KASTAMONU LÂHİKASI

245

[119]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, sebâtkâr, vefâdâr kardeşlerim,

Bu def‘a umûmunuzun hesabına bayram tebrîki ve ma‘nevî şekerlemeleri olarak mübârek Hasan Âtıf’ın ve Alevîleri Sünnîlerle barıştıran dördüncü bir Alî olan Aliköy'lü Ali’nin mektûblarını aldık. Cenâb-ı Hakk o gibi kardeşlerimizi çoğaltsın. Kardeşimiz Hasan Âtıf’ın medrese-i nûriye dershânesine ve yüksek kardeşimiz olan Hacı Hâfız’ındâiresine gelip çalışması ve müstesnâ kalemiyle bizlere yardım için Âyetü’l-Kübrâ’yı yazması ve Âyetü’l-Kübrâ’dan zevkine giden vecîz parçaları küçük levhalara yazıp bize göndermesi, gāyet tatlı bir bayram hediyesi hükmüne geçti ve Lemeât'dan

اولاشماز دَسْتِ اَدَبِ غَرْبِ هَوَسْبَارِ هَوَاكَارِ دَهَادَارْ

دَأْبِ اَدَبْ أَبَدْ مُدَّتْ قُرْآنِ ضِیَابَارِ شِفَاكَارِ هُدٰی دَارْ

Fıkrasından aldığı bir neş’e ile yazdığı Kādir Esmân bahr-i dürrdür. Yâ Rab Takdîr bilmezlerin haddini bildir. Yâ Rab Güldür, o deryâda inci güden abdini güldür Hem penceresini diyâr-ı ademe giden yola nâzır açmış olan gişeden, Kevser gişesinden dâire-i nûriyeye geçebilmelerine medâr olan meccânî birer bilet olarak Âyetü’l-Kübrâ’dan o vecîzeler birer birer varaka yazıldı gibi ince ve rakîk hissiyâtı, bizi çok mesrûr etti.

O kıymetli mektûbunda mübârek Hacı Hâfız, Rüşdü, Zühdü Bedevî, Demirci, Tenekeci, Terzi, Mehmet’lerin Osman, Zekâî, Süleymân gibi kıymetdâr kardeşlerimizden bahsederek, İstanbul ihtiyâr hâdisesinden müteessir olduklarını yazıyor. Kardeşlerim, müteessir olup merâk etmeyiniz. O hâdise ehemmiyetsizdir. Ve ehemmiyetini kaybediyor, sönüyor. Değil böyle sinek vızıltısı gibi hâdiseler, belki gök gürültüsü gibi hücumlarla Risâle-i Nûr’un kahramanları sarsılmayacaklar inşâallâh. O bîçâre de hatâsını anlamış. Fakat mevki‘-i ictimâiyesi ve ehl-i dünyâ ile ve meb‘ûslarla ciddî münâsebetdâr olması ve Nazîf’in rivâyetine göre üç bin banknotla gāyet güzel bir zevceyi doksan yaşından sonra alması noktasından dünya ile ve haysiyet ve şeref-i dünyeviye ile ziyâde alâkadâr olmak sebebiyle, kendini yalancı,

246

rezîl etmemek için, bütün bütün sözünü geri almıyor. Fakat onun ma‘nâsız i‘tirâzı söndü. Fakat ehl-i dalâlet, onun o ma‘nâsız muhâlefetinden istifâde etmek muhtemeldir. Onun için hiç ehemmiyet vermeyiniz.

Hem başımıza gelen çok hâdiseler gibi bu hâdise de, Risâle-i Nûr’un hakkında ve hakkımızda hayra incirâr edeceğini inâyet-i İlâhiyeden kuvvetle ümîd besliyoruz. Ve bu ümidimizi kuvvetlendiren çok noktalar var. Evvelâ: عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ ve Sâniyen: اِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ نَشْرَ فَضٖیلَةٍ طُوِیَتْ اَتَاحَ لَهَا لِسَانَ حَسُودٍ ve Sâlisen:;

Hücûm-u i‘tirâzı Risâle-i Nûr’a karşı değil. Belki yalnız sû’-i tefehhümle, beni enâniyetim lehinde işârâtı beyân etmişim diye i‘tirâzı fâideli çıkar. Çünki mesleğimizde enâniyet olmadığı gibi, bir mûm hükmüne geçmeyen şahsiyetimi, Kur’ân’ın hakîkat güneşinden feyiz alan Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin kameri bağlanmaz ve tâbi‘ edilmez. O çürük, fânî şahsiyetim, o bâkî, yüksek, ağır hakîkati kaldırmaz. O çürük şahsiyete gelen ârızalarla o kamer hasf olamaz.

Bu nokta-i nazardan öyle hasûdların diliyle şahsımı çürütmek, Risâle-i Nûr’un hakîkat-i Kur’âniye ile bağlandığını gösterip sukūtla onun parlamasında devam etmesini isbat edecek. Ki Ben Kur’ân’ın malıyım, onunla bağlıyım diyecek.

Orada bulunan umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm, hem bilmukābele bayramlarını tebrîk ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[120]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Kardeşlerim,

Kur’ân’ın bir tek âyetinin bir tek işareti, ihbâr-ı gayb nev‘inden bir lem‘a-i i‘câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini ma‘nevî bir ihtâr ile gördüm.

اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا: Şu âyet-i kerîmenin makam-ı cifrîsi, şedde ve tenvîn sayılmazsa, bin üç yüz ellibirdir. مَیْتًا aslı مَیِّتًا olmasından, bin üç yüz altmış bir ederek, bu târihte,

247

umûr-u azîmeden bir dehşetli gıybeti şu âyet ma‘nâ-yı işârî külliyetinde dâhil ediyor. Ve umûr-u azîmeden böyle acîb bir gıybet, aynı târihte ve aynı senede vukū‘a geldi. Şöyle ki:

On sekiz sene müddetinde, şimdi yirmi seneden geçti, sünnet-i seniyeyi muhâfaza için başına şapka koymadığından; ve on sekiz senedir ihtilâttan men‘ edilip haps-i münferid hükmünde, yalnız bir odada hayatını geçirmeye mecbûr edilen; ve husûsî ibâdetgâhında ezân-ı Muhammedî asm okuyup اللّٰە اكبر dediğinden ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakîkatini güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht-ı tevkîfe alınan bir adam, yüzer emâre ve karînelere istinâden inâyet-i İlâhiyeden geldiğine kat‘î bir kanâati ile işârât-ı Kur’âniyeden bir müjdeyi hem kendine, hem musîbetzede arkadaşlarına teselli niyetiyle beyân ettiği için, gıybet ve fenâ ta‘bîrâtla teşhîr etmek ve onun dersleriyle îmânlarını kurtaran ma‘sûm şâkirdlerini ondan tenfîr edip şübheler vermek, güyâ ortalıkta medâr-ı inkâr bir şey yokmuş ve hiç bir münkerâtı ve cinâyeti görmüyormuş gibi, yalnız o bîçârenin mevhûm bir hatâsını sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanmış ve sathî ve inâdî nazarına göre bir ictihâdî yanlışını görüyormuş zannıyla galîz ta‘bîrler ile zemmetmek, elbette bu asırda, bu memlekette, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın kasden işaretine medâr olabilir azîm bir hâdisedir.

Bence Kur’ân’ın, nasıl ki her sûresi ve bazen bir âyeti ve bazen bir kelimesi bir mu‘cize olur. Öyle de, bu âyetin tek bir işareti, ihbâr-ı gayb nev‘inden bir lem‘a-i i‘câziyedir. Bu âyetin bu işareti, bu asırda Risâle-i Nûr şâkirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emâre var:

Birincisi: Birinci Şuâ‘ olan İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi'nde Risâle-i Nûr’a ve tercümanına işâret eden ve beşinci âyet olan اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ gāyet kuvvetli karîneler ile, مَیْتًا kelime-i kudsiyesi, cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet-i mâ‘nâsıyla Saîdü’n-Nûrsî’ye tevâfuk etmesidir.

İkinci Emâre: اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ ilâ âhiri'l-âyeti; âyetin makam-ı cifrîsi ve riyâzîsi, bin üç yüz altmış bir etmesidir. Aynı târihte o acîb hâdise olmuştur.

Üçüncü Emâre: O muhterem ihtiyâr zâtı unutmak, belki şahsıma karşı tezyîfâtını ihtiyârlığına ve çok cihetlerle mâbeynimizdeki uhuvvete hürmeten helâl etmeye karar verdiğim ve biz hizmetkâr olduğumuz Kur’ân’a havâle edip bıraktığım hengâmda,

248

birden ihtiyârım hâricinde beş vecih ile zemmi zemmeden ve mu‘cizâne gıybetten altı cihetle zecreden اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا âyeti karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma‘nen, Bana bak dedi. Ben de baktım. Birden tesbîhât içinde gördüm ki, bin üç yüz ellibirden bin üç yüz altmış bir târîhini gösterdi. Hâlimize baktım. Perde altında elli birden, tâ altmış bire kadar, Risâle-i Nûr meded beklediği İstanbul âfâkında bir taarruz bulunmuş ve altmış birde birden patlamıştır.

Tahlîl: ت dört yüz, خ altı yüz, bin; م م ی ی yüz, ل ل ك ك yüz, üçüncü م ی, ن yüz, ح ح ح ب د otuz, dördüncü ی on, beş الف, bir ە ile beraber on, âhirdeki tenvîn vakfen الف olduğu için yekünü bin üç yüz elli bir Hâşiye, مَیْتًا aslı yâ-yı müşeddede olduğundan bin üç yüz altmış bir eder.

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, sıddîk, müdakkik kardeşlerim,

Birinci Şuâ‘, İşârât-ı Kur’âniyenin başında bir mukaddeme olarak size gönderdiğimiz اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ âyetine dâir Feyzî’nin istihrâcı ve اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ âyetinin istihrâcı ve melfûfen bu def‘a evvelce size gelen bir mektûbdan intihâb ettiğimiz bu parçası ile beraber işârât-ı Kur’âniye kimde varsa, onun başında bir mukaddeme olarak yazılmış. Çünki bu üç parça, nasıl şimdiki i‘tirâzı zîr u zeber etti. İleride gelen i‘tirâzları da reddeder bir mâhiyettedir.

Evet, ben müdâfaadan vazgeçip Kur'ân'a havâle ettiğim aynı zamanda, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân bu اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ âyetiyle

249

bizi himâye ve müdâfaa etmeye başladığını ve bizi bize bırakmadığını kat‘î kanâatim geldi Hâşiye. Demek ma‘nen Kur’ân bize İşârât-ı Kur’âniyeyi bir derece meydana çıkmaya, fakat ehl-i insâfa ve Risâle-i Nûr’u takdîr edenlere karşı bir derece izin veriyor. Mâdem işârât-ı Kur’âniye bazı nâmahremlerin ellerine girmiş ve tard edilen zayıf hücumlara da ma‘rûz kalmış. Elbette Risâle-i Nûr’un makbûliyetini imza eden İşârât-ı Kur’âniye, üç kerâmet-i Aleviye ve kerâmet-i Gavsiye ve lâhikaya girmiş ve Risâle-i Nûr’un kerâmetini göstermiş altı-yedi fıkra beraber bir cildde lâzım geliyor.

Öyle ise sizler taksîm-i a‘mâl bir kıt‘ada, başta İşârât-ı Kur’âniye, Birinci Şuâ‘ ve onun başında, bu mektûbun başında mezkûr üç parça ve İşârât-ı Kur’âniyeden sonra üçüncü kerâmet-i Aleviye, ondan sonra ikinci kerâmet-i Aleviye, ondan sonra birinci kerâmet-i Aleviye, ondan sonra kerâmet-i Gavsiye zeyilleri ile Şâm’lı ve Rüşdü'nün fıkraları dâhil, sonra lâhikadan intihâb ettiğiniz beş-altı fıkra, benim için güzelce yazılsın. Üç Ali, Âtıf, Husrev, Sabrî gibi kardeşlerim yazıp bize göndersinler. Fakat yazdıkları, bütün bir cild içinde olacak. Kahraman Süleyman Rüşdü’nün bize ayrıca da gelen tebrîkine mukābil üç bayramını birden tebrîk ediyoruz. Müdakkik ve muhakkik Sabrî’nin لَا ve نَعَمْ la cevâb istediği mes'elesine لَا اِلَّٓا اَنْ یَكُونَ الْاٰخِذُ وَالْمَأْخُوذُ لَهُ مِنَ الْمُسْتَحِقّٖینَ لِلزَّكَاةِ her zamandan ziyâde bu acîb ihtikârdan zarûret-i kat‘iyeye düşen fakîrlere ve miskinlere zenginler zekât ile imdâdlarına koşsalar, bire yüz kazanırlar. Bu maddî musîbetin bir çâre-i yegânesi zekât-ı şer‘îdir .

Acaba Husrev gelmiş mi, merâk ediyorum. Şâm’lı râhatsız değil mi? Pek çok zâtları soracaktım. Fakat lillâhilhamd, o kadar çok hâs ve onlar ile fazla alâkadâr kardeşlerimiz var ki, birkaç mektûbda ancak yazılabilir. Öyle ise biliyorsunuz ki, kimleri soracaktım. Bildiğinize havâle edip kısa kesiyorum. Umûm kardeş ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve dünya ve âhirette selâmetlerine duâ ediyoruz.

Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

250

[121]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ النُّورِ الْمَقْرُٓوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Size üç noktayı beyân etmeye kalbde bir ihtiyâç oldu.

Birincisi: Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdâhalesi olduğundan, insan, zâhirî sebebe bakıp, bazen haksız hükmedip zulmeder. Kader, o musîbetin gizli sebebine baktığı için adâlet eder diye, Risâle-i Nûr’da bir kāide-i esâsiyedir.

Hem şimdiye kadar Risâle-i Nûr’un başına gelen hâdiselerde bir dest-i inâyet, bir vech-i rahmet bulunduğu tecrübelerle sâbittir.

Bu iki cihette kalbden bir suâl çıktı. Acaba nûr hakkındaki bu yeni İstanbul hâdisesinde, vech-i adâlet ve rahmet nedir? Hâtıra böyle bir cevâb geldi ki:

Risâle-i Nûr’a, ehl-i ilim ve ehl-i dikkati ciddiyetle bakmaya ve tedkîk etmeye sevk etti. Elbette Risâle-i Nûr’u tedkîk eden bir âlim, insafı varsa tarafdâr olur. Ve Risâle-i Nûr, ulemâ dâiresinde İstanbul âfâkında tezâhür edecek. İşte vech-i rahmet ve inâyet.

Ama, kader-i İlâhînin vech-i adâleti şudur ki:

Risâle-i Nûr’un hakîkatiyle ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsiyle tezâhür eden fevkalâde îmânî hizmetlerin ehemmiyetli kısmını bîçâre tercümanına vermek sûretiyle ehl-i dünyâ ve ehl-i siyâset ve avâmın ve hakîkatsizlerin nazarında birinci derece zannedilen ve hakîkat nazarında, îmâna nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyâset-i İslâmiye ve hayat-ı ictimâiye-i ümmete dâir hizmeti, kâinâtta en büyük mes’ele ve vazîfe ve hizmet olan hakāik-i îmâniyenin hizmetine çalışmasına râcih gördüklerinden, o tercümana karşı arkadaşlarının pek ziyâde hüsn-ü zanları, ehl-i siyâsete, inkılâbcı bir siyâset-i İslâmiye fikrini vermek cihetinde, Risâle-i Nûr’a karşı hayât-ı ictimâiye noktasında cebhe almak ve fütûhâtına mâni‘ olmak, pek kuvvetle ihtimâli vardı.

251

Bunda hem hatâ, hem zarar büyüktür. Kader-i İlâhî, bu yanlışı tashîh etmek ve o ihtimâli izâle etmek ve öyle ümîd besleyenlerin ümidlerini ta‘dîl etmek için, en ziyâde öyle cihetlerde yardım ve iltihâka koşacak olan ulemâdan ve sâdâttan ve meşâyihten ve ahbâbdan ve hemşehrilerden birisini muârız çıkardı. O ifrâtı ta‘dîl edip adâlet etti. Size, kâinâtın en büyük mes’elesi olan îmân hizmeti yeter diye, bizi merhametkârâne o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra lillâhilhamd, o muârızı susturdu, o ateşi söndürdü. Fakat münâfıklar söndürmemek için çalışıyorlar.

İkinci Nokta: Bu dehşetli ihtikârdan çıkan kaht u galâ ve açlık ve zarûret, yaşamak damarını şiddetle yaralandırıyor. Bu yara, hissiyât-ı ulviye-i dîniyeyi bir derece susturmaya vesîle olup, ehl-i dalâlete yardım ediyor. Herkes midesini düşünmeye başlıyor. Kalb, hakîkatten ziyâde ekmeği düşünüp hayâta, yaşamaya yardıma koşup, vazîfe-i hakîkiyesini ikinci derece bırakır. Buna karşı Risâle-i Nûr’un şâkirdleri bir uzun Ramazân nazarıyla bakıp, keffâretü’z-zünûb bir riyâzet-i şer‘iyeye çevirebilirler. Alenen nakz-ı sıyâmla Ramazân’ın hürmetini kıran bedbahtlara gelen şu musîbet, ma‘sûmları da incitir. Fakat Risâle-i Nûr şâkirdleri ve ma‘sûmlar, o musîbeti lehlerine döndürüp, hayırlı bir riyâzete kalb ederler. Kanâat ve iktisâdla karşılarlar.

Üçüncü Nokta: İki mes’eledir. Birincisi: Müdakkik Hoca Sabrî, Feyzî’nin istihrâcına dâir Feyzî’ye yazdığı mektûb, güzeldir. Lâhikaya girdikten sonra, hocalar فٖیهِ نَظَرٌ dememek için, bazı kelimâtı ta‘dîl edildi.

Ezcümle, hâs yerine en ziyâde kelimesi konuldu. Münhasır ve yegâne kelimesi tayyedilip ve kâffe nazarına ehemmiyetli bir nazar gibi ta‘dîl edildi. Feyzî diyor: Büyük kardeşim Sabrî’nin bana karşı mektûbuna ve fehmimin tasdîkine pek çok teşekkür edip ellerinden öperim.

İkinci Mes’ele: İstanbul ulemâsının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müftiyü’l-Enâm olan eski fetvâ emîni, meşhûr Alî Rızâ Efendi, Birinci Şuâ‘, İşârât-ı Kur’âniye ve Âyetü’l-Kübrâ gibi risâleleri gördükten sonra, Risâle-i Nûr’un mühim bir talebesi olan Hâfız Emîn’e demiş ki:

252

Bedîüzzamân şu zamanda, dîn-i İslâm’a en büyük hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu; ve böyle bir zamanda, mahrûmiyet içinde, ferâgat-i nefis edip, yani dünyayı terk edip, böyle bir eser meydana getirmek, hiç kimseye müyesser olmadığını ve her sûretle şâyân-ı tebrîk olduğunu; ve Risâle-i Nûr, müceddid-i dîn olduğunu; ve Cenâb-ı Hakk, onu muvaffakun bilhayr eylesin, âmîn diyerek ve bazıların sakal bırakmamaklığına i‘tirâzları münâsebetiyle, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin ks pederleri olan Sultânü’l-Ulemâ’nın bir kıssasıyla onu müdâfaa edip, demiş:

Bu misillü, Bedîüzzamân’ın dahi, elbette bir ictihâdı vardır. İ‘tirâz edenler haksızdır demiş. Ve Hoca Mustafa’ya emretmiş, Söylediğimi yaz:

Bedîüzzamân’a kemâl-i hürmetle selâm ederim. Te’lîfâtınızın ikmâline hırz-ı cân ile duâ etmekteyim yani, rûha nusha olacak kadar kıymetdârdır. Bazı ulemâü’s-sû’un tenkîdine uğradığına müteessir olma. Zîrâ yemişli ağaç taşlanır Hâşiye, kaziyesi meşhurdur. Ve mücâhedâtınıza devam buyurun. Cenâb-ı Hakk ve Feyyâz-ı Mutlak âcilen murad ve matlûbunuza muvaffakun bilhayr eylesin. Bâkî Hakkın birliğine emânet olunuz.

Eski Fetvâ Emîni

Alî Rızâ

İşte böyle müdakkik ve ilim ve şerîat ve Kur’ân cihetinde bu zamanda söz sâhibi en büyük âlim böyle hükmetmiş. Risâle-i Nûr’un talebeleri, bu mes’eleyi ihtiyâten yabânîlere onun ismini vermekle teşhîr etmemek gerektir ve duâlarına onu dâhil etmek lâzımdır. Umûm kardeşlerimize selâm.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

253

[Üstâdımızın ehemmiyetli bir mektûbudur]

[122]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, sıddîk, müstakîm kardeşlerim,

Gāyet ciddî bir ihtâr ile bir hakîkati beyân etmeye lüzûm var. Şöyle ki:

لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ: sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîkî hâlini bilmedikleri için haksız olarak mübâreze etmesi, Aşere-i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek iki velî ve iki ehl-i hakîkat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukūt etmezler. Meğer bütün bütün zâhir-i şerîata muhâlif ve hatâ bir ictihâd ile hareket edilmiş ola. Bu sırra binâen وَالْكَاظِمٖینَ الْغَیْظَ وَالْعَافٖینَ عَنِ النَّاسِ daki ulüvv-ü cenâblık düstûruna ittibâen ve avâm-ı mü’minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla beraber, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risâle-i Nûr’un erkânlarının haksız i‘tirâzlara karşı haklı ve fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzûmuna binâen; ve ehl-i ilhâdın iki tâife-i ehl-i hakîkatin mâbeynindeki husûmetten istifâde ederek, birinin silâhıyla ve i‘tirâzıyla ötekini cerh edip, ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini de yere vurmak ve çürütmekten ictinâben, Risâle-i Nûr şâkirdleri bu mezkûr beş esasa binâen, muârızları hiddet ve tehevvürle ve mukābele-i bi'l-misil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini muhâfaza için medâr-ı i‘tirâz noktaları musâlahakârâne îzâh etmek ve cevâb vermek gerektir.

Çünki bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kāmeti mikdârınca bir buz parçası olan enâniyetini eritmiyor, bozmuyor, kendini ma‘zur biliyor. Ondan nizâ‘ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder. Ehl-i dalâlet istifâde ediyor. İstanbul’daki ma‘lûm i‘tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî meşreb ve nefs-i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşâd ve ehl-i hak, Risâle-i Nûr’a ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerinin ve mesleklerinin revâcını ve etbâ‘larının hüsn-ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i‘tirâz edecekler. Belki dehşetli mukābele etmek ihtimâli var. Böyle hâdiselerin

254

vukūunda, bizler, i‘tidâl-i demle ve sarsılmamakla ve adâvete girmemekle mukābele etmekle beraber, o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemektir.

[Fâş edilmesi hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbûr oldum]

Şöyle ki: Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi ve o şahs-ı ma‘nevîyi temsîl eden hâs şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsi Ferîd makamına mazhar oldukları için, değil husûsî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlaka ile Hicaz’da bulunan Kutb-u A‘zam'ın tasarrufundan hâriç olduğu gibi, onun da hükmü altına girmeye mecbûr değildir. Her zamanda bulunan iki imam gibi, Kutb-u A‘zam'ı tanımaya da mecbûr olmuyor.

Ben eskiden, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini, o imamlardan birisi zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı A‘zam’da ks kutbiyet ve gavsiyetle beraber, ferdiyet de bulunduğundan, âhirzamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risâle-i Nûr, o ferdiyet makamının mazharıdır. Gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binâen, Mekke-i Mükerreme’de dahi farz-ı muhâl olarak Risâle-i Nûr aleyhinde bir i‘tirâz Kutb-u A‘zam'dan dahi gelse, Risâle-i Nûr şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek Kutb-u A‘zam'ın i‘tirâzını iltifât ve selâm sûretinde telakkî edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı i‘tirâz noktaları o büyük üstâdlarına karşı îzâh ile, ellerini öpmektir.

Evet, kardeşlerim Bu zamanda öyle dehşetli cereyânlar ve hayatı ve cihânı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metânet ve i‘tidâl-i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir. Evet, یَسْتَحِبُّونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا عَلَی الْاٰخِرَةِ âyetinin sırr-ı işârîsiyle, âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde, dünyayı âhirete severek tercîh etmek ve kırılacak şişeyi bâkî elmasa bilerek rızâ ve sevinçle tercîh etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyâtın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli bir lezzeti, ilerideki bir batman sâfî lezzete tercîh etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı ve bir musîbetidir. O musîbet sırrıyla, mü’minler dahi, bazen ehl-i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar. Cenâb-ı Hakk, ehl-i îmânı ve Risâle-i Nûr şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin. Âmîn.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

255

[123]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Risâle-i Nûr’un intişârına ve fütûhâtına karşı gelen biri semâvî, biri arzî iki musîbete mukābele edecek olan ayrı bir inâyet-i İlâhiye cilvesi görülmeye başladı.

Arzî ve insanî olan musîbet, Isparta’da ve İstanbul’da olduğu gibi, Kastamonu’nun havâlîsinde de ehl-i dalâlet Risâle-i Nûr’un intişârına sed çekmek için, hâs talebelerin ve ciddî çalışanların şevklerini kırmak ve onlara fütûr vermek için, ayrı ayrı tarzlarda, umûmî bir plân dâhilinde taarruz ediliyor. Hâlislere fütûr veremediklerinden, başka meşgaleler bulmakla çalışmalarına zarar veriyorlar.

Semâvî musîbet ise, ihtikâr netîcesinde, hayat ve yaşamak hissi, hissiyât-ı dîniyeye galebe çalıp, ekser nâs midesini, maîşetini dâimâ düşünüyor. Hatta ekser fukarâ kısmından olan Risâle-i Nûr talebeleri, bu musîbete karşı çabalamak mecbûriyetiyle hakîkî ve en mühim vazîfesi olan neşir hizmetini bırakmaya mecbûr oluyor.

Hem insanların zihinleri, fikirleri, kasden ve bizzât hakāik-i îmâniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkaydlık bir vaz‘iyet almasından, bir tevakkuf devresi gelmesine mukābil, Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve rahmetiyle başka bir tarzda Risâle-i Nûr’un intişâr ve fütûhâtına meydan açmış. Ezcümle, İstanbul âfâkından yüksek ulemânın eski Fetvâ Emîni Alî Rızâ, Ahmed-i Şîrânî ve parlak vâizlerden Şemsî gibi zâtlar, Risâle-i Nûr’la ciddî ve takdîrkârâne münâsebetdârlığa başlamalarıdır.

Hem hâtırımızda olmadığı hâlde, yeni hurûfla tab‘ etmek üzere, başta Âyetü’l-Kübrâ’nın en mühim parçası yedi parça, bir mecmûada tab‘ etmek ve gençleri uyandıran üç-dört parça ayrı bir risâlede, Hâfız Mustafâ ile beraber tab‘ etmek için matbaaya gönderdik.

Hem mühim bir zât teşebbüs ediyor ki, mühim parçalardan bir kısmını Ankara’da, büyük rütbeli birisinin muâvenetiyle tab‘ etmek niyeti var. Ben şimdilik muvâfakat etmedim.

256

Velhâsıl, bir kapı kapansa, inâyet-i İlâhiye daha parlak kapıları Risâle-i Nûr yüzünden açıyor, yol veriyor. Risâle-i Nûr’un mektûb ve melfûz hurûfâtı adedince Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hamd ü senâ ve şükür olsun. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Buna binâen, bu tevakkuf ve muvakkaten fütûra merâk etmeyiniz. Zâten şimdiye kadar çalışmalar, tohumlar nev‘inden istikbâlde kâfî sünbüller verebilir. Farz-ı muhâl olarak, hiç çalışılmasa da yine kifâyet eder. Kat‘iyen takarrur etmiş ki, Risâle-i Nûr hakîkatlerine gıdaya ihtiyâç gibi bu zamanda ihtiyâç var. Bu ihtiyâç ise onu tevakkufta bırakmaz, işlettirecek inşâallâh.

Hâfız Mustafâ ile umûmunuza bedel görüştük, fakat pek az bir zamanda. Cenâb-ı Hakk, onu ve Tâhirî’yi tab‘ mes’elesinde muvaffak eylesin. Âmîn. Hâfız Alî’nin mektûbunda, medrese-i nûriyenin üstâdı olan Hacı Hâfız’la gāyet samîmâne ve uhuvvetkârâne görüşmeleri ve meşveretleri, bizleri çok mesrûr eyledi. Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Sabrî kardeş, hastaya Cenâb-ı Hakk şifâ versin. Duâ edildi. Öteki mes'ele, Hanefî mezhebinde hamil mâni‘ değil. Yalnız vaz‘-ı haml ile iddet biter. Fakat hamil vaktinde talâk menhîdir.

[124]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Nûr fabrikasının sâhibi, Birinci Şuâ‘ın dördüncü âyeti bahsinde, hakîkat-i İslâmiyetin yedi esası parlak bir sûrette isbat edildiği cümlesine dâir soruyor ki: Erkân-ı İslâmiyeyi beş biliyoruz. Hem vücûb-u zekât rüknü, risâlelerde ne sûretle îzâh edildiğini soruyor.

Elcevab: İslâm’ın rükünleri başkadır, hakîkat-i İslâmiyetin esasları yine başkadır. Hakîkat-i İslâmiyetin

257

esasları, altı erkân-ı îmâniye Hâşiyeile ve esâs-ı ubûdiyetki, İslâm’ın beş rüknü olan savm, salât, hac, zekât, kelime-i şehâdet mecmûunun hulâsasıdır. Risâle-i Nûr, altı rükn-ü îmânî ile bu esâs-ı ubûdiyeti isbat edip سَبْعُ الْمَثَانٖی cilvesine mazhariyeti muraddır.

Vücûb-u zekâtın îzâhından murad ise, zekâtın teferruât tafsîlâtı değil, belki zekâtın hayât-ı ictimâiyede derece-i lüzûmu ve ehemmiyetli kıymeti isbat edilmiş demektir. Evet, Risâle-i Nûr’dan evvel yazdığımız risâlelerde, hem Risâle-i Nûr’un müteaddid yerlerinde, vücûb-u zekâtın hayât-ı ictimâiyede ne derece ehemmiyetli olduğu kat‘iyen ve vâzıhan isbat edilmiş demektir. Birinci Şuâ‘ın âhirinde bir kardeşimizin mektûbu, şimdiki bize yazılacak nüshada yazılmasın. Münâsib görmediğiniz bir şeyi yazmayabilirsiniz.

Isparta’da, Risâle-i Nûr’un ders ve neşrine iki köşkünü bir zaman tahsîs eden kardeşimiz Şükrü Efendi’nin iki genç evlâdının vefâtı, beni müteessir etti. Çünki beş-altı yaşında iken, ma‘sûme kerîmesi yanıma geldikçe, her def‘a Adın nedir? soruyordum. Ma‘sûmâne, kemâl-i fahırla, Hayrunnisâ derdi. Beni şefkatle güldürüyordu. Cenâb-ı Hakk, o mübârek ma‘sûmeyi birden cennetine aldı, bu dünya cehenneminden kurtardı. Ve merhûm mahdûmu Hayatî ise, inşâallâh onu da Hayrunnisâ gibi günâhsız, ma‘sûm yaptı. Beraber cennet tarafına gittiler. Bu nokta-i nazardan ben o iki çocuğu tebrîk ediyorum. Ve peder ve vâlidelerini de hem ta‘ziye, hem ma‘nen tebrîk ediyorum ki, o iki evlâdları وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ sırrına mazhar oldular. Ben o ikisini, Risâle-i Nûr’un vefât eden şâkirdleri içinde duâlarımıza dâhil ettik.

Rüşdü Efendi benim tarafımdan, Şükrü Efendi’ye ta‘ziyenâmesi olan On Yedinci Mektûb’u benim yerimde okusun. Risâle-i Nûr’un kaptanı Sabrî, Nis adasındaki bir kardeşimiz, Onuncu Söz’ün tab‘ından sonra tehlikeden muhâfaza için kaç ay hânesinde saklayan ve peder ve vâlidesiyle, bizimle ciddî alâkadâr bulunan Veli Efendi’nin peder ve vâlidesinin vefât haberlerini yazıyor. Cenâb-ı Hakk onlara rahmet eylesin. Ben inşâallâh çok zaman onları ma‘nevî kazançlarıma şerîk edeceğim.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

258

[125]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Ben pek kat‘î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim netîcesinde kat‘î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki, Risâle-i Nûr’un hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişâf, inbisât, ferahlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı hâleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları i‘tirâf ediyor, Biz de hissediyoruz derler. Hatta size geçen sene yazdığım gibi, benim pek az gıda ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.

Hem İmâm-ı Şâfiî’den ra rivâyet var ki, Hâlis talebe-i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim demiş. Çünki rızıklarında vüs‘at ve bereket olur. Mâdem hakîkat budur ve mâdem hâlis talebe-i ulûm ünvânına Risâle-i Nûr şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler. Elbette şimdiki açlık ve kahta mukābil, Risâle-i Nûr hizmetini bırakmak ve zarûret-i maîşet özrüyle, maîşet peşine koşmak yerine en iyi çâre, şükür ve kanâat ve Risâle-i Nûr talebeliğine tam sarılmaktır.

Evet, her tarafta bu derd-i maîşet herkesi sarsıyor. Ehl-i dalâlet bundan istifâde eder. Ehl-i diyânet de kendini ma‘zur bilir, Zarûrettir, ne yapalım? der. Demek, Risâle-i Nûr şâkirdleri bu açlık ve zarûret musîbetine karşı, yine nûrla mukābele etmeli. Her şâkirdin vazîfesi, yalnız kendi îmânını kurtarmak değil, belki başkasının îmânlarını da muhâfaza etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddî devam ile olur.

Size yazmıştık ki, muârızlara adâvetle mukābele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl-i takvâ, ehl-i ilme karşı dostâne vaz‘iyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risâle-i Nûr’un zararına ve şâkirdlerinin salâbet ve metânetlerine ilişecek bir tarzda dâireniz içine sokmayınız. Öyleler niyet-i hâlisa ile girmezse, belki fütûr verirler. Eğer enâniyetli ve hodfurûş ise, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin metânetlerini kırarlar. Nazarlarını, Risâle-i Nûr’un hâricine çekip dağıtırlar. Şimdi çok dikkat ve metânet ve ihtiyât lâzımdır.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç