KASTAMONU LÂHİKASI

281

[140]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Azîz kardeşim Husrev,

Cenâb-ı Hakk merhumeyi mağfiret eylesin. Ve sana ve onun evlâdlarına sabr-ı cemîl ihsân eylesin. Ben de mâteminize cidden hissedârım.

Senin ağlamana ve ağlayan mektûbuna cidden iştirâk ettim. Evet, sen de benim gibi, dünya ile iki cihetle alâkan kesiliyor. Hem öyle lâzım. Senin gibi Risâle-i Nûr’un bir fedâîsi alâkası olmamalı ve alâka peydâ etmemeli. Alâkalı olsa, fevkalâde bir sebât, bir ihlâsın, lüzûm ile beraber bazı ârızalar içinde sarsılır, tam fedâkârlık edemez. O havâlînin kahramanları elhak müstesnâdırlar. Alâkalar onları sarsmıyor. Fakat bazıları, Husrev gibi, Saîd gibi ve Âtıf ve emsâli gibi bütün bütün alâkasız da bulunmak lâzım.

O merhûme şimdiye kadar, Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri içinde dâimâ her gün yüz def‘aya yakın ve husûsî ismiyle de bir def‘a fecirde, ma‘nevî kazançlarımıza on senedir hissedardır. Şimdi vefâtından sonra ismiyle her gün çok def‘a husûsî duâlarda hissedâr olduğu zaman gibi, yine yüz def‘a hissedâr oluyor.

Azîz kardeşim Husrev, seninle çok konuşmak istiyorum. Fakat bu dakîkada o kadar vaktim dardır ki, ziyârete gelen dost dört-beş adama karşı Beni meşgul etmeyiniz diye lüzûmsuz hiddet ettim. Her ne ise Oradaki kardeşlerimize hasret ve iştiyâk ile çok selâm ve selâmetlerine duâ ediyorum. Buradaki kardeşleriniz de sizi ta‘ziye ve oradaki kardeşlerine arz-ı hürmetle selâm ediyorlar.

Saîdü’n-Nûrsî

282

[141]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine ve ehemmiyetine dâir bir imza-yı gaybî hükmünde olan yazdığınız Mecmûa-i İşârât’a, lâhikadan sizin intihâb ettiğinizden iki misli daha ilâve ettik. Eğer siz de kendinize öyle bir mecmûa yazmış iseniz, ilâve ettiğimiz mikdârı size de göndereceğiz. Bu mecmûanın gösterdiği kıymet Risâle-i Nûr’da bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları isbat ediyor.

Evet, kardeşlerim, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm İncîl-i Şerîf’de demiş ki: Ben gidiyorum, tâ size tesellîci gelsin. Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin demesiyle, Kur’ân’ın beşere gāyet büyük bir netîcesi, bir gāyesi, bir hediyesi tesellisidir.

Evet, bu dehşetli kâinâtın fırtınaları ve zevâl ve tahrîbâtları içinde bu boşluk nihâyetsiz fezâda her şeyle alâkadâr olan insan için hakîkî tesellîyi ve istinâd ve istimdâd noktalarını yalnız Kur’ân veriyor. En ziyâde o teselliye muhtâç, bu zamanda, bu asırda en ziyâde kuvvetli bir sûrette o tesellîyi isbat eden, gösteren Risâle-i Nûr’dur. Çünki zulümât ve evhâmın menba‘ı olan tabiatı, delmiş geçmiş, hakîkat nûruna girmiş. On Altıncı Söz gibi ekser parçalarında, hakāik-i îmâniyenin yüzer tılsımlarını keşif ve îzâh edip, aklı inkârdan ve tereddüdlerden kurtarmış.

İşte bu hakîkat içindir ki, bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile beraber, aklı başında olanları Risâle-i Nûr’la meşgul ediyor. Re’fet Bey’in mektûbunda dediği gibi, Risâle-i Nûr’un en bâriz hâsiyeti, usandırmamak. Yüz def‘a okunsa, yüz birinci def‘a yine zevkle okunabilir. Pek doğru demiş.

Risâle-i Nûr’un tercümanı, hakîkî vazîfesinin hâricinde dünyadaki istikbâliyâta ara sıra bakması, bir derece zâhirî

283

bir müşevveşiyet verir. Meselâ, bundan otuz-kırk sene evvel diyordu: Bir nûr gelecek. Bir nûrânî âlemi göreceğiz deyip, o ma‘nâyı geniş bir dâirede ve siyâsette tasavvur edilmiş.

Hem bundan on dört, on beş sene evvel, Dinsizliği çevirenler müdhiş semâvî tokatlar yiyecekler diye büyük, geniş, küre-i arz dâiresindeki bu dehşetli hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdûd insanlarda tasavvur edilmiş. Hâlbuki istikbâl, o iki ihbâr-ı gaybîyi tasavvurunun pek fevkınde tefsîr ve ta‘bîr eyledi. Evet, Eski Saîd’in Bir nûr âlemi göreceğiz demesi, Risâle-i Nûr dâiresinin ma‘nâsını hissetmiş, geniş bir dâire-i siyâsiye tasavvur ettiği gibi, Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’nın remziyle, on üç, on dört sene sonra Dinsizliği, zındıklığı neşredenler, pek müdhiş tokatlar yiyecekler deyip, o hakîkati dar bir dâirede tasavvur etmiş. İstikbâl, o iki hakîkati tam ta‘bîr ve tefsîr etti.

Evet, başta Isparta vilâyeti olarak Risâle-i Nûr dâiresi, birinci hakîkati pek parlak ve güzel bir sûrette gösterdiği gibi; ikinci hakîkati de, medeniyet-i sefîhenin tuğyânını ve maddiyyûnluk Hâşiyetâûnunun aşılamasını çeviren ve idare eden ervâh-ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semâvî tokatlar, geniş bir dâirede, o Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’nın hakîkatini, tam tamına isbat etmiş.

Risâle-i Nûr, kat‘î burhânlara istinâden, hükümleri sâir hakāikte aynı aynına, te’vîlsiz, ta‘bîrsiz hakîkat çıkması ve yalnız işâret-i tevâfukiye ve sünûhât-ı kalbiyeye i‘timâden beyânâtı, böyle dünyevî olan mesâil-i istikbâliyede neden bazen ta‘bîr ve te’vîle muhtâç oluyor diye hâtırıma geldi.

Böyle bir cevâb ihtâr edildi ki: Gaybî istikbâl-i dünyevîde ve dünya işlerinde, başa gelen hâdisâtın bildirmemekte, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’in çok büyük bir rahmeti saklandığını ve gaybı gizlemekte çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip, yalnız mübhem ve mücmel bir sûrette, ya ilhâm veya ihtâr ile, bir emâreyi vesîle ederek, keşfiyâtta ve rüyâ-yı sâdıkada, bir kısım gaybî hakîkatleri ihsâs eder. O hakîkatlerin husûsî sûretleri vukūundan sonra bilinir.

284

Kardeşlerim, bu def‘a Hilmî Bey ile gelen Re’fet ve Rüşdü’nün mektûbları bizi çok sevindirdi. Zâten Husrev, Re’fet, Rüşdü Risâle-i Nûr’a intisâbda eskiden beri beraber bulunmalarından, ben birisini tahattur etsem, üçü birden hâtıra geliyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ki, bu dehşetli fırtınalar, onları ve sizleri sarsmadı. Mâşâallâh, Re’fet, şimdi de eski sadâkatini ve tam alâkasını tamamıyla muhâfaza ettiğini anladık. Bir-iki senedir ondan hiç bir mektûb ve hizmet-i Kur’âniyedeki vaz‘iyetinden bir haber alamamıştım, merâk ediyordum. Bu def‘a mektûbunda, Ne vakit bir araya gelsek, Sözler’den birini açıp okuruz, tatlı tatlı istifâde edip, üstâdımızla görüşürüz demesi, bizi sürûr ile şükre sevk etti. Sadâkatinde nâmdâr Rüşdü’nün mektûbunda merâk ettiğim noktaları beyân etmesi ve hizmet-i nûriye tevakkuf etmemesi ve sizlere sıkıntı olmaması, bizi çok mesrûr eyledi.

Latîf bir tevâfuk: Ahmed Nazîf’in bu def‘a çok meşgaleler içinde yazdığı, yalnız On Dokuzuncu Mektûb’da Mu‘cizât-ı Ahmediye asm tevâfukunda, mecmûu dokuz bin sekiz yüz otuz üç adede bâliğ olduğunu gördük. O mektûbdaki Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm bir kerâmetidir diye hükmettik.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden Emîn ve Feyzî’nin bir fıkrasıdır]

Hem Risâle-i Nûr’un kasabalara ve cemâatlere berekete medâr olması ve ona zarar edenlere tokat gelmesi gibi, şahıslara da pek zâhir bir sûrette, hem bereket ve hüsn-ü maîşet ona çalışanlara; ve gaybî tokatlar, onun aleyhinde çalışanlara gelmesi, bu havâlîde çok hâdiseleri var. Biz kendi nefsimizde çalıştığımız zaman, pek zâhir bir sûrette bir hüsn-ü maîşet, bir inâyet gördüğümüz gibi, Risâle-i Nûr ve şâkirdleri aleyhinde çalışanlara, şiddetli tokatlar geldiğini görüyoruz. Ezcümle:

Risâle-i Nûr’un erkânından birisi, kat‘î bir sûrette haber veriyor ki: Üç-dört adam, dünya servetinin hâtırı için toplanıp münâfıkāne Risâle-i Nûr şâkirdleri aleyhinde tedbîr kurdukları hengâmda, üç gün sonra o üç-dört adamın hâneleri ve birinin dükkânı yanıp, her biri binler lira zâyiâtla tokat yediler.

285

Hem bir dessâs ve câsûs adam, Risâle-i Nûr şâkirdleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün, Serbest olarak ben, bir ipucu bulamadım ki bunları hapse soksam. Eğer bir ipucu bulsam, onları hapse sokacağım diye i‘lân ettiği vakitten iki gün sonra bir iş yapıp, Risâle-i Nûr şâkirdleri yerinde o adam iki sene hapse girdi.

Hem bedbaht, muannid bir adam Risâle-i Nûr aleyhinde, hem şâkirdlerinin bir rüknü aleyhinde mütecâvizâne bulunduğu hengâmda, bir-iki gün sonra meyhâneye gidip içe içe çatlamış, orada ölmüş. Bu nev‘de çok hâdiseler var. Demek Risâle-i Nûr, dostlara tiryâk olduğu gibi, düşmanlara da sâika oluyor.

[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Hâfız Tevfîk, Mehmed Feyzî, Emîn, Hilmî, Kâmil’in bir fıkrasıdır]

Hem Gavs-ı A‘zam’ın ra, Üstâdımız hakkında فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ fıkrasıyla, inâyet ve teshîle dâimâ mazhar olduğuna, ve tevâfuk, Risâle-i Nûr’un bir ma‘deni bulunduğuna pek çok emârelerden, bu bir-iki gün zarfında, küçük ve latîf, fakat kat‘î kanâat veren cüz’î hâdiselerin tevâfukātında gözümüzle gördüğümüz inâyât-ı Rabbâniyenin numûnelerinden birkaçını beyân ediyoruz ki, onlar, bu iki gün zarfında beraber vukū‘a gelmiştir.

Birincisi: Dün Üstâdımıza, Risâle-i Nûr’a âit üç hizmet için üç adam lâzım gelmiş. Kimse de yok. Biz de uzaktayız. Üstâdımız merdivenden inip, bir çocuğu bulup, bize göndermek niyetiyle kapıyı açmış. Risâle-i Nûr’un o üç hizmetini görecek üç şâkirdi fevkalâde bir tarzda, aynı dakîkada kapıya gelmişler.

İkincisi: İki seneden ziyâde Risâle-i Nûr’un mühim parçaları, Risâle-i Nûr’un berekâtıyla hânesi yangından kurtulan Hâfız Ahmed kendine yazdırıp, başka bir kazâ ve nâhiyede bulunan bir-iki zât onları istinsâh için aldılar. İki seneden beri ellerinden kaçırıp, mahcubiyetlerinden haber vermedikleri için hem biz, hem Hâfız Ahmed merâk, hem hiddet ediyorduk. O kitaplar bugün geldiği aynı vakit dün aynı saatte, Üstâdımıza, beş seneden beri, her birkaç gün zarfında Üstâdımıza kolaylık için bir parça yemek pişirmekle hâtırını soruyordu.

286

İki seneden beri o âdeti terk etmişti. Hem komşuluktan da başka yere nakletmesiyle, iki senedir o âdet terk edilmiş iken, yine dün, o aynı saatte, iki sene evvelki aynı âdetiyle o zâtın hânesinden, aynen eskisi gibi, küçücük bir hâtıra sormak nev‘inde oğlu getirdi. Üstâdımız dedi: İki sene evvelki âdete lüzûm kalmamış. Siz de komşuluktan gitmişsiniz dedi. Bugün aynı vakitte, o Hâfız Ahmed’in yazdırdığı kaybolan kitaplar, mükemmel bir sûrette istinsâh ile geldi. Bizde şübhe bırakmadı ki, bu latîf tevâfuk da, Risâle-i Nûr hakkındaki inâyâtın bir cilvesidir.

Üçüncüsü: Üstâdımız, aynı bugün Emîn kardeşimize dedi: Üç-dört aydır her hafta karyesinden buraya gelen hâne sâhibesi gelmedi. Dört ay oldu, kirâsını almadı. Herhalde haber gönderiniz, gelsin, kirâsını alsın dediği aynı vakitte, dört aydan beri gelmeyen o hâne sâhibesi, kapıyı vurdu, geldi. Beş aylık kirâsını aldı. Üstâdımız, bu hâdise-i inâyetten memnûn olduğu için, ona uzaktan bir nâhiyeden gelen yuvarlak, hiç görmediğimiz ve burada bulunmayan bir küçük ekmeği o hâne sâhibesine verdi. Aynı vakitte yirmi dakîka zarfında, burada bulunmayan aynı ekmekten beş misli, iki sene Risâle-i Nûr’un bir kitabını alıp mütâlaasının ma‘nevî ücretinin binde bir ücreti olarak geldi. Ve bir parça aşûre çorbasını dahi yine o hâne sâhibesine verdi. Aynen o aşûrenin on misli kadar üç latîf ekmek, yine iki sene iki kitabın okumasına binde bir ücret olarak geldi. Gözümüzle gördük.

Hem bugün o hâne sâhibesinin yedi senedir adını bilmediği için, Üstâdımız ona: İsmin nedir? diye sordu. Dedi: Hayriyedir. Hayriye isminde olmak tefe’ülüyle, Hayrî nâmında Risâle-i Nûr’un bir şâkirdi, haberimiz yokken İstanbul’a gitmiş. Hem ticâret münâsebetiyle iki mühim şâkirdleri de gitmişlerdi, geç kaldılar. Maddî-ma‘nevî fırtınalar münâsebetiyle Üstâdımız, hem onları, hem oradaki mühim bir şâkirdi için çok merâk ediyordu. Bugün o Hayrî, iki sâat o Hayriye’den sonra kapıyı açtı, geldi. O üç şâkird hakkındaki merâkını izâle etmekle beraber, Üstâdımızın dört aydan beri devam eden tefârik nâmındaki bir kokusu bugün bitmiş, kendimiz gördük. Hayri’nin bir küçük şişe elinde, İşte size tefârik getirdim dedi. İşte bu küçük latîf tefârikteki tevâfuka Bârekallâh dedi.

287

Bu iki gün zarfında bu küçük numûneler gibi, Üstâdımız, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm tashîhâtıyla meşgul olduğu için çok numûneler görmüş. Mâdem iki gün zarfında bu kadar inâyâtın cilvelerini görüyoruz. Risâle-i Nûr dâiresinde dikkat edilse, herkes kendi nefsinde hizmeti derecesinde böyle numûneleri görecektir.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Hilmî Emîn Kâmil Feyzî Hâfız Ahmed

Evet, ben de tasdîk ederim

Saîdü’n-Nûrsî

[142]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu şiddetli kışta ve ma‘nevî, dehşetli, ayrı tarz bir kışta ve nev‘-i beşer ictimâî hayatında müdhiş, kanlı diğer tarz bir kışta çırpınan bîçârelere rikkat-i cinsiye ve şefkat-i nev‘iye cihetinde gāyet derecede bir hüzün ve elem his ettim. Çok yerlerde beyân ettiğim gibi, yine Erhamürrâhimîn ve Ahkemü'l-Hâkimîn olan onların Hâlik-ı Kerîm ve Rahîm’in hikmet ve rahmeti, benim kalbimin imdâdına yetişti. Ma‘nen denildi ki: Senin bu şiddetli teessürün, o Hakîm ve Rahîm’in hikmetini, rahmetini bir nevi‘ tenkîd hükmüne geçer. Rahmet-i İlâhiyeden ileri şefkat olunmaz. Hikmet-i Rabbâniyeden daha mükemmel hikmet, dâire-i imkânda olamaz. Âsîler, cezâlarını; ma‘sûmlar, mazlûmlar, zahmetlerinden on derece ziyâde mükâfâtlarını alacaklarını düşün. Senin dâire-i iktidârın hâricinde olan hâdisâta, onun merhamet ve hikmet ve adâleti ve rubûbiyeti noktasında bakmalısın. Ben de o lüzûmsuz şiddetli elem-i şefkatten kurtuldum.

Otuz sene evvel Eski Saîd matbû‘ bir eserinde, Münâzarât'da ondan sordukları bir suâle verdiği cevâb, bu makama münâsebetiyle aynen ibâresiyle yazılıyor. Otuz sene evvel aşâirlerde gezerken böyle suâl ettiler: Acaba şu zaman ve dehrin şikâyetinde ki, hatta büyük zâtlar ve evliyâlar dahi felekten ve zamandan şikâyet ediyorlar. Ondan, Sâni‘-i Zülcelâl’in san‘at-ı bedîine i‘tirâz çıkmaz mı?

288

Cevâb: Hayır, aslâ Belki ma‘nâsı şudur: Güyâ şikâyetçi der ki: İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl, hikmet-i ezeliyenin düstûruyla tanzîm olunan âlemin mâhiyeti müsteid değil. Ve inâyet-i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsâid değil. Ve meşîet-i ezeliyenin matbaasında tab‘ olunan zamanın tabiatı muvâfık değil. Ve mesâlih-i umûmiyeyi te’sîs eden hikmet-i İlâhiye râzı değildir ki, şu âlem-i imkân, Feyyâz-ı Mutlak’ın yed-i kudretinden, şu ukūlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihâsıyla istediğimiz her bir semerâtı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz. Evet, bir şahsın tehevvüsü için büyük bir dâire-i muhîta hareket-i mühimmesinden durdurulmaz.

İşte, otuz sene evvelki cevâba, Risâle-i Nûr dahi zelzeleler bahsinde, böyle küçük bir hâşiye ilhâk ediyor ki, her bir unsurun ve maddî ve ma‘nevî kış ve zelzele gibi hâdiselerin, yüzer hayırlı netîceleri ve gāyeleri varken, şerli ve zararlı bir tek netîcesi için onu vazîfesinden durdurmak, o yüzer hayırlı netîceleri terk etmekle yüzer şer yapmak, tâ bir tek şer gelmesin gibi, hikmete, hakîkate, rubûbiyete münâfî olur. Fakat küllî kanunların tazyîkinden feryâd eden ferdlere, inâyât-ı hâssa ve imdâdât-ı hususiye ile ve ihsânât-ı mahsûsa ile Rahmânü’r-Rahîm, her bîçârenin imdâdına yetişebilir. Derdlerine dermân yetiştirir. Fakat o ferdin hevesiyle değil, hakîkî menfaatiyle yardım eder. Bazen dünyada istediği bir cama mukābil, âhirette bir elmas verir. Bu ciddî mes'eleye bir latîfeyi Feyzî’yle Emîn ilhâk etmek istediler. Tâ usanç vermesin. Şöyle ki: Feyzî’yle Emîn diyorlar:

Üstâdımız ve Risâle-i Nûr’un ciddî hakāikleri içinde en tatlı bir fâkihesi tevâfuk olduğu için, kardeşlerimize, yine bu iki gün zarfında küçük bir-iki tevâfuku, size bundan evvelki tevâfuka hâşiye olarak yazıyoruz.

Evet, nasıl ki kelimâtta ve kelimât-ı mektûbede tevâfuk, bir kasıd, bir inâyet-i hususiyeyi gösteriyor. Bazen hârika olup kerâmet derecesine çıkıyor. Bazen latîf bir zarâfet veriyor. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr’a âit ve Üstâdımıza âit hâdisâtta da aynen, kasdî ve inâyetkârâne tevâfuku, akvâldeki o ef‘âlde dahi görüyoruz. Ezcümle:

Size yazılan, dört ay gelmeyen hâne sâhibesi için Emîn kardeşimize dedi: Haber gönder tekellümünde, onun kapı çalması tevâfuk ettiği gibi; aynı cümleyi, mektûbda iki def‘a okunduğu zaman, Emîn’e dediği kelimesi

289

okunduğu ânında, aşağıki kapıyı Emîn açtı. Gelmek zamanı gelmeden geldi. İkinci gün, yine başka bir adama okunduğu vakit, Emîn’e dediği kelimesini okuduğu vakit, aynı anda yukarı kapıyı Emîn açtı, gelme âdetine muhâlif olarak geldi, girdi. Bu iki tevâfuk, hâne sâhibesinin tevâfukuna tevâfuku gösteriyor ki, en cüz’î işlerimiz de tesâdüf değil, kasdî tevâfuktur.

Hem dört ay evvel bize bir parça tarhana getiren Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Fuâd’ın İstanbul’a gidip, otuz gün te’hîrinden, geç kalmasından endişe ettiğimiz aynı günde, onun tarhanası bittiği aynı günde gelmesi tevâfuk etti.

Hem aynı günde, bir parça tereyağı biz de ve Üstâdımız da bunun bereketini hissediyorduk bittiği dakîkada onun mikdarına tevâfuk edip, zannımızca aynı yerde, aynı mikdâr, aynı zamanda geldiği gibi; buralarda, köylerde, kül içinde yapılan bir çörek, üstâdımızın hoşuna gittiği için sabah-akşam ondan yiyip ve bir ekmek on beş gün devam edip bittiği aynı günde, aynı çörekten, onun akrabasından birisi getirdi. Bu tevâfukun hâtırı için geri çevirmedi, kabûl etti. Mukābiline bir teberrük verdi. Gözümüzle bu latîf tevâfuktaki şirin inâyât-ı İlâhiyenin cüz’î cilvelerini gördük ve anladık ki, kör tesâdüf işimize karışmıyor. Ma‘nîdâr tevâfuk, Risâle-i Nûr’un kelimâtında ve hurûfâtında olduğu gibi, ona temas eden harekât ve ef‘âlde de öyle ma‘nîdâr tevâfuklar var. İnâyete temas ettiği için, en cüz’î bir şey de olsa kıymeti büyüktür. Böyle uzun yazmak ve ziyâde ehemmiyet vermek israf olmaz. Çünki ma‘nâsı olan inâyet ve iltifât-ı Rahmet muraddır. Ve bu bahis dahi ma‘nevî bir şükürdür.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Emîn, Feyzî

Umûm kardeşlerinize birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını isteriz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

290

[143]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Nûr fabrikasının sâhibi ile kahraman Tâhirî bizi gāyet mesrûr eden müjdeler veriyorlar, hem bazı mes’eleleri soruyorlar. Sizlerdeki erkânın verdikleri karar ve münâsib gördüğü tarzlar, benim re’yimin fevkınde inşâallâh isâbet ederler. Mâdem benim re’yimi de almak istiyorlar. Şimdilik, evvelce nazlanan matbaacılara lüzûm yok. Hem mesleğimize muhâlif yeni hurûfa, Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ müsâadesi hükmüne geçtiği için, lâzım değil. Sizler, el makinesiyle yazdığınız mikdâr yeter. Zâten Nazîf de, el makinesiyle bir derece çalışıyor. Tashîhine çok dikkat etmek lâzım. Eski hurûfla elmas kalemli kardeşlerimiz matbaaya ihtiyâç bırakmıyor. Bize yardım etsinler.

Sorduğunuz ikinci cihet ise, Hâfız Mustafâ’ya verdiğim yeni hurûfla iki risâle, çoğu ayrı ayrı olsun, bazı da beraber olsun. Gençlere âit risâleciğin başında isim olarak Sirâcü’l-Gāfilîn veyâhûd Gençlik Rehberi nâmı; tevhîde âit risâleye Huccetullâhi’l-Bâliğa nâmını; veyâhûd Misbâhu’l-Îmân; Kerâmet Mecmûası'nın ismi ise, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî veya Tasdîk-i Gaybînin Hâtemi nâmını başında yazarsınız.

Arabî Virdü’l-Ekber-i Nûrî’nin tab‘ edilmişse, Arabî bilmeyen Risâle-i Nûr şâkirdlerine bir teshîlât olmak için Yedinci Şuâ‘, Âyetü’l-Kübrâ ve Yirminci Mektûb’da îzâh ve tercüme edilen sahîfelerinin numaraları, Virdü’l-Ekber’in kenarlarına rakamla bir hâşiyecik gibi yazılsa iyi olur. Yani Bu Arabî makam filan risâlede, filan sahîfede îzâhı var diye işâret edilse ve elmas kalemli kardeşlerimiz bunu tevzî‘ edip, her biri bazı nüshaları böyle işaretlerle kaydetse ve hem el makinesiyle yaptığınız veya matbaadan gelen risâlelerden numûne için bir-iki nüshasını bize gönderseniz iyi olur.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

291

[144]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ هٰذِهِ الشِّتَٓاءِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu şiddetli maddî ve ma‘nevî kıştaki galâ ve varlık içinde kaht ve derd-i maîşet, fukarâlara ağır basması cihetinde, ekserî fakîrü’l-hâl olan Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bu dehşetli hâle karşı sarsılmaları ve tesânüdleri bozulması ihtimâliyle ziyâde endişe ediyordum. Sizler her zamandan ziyâde bu fırtınada tesânüdünüzü ve ittihâdınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkîd etmemesi, Risâle-i Nûr’un vazîfe-i kudsiye-i îmâniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız.

Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkîd etmeyiniz. Yoksa az bir zaaf gösterseniz, ehl-i nifâk istifâde edip sizlere büyük zarar verebilirler. Derd-i maîşet zarûretine karşı, iktisâd ve kanâatle mukābele etmeye zarûret var. Menfaat-i dünyeviye çok ehl-i hakîkati, ehl-i tarîkati dahi bir nevi‘ rekābete sevk ettiği için endişe ederim. Risâle-i Nûr şâkirdleri içinde şimdiye kadar bu cihet onları zedelememiş. İnşâallâh yine zedelemez. Fakat herkes bir ahlâkta olamaz. Bazılar meşrû‘ dâirede râhatını istese de, i‘tirâz edilmemeli.

Zarûrete düşen bir şâkird zekâtı kabûl edebilir. Risâle-i Nûr’un hizmetine hasr-ı vakit eden rükünlere ve çalışanlara zekâtla yardım etmek de Risâle-i Nûr’a bir nevi‘ hizmettir. Hem yardım edilmeli. Fakat hırs ve tama‘ ve lisân-ı hâlle istemek olmamalı. Yoksa ehl-i dalâlet ki, hırs ve tama‘ yolunda dinini fedâ etmiş. Onlar nazarında kıyâs-ı binnefs cihetiyle, Risâle-i Nûr’un bir kısım şâkirdleri dahi, dinini dünyaya âlet ediyorlar diye çirkin bir ithâmla taarruzlarına meydan açar.

Sizler ara sıra, İhlâs ve İktisâd Lem‘alarını ve bazen Hucumât-ı Sitte Risâlesi’ni mâbeyninizde beraber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fevkalâde sebât ve metânet ve tesânüd ve ittifâkınız, bu memlekete medâr-ı iftihâr olacak ve istikbâlini kurtaracak derecededir. Dikkat ediniz, bu yeni fırtına sizin tesânüdünüzü bozmasın. Arabî Virdü’l-Ekber-i Nûrî’ye

292

dâir müjdeniz ve kahraman Tâhirîlerin ve mübâreklerin sârî ve dehşetli hastalıklara tiryâklar ve ilaçlar yetiştirmeleri ve mütemâdiyen çalışmaları bizi, belki rûhânîleri ve ricâlü’l-gayb zâtları dahi sevindiriyor. Hulûsî’nin ve’l-Asr nükte-i i‘câziyesine karşı tam takdîri ve tasdîki ve Konya’ya tahvîli, hizmet-i nûriye noktasında beni memnûn eyledi. Evet, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin birincilerinden fa‘âl birisi, o ehemmiyetli şehre gitmesi lâzım idi.

Kardeşlerim Lem‘a-i Müdâfaât’da Isparta muhbirleri ünvânıyla, bizi hapse sevk eden Ankara’daki zâlimler irâde edilmiş. Mecbûriyet tahtında öyle demişiz. Şimdi Isparta, benim mübârek bir vatanım ve çok kıymetdâr kardeşlerimin dahi sevgili vatanları olduğundan, Isparta muhbirleri kelimesini o makamlardan kaldırdım, onların yerlerine mülhid zâlimler yazdım. Siz de öyle yazınız.

Hem kahraman Tâhirî’nin bana yazdığı Müdâfaât Risâlesi’nde, İhtiyâr Lem‘ası’nda Ankara’ya âit bahsinde, Sekizinci Recâ yazmış. Hâlbuki Yedinci Recâ’dır. Onu da tashîh ediniz. Tâhirî gibi kahraman bir mahdûma sâhib olan ve hânesinde Risâle-i Nûr’un altı şâkirdi bulunan kardeşimiz Hüsnü’ye bilmukābele selâm ve tebrîk ederiz. Ve umûm kardeş ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[145]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Birden bire kalbe gelen bir nükte-i i‘câziyedir

Azîz kardeşlerim,

Kur’ân’a âit en cüz’î ve en küçük bir nükte dahi kıymeti büyük olduğundan, işârât-ı Kur’âniyenin bu zamanımıza tevâfuk eden küçük bir şuâ‘ı, bugün Sûre-i ve’l-Asr nükte-i i‘câziyesi münâsebetiyle, Sûre-i Fîl’den, ma‘nâ-yı işârî tabakasından tevâfuk düstûruna istinâden bir nüktesini beyân etmem ihtâr edildi. Şöyle ki:

Sûre-i اَلَمْ تَرَ كَیْفَ meşhûr ve târîhî bir hâdise-i cüz’iyeyi beyân ile gelen ve her asırda efrâdı bulunan ve o gibi ve ona benzeyen hâdiseleri ihtâr ve tabakāt-ı işâriyeden her bir tabakaya göre bir ma‘nâyı ifade etmek, umûm asırlarda

293

umûm nev‘-i beşer ile konuşan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın belâgatinin muktezâsı olduğundan, bu kudsî sûre bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor. Fenâları tokatlıyor. Ma‘nâ-yı işârî tabakasında bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber, dünyayı her cihetle dine tercîh etmenin ve dalâlette gitmenin cezâsı olarak cifir ve hesâb-ı ebced ile üç cümlesi, aynı hâdisenin zamanına tetâbuk edip işâret ediyor.

Birinci Cümle: Ka‘be-i Muazzama’ya hücûm eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebâbîl tayyâreleriyle semâvî bombalar yağdırdığını ifade eden تَرْمٖیهِمْ بِحِجَارَةٍ cümle-i kudsiyesi, bin üç yüz elli dokuz edip, dünyayı dine tercîh eden ve nev‘-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semâvî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevâfukla işâret ediyor.

İkinci Cümle: اَلَمْ یَجْعَلْ كَیْدَهُمْ فٖی تَضْلٖیلٍ cümle-i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Ka‘be’nin nûrunu söndürmek için hileler ile hücûm edenlerin kendileri yokluk zulümâtı dalâletinde aksülamel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi; bu asrın aynen hileler ile ve desîseler ile edyân-ı semâviye Ka‘be’sini ve kıblegâhını, dalâlet hesabına tahrîbe çalışan cebbâr ve mağrûr ehl-i dalâletin tadlîl ve idlâllerine mukābil, semâvî bombalar tokatıyla cezâlanmalarının aynı târîhine فٖی تَضْلٖیلٍ kelime-i kudsiyesi, bin üç yüz altmış makam-ı cifrîsi ile tevâfuk edip işâret ediyor.

Üçüncü Cümlesi: اَلَمْ تَرَ كَیْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفٖیلِ cümle-i kudsiyesi, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hitâben: Senin mübârek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke-i Mükerreme’yi ve Ka‘be-i Muazzama’yı hârikulâde bir sûrette düşmanlardan kurtardığını ve o düşmanların nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun? diye ma‘nâ-yı sarîhiyle ifade ettiği gibi; bu asra dahi hitâb eden o cümle-i kudsiye, ma‘nâ-yı işârîsiyle der ki: Senin dinin ve İslâmiyet’in ve Kur’ân’ın ve ehl-i hak ve hakîkatin cebbâr düşmanları olan dünyaperest ve dünyanın menfaati için mukaddesâtı çiğneyen o ashâb-ı dünyâya, senin Rabbin nasıl tokatlarla cezâlarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak diye, ma‘nâ-yı işârîsiyle bu cümle aynen makam-ı cifrîsiyle tam bin üç yüz elli dokuz târîhiyle, aynen Âfât-ı semâviye nev‘inden semâvî tokatlar ile, İslâmiyet’e ihânet cezâsı olarak tokatlandılar diye, ma‘nâ-yı işârî ifade ediyor.

294

Yalnız Ashâbü’l-Fîl yerinde, ashâbü’d-dünyâ gelir. Fîl kalkar, dünya gelir Hâşiye.

Tahlîl: تَرْمٖیهِمْ بِحِجَارَةٍ iki ت ت sekiz yüz.. iki ر ر dört yüz.. iki م م, bir ب, bir ح, bir ی yüz.. tenvîn vakıf olmadığından ن dur, elli.. bir ە, bir ج, bir medde elif dokuz; mecmûu bin üç yüz elli dokuz.

فٖی تَضْلٖیلٍ: ض sekiz yüz, ت dört yüz, ف seksen, iki ی yirmi, iki ل altmış, tenvîn vakfa rast gelmiş, sayılmaz; yekünü bin üç yüz altmış eder. اَلَمْ تَرَ كَیْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفٖیلِ iki ر ر, bir ت sekiz yüz; iki ف ف, iki ك ك iki yüz; iki ل ل, bir م yüz; bir ع, bir ص yüz altmış; dört ب ب ب ب, üç ا ا ا, bir ی, bir ح yirmi dokuz; اَلْفٖیلِ yerine اَلدُّنْیَا daki iki د د, bir ا dokuz; bir ن elli; bir ی, bir ا on bir, bu yekün bin üç yüz elli dokuz eder. Okunmayan elif sayılmazsa, bin üç yüz elli sekiz eder. Hem Arabî, hem Rûmî târîhiyle bu semâvî tokatlarınayrı ayrı çeşitlerinin zamanlarına tevâfuk ile parmak basıyor. Hâşiye Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâlar eylerim.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç