gelseydi, yalnız maddî fiyatına göre her bir risâleye on lira ve Yirmi Beşinci Söz’e yirmi beş altın, belki elmas ve Yirmi Dokuzuncu Söz’e yirmi dokuz yakut verirdim. Öyle ise, verilmiş gibi kabûl ediniz. Evet, tevâfukta muvaffakiyetli olan kalem-i Alevî, Kerâmet-i Aleviye’ye göze görünür güzel bir delîl göstermiş. Yüz bin Mâşâallâh Husrev’in çok şirin ve fevkalâde yazdığı Hastalar Lem‘ası ile Esmâ-yı Sitte Lem‘ası, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektûb-u sadâkat-medâr hükmünde bana göründü. Risâle-i Nûr’a çok ehemmiyetli hizmetlerini gözyaşıyla hâtırlattı. Ve firdevsî hediyenizdeki risâlelerin harfleri adedince, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn sizlere rahmet, bereket, saâdet ihsân eylesin. Âmîn.

Yorulmaz, usanmaz, ciddî, samîmî kardeş Tevâfukta muvaffakiyetli kalemin ile yazılan İ‘câz-ı Kur’ân’ın âhirinde senin hakkında اَللّٰهُمَّ وَفِّقْهُ فٖی خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ olan duâ, bu def‘a şübhem kalmadı ki, tam kabûl olmuş. Umûm kardeşlere birer birer selâm.

Saîdü’n-Nûrsî

[28]

[بِاسْمِهٖ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ النُّورِ وَمَعَانٖیهَا الْمُتَمَثِّلَةِ فِی الْهَوَٓاءِ وَفِی الْاَفْهَامِ اِلٰی یَوْمِ الْقِیَامِ

Azîz, sıddîk ve sâdık kardeşlerim,

Bu def‘a pek çok alâkadâr olduğum zâtların dört aded mektûbları beni o kadar mesrûr etti ve Risâle-i Nûr hesabına o kadar memnûn eyledi ki, güyâ yeniden o kahraman arkadaşları buldum diye sürûr yaşları çok hüzünlerimi sildi. Evet, dört mektûba dört cevâb yazmak isterim ve hakkınızdır. Fakat samîmî ittihâdınıza binâen birle iktifâ edildi. Ayrı ayrı beş-altı küçük mes’eleleri beyân ediyorum.

Birincisi: Eskiden beri, Îmân kurtarmak zamanıdır dediğimiz ve ihtiyârım olmadan tekrar ile erkân-ı îmâniyeye dâir burhânlardan tahşîdât-ı azîmeyi yaptığımız, çok haklı ve lüzûmlu olduğunu zaman gösterdi. Size bir ay evvel

39

ma‘nevî bir muhâverede Risâle-i Nûr’un azîm tahşîdâtına dâir gaybdan gelen bir cevâbı yazmıştım. Bazı zâtlar o fıkrayı Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nin âhirine ilhâk ettiler.

İkincisi: Şâm’lı Tevfîk kardeş Senin mektûbun beni derinden derine hem müteessir, hem müferrah eyledi. Sende bir hayırlı tahavvülât bulunduğunu ihsâs etti.

Merhûm Hâfız Ahmed’in akrabasına benim tarafımdan ta‘ziye ile beraber de ki: Bir-iki ay evvel birdenbire duâ ederken, en hâs akraba ve en hâlis talebelerin dâiresine Hâfız Ahmed girdi. Benim de bu dâirede hakkım var dedi gibi hissettim. Onu o hâs dâire içinde her vakit ma‘nevî kazançlarıma hissedâr olmak için bıraktım ve öyle de kalacak inşâallâh Ve anladım ki, ikiniz bidâyeten, beraber Risâle-i Nûr’a hizmetiniz içindir. Ve Barla’da bütün dostlara selâm.

Üçüncüsü: Sabrî kardeş Kıymetdâr Hulûsî’nin mektûbu hem Hulûsî’nin, hem Beşinci Şuâ‘ın ehemmiyetini ve kıymetlerini gösterdiğinden çok beğendim.

Evet, Beşinci Şuâ‘, umûmun ve bilhassa ehl-i ilmin îmânlarını tashîh edip kurtarıyor.

Hem sen, hem Husrev, Halîl İbrahim’den bahsediyorsunuz. O zât, Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir talebesi ve iktidarlı bir nâşiridir, hem hâslarındandır. Sâbık hâdisemizden, tam bir ihtiyât ve ciddî bir alâkadârlık dersini aldığı kanâatindeyim. Selâmımı ona ve rufekāsına teblîğ ediniz.

Dördüncüsü: Husrev kardeş Senin mektûbun benim meraklarıma Hasan, Mustafâ’lar gibi bir şifâ ve arzularıma bir devâ Mu‘cizât-ı Ahmediye asm gibi ve ümidlerime bir ziyâ Re’fet, Konyalı Sabrî gibi hükmüne geçti.

Hem Risâle-i Nûr’un muhterem bir talebesi ve hâs dâiresinde bulunan âhiret hemşîrem vâlidenizin hastalığı ve ihtiyârlığı seni Isparta’ya celbi, hayırdır. Elbette sen ona, Hastalar ve İhtiyârlar risâlelerini okumuşsun. O risâleler, benim bedelime onun keyfini sorup teselli versinler. Sadâkatte imtiyâzlı nâmdâr Rüşdü ile Şükrü’nün ticârette iştirâkleri hayırdır.

Ben, oradaki talebeleri ve dostları duâ ile çok tahattur ediyorum. Onları unutamıyorum. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

40

[29]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ رَمَضَانَ فٖی حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ مِنَ الرَّسَٓائِلِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Hem mübârek Ramazan'ınızı, hem inşâallâh hakkınızda bin ay kadar meyvedâr Leyle-i Kadr'inizi, hem saâdetli bayramınızı, hem çok kıymetdâr hizmetinizi bütün rûhumla tebrîk ve tes‘îd ederim.

Kardeşlerim Bu def‘a kalemle kudsî hediyeleriniz o kadar beni minnetdâr ve mesrûr etti ki, güyâ dünyayı ışıklandıracak bir nûr fabrikası ve mâzî ve istikbâli râyiha-i tayyibesiyle muattar edecek bir gül fabrikası semâdan bizim imdâdımıza gönderilmiş ve benim arkamda kuvvetü'z-zahr olarak duruyor ve mütemâdiyen çalışıyorlar diye mesrûr oluyorum. Yüzbinler Elhamdülillâh

Sabrî kardeş Senin fâsılalı iki mektûbun, hizmetinin makbûliyetine iki şâhid-i gaybî gösterdi. Senin ta‘bîrin ile nûr fabrikasına ben de اَلْفُ اَلْفِ مَا شٓاءَ اللّٰهُ بَارَكَ اللّٰهُ وَفَّقَكَ اللّٰهُ derim. Sen ile Sıddîk Süleymân, benim nazarımda ve fikrimde ve duâmda dâimâ beraber bulunduğunuzdan, senin ile konuştuğum vakit, omuz omuza ikinizi beraber görüyorum. Ma‘sûm ve mübârek çocuklarınız duâdan hissedârdırlar.

Hâfız Alî kardeş Senin mektûbundaki tevâzuun ve ihlâsın ve Husrev’e âit medhin ve Risâle-i Nûr talebeleri bir tek vücûd hükmündeki kanâatin, senin hakkında büyük bir ümîdimi ve hüsn-ü zannımı tam kuvvetlendirdi. Risâle-i Nûr’un iki Lütfü’leri ve Mustafa’ları ve Hâfız Ali’leri, Küçük Sabrî olan Nûreddîn ile beraber hâs talebeler dâiresinde, Ramazân feyzine, ma‘nevî kazançlara inşâallâh hissedâr kabûl edildi. Her bir sahîfelerini birer kıymetdâr hediye hükmünde olan nüshaların yüzünden, ben sana çok, hem pek çok borçlu kaldım.

Husrev kardeş Kasem ederim, benim elimden gelseydi, yalnız bu def‘a altın yaldız ile yazdığın Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm On Dokuzuncu Mektûb Ramazân’ın on dokuzuncu gecesine tevâfuku mukābil her bir sahîfesine, yalnız maddî bir ücret

41

olarak birer altın hediye edecektim. Hakîkaten ebedî bir Gül fabrikasına kâtib ta‘yîn edildiğinize kanâatim kat‘iyet kesb etti. Rabb-i Rahîm’e hadsiz hamd ü senâ olsun. Ve tasavvurumda Husrev - Rüşdü, bir tek isim gibi olmuş. İkinizi, Risâle-i Nûr’a âit her şeyde beraber biliyorum ve buluyorum.

Size اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetine âit ve birden hâtıra gelen ve Sabrî’nin iki mektûbunun daha gelmeden ma‘nevî te’sîriyle yazılan bir tetimmeyi gönderdim. Bir derece mahremdir, hâs ve emînlere mahsûstur.

Şâm’lı Tevfîk, Âyetü’l-Kübrâ şuâ‘ını, Hâfız Alî’nin otuz üç لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile tevâfuklu tarzda bana yazsa iyi olur. Kardeşlerime birer birer selâm.

Duânıza muhtâç Saîdü’n-Nûrsî

[30]

بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ اِشَارَاتِ الْقُرْاٰنِ وَرُمُوزِهٖ وَحَقَٓائِقِهٖ وَحُرُوفِهٖٓ اٰمٖینَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Mübârek Ramazan’ınızı tebrîk ederim. Hâlik-ı Rahîm sizin için bu Ramazan'ın her bir gecesini bir Leyle-i Kadir kadar sevâbdâr ve her bir günü bir Ramazân kadar meyvedâr eylesin. Âmîn. Size garîb bir sehvimi beyân etmek münâsebetiyle derim ki:

Kur’ân’dan kalbime ilhâm olunan doğru ve hak olan hakîkatler bazen icmâlen olduğundan, tafsîlâtında sehiv ve nisyânım karışır, karıştırır. Ezcümle Eskişehir hapishânesinin son meyvesi ve Otuz Birinci Lem‘a’nın Birinci Şuâ‘ı olan İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi’nin beşinci âyeti bulunan اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ daki işaretini kuvvetli hissetmiştim. Fakat gāyet acele olarak üç buçuk sene evvel, karakol içinde şiddetli tarassud altında tebyîz ettiğimden, o işaretin tasvîrinde bir sehiv olmuş, ehemmiyetli

42

sûreti gizli kalmıştı. Mükerrer taharriyât netîcesinde o vakitten beri benim eski abâmın cebinde saklanmıştı. Ancak bu günlerde tedkîk ettim. Size doğrusunu yazacağım, nüshalarınızdaki yanlışı ona göre tashîh ediniz. Şöyle ki:

Beşinci âyet اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ dır. Bu âyetin remzi latifdir. Çünki hem kuvvetli münâsebet-i ma‘neviye ile, hem cifir ile, efrâd-ı kesîresi içinde husûsî bir sûrette Risâle-i Nûr’a, müellifine bakar. Şöyle ki: مَیْتًا kelimesi, tenvîn nûn sayılmak cihetiyle beş yüz eder. Saîdü’n-Nûrsî adedi olan beş yüze tevâfukla işâret eder ki, Saîd meyyit hükmünde idi. Risâle-i Nûr ile ihyâ edildi, taze bir hayat buldu.

Evet, اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا daki iki tenvîn, nûndurlar. Bin üç yüz otuz dört eder ki, o aynı zamanda Saîd umûmî harbde maddî ve dehşetli bir mevtten hârika bir tarzda kurtulması, felsefe ve gafletten gelen ma‘nevî ve şiddetli bir ölümden necât bulması ve Kur’ân’ın âb-ı hayâtı ile taze bir hayâta girmesi tarihidir. Ve bu tevâfuk-u ma‘nevî ve muvâfakat-ı cifriye delâlet derecesinde bir işârettir.

Hem فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ da tenvîn nûn ve şeddeli nûn iki nûn ve بِهٖ de telaffuz edilen ی sayılmak cihetiyle bin iki yüz doksan dört eder ki, velâdetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile hayat-ı ma‘neviyesine işâret eder.

Elhâsıl: Bu âyet, ma‘nâsının müteaddid çok tabakalarından bir işârî tabakadan hem Risâle-i Nûr’a, hem müellifine, hem bu on dördüncü asrın ibtidâsına, hem ibtidâsında Risâle-i Nûr’un mebdeine remzen, belki işareten, belki delâleten bakar.

İşte bu parçayı o âyetin bahsinde derc ile o sehiv izâle olur.

Saîdü’n-Nûrsî

43

[31]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Azîz kardeşlerim,

Temâdî eden tahrîbât-ı ma‘neviye karşısında, lillâhilhamd gittikçe Risâle-i Nûr’un mu‘cizâne mukāvemeti ve satveti ve kıymeti tezâyüd ediyor. Dalâletin temel taşı ve nokta-i istinâdı olan tabiat tâğūtunu dağıtıp, Kur’ân elinde bir elmas kılıç olarak her tarafta nûrları saçar, zulümâtı dağıtır. Fakat dalâletin envâı çoktur. O nisbette risâlelerin dahi ayrı ayrı meziyetleri, ehemmiyetleri var. Eğer kolay ise, Tabiat Lem‘ası'nı da bize gönderiniz. Umûmunuza binler selâm. Makbûl duâlarınızdan çok istifâde eden ve o hâlis duâlara çok muhtâç kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[32]

[Ahmed Nazîf’in bir fıkrasıdır]

Kıymetli Üstâdım,

Yüksek şahsiyetinizin aczi ve fakrı içinde inâyet-i Rabbâniye ve rahmet-i İlâhiye ile Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câzlarını güneşin parlak ve keskin şuâ‘ları gibi kalblerimize nüfûz ettiren ve hakāik-i dîniye ve îmâniyenin, dalâlete yüz tutan zayıf ve âciz mü’minlerin halâsı ve selâmeti ve hidâyete çıkarılmasına hâdim ve kudsî Risâle-i Nûr’un, elbette bir hâdî ve bu zamanın muhtâç bulunduğu bir sâhib-i zuhûr nâmını taşıyacağı şübhesizdir.

Binâenaleyh, hem Kur’ân’ın tercümanı ve dellâlı ve hem de bu Risâle-i Nûr’un müellif ve hâdim-i yegânesi bulunmanız, hem de âciz ve fakîr bir nefer iken, ma‘nevî hizmetinizle müşîriyet derece-i âliyesine terfî‘ ve tefeyyüze istihkāk kesb etmiş bulunmanızdadır ki, Âlim-i Mutlak, Hâkim-i Mutlak, Kādir-i Mutlak olan Zülcelâl Hazretleri, bu kudsî vazîfe-i âliyeyi, kıymetsiz gördüğünüz, çok kıymetli ve fazîletli ve feyizli ve âlî derecelerde yüksek bir dellâla tevdî‘ ve nasîb ve bilhassa me’mûr etmiştir. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Biz âciz ve âsî ve günâhkâr hizmetkârlarınızı dahi lütf u keremiyle irşâda ve hidâyete, siz Üstâdımızı rehber ve mürşid ve vâsıta buyurmuştur ki, ebedî minnet ve şükrânlarımızı edâdan âciz bulunuyoruz.

44

İşte, Üstâdım Çok kıymetli arkadaşımız ve hizmet-i Kur’âniyede kıymetli refîkimiz ve şerîkimiz Küçük Husrev Mehmed Feyzî’nin mektûbundan başka yerde ve mahalde mevsimsiz olduğunu idrâk ederek, bu hakîkî kelime-i mübâreke ve ism-i şerîfi Risâle-i Nûr’a dahi henüz zâhiren takmak haddim değildir ve isti‘mâlinden hazer ediyorum. Çünki Üstâdımın izin ve müsâadesi olmadıkça bu gibi lakabların kıymeti olamaz. Ancak Risâle-i Nûr’dan aldığım ilhâm üzerine muhîtimizde birinciliği ihrâz eden kardeşimiz olan Feyzî’nin mektûbunda bahsedilmesi, sırf hüsn-ü niyet ve fart-ı merbûtiyet ve sadâkatten ve ihlâstan doğmuştur.

Bu ızhârın hatâsından hâdis olan meşguliyetinize sebebiyet verdiğimden çok müteessir oldum, af buyurunuz. Îkāz ve irşâd edici ni‘met ve himmet-i itâbınızla af buyurulmasını ve Risâle-i Nûr’un ma‘nevî tokatlarından muhâfaza edilmekliğimizi kemâl-i hulûsla istirhâm eylerim.

Azîz ve kıymetli Üstâdım Cenâb-ı Hakk’ın lütf u keremiyle ve hadsiz ihsânıyla intisâben hizmet-i kudsiyesinde bulunduğum Risâle-i Nûr’un maddî ve ma‘nevî pek çok kerâmetlerini ve bereketlerini aynelyakîn görmüş ve lezzetini tatmış olan bu âciz hizmetkârınızın noksânlarını, hüsn-ü niyete ve hulûs-u kalbine bağışlamanızı ricâ ederken, bu mübârek Risâle-i Nûr’un pek çok kerâmetlerinden birkaçını arz ederim. Şöyle ki:

Risâle-i Nûr’un tercümanı ve müellif ve sâhibi bulunan zât, bin üç yüz yirmi dörtveyirmi beş rûmî senelerinde, İstanbul’da iştihârla Bedîüzzamân nâmı ve lakabı altında matbûâtın sitâyişle neşriyâtından mütehassis olarak, o zaman on yedi yaşımda bulunduğum ve çok câhil ve çocukluk devresinde iken, bu mübârek isim kalbimde yer tutmuş. Ve bu kalbî muhabbet hürmeti için olacak ki, bin üç yüz yirmi altı senesinde Hazret-i Üstâd’ın, Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî lakabı altında Karadeniz seyâhatinde iki hizmetkârı ile İnebolu’yu ziyâret ederek, o zaman İnebolu’nun meşhûr ulemâsından Hacı Ziyâ ve diğer ulemâ arasında vapura teşyî‘ edildiği sırada tesâdüfen çarşıda karşılaştığım ve çok derin muhabbet hissiyle bu mübârek zâta selâm durarak mütebessim ve nûrânî sîmâlarıyla ve keskin nazarlarıyla selâmlarına ve ma‘nevî nazarlarıyla iltifâtlarına mazhar olduğum günden beri artan muhabbet ve alâkamın, otuz senelik hâtırımdan kat‘iyen silinmediğini aynelyakîn görüyordum.

45

Tahmînen ve takrîben altı sene evvel, bir gazete sütununda Isparta’da halkın fazla alâka göstermesinden, dîn ve îmân telkîn etmesinden ürken ehl-i dünyâ tarafından tevkîf edildiğini teessürle okumuştum. Otuz senelik uzun bir zaman içinde bir def‘a böyle acı haber aldığım hâlde, âkıbetinden kat‘iyen başka bir ma‘lûmât edinememiştim. On seneden beri Cenâb-ı Rabbü’l-Âlemîn Hazretleri’nden niyâzımda, dâimâ beş vakit duâlarımda: Yâ Rab Bana bir mürşid-i kâmil ihsân buyur, niyâzında iken, bundan üç sene evvel, yani hicrî bin üç yüz elli yedi ve mîlâdî bin dokuz yüz otuz sekiz senesinde, İnebolu’da bir kahvede, Kastamonu'lu bir zavâllı sarhoşun sitâyişle bahsettiği bir zâtın Kastamonu’da mevcûdiyeti ve menfî olarak bulunduğunu işittim. Dikkat ettim ve tahkîk ve ta‘mîk ettim. Anladım ki, otuz senedir kalbimde saklı olarak taşıdığım o zamanki Saîd-i Kürdî olduğunu hayretle öğrendim. Ve kalbimdeki sevgi günler geçtikçe ateşlendiğini hissettiğimden, her tehlikeyi göze alarak ziyâret edip, mübârek ellerini öpmek lâzım ve şart olduğunu bildim. Ve ziyâretimde, Eski Saîd’in ism-i mübârekleri Bedîüzzamân Saîd Nûrsî ve Risâle-i Nûr müellifi ve sâhibi olarak buldum. Kemâl-i aşk ve ihlâsla sarıldım. Ve benim yegâne mürşidim ve rehberim ve büyük Üstâdım o Risâle-i Nûr’dur, dedim. Ve bana bu hadsiz ihsânâtı hidâyet ve inâyet buyuran Cenâb-ı Hakk’a, Kur’ân-ı Hakîm’in harfleri adedince şükrederek اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی dedim. Hâşiye

Risâle-i Nûr’a intisâb etmezden evvel, maddî ve dünyevî her işlerimizde ve ticarethânemizin kazançlarında ve şahsî ve husûsî işlerimizde Risâle-i Nûr’a intisâbdan sonraki hârikulâde farkları ve bereketleri görmekle beraber, en büyük bir ticâret veya mes‘ûd bir zenginin, müferrah ve serbestliğinden daha fazla ferah u sürûr ve serbest ve yaşayış tarzında sıhhat ve âfiyetle elhamdülillâh mes‘ûdâne imrâr-ı hayat eylemekte olduğumuzu ve Risâle-i Nûr’un kudsî lütf u kerâmetlerine medyûn bulunduğumuzu i‘tirâf ve tasdîk ederiz.

46

Üstâd hazretlerinin me’zûniyet-i husûsiyesiyle, Risâle-i Nûr nâmına neşriyât ve hakāik-i îmâniye noktasında, bilhassa ibâdet ve namaz hakkında şahsımın câhil ve âciz, nâkıs, iktidârsız vaz‘iyetim ile vâki‘ olan ve olacak bulunan telkînât-ı dîniyedeki kuvvetli iknâ‘ ve müessir hitâbelerin âsâr-ı fiiliyesini aynen müşâhede ettiğimi; Üstâdım Risâle-i Nûr nâmına kemâl-i fahirle, bir çok namazsız müslümanları elhamdülillâh namaza ve câmi‘lere devama muvaffak bulunmak gibi kudsî hizmetlerin âsâr-ı fiiliyesinden, Risâle-i Nûr’un büyük hârika kerâmetinden tulû‘ ettiğini ve etmekte olduğunu tasdîk ederiz.

Bu içinde bulunduğumuz Alman ve İngiliz harbinin bidâyetinden, devamı müddetince, hadsiz zındıka ve münâfıkların hiç yoktan, sebebsiz olarak şahsıma bir isnâdât olsun için, gerek münevver fikirli âlim ve gerekse câhil, mülhid, hemen hemen birkaç dostlarım müstesnâ, memleket halkı ve kudsî hizmetimden küstürmek için, شَیْطَانٌ عَلَیْهِ مَا یَسْتَحِقُّ bütün memleket halkını iğfâl ederek aleyhime tahrîk etmiş olacaktır ki, Nazîf, muhâlif bir siyâsetle ittihâd-ı İslâm’a tarafdâr eder, siyâset propagandası yapıyor zihniyetini şiddetle aleyhimde, memleket halkına ve erkân-ı hükûmete kadar sirâyet ettiriyorlar. Ve bütün şeytanların tecessüsleri tahrîk edilmiş, güyâ aleyhdârlarım benden bir intikām almak hasebiyle, gıyâbımda hem müdhiş cereyânı şiddetlendirmek için, kendilerince menfûr telakkî ettikleri Almancı nâmıyla hakāretlere ma‘rûz bırakmaktan çekinmediler. Hâlbuki ben lillâhilhamd Risâle-i Nûr’un irşâdıyla, hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeyi bütün kâinâtın fevkınde gördüğümden ve i‘tikād ettiğimden, değil küre-i arzdaki cereyânlara, belki bana verilse de bütün dünya saltanatına da âlet edemem. Ben, yalnız hakîkatçi ve îmâncı ve Kur’âncı Risâle-i Nûr’un bir hâdimiyim. Kaç senedir bütün bu hücumlarıyla beraber, iki eser-i inâyet var.

Birisi: Risâle-i Nûr’un neşriyâtındaki hizmetime zarar verilmediği gibi, fevkalme’mûl muvaffak olduk.

İkincisi: Her ne vakit şiddetli hücûm edileceği zaman, Üstâdımızdan Dikkat emrini alıyorduk. Hem de Risâle-i Nûr’un âşikâr bir kerâmetindendir ki, bin üç yüz elli dokuz sene-i hicriye, Ramazân-ı Şerîf’in on veya on ikinci günlerinde, Allâh rahmet etsin, vefât eden kardeşlerimizden Hatîb Mehmed nâmındaki zât, Yirmi Altıncı Lem‘a olan İhtiyârlar Risâlesi’ni yazarken hasta olarak yazmaya kādir olamadığından لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ kelime-i tevhîdi yazarak bıraktığı,

47

ziyâretine gelen diğer kardeşimiz ve fa‘âl arkadaşımız, Feyzî Mehmed Efendi’ye ikmâlini ricâ ederek dünyaya vedâ‘ ve ebedî hayatına inşâallâh bu kelime-i tayyibe ile hayatının sonunu mühürleyerek îmânlı olarak kabre girdiğini ızhâr ve Risâle-i Nûr’un talebelerine açık bir müjde ve tebşîrâtta bulunmuştur.

İşârât-ı Kur’âniyenin, yirmi altıncı âyetinin فَفِی الْجَنَّةِ خَالِدٖینَ sırrıyla, Risâle-i Nûr talebeleri, îmân ile kabre gireceklerdir tebşîrâtının sıdkını gösteren bu açık kerâmetin ve tebşîrât-ı azîmenin bütün kardeşlerimize ta‘mîm olunmasını, Risâle-i Nûr’un derece-i ulviyetini ve hâdimlerinin mükâfâtlarının ne zaman ve ne sûretle verilmekte olduğunu aynelyakîn bilinmek ve görülmek üzere şu hakîkat muvâfık ise İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi’ne tahşiye olunmasını ricâ ederim, kıymetli Üstâdım.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Ahmed Nazîf Çelebi

[33]

[Risâle-i Nûr’un fa‘âl bir şâkirdi olan Ahmed Nazîf’in bir istihrâcı ve bir fıkrasıdır]

Bunu hem Birinci Şuâ‘ın otuz ikinci âyeti olarak, hem Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkralarında kaydetmek münâsib görüldü. O kendisi, Ahmed Nazîf diyor: Gelen âyetleri hâfızdan dinledim. Sûre-i Ahzâb’dan

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

[یَٓا اَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا اذْكُرُو اللّٰهَ ذِكْرًا كَثٖیرًا وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصٖیلاً هُوَ الَّذٖی یُصَلّٖی عَلَیْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِیُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَحٖیمًا تَحِیَّتُهُمْ یَوْمَ یَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَرٖیمًا یَٓا اَیُّهَا النَّبِیُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذٖیرًا وَدَاعِیًا اِلَی اللّٰهِ بِاِذْنِهٖ وَسِرَاجًا مُنٖیرًا وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖینَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَبٖیرًا صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظٖیمُ]

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç