
SAYFA 133
Bu acîb asrın bu acîb hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın tiryâk-misâl ilaçlarının nâşiri olan Risâle-i Nûr dayanabilir. Ve onun metîn, sarsılmaz, sebâtkâr, hâlis, sâdık, fedâkâr şâkirdleri mukāvemet edebilir. Öyle ise, her şeyden evvel onun dâiresine girmeli. Sadâkatle, tam metânet ve ciddî ihlâs ve tam i‘timâd ile ona yapışmak lâzım ki, o acîb hastalığın te’sîrinden kurtulsun.
Saîdü’n-Nûrsî
[70]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, sebâtkâr, metîn kardeşlerim,
Sizin fa‘âliyetiniz ve sebâtkârâne çalışmanız, Risâle-i Nûr dâiresinin zenbereği hükmünde bizleri ve çok yerleri harekete getiriyorsunuz. Allâh sizden ebeden râzı olsun. Âmîn, bin âmîn.
Size, Hizbü’l-Kur’ânî’den evvel gönderilen Risâle-i Nûr’un Virdü’l-A‘zam’ına ilhâk etmek için bir parçayı yazdık. Bir parçayı da Yirmi Dokuzuncu Lem‘a'da yerini gösterdik. Benim husûsî tefekkürâtım o nev‘den olduğu cihetle bana ihtâr edildi, ben de yazdım.
Sâniyen: Birkaç gün evvel size gönderdiğim son mektûbdaki, hayât-ı dünyeviyenin hayat-ı dîniyeye galebe etmesine dâir ikinci mes’elesi münâsebetiyle gāyet ince ve kaleme alınmaz bir ma‘nâ kalbe zâhir oldu. Yalnız gāyet kısa o ma‘nâya işâret edeceğim. Şöyle ki:
Bu acîb asrın hayatperest ehl-i dalâleti aldatan, sarhoş eden, fânîlerden sûrî aldıkları zevki gāyet acı ve elîm olduğunu ve ehl-i îmânın ve hidâyetin aynı yerde ve o fâniyâtta bâkıyâne ve ulvî bir zevk bulunduğunu gördüm ve hissettim, fakat ifade edemiyorum.
Risâle-i Nûr’un müteaddid yerinde nasıl isbat etmiş ki, ehl-i dalâlet için, zaman-ı hâzırdan mâadâ her şey ma‘dûm ve firâkların elemleriyle doludur. Ehl-i hidâyet için mâzî, müstakbel müştemelâtıyla mevcûddur, nûrludur.
SAYFA 134
Aynen öyle de, fâniyâtta, yani geçmiş, muvakkat vaz‘iyetler, ehl-i dünyâ için fenâ-yı mutlak karanlıklarında ma‘dûmdur, ehl-i hidâyet için mevcûddur, diye gördüm.
Çünki eski zamanda çok alâkadâr olduğum zevkli veya kıymetli ve şerefli muvakkat vaz‘iyetleri mütehassirâne hâtırladım, müştâkāne arzuladım. Neden bu mübârek vaz‘iyetler mâzîde kalıp fânî olsun? düşünürken, îmân-ı billâh nûru ihtâr etti ki: O vaz‘iyetler gerçi sûreten fânîdirler, birkaç cihette mevcûddurlar. Çünki Cenâb-ı Hakk’ın bâkî isimlerinin cilveleri olan o vaz‘iyetler, dâire-i ilimde ve elvâh-ı mahfûzada ve elvâh-ı misâliyede bâkî oldukları gibi; nûr-u îmânın verdiği bâkıyâne münâsebet noktasında fevkazzaman bir vaz‘iyette mevcûddurlar. Sen o vaz‘iyetleri çok cihetle ve çok ma‘nevî sinemalarla görebilir ve girebilirsin diye anladım. Ve dedim: Mâdem Allâh var, her şey var darb-ı mesel cümlesi, bu büyük hakîkati ifade eder. Kimin için Allâh varsa, yani Allâh’ı bilse, her şey mevcûddur. Kim Allâh’ı bilmezse, ona her şey ma‘dûmdur, diye delâlet eder. Demek elîm, karanlıklı, tahassürlü bir dirhem zevki, aynı yerde yüz derece ziyâde dâimî, elemsiz bir zevke, sefâhetle tercîh edenler, aks-i maksûdlarıyla aynı zevkte elîm elemler alır.
Sâlisen: Şahsen görmediğim ve yazılarıyla çok def‘a görüştüğüm yeni meydana çıkan Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden medrese-i nûriye olan Sav’ın ve Hacılar-ı Kebîr gibi köylülerin hâlis şâkirdleriyle hayâlen çok meşgul oluyoruz.
Aydın şehri eskide Risâle-i Nûr’un mühim bir merkezi olmak ümîdimiz vardı. O ümîdim kırılmıştı. Şimdilik Aydın’lı Hasan nâmında mümtâz kalemi ile ve isâbetli dirâyeti ile ve hâlis sadâkati ile Risâle-i Nûr dâiresinde, hususan Mehmed Zühdü gibi ehemmiyetli bir rükünle el ele verip çalışmakla, o kırılmış ümîdimi canlandırdı. Burada bulunan kardeşlerimizle beraber oradaki bütün Risâle-i Nûr talebelerine selâm ve duâ ve istid‘â ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 135
[71]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابَاتِ قِرَٓائَةِ حُرُوفَاتِ الْقُرْاٰنِ الَّتٖی قَرَأْتُمُوهَا بِنِیَّتِنَا فٖی رَمَضَانَ
Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,
Hâfız Alî’nin bu def‘aki mektûbunda çok mübârek duâları, beni ve bizi en derin ruhumuzdan mesrûr edip şükre sevk etti. Ve her musîbetzedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere, ma‘nâ-yı işârîsiyle meded-res ve halâskâr ve şifâ ve medâr-ı sürûr olan اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ve اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ یُسْرًا her musîbetzedeye baktığı gibi, bu geçen hastalık cihetiyle bize de bakıyor. Evet, Hâfız Alî o noktayı tam görmüş. Ben de tasdîken derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezâuf etse idi, bizlere kazandırdığı netîceye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu. Fakat Hâfız Alî’nin kendi üstâdı hakkında, benim haddimden pek çok ziyâde isnâd ettiği meziyet ve ma‘sûmiyeti, onun ma‘sûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil, belki bir nevi‘ duâ olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Alî’nin, Sava gibi yerler, karyeler ve Isparta birer medrese-i nûriye hükmüne geçmesi ve Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdleri hârikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki âlem-i İslâm’ı mesrûr ve müferrah eden bir hakîkatli haber telakkî ediyoruz.
Âhir fıkrasında, Muhbir-i Sâdık’ın asm haber verdiği, Ma‘nevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemîn hemen hemen gelmesi, diye fıkrasına bütün rûh u cânımız ile rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz, temennî ediyoruz.
Fakat biz Risâle-i Nûr şâkirdleri ise, vazîfemiz hizmettir. Vazîfe-i İlâhiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazîfesine binâ etmekle bir nevi‘ tecrübe yapmamak olmakla beraber, kemiyete değil, keyfiyete bakmak, hem çoktan beri sukūt-u ahlâka ve hayât-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercîh ettirmeye sevk eden dehşetli esbâb altında Risâle-i Nûr’un
SAYFA 136
şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkaların ve dalâletlerin savletlerini kırması ve yüz binler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve her biri yüze ve bine mukābil, yüzer ve binler hakîkî mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sâdık’ın asm ihbârını aynen tasdîk etmiş ve vukūâtla isbat etmiş ve inşâallâh daha edecek. Ve öyle kökleşmiş ki, inşâallâh hiç bir kuvvet Anadolu’nun sînesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayâtın geniş dâiresinde, asıl sâhibleri olan, yani Mehdî ve şâkirdleri Cenâb-ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizden seyredip Allâh’a şükrederiz.
Mu‘cizâtlı Kur’ân’ımızı hâfızlara okutmak ve onların bazı sehivleri bulmak münâsebetiyle onlara yazdığım bir mektûbun sûretini, buna merbût olarak size de gönderiyorum.
Hâfız Alî’nin kıymetdâr bir kardeşimiz olan Aydın’lı Hasan Âtıf hakkında medhi ve tafsîli, bizi minnetdâr etti. O kardeşimiz de hâslar içinde her sabah yanımızdadır.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Husrev’in Kur’ânlarını bütün Ramazân’da birer hatmeyi okumak için İnebolu ve Küre’de hâfızların tashîhâtları münâsebetiyle onlara yazılan mektûbun bir sûretidir.
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizi tebrîk ediyoruz. Hakîkaten müdakkik hâfızlarsınız. Husrev’in yazdığı Kur’ân’da incecik sehivlerini bulmanız, hıfzınızın kuvvetine tam delâlet ediyor. Bizler size minnetdâr olduk ve teşekkür ediyoruz. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebeden râzı olsun. Bu münâsebetle Risâle-i Nûr’un kahramanı olan Husrev, Risâle-i Nûr’un hizmetinde gösterdiği hârikaları numûne olmak için bir kısmını beyân edeceğiz. Şöyle ki:
SAYFA 137
Bu zât, dokuz-on sene zarfında dört yüz risâle kadar dikkatli ve tevâfuklu olarak Risâle-i Nûr’dan yazdığı gibi, hâfız olmadığı hâlde yazdığı iki mükemmel Kur’ân ile ve üçüncüsü müteferrik bir sûrette gözle görünür bir nevi‘ i‘câz-ı Kur’ân’ı gösterir bir tarzda üç Kur’ân’ı yazmış. Tam mukābele edilmeden bize gelmiş, biz de mukābele etmeden size göndermiştik. Sizler de kemâl-i dikkatle, hareke ve harflerde gördüğünüz kırk-elli sehiv, Husrev’in kaleminin ne derece hârika olduğunu gösterir. Çünki her Kur’ân’ın üç yüzbin altı yüz yirmi harfinde ve o kadar hareke ve sükûnlarında yalnız kırk-elli sehiv bulunması, o kalemin isâbette hârika olduğunu gösterir.
Latîftir ki, Husrev’in sehvini bulan bir zât, iki harfte bir sehiv etmiş. Husrev, yüz bin harfte bir sehiv etmiş. Tashîh eden, iki harfte noktayı bırakıp sehiv etmiş. Demek o dikkatli hâfızın o sehvi, Husrev’in o sehvini affettiriyor.
Hem bu Husrev’in kalemi gibi fikri, kalbi de o nisbette hârika diyebiliriz. Risâle-i Nûr’a karşı irtibâtı ve iştiyâkı ve kanâati gittikçe terakkî ve inkişâf ediyor. Hiç bir hâdise onu sarsmıyor, fütûr vermiyor. Hem onun bir hârikası odur ki, Risâle-i Nûr’a beş sene yabânî kaldığı hâlde, birden intisâb edip bir ay zarfında on dört risâleyi Risâle-i Nûr’dan yazmış.
Hem Kur’ân’ın gözle görülen bir nevi‘ lem‘a-i i‘câziyeyi, beş-altı mushafta işaretler yaptım. Hatt-ı Arabî-i Kur’ânîleri mükemmel olan kardeşlerime taksîm ettim. Bunların içinde hatt-ı Arabî-i Kur’ân’da Husrev onlara yetişemediği hâlde, birden umûm o kâtiblere ve hatt-ı Arabî muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı Arabîde en mümtâz kardeşlerimizden on derece geçti. Umûmen onlar tasdîk edip, Evet, bizden geçti. Biz ona yetişemiyoruz dediler. Demek Husrev’in kalemi, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ve Risâle-i Nûr’un mu‘cizevârî kerâmetleri ve hârikalarıdır.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 138
[72]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu def‘a gelen Halîl İbrâhîm’in Risâle-i Nûr’a gāyet kuvvetli irtibâtını ve gāyet yüksek derece-i takdîrini ve fevkalâde sadâkat ve ihlâsını gösteren mektûbu lâhikaya girdi. Benim bedelime ona yazınız ki: Dâimâ onu Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir rüknü ve gāyet kuvvetli ve emniyetli bir sâhibi olarak dâimâ nazarımızda kıymetini muhâfaza ediyor. Belki terakkî ediyor. İnce Mehmed ve Hâfız Mehmed Efendi gibi Risâle-i Nûr’a alâkadâr olanları, Risâle-i Nûr hâs talebeleri içinde her gün pek çok def‘alar duâ ve ma‘nevî kazançlarda hissedârdırlar. Hem size hitâb ettiğim zaman, dâimâ Halîl İbrâhîm ve Hulûsî’yi içinizde düşünüp öyle konuşuyorum.
Size iki-üç mektûb gönderdim. Onların vusûlünden haber alamadım. Bu def‘a da evvelce hayât-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercîh etmeye dâir yazılan iki parçaya tetimme olarak bu mektûba merbût bu gelen fıkrayı gönderdim.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum. Ve onların duâlarını istiyorum. Bu şiddetli soğukta oradaki zayıf kardeşlerimizi düşünüyoruz. Cenâb-ı Hakk sıhhat ve selâmet ihsân eylesin. Ve Husrev ve Rüşdü ne hâldedirler? Onu da merâk ediyorum.
Kardeşiniz ve duânıza çok muhtâç
Saîdü’n-Nûrsî
[Evvelce, hayât-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercîh etmeye dâir yazılan iki parçaya tetimmedir]
Bu acîb asrın hayât-ı dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşamak şerâitini ağırlatması ve çok etmesi ve hâcât-ı gayr-i zarûriyeyi görenekle, tiryâkî ve mübtelâ etmekle hâcât-ı zarûriye derecesine getirmesiyle hayatı ve yaşamayı,
SAYFA 139
herkesin her vakitte en büyük maksad ve gāyesi yapmıştır. Onunla hayat-ı dîniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı ya sed çeker veya ikinci, üçüncü derecede bırakır. Bu hatâsının cezâsı olarak öyle dehşetli bir tokat yedi ki, dünyayı başına cehennem eyledi. İşte bu dehşetli musîbette, ehl-i diyânet dahi büyük bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar.
Ezcümle: Ben gördüm ki, ehl-i diyânet, belki de ehl-i takvâ bir kısım zâtlar, bizimle gāyet ciddî alâkadârlık peydâ ettiler. Bir-iki zâtta gördüm ki, diyâneti ister ve yapmasını sever, tâ ki hayat-ı dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, işi rast gelsin. Hatta tarîkati, keşif ve kerâmet için ister. Demek âhiret arzusunu ve dînî vezâifin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki, saâdet-i uhreviye gibi saadet-i dünyeviyeye dahi medâr olan hakāik-i dîniyenin fevâid-i dünyeviyesi, yalnız müreccih tercîh edici ve teşvîk edici derecesinde olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o amel-i hayrın yapmasına sebeb o fâide olsa, o ameli ibtâl eder. Lâakal ihlâsı kırılır, sevâbı kaçar.
Bu hasta ve gaddâr ve bedbaht asrın belâ ve vebâsından ve zulüm ve zulümâtından en mücerreb bir kurtarıcı, Risâle-i Nûr’un mîzânları ve muvâzeneleri ile, neşrettiği nûr olduğunu kırk bin şâhid vardır. Demek Risâle-i Nûr’un dâiresine yakın bulunanlar, içine girmezse, tehlike ihtimâli kavîdir.
Evet, یَسْتَحِبُّونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا عَلَی الْاٰخِرَةِ işaretiyle, bu asır, hayât-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, ehl-i İslâma da bilerek, severek tercîh ettirdi. Hem bin üç yüz otuz dört tarihinden başlayıp, öyle bir rejim ehl-i İslâm içine de sokuldu. Evet, عَلَی الْاٰخِرَةِ cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz üç veya dört ederek, aynı vakitte, eski harb-i umûmî’de İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla, muâhede şartlarını, dünyayı dine tercîh rejimi mebdeine tevâfuk ediyor. İki-üç sene sonra bilfiil netîceleri görüldü.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 140
[73]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ النُّورِ
Azîz kardeşlerim,
Bu şiddetli soğukta sizden haber almadığım için merâk eyliyorum. Size, bu soğuğun bana verdiği şefkatli bir endişeden çıkan arkadaki mes’eleyi gönderiyorum. Belki size de fâidesi olur. Hem buraca fâidesi görülen haşre dâir parçaları Onuncu Söz’ün âhirinde toplayıp, bir lâhikası hükmüne gelmiştir. Birinci parça, Dokuzuncu Şuâ‘ olan Mukaddeme-i Haşriye, Onuncu Söz’ün arkasında yazılacak. Ve bunun arkasında, o Mukaddeme-i Haşriye’nin birinci makamının yerinde ve bedeline Otuzuncu Lem‘a'nın İsm-i Hayy’a dâir dördüncü bir remiz yazılacak. Bunun arkasında, İkinci Şuâ‘ olan Tevhîd Risâlesi’nin haşri isbatına dâir hâtimesinin başından, tâ Bu haşrin dört mes’elesi şimdilik yeter. Yine sadedimize dönüyoruz. cümlesine kadar yazılacak. Sonra bunun arkasında İhtiyâr Lem‘ası’nın Beşinci Recâ’sının ortasından başlayan, Evet, nass-ı hadîs ile, nev‘-i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyânın ilâ-âhirihî, tâ Altıncı Recâ’ya kadar yazılacak.
Eğer haşre âit sâir risâlelerde bunlar gibi parçaları varsa, münâsib görseniz ilâve edersiniz. Bunların hey’et-i mecmûasının te’sîri büyüktür. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm edip keyiflerini soruyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[Gāyet ehemmiyetlidir]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber ma‘nevî ve şiddetli bir soğuk ve musîbet-i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, sefâletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtâr edildi ki: Böyle musîbetlerde kâfir de olsa, hakkında bir nevi‘ rahmet ve mükâfât vardır ki, o musîbet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle
SAYFA 141
musîbet-i semâviye ma‘sûmlar hakkında bir nevi‘ şehâdet hükmüne geçiyor. Üç-dört aydır ki, dünyanın vaz‘iyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk-çocuğa acıyarak tahattur ettim. O ma‘nevî ihtârın beyân ettiği taksîmât, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musîbet-i semâviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinâyetinin netîcesi olarak gelen felâketten vefât eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehîd hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfât-ı ma‘neviyeleri, o musîbeti hiçe indirir.
On beşinden yukarı olanlar, eğer ma‘sûm ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür. Belki onu cehennemden kurtarır. Çünki âhirzamanda mâdem fetret derecesinde dîn ve dîn-i Muhammedî Aleyhisselâtü Vesselâm’a bir lâkaydlık perdesi gelmiş. Ve mâdem âhirzamanda Hazret-i Îsâ’nın as dîn-i hakîkîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i Îsâ’ya as mensûb Hristiyanların mazlûmları, çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi‘ şehâdet denilebilir. Hususan ihtiyârlar ve musîbetzedeler, fakîr ve zayıflar, müstebid büyük zâlimlerin cebr ü şiddetleri altında musîbet çekiyorlar. Elbette o musîbet, onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden ve küfrânından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günâhlara keffâret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakîkatten haber aldım. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten teselli buldum.
Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzâr eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adâlet-i Rabbâniyedir. Eğer o felâketi çekenler, mazlûmların imdâdına koşanlar ve istirâhat-i beşeriye için ve esâsât-ı dîniyeyi ve mukaddesât-ı semâviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhâfaza için mücâdele edenler ise, elbette o fedâkârlığın ma‘nevî ve uhrevî netîcesi o kadar büyüktür ki, o musîbeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 142
[74]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَٓاءِ فٖی بُحَیْرَةِ بَارْلَە وَ بَدْرَە
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sava medrese-i nûriyesinin kahraman bir talebesi olan Marangoz Ahmed’in, onun Sava medresesinin saffet ve ihlâsını ve kuvvet ve irtibâtlarını gösteren mektûbunda bir-iki noktayı merâk ediyor. Bir-iki cihette çok mesrûr oldum. Mûcib-i merâk birisi, Sava’da Risâle-i Nûr’u yerleştiren mübârek Hacı Hâfız’la beraber çalışan ve ondan ders alan Hâfız Mehmed kimdir? O zât bence hizmet cihetinde pek ehemmiyetli göründü. İkincisi o mektûbda küçük talebelerden Hüseyin nâmındaki zât, Hâfız Alî’nin bir-iki def‘a ondan bahsettiği on dört yaşında iken ve hastalıkla beraber fevkalâde Risâle-i Nûr ile meşgul olan kıymetdâr çocuk mudur? Eski Saîd’in on yaşındaki garîb vaz‘iyetini bana ihtâr ettiği için merâk ettim.
Bizi mesrûr eden bir cihet ise, Risâle-i Nûr’un dâiresine ma‘sûm çocukların çoklukla girmesiyle sahîfe-i a‘mâlimize onların reddedilmez duâları ve a‘mâl-i sâlihaları girmesidir. İkincisi Sava medresesi etraf köylerine de nûrları neşretmesi ve onların ma‘sûm çocuklarını da Hâfız Mehmed’in dâire-i dersine celb etmesidir, diye mektûbunda Ahmed yazıyor. Hem onun mektûbunda Risâle-i Nûr’un okuması Husrev’in hastalığına ilaç olduğu gibi, pek çok def‘alar da, hatta geçen müdhiş hastalığımda gelen doktora okudum. Hem ona, hem bana ilaç olduğunu gördük. Evet, ma‘nevî devâ olduğu gibi, bazen maddî ilaç da oluyor.
Risâle-i Nûr’un santrali olan Sabrî’nin mektûbunda İki Nokta nazar-ı dikkati celb etti. Birincisi Risâle-i Nûr’un yüksek talebelerine ve erkânlarına izin ve icâzet noktasıdır. Mâdem Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi onları çok zaman dâiresinde muhâfaza edip çalıştırmıştır. Elbette o sebâtkâr hâlislere icâzet vermiş. İzni onlarla beraberdir. Ben de ondan icâzet alıyorum. Şimdilik bu nokta yeter.
SAYFA 143
İkinci nokta: Husrev ve Süleymân Rüşdü, her vakit beraber düşündüğüm gibi, Sabri’yle Sıddîk Süleyman da aynen öyledir. Mektûbla veya hayâlen Sabri’yle konuşsam, dâimâ Süleyman da beraberdir. Bu def‘a mektûbunda Süleymân’dan ve Risâle-i Nûr mescidinin müezzini Şem‘î'nin selâmını yazması münâsebetiyle, benim için çok ehemmiyetli bulunan Barla’daki dostlarımı, hususan Risâle-i Nûr’un baş kâtibi Şam’lı Hâfız Tevfîk’i tahassürle tahattur ettirdi. O dostlarımdan vefât edenler kimlerdir? Onlardan sağ olanlara selâm ve vefât edenlere duâ
Kardeşlerim Bugünlerde Rumûzât-ı Semâniye’ye âit iki risâleyi ehemmiyetli talebelere, bir yere gönderdim. Yol kapandı, gitmedi. O iki risâleyi tekrar dikkatle mütâlaa ettim. Fikren dedim ki: Bu zevkli, güzel, merâklı, şirin bir maksada giden bu tevâfuklu yolda ne için sevk edilmeden perde indi, başka yolda sevk edildik, çalıştırıldık?
Birden ihtâr edildi ki: O gaybî esrârı açacak olan meslekten yüz derece daha ehemmiyetli ve kıymetli ve umûmî ihtiyaca medâr ve herkes bu zamanda ona şiddetle muhtâç ve İslâmiyet’in temel taşları olan hakāik-i îmâniye hazinesine hizmet etmeye ve istifâdeye zarar gelecekti. En büyük ve en yüksek maksad olan hakāik-i îmâniyeyi, ikinci derecede bırakacaktı. Onun için idi.
Sûre-i اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ remzinde, esrâr-ı gaybiye gösterildi, birden kapandı, perde indi. Hem bu sır içindir ki, o yolda fazla istihdâm edilmedik. Yalnız o meslek-i tevâfukiyenin tereşşuhâtından Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine bir imza ve cezâletine bir ziynet ve hurûf-u Kur’âniyenin intizâmından ve vaz‘iyetlerinden tezâhür eden bir nevi‘ i‘câz çıktı. Daha o yolda çalıştırılmadık.
Umûm kardeşlerime ve Risâle-i Nûr’da ders arkadaşlarıma birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını ricâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Size müştâk ve duâlarınıza muhtâç
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 144
[75]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ هَدَایَاكُمْ
Azîz, sıddîk, mübârek, ma‘sûm kardeşlerim,
Sizin çok mübârek ve nazarımızda çok kıymetdâr ve benim nazarımda cennetin وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ tarafından ebedî ve Firdevsî bir hediye-i kudsiye gibi geçen ve gelen iki bayramı, cennetin şekerlemeleri ve tatlıları gibi tatlılaştıran ve ziynetlerin ve nakışların yetmiş tarzlarını giyen hûrilerin hulleleri ve libâsları gibi, ma‘nevî meclisimizi ziynetlendiren kalem hediyenizi aldık. Bu hediye, Risâle-i Nûr hizmeti noktasından ne derece ehemmiyetli olduğunu bugünlerde başıma gelen ve rüyama giren bir hâdise ile anlayınız. Şöyle ki:
Bu çok kıymetdâr hediyeyi almazdan üç gün evvel, aynen hediyeniz Kastamonu’ya geleceği ânında, rüyada görüyorum ki, terfî‘-i makām ve rütbe için bizlere bir fermân-ı şâhâne ma‘nevî bir cânibden geliyor. Kemâl-i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyordular. Biz baktık ki, o fermân-ı âlî, Kur’ân-ı Azîmüşşân olarak çıktı. O hâlde bu ma‘nâ kalbe geldi: Demek Kur’ân yüzünden Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi ve biz şâkirdleri, bir terfî‘ ve terakkî fermanını âlem-i gaybdan alacağız.
Şimdi ta‘bîri ise, o fermanı temsîl eden ma‘sûmların kalemiyle ma‘nevî tefsîr-i Kur’ânî aldığımızdır. Bu rüyanın şimdiki ta‘bîri çıkmadan bir-iki sâat evvel, Feyzî ile Emîn’in gösterdikleri ta‘bîr dahi haktır ve ehemmiyetlidir.
Hem bu medâr-ı sürûr ve ferah olan hediye-i nûrâniyeyi bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile benim rûhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki, o gelmeden iki gün evvel, Feyzî ve Emîn’in fıkrasında beyân edilen, rüyayı gördüğüm gecenin gününde, sabahtan akşama kadar ve ikinci gün de kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürûr hissedip mütemâdiyen birer bahâne ile ferahımı ızhâr edip, otuz-kırk def‘a tebessüm ile güldüm.
SAYFA 145
Hem ben ve hem Feyzî, çok taaccüb ve hayret ettik. HâşiyeOtuz günde bir def‘a gülmeyen, bir günde otuz def‘a gülmek, bizleri hayrette bıraktı. Şimdi anlaşıldı ki o sürûr, o sevinç, mezkûr ma‘nevî fermanı temsîl eden ma‘sûmların ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları, nesl-i âtînin sahâif-i hayatlarına, âlem-i İslâm’ın sahîfe-i mukadderâtına ve ehl-i îmân istikbâlinin defterlerine neşr-i envâr edeceklerinin; ve o ma‘sûmların hâlis ve sâfî amelleri ve hizmetleriyle sahîfe-i a‘mâlimizde hasenâtlarını yazıp kaydetmesinin ve Risâle-i Nûr şâkirdlerinin mukadderâtını mes‘ûdâne idâmesinin haberini veren, o daha gelmeyen hediyeden geliyordu. Benim, o azîm yekünden hisseme düşen binden bir cüz’ünü rûhen hissedilmiş, beni mesrûrâne heyecana getirmiş idi.
Evet, böyle yüzer ma‘sûmların makbûl amelleri ve reddedilmez duâları sâir kardeşlerimin defterlerine geçmesi misillü, benim gibi bir günahkârın sahîfe-i a‘mâline dahi girmesi, binler sürûr ve sevinç verir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şerâit altında, böyle ma‘sûmâne ve kahramânâne çalışmak için, biz hem o ma‘sûmları ve o ümmîleri ve muallimlerini tebrîk, hem peder ve vâlidelerini tebrîk, hem köylerini tebrîk, hem memleketlerini, hem milletlerini, hem Anadolu’yu tebrîk ederiz.
Mübârek ma‘sûmların ve ümmîlerin her birisine birer husûsî teşekkürnâme ve tebrîknâme yazmak elimden gelse idi yazacaktım. Öyle ise bu arzumu bilfiil yazılmış gibi kabûl etsinler. Ben onların isimlerini bir dâire sûretinde yazacağım, duâ vaktinde bakacağım. Hem onları Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri dâiresine dâhil edip, bütün ma‘nevî kazançlarıma hissedâr edeceğim.
Benim tarafımdan onların peder ve vâlidelerine veya akrabalarına ve üstâdlarına selâmlarımızı teblîğ ediniz. Cenâb-ı Hakk, onları ve evlâdlarını dünyada ve âhirette mes‘ûd eylesin. Âmîn. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını Kur’ân’ın medh ü senâsına mazhar olan bu leyâlî-i aşere olan on gecelerde ricâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 146
Emîn’in ve küçük Husrev olan Feyzî’nin rüyaya dâir fıkralarını da leffen gönderiyorum.
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Isparta’daki kardeşlerimize,
Latîf bir rüyanın, kadere âit bir mes’eleyi şuhûd derecesinde bize kanâat verdiği gibi, o latîf rüyanın ciddî ikinci parçası bizlere ma‘nevî bir müjde ve beşâret verdiği cihetle, siz kardeşlerimize beyân ediyoruz. Şöyle ki:
İki gün evvel Üstâdımız rüyada görüyor ki: Ben, yani Feyzî ile beraber gezmeye çıkıyoruz. Giderken, birden ben Üstâdıma söylüyorum ki: Buradan ben ayının tesbîhini toplayacağım. Üstâdım da bakıyor ki, beyaz ipler dolaşmış bir şey görüyor. Bu acîb güldürecek sözümden ve ayıya tesbîh isnâd etmek vaz‘iyetimden çok şiddetli gülerek uyanmış. Uyandıktan sonra da gülmüş. Akşama kadar hiç görülmemiş bir tarzda, yirmi-otuz def‘a o hâdise-i nevmiyeyi gülerek benimle mülâtafe etti. Münâsebet olmayan bazı şeylerle ta‘bîre çalıştıksa da ta‘bîre münâsebet tutmadı.
Sonra ikinci gün, âdet-i müstemirrede, kendi tecrübesiyle rüyâ-yı sâdıkanın kısmen aynı günde, kısmen ikinci günün aynı saatinde, bana benzeyen bir dostuna, rüyada Üstâdıma benim sûretimde görünmüş. Üstâdımızın yanına geldi. Dedi ki: Ayının yağını toplayanlardan alıp ve müezzin ve tesbîh yapan bir adamın tavsiyesiyle mühim bir adama, her sabah hastalık için yutmasını nasıl görüyorsun? Üstâdımız da, rüyada güldüğü gibi aynen öyle gülmüş. Birden rüya hâtırına gelip bu acîb ve aynı aynına ta‘bîri kemâl-i taaccüb ve hayretle karşılayıp ona demiş: Sakın isti‘mâl etmesin.
Yirmi Sekizinci Mektûb’un rüyaya âit Birinci Risâlesi’nin Altıncı Nüktesi’nde rüyâ-yı sâdıka, kader-i İlâhînin her şeyi ihâta ettiğine bir huccet-i kātıa hükmünde Üstâdımız binler tecrübe ile gördüğü gibi, aynen bu vâkıa dahi bizlere şuhûd