KASTAMONU LÂHİKASI

339

[167]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Evvelâ: Bu mübârek Ramazân-ı Şerîf’deki duâlar, ihlâs bulunmak şartıyla, inşâallâh makbûldür. Fakat maatteessüf, ekseriyetçe Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin nazarlarını dünyaya çevirmek ve huzûr-u kalbi bozmak için, bazı taarruzlar yüzünden o ihlâs, o huzûr-u tâm bir derece zedelenir. Merâk etmeyiniz. Her şeyi Cenâb-ı Hakk’a havâle edip, öyle taarruzlara ehemmiyet vermeyin. Âtıf’a da yazınız, merâk etmesin ve müteessir olmasın. O da bir kazâ-yı İlâhîdir. İnşâallâh, Sava Hâfız Mehmed’in hâdisesi gibi, Risâle-i Nûr’un lehine dönecektir. Hâşiye

Hem Âtıf’ın parlak hizmeti tevakkufa uğraması Hâşiye ve gerilemesi ve merhûm Mehmed Zühdü Bedevî’nin, yüksek ve geniş

340

hizmetinin perdelenmesini düşünmesi, beni ziyâde mahzûn ettiği hengâmda, elime bir mektûb verildi. O mektûb, o endişemi izâle etti. Risâle-i Nûr’un hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır diye kaide, yine hükmünü icrâ etti ki, Sabrî gibi Risâle-i Nûr’un gāyet büyük bir rüknünün büyük amcası ve Risâle-i Nûr’un bir kahramanı olan Tâhirî’nin eniştesi ve Risâle-i Nûr’un saff-ı evvelinde şâkirdlerinin başında bir zaman nâzırlık vazîfesini gören ve şimdiye kadar da Risâle-i Nûr hakkında kalbini bozmayan Büyük Hâfız Zühdü’nün samîmî kemâl-i sadâkat ve ihlâsı gösteren mektûbuyla, ve Hulûsî-i Sâlis Abdullâh Çavuş’un hâşiyesinde tasdîkle, bu eski ve yeni gayyûr kardeşimiz Büyük Hâfız Zühdü, resmiyete bakmayarak, Risâle-i Nûr’un mühim vazîfelerinden olan ma‘sûmlara Kur’ân dersini vermekle gösterildi ki, merhûm Zühdü Bedevî yerine, bu Büyük Zühdü’yü yeni veriyor. Ve Âtıf’ın tevakkufu yerine, bu müdakkik ve muktedir ve hatîb Büyük Hâfız Zühdü’yü fa‘âliyete getirdi. Cenâb-ı Hakk’a şükrediyoruz. Bugünden i‘tibâren, Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri içinde şirket-i ma‘neviye-i nûriyeden hissedâr olmasını ve ismiyle duâya girdiğini selâmımla beraber teblîğ ediniz. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm eder ve duâlarını ricâ ediyoruz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[168]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

[Birden hâtıra gelen bir mes’eledir]

Her şeyde, her musîbette, hususan beşer eliyle gelen zulümlü musîbetlerde, Risâle-i Kader’de beyân edildiği gibi iki sebeb var.

Biri, zâhiren esbâba bakan beşerdir. Diğeri, kader-i İlâhîdir. Beşer, zâhirî esbâba bakar, bazen yanlış eder, zulmeder. Fakat kader, başka noktalara bakar, adâlet eder. İşte bugünlerde elîm bir endişe ile Risâle-i Nûr dâiresine temas eden üç mes’ele, adâlet-i kaderiye noktasında ma‘nevî suâle cevâben ihtâr edildi.

341

Birinci Suâl: Neden fedâkâr, yüksek bir şefkati taşıyan vâlide, bu zamanda veledinin malından irsiyet almasından mahrûm edildi, kader müsâade eyledi?

Gelen cevâb şu: Vâlideler bu asırda bir aşılama sûretinde şefkatlerini yanlış bir tarzda sarf etmeleridir ki, Evlâdım şân ve şeref, rütbe, me’mûriyet kazansın diye, bütün kuvvetleriyle evlâdlarını dünyaya, mekteblere sevk ediyorlar. Hatta mütedeyyin de olsa, Kur’ânî ilimlerin okumasından çekip dünya ile bağlar. İşte bu şefkatin bu yanlışından, kader bu mahrumiyete mahkûm etti.

İkinci Suâl: Risâle-i Nûr’la münâsebetdâr bazı zâtlara acıdım. Neden pederinin malından hakkı iki sülüs iken, o haktan kısmen mahrumiyete kader-i İlâhî neden müsâade etti?

Gelen cevâb: Şu asırda öyle acîb bir aşılamakla, ebeveyne hürmet ve peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukābil bilâ-kayd ve şart kemâl-i hürmet ve itâat lâzım iken, ekseriyetle o hakîkî hürmet ve itâat bozulduğundan, iki sülüs almaktan zulmen mahrûm edildiler. Kader, onların kusuruna binâen müsâade etti. Kızlar ise, gerçi başka cihetlerde kusurları çok, fakat za‘fiyetlerine binâen, himâyetkâr ve şefkatkâr ellere ziyâde muhtâç bulunduklarından, hürmetlerini ve peder ve vâlidelerine karşı ihtiyâçlarını hassâsiyetle bir cihette ziyâdeleştirdiklerinden, beşerin zâlim eliyle, kardeşlerinin kısmen haklarını muvakkaten onlara vermeye müsâade etti.

Üçüncü Suâl: Bazı mütedeyyin zâtların, dünyadâr haremleri yüzünden ziyâde sıkıntı çekmeleri nedendir? Bu havâlîde bu nevi‘ hâdiseler çoktur.

Gelen cevâb: O mütedeyyin zâtlar, diyânetlerinin muktezâsı böyle serbestiyet-i nisvân zamanında öyle serbest kadınların vâsıtasıyla dünyaya girişmeleri hatâlarından, o kadınların eliyle tokat yemelerine kader müsâade etti. Mütebâkîsi, bir mübârek hanımın şuûrsuz müdâhalesiyle geri kaldı.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

342

[169]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Ramazân-ı Şerîf’den bir gün evvel gizli zındık düşmanlarım tarafından kuvvetli ihtimâl verdiğimiz ve doktorun tasdîkiyle bir zehirlenmek hastalığıyla harâretim doktorun ihbârıyla kırk dereceden geçmeye başlamış iken, adliye müddeî-i umûmîleri ve taharrî komiserleri menzilimi taharrîye geldiler. Ben sonra başımıza gelen bu dehşetli taarruzu bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile anlayarak ve şiddetli zehirli hastalığımı da ölüme gidiyor diye, Isparta vilâyetinde kıymetdâr kardeşlerim kucaklarında teslîm-i rûh edip o mübârek toprakta defin olmamı kalben niyâz ettim. Ve Hizb-i Kur’ânî'yi açtım birden bu âyet-i kerîme وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْیُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ karşıma çıktı. Bana bak dedi: Baktım, üç kuvvetli emâre ile, ma‘nâ-yı işârî cihetinde bana teselli veriyor. Şimdi başımıza gelen bu müsibeti hiçe indirdi. Ve Isparta’ya mevkūfen beşinci nefyimi o kalbî duâmın kabûl olmasına delîl eyledi.

Birinci emâre: Şeddeler sayılır, hesâb-ı ebcedî ile bin üç yüz altmış iki ederek, bu senenin Arabî aynı târîhine tevâfuk edip der: Sabreyle. Başına gelen kazâ-yı Rabbânîye teslîm ol. Sen inâyet gözü altındasın, merâk etme Gecelerde yapdığın tesbîhât ve tahmîdâta devam eyle.

Tahlîl: Üç ر altı yüz, dört ن iki yüz, bir س, bir م yüz; bir ص, bir ف, bir م iki yüz on; dört ك, bir ع yüz elli; üç ح, bir و, bir ی kırk; bir ل, dokuz ب, bir د, bir و, dört ا altmış iki; yekünü bin üç yüz altmış iki ederek bu senenin aynı târîhine ve başımıza gelen musîbetin aynı dakikasına tam tamına tevâfuku kuvvetli bir emâredir.

İkinci emâre: Bu âyetin ma‘nâsı tam tamına hakkımda me’mûlümün çok fevkınde aynen müşâhede ettim.

Üçüncü emâre: nin beyânına şimdilik lüzûm olmadığından yazdırılmadı.

Saîdü’n-Nûrsî

343

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

یَٓا اَللّٰهُ یَا رَحْمٰنُ یَا رَحٖیمُ یَا فَرْدُ یَا حَیُّ یَا قَیُّومُ یَا حَكَمُ یَا عَدْلُ یَا قُدُّوسُ

İsm-i A‘zam'ın hakkına ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine, bir kalem ile binler nüsha yazan Husrev’i ve mübârek yardımcılarını ve Nûrcu arkadaşlarını Cennetü’l-Firdevs’de saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmîn Ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede dâimâ muvaffak eyle. Âmîn Ve defter-i hasenâtlarına bu mecmûanın her bir harfine mukābil, bin hasene yazdır. Âmîn Ve Nûrların neşrinde sebât ve devam ve ihlâs ihsân eyle. Âmîn Âmîn Âmîn

Yâ Erhame’r-Râhimîn Umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini iki cihânda mes‘ûd eyle. Âmîn İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhâfaza eyle. Âmîn Ve bu âciz ve bîçâre Saîd’in kusûrâtını affeyle. Âmîn Âmîn Âmîn

Umûm Nûr Şâkirdleri Nâmına

Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç