KASTAMONU LÂHİKASI

182

[93]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, sebâtkâr kardeşlerim ve hakîkî vârislerim,

Bugünlerde, Risâle-i Nûr talebeleri hesabına gāyet ehemmiyetli, endişeli bir suâl-i ma‘nevî kalbime ihtâr edildi. Sonra anladım ki, ekser Risâle-i Nûr talebelerinin lisân-ı hâlleri bu suâli soruyor ve soracaklar. Birden bir cevâb hâtıra geldi. Feyzî’ye söyledim. Dedi: Hiç olmazsa icmâlen kaydedilsin.

Endişeli Suâl: Bu âhirzaman fitnesinde açlık ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl-i dalâlet, bîçâre aç ehl-i îmânı derd-i maîşet içinde boğdurup, hissiyât-ı dîniyeyi ya unutturup, ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak diye, rivâyetlerden anlaşılıyor. Acaba her şeyde, hatta kaht-ı azabında ehl-i îmân ve ma‘sûmlar için bir vech-i rahmet ve kader-i İlâhî cihetinde adâlet olduğu, bunda ne tarzda olur? Ve ehl-i îmân, hususan Risâle-i Nûr talebeleri bu musîbete karşı îmân ve âhiret hesabına ne cihetle istifâde edip nasıl davranacaklar ve mukāvemet edecekler?

Elcevab: Şu musîbetin en ehemmiyetli sebebi, küfrân-ı ni‘met ve şükürsüzlük ve ni‘met-i İlâhiyenin kıymetini takdîr etmemeklikten gelen bir isyan olduğundan, Âdil-i Hakîm, ni‘metinin, hususan gıda kısmının, hususan hayat noktasında en büyük ni‘met olan ekmeğin hakîkî lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve ni‘metiyet noktasında fevkalâde derecesini göstermekle, hakîkî şükre sevk etmek hikmetiyle, Ramazân gibi riyâzet-i dîniyeye riâyet etmeyen şükürsüz insanlara bu musîbeti verip, aynı hikmet için adâlet etmiş.

Ehl-i îmân, ehl-i hakîkat, hususan Risâle-i Nûr talebelerinin vazîfesi, bu musîbetli açlığı, Ramazân riyâzet-i dîniyesinin tarzındaki açlık gibi vesîle-i ilticâ ve nedâmet ve teslîmiyet yapmaya çalışmaktır. Ve zarûret bahânesiyle

183

dilenciliğe ve hırsızlığa ve anarşiliğe yol açmasına meydan vermemektir. Ve aç fakîrlere acımayan bir kısım zengin ve bazı ehl-i maâş dahi Risâle-i Nûr’u dinleyip, bu mecbûrî açlık hissiyle açlara merhamete gelip, zekât ile yardımlarına koşmaktır.

Ve nefsini güzel yemekler ile şımartan, serkeş eden ve hevesât-ı rezîle ve tuğyânlara sevk edip sarhoş eden gençler dahi, Risâle-i Nûr’un irşâdıyla, bu hâdiseden merdâne istifâde ederek, fuhşiyât ve günâhlardan ellerini bir derece çektiği ve nefislerinin zevklerini ve pisliklere karşı galeyânlarını kırdığı vesîlesiyle tâate ve hayrâta girip, o hâdiseyi kendi aleyhlerinden çıkarıp lehlerinde isti‘mâl etmektir.

Ve ehl-i ibâdet ve salâhat dahi, ekser insanların aç kaldığı bu zamanda ve çok karışmış ve haram helâl fark edilmeyecek bir tarza gelmiş ve şübheli mal hükmünde ve ma‘nen müşterek olan erzâk-ı umûmiyeden helâl olmak için mikdâr-ı zarûret derecesine kanâat ediyorum diye, bu mecbûrî belâya bir riyâzet-i şer‘iye nazarıyla bakmaktır. Kader-i İlâhîye karşı şekvâ ile değil, rızâ ile karşılamaktır.

Umûm kardeşlerimize, hususan musîbetzedelere çok selâm ve selâmetlerine duâ ederim.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Sabrî kardeşim Seni tevkîl edip selâm gönderenlere, ben de seni tevkîl ediyorum. Onlara birer birer selâm ediyorum. Senin bu def‘aki mektûbun gerçi geç geldi, fakat birkaç noktada beni çok memnûn etti. Sabrî’nin, elmas ve çelik gibi metânetini ve isâbet-i fikrini gösterdi. Mâdem Hâfız Alî ile siz, Atabey’in yoluyla da muhâbere etmeyi münâsib görmüşsünüz. Atabey’de Abdullâh Çavuş’un veya münâsib gördüğünüz birisinin adresini bildiriniz. Abdullâh Çavuş’un, sizin nâmınıza istediği Onuncu Şuâ‘ nâmındaki Fihristenin ikinci cildini yazdırdık ve Hizbü’l-Ekber-i Nûrî’yi Feyzî yazdı. Yakında inşâallâh göndereceğiz.

184

[94]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu def‘a Sabrî ve Hâfız Alî’nin mektûbları, Risâle-i Nûr’un fevkalâde bir kerâmetini ve hârika kuvvetini gösteriyor. Medrese-i nûriyenin çalışkan ve gayyûr talebeleri birkaç gün zarfında, Hâfız Mehmed’in zâyi‘ olan kitaplarına mukābil umûmunun yazılmasını ve ona verilmesini taahhüd edinmelerine, bu havâlîdeki şâkirdleri fevkalâde mesrûr eyledi.

Hâfız Alî’nin tahkîkātına gelenlerin, Mağazalarda kâğıt kalmadı. Risâle-i Nûr şâkirdleri kâğıdı bitirdiler diye demeleri ve Mehmed Zühdü’nün kitapları kendine iâde edilmeleri, Risâle-i Nûr şâkirdlerini müftehirâne teşcî‘ ve teşvîk eden bir hâdisedir.

Sabrî mektûbunda, İki-üç senedir Risâle-i Nûr, te’lîf cihetinde tevakkuf devresini geçiriyor diye hikmetini soruyor. Bunun cevâbı uzundur. Hem te’lîf, ihtiyârımız dâiresinde değil. Hem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin te’lîften hisseleri kalmak için, bazı ehemmiyetli esbâb ve ârızalar mâni‘ oldu.

Burada başta Âsiye olarak Ulviye, Lütfiye gibi çok çalışkan hanım şâkirdler, kardeşlerine, medrese-i nûriyedeki hemşîrelerine ve selâm gönderen Sabrî’nin refîkasına, hem kardeşlerine arz-ı hürmet ve selâm ve duâ ederler.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

185

[95]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Kahraman Tâhirî’nin ve Kâtib Osmân’ın mektûbları hakîkaten benim için bir ilaç hükmüne geçti. Yarım maddî, yarım ma‘nevî endişe hastalığına bir tiryâk hükmüne geçti. Cenâb-ı Hakk, onlardan ve sizlerden ebeden râzı olsun. Evet, azim ve sebatınız ve ihlâs ve ciddiyetiniz, ehl-i dünyâyı mağlûb etmiş ve ediyor. Yoksa bir tek Tesettür Risâlesi’yle yüz yirmi adamı tevkîf edenleri, yüz otuz risâle ile bir tek adamı tevkîf edemediklerinin sebebi, ihlâsınız ve metânetinizdir, hükmediyorum.

Tâhirî’nin, Hizbü’l-Ekber ve Vird-i A‘zam’ı tab‘ için İstanbul’a gitmesini, bütün rûhumuzla onu tebrîk ve muvaffakiyetine duâ ediyoruz.

İstanbul’da, Şefîk’den başka Risâle-i Nûr’la ciddî alâkadârlar çoktur. Fakat adreslerini bilmiyorum. Yalnız, Barla’lı Hacı Bekir ve İnebolu’lu, icrâ dâiresinde bulunan Hâfız Emîn ve Güran’lı Mehmed Efendi’yi de Şefîk vâsıtasıyla bulabilir.

İstanbul dostları münâsebetiyle, meşhûr bir vâiz benim ile görüşmek için gelmiş, görüşemeden gitmiş bir zâta yazılan bir mektûbun sûreti size gönderiliyor. Belki oradaki bazı adamlar, bu adam gibi o hitâba muhtâçtırlar. Burada bulunan bütün kardeşlerimizle ve hemşîrelerimizle beraber oradaki kardeşlerimize ve hemşîrelerimize selâm ve arz-ı hürmet ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

186

[96]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

İstanbul’a uğrayan Risâle-i Nûr şâkirdleri senin gayret ve ciddiyetini ve te’sîrli vaazını bize haber verdiler. Senin gibi metîn ve hâlis bir zâtı, Risâle-i Nûr dâiresinde görmek arzu ediyorlar. Ben de onlar gibi cidden seni Risâle-i Nûr dâiresinde görmek istiyorum.

Bilirsin ki, iki elif ayrı ayrı olsa iki kıymeti var. Bir çizgi üstünde omuz omuza verse, on bir kıymet aldığı gibi; senin te’sîrli nasihatinle ihzâr ettiğin hizmet-i îmâniye tek başıyla kalsa, şimdiki tehâcümât-ı müttehideye karşı dayanması çok müşkil. Eğer Risâle-i Nûr’un hizmetine iltihâk etse, o iki elif gibi, on bir, belki yüz on bir kıymetinde ve kuvvetinde olacak ve karşıdaki ittifâk etmiş dalâletlere karşı dayanacak.

Bu zaman ehl-i hakîkat için, şahsiyet ve enâniyet zamanı değil. Zaman, cemâat zamanıdır. Cemâatten çıkan bir şahs-ı ma‘nevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sâhib olmak için, bir buz parçası hükmündeki enâniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa o buz parçası erir, zâyi‘ olur. O havuzdan da istifâde edilmez.

Hem mûcib-i taaccüb, hem medâr-ı teessüftür ki, ehl-i hak ve hakîkat, ittifâktaki fevkalâde kuvveti ihtilâf ile zâyi‘ ettikleri hâlde; ehl-i nifâk ve ehl-i dalâlet, meşreblerine zıd olduğu hâlde, ittifâktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifâk ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl-i hakîkati mağlûb ediyorlar.

Saîdü’n-Nûrsî

187

[97]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu dakîkada Husrev, Rüşdü, Re’fet, Isparta’nın Hâfız Ali’si askerlikten ne vakit geleceklerini merâk ediyorum. Hususan Husrev’in kalemi, ne vakit Risâle-i Nûr’un fâtihâne intişârına kavuşacak diye bilmek istiyorum. Onlara da selâmımı teblîğ ediniz.

Şimdi, bundan on dakîka evvel, cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risâle-i Nûr dâiresine biri birisini getirdi. Onlara dedim ki: Bu dâirenin verdiği büyük netîcelere mukābil, sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metânet ister.

Isparta kahramanlarının gösterdikleri hârikalar ve cihanpesendâne hıdemât-ı nûriyenin esası, hârika sadâkatleri ve fevkalâde metânetleridir. Bu metânetin birinci sebebi, kuvvet-i îmâniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi, cesâret-i fıtriyedir. Onlara dedim: Sizler cesâretle ve efelikle tanınmışsınız ve dünyaya âit ehemmiyetsiz şeyler için fedâkârlık gösterirsiniz. Elbette Risâle-i Nûr’un kudsî hizmetinde ve cihâna değer uhrevî netîcelerine mukābil, merdâne ve fedâkârâne cesâret ve metânet gösterip sadâkatinizi muhâfaza edersiniz dedim. Onlar da tam kabûl ettiler. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmet duâsını ediyoruz.

Buradaki kardeşlerimiz de, hususan Emîn, Feyzî, Nazîf, bilmukābele selâm ve arz-ı hürmet ederler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

188

[98]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede kuvvetli arkadaşlarım,

Bu def‘a kahraman Tâhirî umûmunuz nâmına gördüm ve onda bir Lütfü, bir Hâfız Alî, bir Husrev ve bir Saîd fakat genç Saîd müşâhede ettim. Cenâb-ı Hakk’a çok şükrettim. Bu def‘a onun kokusunu alıp, o daha gelmeden benim yanıma gelen komiser ve taharrî adamları münâsebetiyle, benden, talebeler tarafından suâl edilen bir mes’ele, belki size de fâidesi var diye gönderildi. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ederim.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Dâimî hizmetinde bulunan Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından edilen bir suâle cevâbdır

Suâl: Bu kadar zaman hizmetinizde bulunuyoruz. Dünyaya, hayât-ı ictimâiyeye ve siyâsete dâir bir alâkanızı ve merakınızı görmedik. Dâimâ îmân ve âhiret dersinden başka bir meşgalenizi görmüyoruz. Öyle anlamışız ki, bu on sekiz senedir vaz‘iyetiniz böyle imiş. Nedendir ki, Isparta’da hiç bir şey yok iken, memleketi heyecana getirip sizi mahkemeye verdiler? Ve yüz arkadaşınızı, dört ay mahkeme tahkîkātı netîcesinde dünya ile, siyâset ile alâkaya dâir hiç bir şey bulamadılar. Yalnız kendilerini ve mahkemelerini ebedî mahcûb edecek bir bahâne buldular ve yüzden, yalnız beş-on adama beş-altı ay cezâ verdiler.

Hem burada altı seneden ziyâde karakolun nezâreti ve nazarı altında oturduğun odanın pencereleriyle dâimâ senin her vaz‘iyetin karakolca görüldüğü hâlde, bundan iki-üç ay evvele kadar her vakit gizli ve âşikâre seni tarassud ve kaç def‘a taharrî etmeleri, dostları senden kaçırmak için tahkîkātlarla sana en mühim ve karışık bir siyâsetçi gibi bakmaları, nedendir? Biz bundan hem müteessir, hem mütehayyiriz. Ancak iki-üç aydır yanınıza serbest gelebiliyoruz. Evvelde korkarak, gizli gelebilirdik. Bu mes’eleyi bize îzâh et.

189

Elcevab: Ben de sizin gibi, belki sizden çok ziyâde bu vaz‘iyetten hem hayret, hem taaccüb ediyordum. Bu suâlinizin îzâhlı cevâbı, Yirmi Yedinci Lem‘a olan mahkemeye karşı Müdâfaât Lem‘asıyla, On Altıncı Mektûb risâlesidir. Şimdilik kısaca bir-iki esas beyân ediyorum.

Birincisi: Âsâyişi te’mîn ve idare me’mûrları, inzibât polisleri ve komiserleri, bize ve mesleğimize karşı, değil tevehhümkârâne taarruz ve evhâma düşmek, belki himâyetkârâne teşvîk ve teşcî‘ etmek, vazîfelerinin muktezâsıdır. Çünki onların vazîfelerinin temel taşı, hürmet, merhamet, helâl-haramı bilmekle itâat düstûruyla hayât-ı ictimâiye emniyet dâiresinde cereyân edebilir. Risâle-i Nûr, hayât-ı ictimâiyeye baktığı vakit, bu esasları te’mîn ediyor. Neticesi de bilfiil görülmüş. Risâle-i Nûr’un en mühim merkezi Isparta ve Kastamonu olduğundan, sâir memlekete nisbeten, zâbıta me’mûrları insaf ile dikkat etseler, Risâle-i Nûr’un onlara parlak yardımını görecekler.

Hem talebelerinde bu kadar kesret ve kuvvet ve hak ellerinde bulunduğu hâlde, âsâyişe hiç bir zararı dokunmadığını ve talebelerden bin adam, on adam kadar hayât-ı ictimâiyeye zarar vermediklerini, kalbi bozuk olmayan görür.

Bu mes’elenin sırr-ı hikmeti budur ki: Âlem-i insaniyette ve İslâmiyet’de üç muazzam mes’ele olan, îmân ve şerîat ve hayattır. İçlerinde en muazzamı îmân hakîkatleri olduğundan, bu hakāik-i îmâniye-i Kur’âniye başka cereyânlara, başka kuvvetlere tâbi‘ ve âlet edilmemek ve elmas gibi o Kur’ân’ın hakîkatleri, dîni dünyaya satan veya âlet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazîfe olan îmânı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için, Risâle-i Nûr’un hâs ve sâdık talebeleri, gāyet şiddet ve nefretle siyâsetten kaçıyorlar.

Hatta sizin bu kardeşiniz, siz de bilirsiniz, bu on sekiz senedir, o kadar muhtâç olduğum hâlde, siyâsete, hayât-ı ictimâiyeye temas etmemek için hükûmete karşı bir tek mürâcaatım olmadığını ve bu sekiz-dokuz aydır, küre-i arzın

190

bu herc ü mercinden bir tek def‘a ne suâl ve ne de merâk etmek ve ne de anlamak ve ne de medâr-ı sohbet etmediğimi, hatta şimdi sulh olmuş mu, harb bitmiş mi, İngiliz ve Alman’dan başka kimler harb ediyor, bilmediğimi biliyorsunuz.

Hem herkesi geveze ve sersem eden ve üç seneden beri odamdan işitilen radyoyu, iki def‘adan başka ne dinlediğimi ve ne de sorduğumu, benimle beraber olan sizler biliyorsunuz. Bu derece bu vaz‘iyetlere karşı alâkasız ve lâkayd bir adamın ta‘kîb ettiği mesleğe taarruz eden ve evhâma düşüp tarassudla sıkıntı veren, ne derece insaftan uzak düştüğünü en insafsız da tasdîk eder.

İkinci Esas: Ey kardeşlerim Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enâniyet, şân ve şeref perdesi altında makam sâhibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsâs eden hâlâttan şiddetle ictinâb ediyoruz.

Elbette burada, altı-yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkîkātınızla anlamışsınız ki, ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri o noktada şiddetle tekdîr etmişim. Benim haddimden fazla mevki‘ vermeyiniz diye sizden darılıyorum.

Yalnız Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olan Risâle-i Nûr hesabına ve ben de onun bir şâkirdi olmak haysiyetiyle, ona karşı tasdîkkârâne teslîmi ve irtibâtı, şâkirâne kabûl ediyorum.

İşte bu derece enâniyetten ve benlikten ve şân ü şeref nâmı altındaki riyâkârlıktan kaçmayı düstûr-u hareket ittihâz eden adamlara karşı, ehl-i hükûmetin, ehl-i idâre ve zâbıtanın evhâma düşmeleri, ne kadar ma‘nâsız ve lüzûmsuz olduğunu dîvâneler de anlar.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

191

[99]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا

Azîz, sıddîk, sebâtkâr kardeşlerim,

Musîbetzedelerin ma‘nevî galebesi, berâeti, değil yalnız sizleri ve bizleri, belki bu memleketteki bütün ehl-i îmânı sevindirir bir mâhiyettedir. Çünki Risâle-i Nûr’un hürriyetine meydan açtı. Ve şimdiye kadar, müsâdere tevehhümüyle pek çok ihtiyâta mecbûr olmuştuk. Bu on sekiz senede ve bilhassa buradaki altı senede, risâleleri gizlemek husûsunda pek çok zahmet çektim ve dâimâ endişe ederek azâb çekiyorduk.

Cenâb-ı Hakk’a Risâle-i Nûr’un hurûfâtı adedince hamd ü senâ ve şükür olsun ki, bu def‘a ma‘nevî galebesiyle o zâlimâne ve zulmetkârâne perdeyi parçaladı. Az bir zahmetle, büyük bir ücret ve geniş bir fütûhâta zemîn hazırladı. Ve bu iki ay tevakkuf müddeti, aynen hapsimiz hâdisesi gibi, başka bir tarzda, daha geniş bir dâirede Risâle-i Nûr’un intişârına vesîle oldu. Sizleri ve bilhassa musîbetzedeleri ve hususan Hâfız Mehmed’i tebrîk ediyoruz ve geçmiş olsun deriz.

Bir Tesettür Risâlesi’yle yüz adamı yüz gün tevkîf eden ve onun gibi yüzer risâleler ile bir tek adamı bir gün tevkîf edemeyen bir mahkemeye hükmedip galebe çalan, sizlerin hârika sadâkatiniz ve fevkalâde ihlâsınız ve sarsılmaz metânetiniz ve kuvvetli tesânüdünüz olduğu, bizce kat‘iyet kesb etti, şübhemiz kalmadı. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun. Âmîn.

Biz bu havâlîdeki Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına oradaki umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve berâet bayramlarını tebrîk ediyoruz. Fakat herhalde her vakit ihtiyât etmek lâzımdır. Belki şimdi daha ziyâde dikkat ve sakınmak gerektir.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

192

[100]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Evvelâ: Seksen küsûr sene bir ömr-ü ma‘nevîyi sizlere kazandıracak olan şuhûr-u selâse-i mübârekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regāib’i tebrîk ediyoruz. Sizin berâetiniz ve ma‘nen galebeniz zâlimleri şaşırttı. Cebheyi burada değiştirdiler. Düşmanâne taarruzdan vazgeçip, dostâne hulûl edip, hâs talebeleri Risâle-i Nûr’un hizmetinden geri bırakmak için me’mûriyet gibi bir meşgale buluyorlar veya terfîan işi çok diğer bir me’mûriyete veya hayırlı diğer bir meşgaleyi buluyorlar. Burada, o nev‘den çok vâkıalar var. Bu taarruz, bir cihette daha zararlı görünüyor.

Sâniyen: Burada, lise mektebine te’sîrli bir nûr girdi. O da Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’ı, Otuzuncu Lem‘a’nın İsm-i Adl ve Hakem nükteleri, Tabiat Lem‘ası hâtimesine kadar, Âyetü’l-Kübrâ’nın, Evet, bu dünya memleketine ve misafirhânesine giren her bir misâfir diye başlayan Birinci Makam’ın başından ilhâm, vahiy mertebeleri hâriç kalıp, tâ on sekizinci mertebe olan kâinâtın hudûs hakîkati, imkâna kadar yeni hurûfla, bir ihtâr-ı ma‘nevî ile izin verdik. Daktilo el makinesi ile kendilerine yazdılar. Siz de bu dört parçayı birden cild yapıp, yeni hurûfla ehl-i inkâra on ikilik top güllesi gibi atabilirsiniz. Fakat yirmi sene evvelki Türkçe ile şimdiki Türkçe’nin farklı olduğundan, yeni Türkçe için bazı kelimât-ı Arabiyede tasarruf edildi. Siz de öyle yapabilirsiniz. Risâle-i Nûr yirmi sene evvelki Türkçe ile konuşur. O zamanı görmeyen gençlere teshîlât olmak için bazı ta‘birâtı değiştirirseniz, iyi olur.

Ben bu sene çok zayıf ve ihtiyâr ve âciz bir hâlde bulunduğumdan, genç kardeşlerimden ma‘nevî muâvenetlerini bu mübârek şuhûr-u selâsede ricâ ediyorum. Her birisine birer birer selâm ve dâreynde selâmetlerine duâ ediyoruz. Bu havâlîdeki talebeler nâmına da selâm ve duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

193

[101]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیَالٖی شَهْرِ رَجَبَ وَشَعْبَانَ وَرَمَضَانَ

[Bu mektûb gāyet ehemmiyetlidir]

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bugünlerde, Kur’ân-ı Hakîm’in nazarında îmândan sonra en ziyâde esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyâttan ve günâhlardan ictinâb etmek; ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrât kazanmaktır. Her zaman def‘-i şer, celb-i nef‘a râcih olmakla beraber, bu tahrîbât ve sefâhet ve câzibedâr hevesât zamanında, bu takvâ olan def‘-i mefâsid ve terk-i kebâir üssül’esâs olup büyük bir rüchâniyet kesb etmiş.

Bu zamanda tahrîbât ve menfî cereyân dehşetlendiği için, takvâ bu tahrîbâta karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebîreleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebâir-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerâit içinde çok hükmündedir.

Hem takvâ içinde bir nevi‘ amel-i sâlih var. Çünki bir haramın terki, vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukābil sevâbı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günâhın tehâcümünde bir tek ictinâb, az bir amelle yüzer günâh terkinde, yüzer vâcib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takvâ nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a‘mâl-i sâlihadır.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinin, bu zamanda en mühim vazîfeleri, tahrîbâta ve günâhlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir. Mâdem her dakîkada, şimdiki tarz-ı hayat-ı ictimâiyede yüz günâh insana karşı geliyor. Elbette takvâ ile ve niyet-i ictinâb ile, yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir.

Ma‘lûmdur ki, bir adamın bir günde harâb ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz. Ve bir adamın tahrîbâtına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken, şimdi binler tahrîbâtçıya mukābil, Risâle-i Nûr gibi bir ta‘mîrcinin bu derece mukāvemeti ve te’sîrâtı pek hârikadır. Eğer bu iki mütekābil kuvvetler bir seviyede olsa idi, onun tamirindeki mu‘cizevârî muvaffakiyet ve fütûhât görülecekti.

194

Ezcümle: Hayât-ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esas olan hürmet ve merhamet, gāyet sarsılmış. Bazı yerlerde, gāyet elîm ve bîçâre ihtiyârlar ve peder ve vâlideler hakkında dehşetli netîceler veriyor. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, Risâle-i Nûr, bu müdhiş tahrîbâta karşı girdiği yerlerde mukāvemet ediyor, ta‘mîr ediyor. Sedd-i Zülkarneyn’in tahrîbiyle Ye’cûc ve Me’cûclerin dünyayı fesâda vermesi gibi, şerîat-ı Muhammediye asm olan sedd-i Kur’ânînin tezelzülüyle de Ye’cûc ve Me’cûc’den daha müdhiş olarak ahlâkta ve hayâtta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsâda başlıyor.

Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, böyle bir hâdisede ma‘nevî mücâhedeleri, inşâallâh zaman-ı sahâbedeki gibi az amelle, pek çok büyük sevâb ve a‘mâl-i sâlihaya medâr olur.

Azîz kardeşlerim İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisâta karşı, ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz, iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla birbirimize kalemler ile, her birinin a‘mâl-i sâliha defterine hasenât yazdırdıkları gibi; lisânlarıyla her birinin takvâ kal‘asına ve siperine kuvvet ve imdâd göndermektir. Ve bilhassa fırtınalı tehâcüme hedef olan bu fakîr ve âciz kardeşinize, bu mübârek şuhûr-u selâsede ve eyyâm-ı meşhûrede yardımına koşmak, sizin gibi kahraman ve vefâdâr ve şefkatkârların şe’nidir. Bütün rûhumla bu imdâd-ı ma‘nevîyi sizden ricâ ediyorum. Ve ben dahi, îmân ve sadâkat şartlarıyla, Risâle-i Nûr talebelerini bütün duâlarıma ve ma‘nevî kazançlarıma, yirmi dört saatte, iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla, bazen yüz def‘adan ziyâde Risâle-i Nûr talebeleri ünvânıyla hissedâr ediyorum.

Bu kerre kâtib Osmân kardeşimizin gāyet câmi‘ ve çok müjdeli mektûbu bu havâlîde bir bayram yaptırdı, birbirimize tebrîke sevk eyledi. Cenâb-ı Hakk ondan ve sizden ebeden râzı olsun. Ve onun sisteminde sebâtkâr çok şâkirdleri yetiştirsin. Âmîn. Gül ve Nûr ve mübârekler ve medrese-i nûriye hey’etler ve ümmî ihtiyârlar ve ma‘sûmlar başta olarak umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize selâm ve selâmet ve saâdetlerine duâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

195

[102]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Dün Emîn, bu havâlîye gelen bir kolordu münâsebetiyle, istemediğim ve Rus’un harbe devamını bilmediğim hâlde, Rusya’nın Kafkas’la ittisâli kesilmesini söyledi. Ben onun sözünü kesip susturduğum hâlde, kalbim ehemmiyetle bir alâka gösterdi. Sonra, bugün namazda ve tesbîhâtında iken, ma‘nevî tarzda denildi ki: Küre-i arzda çarpışan, mücâdele eden cereyânlardan her hâlde birisi İslâmiyet’e ve Kur’ân’a ve Risâle-i Nûr’a ve mesleğimize tarafdâr olacak. Bu noktadan ona karşı merâkla bakmak gerektir. Bakmamak için bir-iki mektûbda yazdığım sebebler çendân kalbe, akla kâfîdir. Fakat merâklı ve hevesli olan nefse kâfî gelmiyor diye kalbime geldi. Aynen tesbîhâtta ihtâr edildi ki:

Ehemmiyetli sebebi ise, bakmakta bir tarafa tarafgîrlik hissi uyanır. Tarafgîr nazarı ise, tarafdâr olduğu cereyânın kusûrunu görmez, zulmüne rızâ gösterir, belki alkışlar. Hâlbuki küfre rızâ, küfür olduğu gibi; zulme râzı olmak dahi zulümdür. Elbette zemîn yüzünde bu dehşetli düelloda semâvâtı ağlatacak zulümler ve tahrîbât oluyor. Çok ma‘sûm ve mazlûmların hukukları kayboluyor, mahvoluyor. Mimsiz, gaddâr medeniyetin zâlimâne düstûru olan, Cemâat için ferd fedâ edilir. Milletin selâmeti için cüz’î hukuklara bakılmaz diye, öyle dehşetli bir zulüm meydanı açmış ki, kurûn-u ûlâ vahşetlerinde de emsâli vukū‘ bulmamış.

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın adâlet-i hakîkiyesi, Bir ferdin hakkını cemâate fedâ etmez. Hak haktır. Küçüğe büyüğe, aza çoğa bakılmaz diye kanun-u semâvî ve hakîkî adâlet noktasında Risâle-i Nûr şâkirdleri gibi hakîkat-i Kur’âniye ile meşgul adamlar, zarûret olmadan, lüzûmsuz, yalnız hevesli bir merâk için netice i‘tibâriyle fâidesi bulunan ve netice daha gelmeden evvel lüzûmsuz bakmak ve zâlimâne tahrîbâtlarını alkışlamak sûretiyle, İslâmiyet ve Kur’ân lehine

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç