KASTAMONU LÂHİKASI

92

cüz’î olan hizmetimizin âsâr-ı fiiliyesi olarak, bugün bendenizi lâyık bulunmadığım hâlde, âciz ve câhil ve günâhkâr şahsiyetim böyle yüksek ve erişilmesi muhâl olan Ashâb-ı Resûlullâh rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn hazerâtının şahsiyet-i ma‘neviyesinin küçük bir cilvesinin gölgesini temsîl eden mübârekler hey’etinin iki a‘zâsının yüksek iltifâtlarına mazhar etmiştir ki, bendenizi bu kudsî mazhariyete eriştiren Risâle-i Nûr delâletiyle Kādir-i Mutlak ve Hâlik-ı Zülcelâl’e, Risâle-i Nûr’un hurûfâtı ve mevcûdâtın mikdârınca hamd ü senâ eder ve bu güzîde ve kıymetdâr mübârekler hey’etinin her bir a‘zâlarına ve bütün kardeşlerimize ayrı ayrı ihtirâmla minnet ve şükrânlarımı arz ederim. Ve kendilerini ikinci üstâd olarak kabûl ettiğimden, kıymetli irşadlarından mahrûm bırakmamalarını ve dâimî duâlarını dâimâ taleb etmekte bulunduğumun iblâğını büyük üstâdım ve mürşid-i a‘zam Efendimiz'den dileyerek mübârek el ve ayaklarınızdan öper ve rızâ-yı İlâhîye ve ru’yet-i Cemâlullâha mazhariyetinizi Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eylerim efendim.

Talebeniz ve hizmetkârınız

Ahmed Nazîf Çelebi

[51]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Size bu def‘a iki parçayı gönderiyorum.

Birisi: Evvelce bir kısmını size göndermiştim. Şimdi bir ihtâr-ı ma‘nevî ile o parça hem tekmîl edildi, hem ehemmiyetli olduğu bildirildi. Eski Saîd’in siyâsetle münâsebetdâr eski eserlerini görenlere fâidesi var. Fakat bir parça mahremcedir, lâhikaya girmeli.

93

İkinci parça: Ma‘nevî bir ihtâra binâen, Risâle-i Nûr’un hizmetine bilmeyerek zarar verebilen bazı yeni eserleri alan bir kardeşimizi bir îkāz, bir ihtârdır ki, sâir Risâle-i Nûr talebeleri, vazîfelerine halel vermemek için bir tenbîhtir. Bu da lâhikaya girsin.

Hulûsî-i Sâlis imzasıyla ehemmiyetli ve beni çok mesrûr eden ve Küçük Lütfü’nün bir vârisi olan bir zâtın Risâle-i Nûr’a kıymetdâr hizmeti ve tesâhubunu beyân eden bir mektûbu aldım. O zât kimdir? Ben çok selâm ve duâ ile onu tebrîk ediyorum. Gül ve Nûr fabrikaları ve Mübârekler başta olarak umûm kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Bu memleketi tenvîr eden ve cennet kokularıyla râyihalandıran o fabrikaları Cenâb-ı Hakk muvaffak ve dâim eylesin. Âmîn. Biz burada onların parlak nûrlarıyla ve şirin, güzel kokularıyla âlem-i bekānın râyihasını istişmâm ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vukū‘ bulan bir hâdise münâsebetiyle beyân ediyorum ki:

Risâle-i Nûr, hakāik-i İslâmiyeye dâir ihtiyaçlara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâç bırakmıyor. Kat‘î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkîkî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâle-i Nûr’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâle-i Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakîkîye îsâl eder.

Bu fakîr kardeşiniz, yirmi seneden evvel kesret-i mütâlaa ile bazen bir günde bir cild kitabı anlayarak mütâlaa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Risâle-i Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtâç olmadım, başka kitapları yanımda bulundurmadım. Risâle-i Nûr çok mütenevvi‘ hakāike dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtâç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâç olmamak lâzım gelir.

94

Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risâle-i Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.

Hem şimdilik bazı ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid‘atlere müsâid gittiği için, Risâle-i Nûr zındıkaya karşı hakāik-i îmâniyeyi muhâfazaya çalışması gibi, bid‘ate karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ânı muhâfaza etmek bir vazîfesi iken, hâs talebelerden birisi, bilfiil hurûf ve hatt-ı Kur’ânîyi ders verdiği hâlde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt-ı Kur’ânîye, ilm-i dîn perdesinde te’sîrli bir sûrette darbe vuran bazı hocaların darbede isti‘mâl ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan dağda, şiddetli bir tarzda o hâs talebelere karşı bir gerginlik hissettim, sonra îkāz ettim. Elhamdülillâh ayıldılar. İnşâallâh tamâmen kurtuldular.

Ey kardeşlerim Mesleğimiz tecâvüz değil, tedâfü‘dür. Hem tahrîb değil, ta‘mîrdir. Hem hâkim değil, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden, hadsizdirler. Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakîkatler var. O hakîkatlerin intişârına, bize ihtiyâçları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Onların yardımlarına koşmamızla, omzumuzdaki çok ehemmiyetli vazîfe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer tâifeye mahsûs bir kısım esaslar ve âlî hakîkatler kaybolmasına vesîle olur. Meselâ, hâdisât-ı zamaniye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev‘ine zemîn ihzâr etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer‘iyeyi perde yapıp eserler yazılmış.

Risâle-i Nûr, gerçi umûma teşmîl sûretiyle değil, fakat her hâlde hakîkat-i İslâmiyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takva ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı sünnet-i seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhâfaza etmek bir vazîfe-i asliyesidir. Sevk-i zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez.

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Te’lîfinden otuz dört sene sonra, Münâzarât nâmındaki esere baktım, gördüm ki, Eski Saîd’in o zamandaki inkılâbdan ve o muhîtten ve te'sîrât-ı hâriciyeden neş’et eden bir hâlet-i rûhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîât var. O kusûrât ve hatîâttan bütün kuvvetimle istiğfâr ediyorum ve o hatîâttan nedâmet ediyorum.

95

Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden niyâzım odur ki, ehl-i îmânın me’yûsiyetlerini izâle niyetiyle ettiği hatîât, hüsn-ü niyetine bağışlansın, affedilsin.

Eski Saîd’in bu gibi eserlerinde iki esas hükmediyor. O iki esasın hakîkatleri vardır. Fakat ehl-i velâyetin keşfiyâtı te’vîlâta ve rüyâ-yı sâdıkanın te’vîle muhtâç oldukları gibi, o hiss-i kable’l-vukūun dahi, daha ince ta‘bîrlere lüzûmu varken, Eski Saîd’in o hiss-i kable’l-vukū‘ ile hissettiği o iki hakîkatin te’vîlsiz, ta‘bîrsiz bir sûrette beyânı, kısmen kusûrlu ve kısmen hilâf görünüyor.

Birinci Esas: Ehl-i îmânın me’yûsiyetine karşı, İstikbâlde bir nûr var diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile Risâle-i Nûr’un istikbâlde, dehşetli bir zamanda, çok ehl-i îmânın îmânlarını takviye edip kurtarmasını hissedip, o adese ile hürriyet inkılâbındaki siyâset dâirelerine bakmış. Ta‘bîrsiz, te’vîlsiz tatbîke çalışmış. Siyâset ve kuvvet ve kemiyet noktasında zannetmiş. Doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.

İkinci Esas: Eski Saîd, bazı dâhî siyâsî insanlar ve hârika edîblerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdâd hissedip ona karşı cebhe almışlardı. O hiss-i kable’l-vukū‘ ta‘bîr ve te’vîle muhtâç iken, bilmeyerek resmî, zayıf ve ismî bir istibdâd görüp ona karşı hücûm gösteriyorlardı. Hâlbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdâdların zayıf bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyân etmişler. Maksad doğru, fakat hedef hatâ

İşte Eski Saîd de, eski zamanda böyle acîb bir istibdâdı hissetmiş. Bazı âsârında, ona hücûm ile beyânâtı var. O müdhiş istibdâdât-ı acîbeye karşı, meşrûta-i meşrûayı bir vâsıta-i necât görüyordu. Ve hürriyet-i şer‘iye, Kur’ân’ın ahkâmı dâiresindeki meşveretle o müdhiş musîbeti def‘ eder diye düşünüp öylece çalışmış.

Evet, zaman gösterdi ki, hürriyetperver nâmını alan bir devletin, o istikbâlde gelen istibdâdın bir numûnesi olarak, üç yüz müstebid me’muruyla, üç yüz milyon Hindistan’ı üç yüz seneden beri üç yüz adam gibi kolay bağlayıp

96

deprenmeyecek derecede istibdâd altına alarak, eşedd-i zulmü a‘zamî derecede, yani birisinin hatâsıyla binler adamı tecziye etmek olan kanun-u müstebidânesine inzibât ve adâlet nâmını vermiş. Dünyayı aldatmış, ateşe vermiş.

Münâzarât nâmındaki eserde, bazı latîfe sûretinde bazı kayıdlar, hâşiyecikler bulunur. O eski zaman te’lîfinde zarîfü’t-tab‘ talebelerine bir mülâtafe nev‘indendir. Çünki onlar, o dağlarda beraberinde idiler. Onlara ders sûretinde beyân ediyormuş.

Hem bu Münâzarât Risâlesi’nin rûhu ve esası hükmünde olan hâtimesindeki Medresetü’z-Zehrâ hakîkati ise, istikbâlde çıkacak olan Risâle-i Nûr’a bir beşik, bir zemîn ihzâr etmek idi ki, bilmediği, ihtiyârsız olarak ona sevk olunuyordu. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile o nûrânî hakîkati bir maddî sûrette arıyordu. Sonra o hakîkatin maddî ciheti dahi vücûda gelmeye başladı. Sultân Reşâd, on dokuz bin altın lirayı Van’da temeli atılan o Medresetü’z-Zehrâ’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık harb-i umûmî çıktı, geri kaldı.

Beş-altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakîkate çalıştım. İki yüz meb‘ûstan yüz altmış üç meb‘ûsun imzalarıyla, o medresemize yüz elli bin banknota iblâğ ederek o tahsîsât kabûl edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı. Onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı.

Fakat Cenâb-ı Erhamürrâhimîn o medresenin ma‘nevî hüviyetini Isparta vilâyetinde te’sîs eyledi, Risâle-i Nûr’u tecessüm ettirdi. İnşâallâh istikbâlde Risâle-i Nûr şâkirdleri, o âlî hakîkatin maddî sûretini de te’sîs etmeye muvaffak olacaklar.

Eski Saîd’in İttihâd-ı Terakkî komitesine şiddet-i muhâlefetiyle beraber, onların hükûmetine ve bilhassa orduya karşı tarafgîrâne yüksek takdîrâtı ve iltizâmları ise, bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile, yağı içinde bulunan o cemâat-i askeriyede ve o cem‘iyet-i milliyede bir milyona yakın evliyâ mertebesinde olan şühedâ, altı-yedi sene sonra tezâhür edeceğini hissetmiş, ihtiyârsız olarak, meşrebine muhâlif, onlara dört sene tarafgîr bulunmuş. Sâbık harb-i umûmî çalkamasıyla o mübârek yağı alındı, yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Saîd dahi Eski Saîd’e muhâlefet edip mücâhedesine döndü.

Saîdü’n-Nûrsî

97

[Birden ihtâr edilen bir mes’ele-i mühimme]

Hâs kardeşlerim münâsib görürlerse, Tesettür Risâlesi'nin âhirinde üçüncü mes'eleyi kaldırıp onun yerinde bu yazılsın.

Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan tâife-i nisâiye ve onların fitnesi olduğu, hadîsin rivâyetlerinden anlaşılıyor.

Evet, nasıl ki târihlerde eski zamanda Amazonlar nâmında gāyet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye, hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de, bu zamanda zındıka dalâletinin İslâmiyet'e karşı yaptığı muhârebesinde, nefs-i emmârenin plânıyla şeytanın kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, açık bacak kadınlarla, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacaklarıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya ve fuhuşhâne yolunu genişlendirmeye çalışarak, çokların nefislerini birden esîr edip, kalb ve rûhlarını kebâirle yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâmahrem hevesâtına göstermenin tam cezâsı olarak, o bıçaklı bacaklar cehennemin odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını; ve dünyada emniyet ve sadâkati kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten muhtâç olduğu münâsib kocayı daha bulamazlar. Bulsalar da başlarına belâ bulurlar.

Hatta bu hâlin netîcesi olarak, o âhirzamanda bazı yerlerde nikâha rağbetsizlik yüzünden kırk kadına bir erkek nezâret edecek derecede, kadınların ehemmiyetsiz, sâhibsiz, kıymetsiz bir sûrete gireceği, hadîsin rivâyetinden anlaşılıyor.

Mâdem hakîkat budur. Mâdem her güzel güzelliğini sever. Elinden geldiği kadar muhâfaza etmek ister. Ve bozulmasını istemez. Ve mâdem güzellik bir ni‘mettir. Ni‘mete şükredilse, ma‘nen ziyâdeleşir. Şükredilmezse, değişir, çirkinleşir. Elbette güzelin aklı varsa, hüsn-ü cemâlini, günâhları kazanmak ve kazandırmaktan; ve çirkin ve zehirli yapmaktan; ve o ni‘meti küfrân ile medâr-ı azâb bir sûrete çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fânî, beş-on senelik cemâli bâkîleştirmek için meşrû‘ bir tarzda isti‘mâl ile o ni‘mete şükredecek.

98

Yoksa, ihtiyârlıkta uzun zaman istiskāle ma‘rûz kalıp me’yûsâne ağlayacak. Ve kabrinde, çok günâhları kazanan ve kazandıran o çıplak bacakları, yılan sûretinde görünecek. Ve cehennemde o çirkinleşmiş güzel a‘zâlarının yanmalarının azâblarını çekecek.

Eğer terbiye-i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur’âniye ziynetiyle o cemâl güzelleştirilse, o fânî hüsün, ma‘nen bâkî kalacağı; ve cennette hûrilerin cemâlinden daha şirin, daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadîste kat‘iyetle sâbittir. Eğer o güzelin zerre mikdâr aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî netîceyi elinden kaçırmayacak.

Saîdü’n-Nûrsî

[52]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizlerin ümîdimin pek fevkınde gayret ve fa‘âliyetiniz, beni âhir hayatıma kadar mesrûr ve müteşekkir edecek bir mâhiyettedir. Bu def‘a mektûbunuzda, Hıfz-ı Kur’âna çalışmak ve Risâle-i Nûr’u yazmak, bu zamanda hangisi takdîm edilse daha iyidir? suâlinizin cevâbı bedîhîdir.

Çünki, bu kâinâtta ve her asırda en büyük makam Kur’ân’ındır. Ve her harfinde, ondan tâ binler sevâb bulunan Kur’ân’ın hıfzı ve kırâati, her hizmete mukaddem ve müreccahtır. Fakat Risâle-i Nûr dahi o Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın hakāik-i îmâniyesinin burhânları ve huccetleri olduğundan ve Kur’ân’ın hıfz ve kırâatine vâsıta ve vesîle ve hakāikini tefsîr ve îzâh olduğu cihetiyle, Kur’ân hıfzıyla beraber ona çalışmak elzemdir.

Nûr fabrikası ve Gül fabrikası devâirinde, Mübârekler hey’etinde, Lütfü’ler numûnelerinde, Hacı Hâfız’lar cemâatinde, Sıddîk Süleymân, Hakkı’nın makamlarında bulunan her bir kardeşlerimize, hususan elli ümmîden çıkan Risâle-i Nûr talebelerine birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarınızı istiyoruz.

99

Feyzî’ler, Nazîfler, size arkadaki parçayı göndermek istediler. Yirmi Beşinci Söz'ün medeniyete karşı tesettür ve taaddüd-ü zevcât hakkındaki beyânâta bir hâşiye olmak üzere lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parça size gönderilmişti. Başında budur. Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: 1350 seneden İlâ-âhir âhirdeki parça tesettüre yazıldıktan sonra, o hâşiyeyi de âhirinde yazılsın. Münâsib ise yazınız.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Küçük Husrev olan Feyzî’nin ve Emîn’in suâllerine bir cevâb ve hâşâ, hurâfe tevehhüm edilen bir rivâyetin bir mu‘cize-i gaybiyesidir

[53]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Âhirzamanda Hazret-i Îsâ aleyhisselâm’ın nüzûlüne ve Deccâl’ı öldürmesine âit ehâdîs-i sahîhanın ma‘nâ-yı hakîkîleri anlaşılmadığından, bir kısım zâhirî ulemâlar, o rivâyet ve hadîslerin zâhirine bakıp şübheye düşmüşler. Veya sıhhatini inkâr edip veya hurâfevârî bir ma‘nâ verip, âdetâ muhâl bir sûreti bekler bir tarzda, avâm-ı müslimîne zarar verirler. Mülhidler ise, bu gibi zâhirce akıldan çok uzak hadîsleri serrişte ederek, hakāik-i İslâmiyeye tezyîfkârâne bakıp taarruz ediyorlar. Risâle-i Nûr, bu gibi ehâdîs-i müteşâbihenin hakîkî te’vîllerini Kur’ân feyziyle göstermiş. Şimdilik numûne olarak bir tek misâl beyân ederiz. Şöyle ki:

Hazret-i Îsâ aleyhisselâm Deccâl ile mücâdelesi zamanında, Hazret-i Îsâ aleyhisselâm onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp, sonra kılıcı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücûdca o derece Deccâl’ın heykeli Hazret-i Îsâ’dan as büyüktür diye meâlinde rivâyet var. Demek Deccâl Hazret-i Îsâ’dan as on, belki yirmi misli yüksek kāmetli olmak lâzım gelir. Bu rivâyetin zâhirî ifâdesi sırr-ı teklîfe ve sırr-ı imtihâna münâfî olduğu gibi, nev‘-i beşerde cârî olan âdetullâha muvâfık düşmüyor.

100

Hâlbuki bu rivâyeti, bu hadîsi, hâşâ, muhâl ve hurâfe zanneden zındıkları iskât ve o zâhirî, ayn-ı hakîkat i‘tikād eden ve o hadîsin bir kısım hakîkatlerini gözleri gördükleri hâlde daha intizâr eden zâhirî hocaları dahi îkāz etmek için, o hadîsin bu zamanda da ayn-ı hakîkat ve tam muvâfık ve mahz-ı hak müteaddid ma‘nâlarından bir ma‘nâsı çıkmıştır. Şöyle ki:

Îsevîlik dîni ve o dinden gelen âdât-ı müstemirresini muhâfaza hesabına çalışan bir hükûmet ile, resmî i‘lânıyla, zulmetli, pis menfaati için dinsizliğe ve bolşevizme yardım edip tervîc eden diğer bir hükûmet ki, yine hasîs menfaati için İslâmlarda ve Asya’da dinsizliğin intişârına tarafdâr olan fitnekâr ve cebbâr hükûmetlerle muhârebe eden evvelki hükûmetin şahs-ı ma‘nevîsi temessül etse ve dinsizlik cereyânının bütün tarafdârları da bir şahs-ı ma‘nevîsi tecessüm eylese, üç cihetle, bu müteaddid ma‘nâları bulunan hadîsin, bu zaman aynen bir ma‘nâsını gösteriyor. Eğer o gālib hükûmet netice-i harbi kazansa, bu işârî ma‘nâ dahi bir ma‘nâ-yı sarîh derecesine çıkar. Eğer tam kazanmasa da, yine muvâfık bir ma‘nâ-yı işârîdir.

Birinci Cihet: Dîn-i Îsevînin hakîkîsini esas tutan Îsevî Rûhânîlerin cemâati ve onlara karşı dinsizliği tervîce başlayan cemâat tecessüm etseler, bir minâre yüksekliğinde bir insanın yanında bir çocuk kadar da olamaz.

İkinci Cihet: Resmî i‘lânıyla, Allâh’a istinâd edip dinsizliği kaldıracağım, İslâmiyet’i ve İslâmları himâye edeceğim diyen bir hükûmet yüz milyon küsûr iken, dört yüz milyona yakın nüfûsa hükmeden bir diğer devlete ve dört yüz milyon nüfûsa yakın ve onun müttefiki olan Çin’e ve Amerika’ya ve onlar ise zahîr ve müttefik oldukları olan bolşeviklere gālibâne, öldürücü darbe vuran o hükûmetteki muhârib cemâatin şahs-ı ma‘nevîsi ile, muhârebe ettiği dinsizlerin ve tarafdârlarının şahs-ı ma‘nevîleri tecessüm etse, yine minâre boyunda bir insana nisbeten küçük bir insanın nisbeti gibi olur. Bir rivâyette, Deccâl dünyayı zabt eder ma‘nâsı, ekseriyet-i mutlaka ona tarafdâr olur demektir. Ve şimdi de öyle oldu.

Üçüncü Cihet: Eğer küre-i arzın dört Hâşiyekıt‘aları içinde en küçüğü olan Avrupa’nın ve bu kıt‘anın da dörtte biri

101

olmayan bir hükûmetin memleketi; ekser Asya, Afrika, Amerika, Avusturalya’ya karşı gālibâne harb ederek, Hazret-i Îsâ’nın as vekâletini da‘vâ eden bir devletle beraber dine istinâd edip çok müstebidâne olan dinsizlik cereyânlarına karşı semâvî paraşütlerle muhârebe ve mücâdele eden o hükûmet ile ötekilerin şahs-ı ma‘nevîleri insan sûretine girse, cerîdelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev‘inde o ma‘nevî şahıslar dahi rûy-u zemîn cerîdesinde, bu asır sahîfesinde birer insan sûretinde tersîm ve tasvîrleri gibi temessül etseler, aynen ve tam tamına hadîs-i şerîfin mu‘cizâne ihbâr-ı gaybî nev‘inden beyân ettiği hâdise-i âhirzamanın müteaddid ma‘nâlarından tam bir ma‘nâsı çıkıyor.

Hatta şahs-ı Îsâ'nın as semâvâttan nüzûlü işaretiyle bir ma‘nâ-yı işârîsi olarak, Hazret-i Îsâ’yı as temsîl ederek ve nâmına hareket eden bir tâife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyârelerle, paraşütlerle semâdan bir belâ-yı semâvî gibi nüzûl ettiriyor, düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i Îsâ’nın as nüzûlünün maddeten bir misâlini gösteriyor. Evet, o hadîs-i şerîfin ifadesiyle Hazret-i Îsâ’nın as semâvî nüzûlü kat‘î olmakla beraber; ma‘nâ-yı işârîsiyle başka hakîkatleri ifade ettiği gibi, bu hakîkate de mu‘cizâne işâret ediyor.

Küçük Husrev olan Feyzî ve Emîn’in suâli ve ilhâhları ile, bazı bîçârelerin îmânlarını şübehâttan muhâfaza niyetiyle bu mes’eleye dâir yalnız bir-iki-üç satır yazmak niyet edip başlarken, ihtiyârım hâricinde olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık. Belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık. Kusura bakmayınız. Bu fıkrada tashîhe ve dikkate vakit bulamadık, müşevveş kaldı. Kardeşlerim, buraya gönderdiğiniz mektûblarınız kısmen lâhikaya giriyorlar.

Emîn ile Feyzî çok selâm ederler.

Azîz, sıddîk kardeşlerim, pek çok selâm ve duâ ve istid‘â ile size bu yarım mahrem fıkrayı gönderdik. Münâsibse lâhikaya girsin.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

102

[54]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ

Azîz kardeşlerim ve sıddîk arkadaşlarım,

Var olunuz, bahtiyar olunuz. Sizin pek ciddî sa‘y ü gayretiniz hem burada, hem başka yerlerde şevk ve gayreti uyandırıyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, gittikçe Risâle-i Nûr’un fütûhâtı ziyâdeleşiyor. Ehl-i îmân yaralarını hissedip ilaçlarını ondan buluyorlar.

Hâfız Alî’nin mektûbunda yazdığı iki âyetin işaretine dikkat ettik. Biz dahi Nûr fabrikasının sâhibi gibi çok mesrûr ve müferrah olduk. Fakat Risâle-i Nûr’a bir işâret-i gaybiye ile haber veren otuz üç aded âyet شَهِدَ اللّٰهُ âyetiyle hitâm bulduğundan, bu yeni iki âyetin müstakil bir sûrette işaretlerine kapı açılmadı. Hem otuz üç âyetten hangisinin tetimmesi olacak, şimdilik bilinmedi.

Yalnız bu kadar anlaşıldı ki, بِاَیْدٖی سَفَرَةٍ كِرَامٍ بَرَرَةٍ fıkrası, Risâle-i Nûr’un nâşir ve kâtiblerine ma‘nâ-yı işâriyle bakıyor. Hem, یَتْلُوا صُحُفًا مُطَهَّرَةً فٖیهَا كُتُبٌ قَیِّمَةٌ fıkrası dahi, Risâle-i Nûr’un eczâlarına ve suhuflarına ve kitaplarına ma‘nâ-yı işâriyle bakıyor. Fakat cifir hesabıyla bin üç yüz altmış küsûrden sonra bu parlak vaz‘iyeti gösterecekler diye, icmâlen fehmettik.

Gül fabrikasının bizlere, parlak bir gül-ü Muhammedî asm bahçesini hediye edecekti. Onu bütün rûh u cânımızla bekliyoruz.

Feyzî’ye hitâben beyân edilen hakîkat o tarafa da fâidesi olur diye leffen size gönderildi. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

103

[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Mehmed Feyzî ve emsâline hitâben beyân edilen bir hakîkattir]

Kardeşim Feyzî Mâdem sen, Isparta vilâyetindeki kahramanlara benzemek istiyorsun, tam onlar gibi olmalısın. Eskişehir hapishânesinde Allâh rahmet etsin, mühim bir şeyh, mürşid ve câzibedâr, Nakşî evliyâsından bir zât, dört ay mütemâdiyen Risâle-i Nûr’un elli-altmış şâkirdi içinde celbkârâne onlarla sohbet ettiği hâlde, yalnız bir tek şâkirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebâkîsi, o câzibedâr şeyhe karşı müstağnî kaldılar. Risâle-i Nûr’un yüksek ve kıymetdâr hizmet-i îmâniyesi onlara kâfî geliyordu ve kanâat veriyordu.

O şâkirdlerin gāyet keskin kalb ve basîretleri şöyle bir hakîkati anlamış ki, Risâle-i Nûr’a hizmet eden, îmânını kurtarıyor. Tarîkat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın îmânını kurtarmak, on mü’mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevablıdır. Çünki îmân, saâdet-i ebediyeyi kazandırdığı için, bir mü’mine küre-i arz kadar bir saltanat-ı bâkiyeyi te’mîn eder. Velâyet ise, mü’minin cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultân yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın îmânını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevablıdır.

İşte bu dakîk sırrı, senin Isparta’lı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de, umûmunun keskin kalbleri görmüş ki, benim gibi bîçâre, günâhkâr bir adamın arkadaşlığını, evliyâlara, belki eğer olsa idi müctehidlere tercîh ettiler. Bu hakîkate binâen, bu şehre bir kutub ve bir Gavs-ı A‘zam gelse, dese: Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım. Sen Risâle-i Nûr’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramânlarına arkadaş olamazsın

Lillâhilhamd, bu zamanda sünnet-i seniye dâiresinde kemâl-i îmânı kazanan Risâle-i Nûr şâkirdleri, evliyâların, mürşidlerin nazar-ı dikkatini celb edecek vaz‘iyeti aldığından, her zamanda bulunan hakîkî mürşidler, her hâlde bu zamanda Risâle-i Nûr şâkirdlerine müşteri olurlar. Birisini elde etseler, yirmi mürîd kadar kıymet verirler. Hem zevkli ve câzibedâr velâyet tereşşuhâtı karşısında Risâle-i Nûr’un hizmetinde meşakkat, mücâhede, külfet bulunduğundan, Feyzî’ye hitâben beyân edilen bu hakîkat kaleme alındı.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

104

[55]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰە وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ حُرُوفِ مَٓا اَرْسَلْتُمْ لَنَا مِنَ الرَّسَٓائِلِ فٖی عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ هٰذِهِ اللَّیْلَةِ الرَّغَٓائِبِ وَلَیْلَةِ الْمِعْرَاجِ وَلَیْلَةِ الْبَرَٓائَةِ وَلَیْلَةِ الْقَدْرِ وَاَعْطَاكُمُ اللّٰهُ بِعَدَدِهَا ثَوَابًا وَحَسَنَاتٍ اٰمٖینَ

Azîz ve sıddîk kardeşlerim ve fedâkâr ve sâdık arkadaşlarım,

Evvelen: Sizin bu mübârek şuhûr-u selâse ve içindeki kıymetdâr leyâlî-i mübârekeleri tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk, her bir geceyi sizin hakkınızda bir Leyle-i Regāib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevâb versin. Âmîn.

Sâniyen: Sizin bu def‘a nûrlu hediyelerinizin her bir harfine mukābil Cenâb-ı Erhamürrâhimîn defter-i a‘mâlinize bin hasene yazsın ve Âsım’ın ruhuna bin rahmet versin. Âmîn.

Sâlisen: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ve Risâle-i Nûr’un hazînelerinin kerâmetli ve yaldızlı bir anahtarı olan kalem-i Husrevî, elhak, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm gizli güzelliğini her göze gāyet parlak ve güzel gösteriyor. Cenâb-ı Hakk bu kalemi, bu hizmette muvaffak ve dâim eylesin. Âmîn.

Mübârek hey’etinin büyük bir kahramanı Büyük Alî’nin sisteminde Küçük Alî’nin Mu‘cizât-ı Kur’âniye’si, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm tam mutâbık bir bâkî pırlanta tarzında mevki‘ aldı. Erhamürrâhimîn her harfine mukābil, yazana on sevâb ihsân eylesin. Âmîn.

Mehmed Tâhirî, Küçük Lütfü’nün hayru’l-halefi ve Atabey’in kahramanı, bu havâlîye nûrlu ve güzel hediyeleri çok kıymetdârdır. Rahmânü’r-Rahîm, hazîne-i rahmetinden ona ve pederine her harfine ve her kelimeye mukābil rahmet etsin. Âmîn.

Aydın’lı Hasan Âtıf’ın kuvvetli kalemi inşâallâh merhûm Âsım’ın noksân bıraktığı vazîfe-i nûriyeyi tekmîl edecek. Ve o güzel kalemle Âsım’ın ve Lütfü’nün rûhlarını şâd edecek. Onun küçük hediyesi, ilerideki kıymetdâr hizmetlerini ihsâs ederek büyük bir mevki‘ aldı. Allâh ondan râzı olsun. Âmîn.

105

Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden ve resâil içinde suâlleriyle ehemmiyetli bir mevki‘ tutan ve onunla beraber ma‘nen yaşayan kardeşimiz Re’fet Bey’in mektûbuyla ve Gül fabrikasının gül-ü Muhammedî asm bahçesini yetiştiren Husrev’in mektûbuna ayrı bir mektûbla cevâb yazmak isterdim. Fakat şimdilik vakit müsâade etmedi.

Umûm kardeşlerime birer birer ve bilhassa ve bilhassa bilhassa çok selâm ve duâ ederim. Ve onların mübârek duâlarını bu şuhûr-u mübârekede ve leyâlî-i muazzamada ricâ ederiz

. اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz ve duâdan çok istifâde eden

Saîdü’n-Nûrsî

Buradaki umûm kardeşleriniz nâmına, Feyzî, Nazîf, Emîn, Hilmî, Salâhaddîn, Tevfîk selâm ve arz-ı hürmet ve şuhûr-u selâseyi hakkınızda tebrîk ederler. Rûh ve kalbimiz pek çok arzu ediyordu ki, yaldızlı Kur’ân’ımız bu def‘aki irsâlât içinde bu Ramazân’da okumak için bunlar beraber olsa idi.

Saîdü’n-Nûrsî

[56]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ فِی الدُّنْیَا

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin mektûblarınızdan o kadar mesrûr oldum ki, ta‘rîf edemem. Hususan Husrev’in çok kıymetdâr iki mektûbunda, Hacı Hâfız’ın köyünde Risâle-i Nûr’un pek fevkalâde bir sûrette tevessüü, o iki mektûbu nusha gibi ve bir huccet-i kātıa gibi saklayıp, bu havâlîdeki talebelere bir tâziyâne-i teşvîk olarak gösteriliyor.

Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın bir mu‘cize-i ma‘nevîsi olduğu gibi; Husrev’in kalemi de, Risâle-i Nûr’un pek kuvvetli bir kerâmeti olduğunu buraca her gün tasdîk ediyoruz. Husrev’in mektûbuna karşı uzun mektûb yazmak istiyorduk, arzumuza muvaffak olamadık.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç