
SAYFA 127
[67]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ كُلِّ دَٓاءٍ وَدَوَٓاءٍ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, gāyet şiddetli ve dehşetli hastalığım, gāyet merhametli ve çok sevâblı olarak âfiyete yerini bırakıp gitti. Çok büyük bir ni‘met, içinde bulunduğunu ben ve buradaki arkadaşlarım tasdîk ettik.
Hem Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ve hamdediyorum ki, sizlerin bu def‘aki hediye-i Ramazâniyeniz olan çok güzel nüshalarınız, bu bayramımı çok bayramları birden toplayan bir küllî bayram hükmüne geçti. Ve bilhassa ikinci Husrev olan birinci Tâhirî’nin gāyet dikkat ve tevâfuklu yazdığı risâleler beni o derece minnetdâr ve mesrûr ediyor ki, elimden gelse idi her bir nüshasına on altın lira verecektim. Bu derece kuvvetli bir şâkird Risâle-i Nûr’a sâhib çıkması, ümidlerimizi çok kuvvetlendirdi.
Sav kahramanlarının ve mübâreklerin karyelerine kendi karyesini, onların safına getirdi. Atabey Ağras onunla ve onun gibilerle iftihâr etmeli. Onun nüshalarında yanlışlar pek çok azdır. Yalnız, oralardaki nüshalarda ma‘nâsı anlaşılmayan bazı kelimeler varmış ki, istinsâhta öylece kaydedilmiş. Benim tashîhimden geçen nüshalara mukābele edilse iyi olur. O kuvvetli ve fedâkâr kardeşimizin ma‘sûm çocuklarının ve refîkasının yazdıkları risâleleri güzelce bir cild yaptık. Görenlere, hususan buradaki Risâle-i Nûr’un kadınlar dâiresindeki kızlar ve hanımlara gāyet te’sîrli ve câzibedâr bir numûne-i teşvîk oldu.
Aydın’lı Hasan’ın hakîkaten gāyet müstesnâ bir kalemi var ve yazılarında tam bir ihlâs görünüyor. Bu zât ne vakitten beri Risâle-i Nûr’a girdiğini ve ne hâlde olduğunu merâk ediyorum.
Bu def‘a Hulûsî’den uzun bir mektûb, Abdülmecîd vâsıtasıyla aldım. Elhak o kardeşimiz sebât ve metânet ve ihlâsta birinciliğini muhâfaza ediyor. Ben de Abdülmecîd vâsıtasıyla ona yazdım ki: Isparta’daki kardeşlerimize
SAYFA 128
yazdığım mektûblarda sen dahi bir muhâtabımsın, seninle muhâbere kesilmemiş diye yazdım. Husrev, Re’fet, Rüşdü’nün vaz‘iyetlerini de merâk ediyorum. Ve bilhassa Husrev ne hâldedir? Ve Nûr fabrikasının sâhibi Hâfız Alî rahat mıdır? Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[68]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Hâfız Alî’nin bu def‘aki mektûbu, birkaç cihette Risâle-i Nûr’a âit ikrâmât-ı İlâhiye ve Risâle-i Nûr talebelerinin birbiriyle bir cesedin a‘zâları gibi alâkadâr olduklarını gösterir.
Medrese-i nûriye olan Sav’ın ümmîleri Mustafâ ve Hüseyin kardeşlerimizin gördükleri rüya pek ma‘nîdârdır. Ve Isparta’nın Hâfız Ali’si Mehmed Zühdü’yle Hizbü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’nin ihtiyârsız istikbâline gelmeleri, o hizbin Risâle-i Nûr’a çok menfaatdâr olacağını gösteriyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, gittikçe Isparta, havâlîsiyle Risâle-i Nûr’a tam sâhib oluyor, yerleştiriyor. Bir Saîd, bir Husrev’e bedel, pek çok Saîd’leri, Husrev’leri yetiştiriyor. İkimizin çekilmesiyle daha ziyâde gayretle fa‘âliyete geçen nâşirleri yetiştiriyor.
Bu anda bu gelen kelimeler hâtırıma geldi. Üç Kerâmet-i Aleviye Risâle-i Nûr’a verdikleri kuvvet, üç Alî maddeten kalemleriyle o üç kerâmeti imza ediyorlar. Mübârek ve kıymetdâr Hacı Hâfız’ın çok kıymetdâr, çok fa‘âl ve sebâtkâr köyünde kahraman Ahmedlerin ve Mehmet’lerin gayretleri, bu havâlîde de o hâli onların vaz‘iyetlerini işitenleri, lâkaydları ve tembelleri gayrete şevke getiriyor. Hâfız Alî’nin bazı noktalarını ta‘bîr ve cevâb olarak Mehmed Feyzî’nin ve Emîn’in yazdıkları fıkrayı leffen gönderiyoruz.
SAYFA 129
Bu def‘a bana gelen risâleler içinde bazı mühimleri var. Kimin yazısı olduklarını bilemedim. Tahmînen Savlılarındır diyorum. Hakîkaten en lâzım risâleleri göndermişler. Eğer ben istese idim, bunları isteyecektim. Başta Tâhir olarak onları yazan zâtların defter-i a‘mâline Cenâb-ı Hakk her bir harfine mukābil on hasene ihsân eylesin. Âmîn. Umûm kardeşlerimize selâm ederiz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Azîz, sıddîk kardeşimiz Hâfız Alî Efendi,
Mektûbunuzda yazmış olduğunuz Sav ümmîlerinden kardeşimiz Mustafâ ve Hüseyin’in rüyaları, Üstâdımız hakkında tam tamına zâhir ta‘bîrini gözümüz ile gördük. Hem Risâle-i Nûr’un talebeleri telsiz telefon gibi ma‘nevî haber alıyorlar gibi bir hâdisedir.
Evet, Üstâdımızın tesbîhi kırıldı, yani mübârek gecelerde evrâd-ı muntazamasını tesbîhlerle çekmek vazîfesi parçalandı. Ehl-i dünyâ Hâşiyedoktorlarıyla Üstâdımızı muâyene edip bahânelerle, belki kendi hastahânelerinde misâfir etmek yüzde yüz ihtimâl vardı. Hem o tesbîh tanelerinin bir cihette sevâblarını onlar toplayacaktılar. Fakat Risâle-i Nûr’un şâkirdleri şifâ duâsıyla o tesbîhi tam toplattırdılar, devam ettirdiler. Ve fedâkâr şâkirdleri Üstâdımızı kucağına alıp onların hastahânelerindeki bakıcılarından daha mükemmel baktılar, ma‘nen misâfir ettiler. Mustafâ ve Hüseyin’in rüyalarını tam tamına ta‘bîr ettiler.
Evet, kardeşimiz Hâfız Alî’nin Risâle-i Nûr’un esası, menba‘ı olan beş yüz âyetten fazla olan âyât-ı Kur’âniyeden mürekkeb Virdü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’nin Hâfız Alî Efendi'ye akşamda gelmesiyle, gecede ve fecirde Risâle-i Nûr şâkirdlerinin erkânları, kahramanları aynı gecede ve fecrinde Hâfız Alî Efendi'nin yanına gelmeleri, şübhesiz
SAYFA 130
o mübârek Hizbü’l-Ekber’in bir kerâmeti olduğunu biz de tasdîk ediyoruz. Hem kardeşimiz Hâfız Alî’nin husûsî bir mektûbunu arzu etmek münâsebetiyle, Üstâdımız son mektûbunda Nûr fabrikası sâhibi nasıl? diye yazmasıyla, kardeşimiz büyük Hâfız Alî’nin bu def‘a yoldaki mektûbunun ma‘nâ-yı işârîsini bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile hissetmiş gibi bu mektûbu yazması, ihlâsının bir nevi‘ kerâmeti olduğunu hissettik.
Bunların münâsebetiyle yirmi günden beri Üstâdımız musırrâne tekrar ettiği bir mes’elenin ucunda garîb bir vâkıa gördük. Şöyle ki: Yirmi günden beri bizlere ısrâr ile diyordu: İki-üç rızık, benim rızkım içine girmiş, ben yiyemiyorum. Feyzî, birisi senin rızkın olmak kanâatim geliyor. İkisi daha var. Herhalde ehemmiyetli iki misafirim olacak. Çünki ben bunu Barla’da çok tecrübe ettim. Ne vakit ehemmiyetli bir misafirim gelecek, herhalde o vakte yakın bir rızık benim rızkım içine girdiğini benim kat‘î kanâatim gelmişti. Şimdi daha ehemmiyetli görüyorum. Ya Isparta’dan veyâhûd başka yerden ehemmiyetli misafirim olacak. Bu hâdiseyi yirmi-otuz gündür musırrâne bize söylüyordu. Şimdi birdenbire hiç hâtır ve hayâle gelmeyen kardeşi Abdülmecîd Efendi’nin büyük oğlu Nihâd, pederinden izin almadan, bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile o dehşetli hastalık zamanında kendi parasıyla Ankara’ya gidip merhûm Abdurrahmân’ın oğlu Vahdet’i görüp, Gel beraber amcamıza gideceğiz deyip acele olarak o geldi. Vahdet de gelmek üzeredir. İnşâallâh bahara kadar Üstâdımızın yanında kalacaklar.
Üstâdımız diyor ki: Bu dehşetli hastalıktan sonra, nisbeten en ziyâde alâkadâr olduğum iki biraderzâdelerim, belki eski zamanda Abdülmecîd ve Abdurrahmân’ın sisteminde bir küçük Abdülmecîd ve bir küçük Abdurrahmân medâr-ı teselli olarak Cenâb-ı Hakk Feyzî’yle ihsân etti. Oradaki umûm kardeşlerimize Üstâdımızla beraber çok selâm ve duâ ve istid‘â ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden ve âhiret kardeşlerinizden
Emîn ve Küçük Husrev olan Feyzî
SAYFA 131
[69]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Bu günlerde iki ince mes’ele kalbe geldi. Vaktinde kaleme alamadım. O vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakîkatlere birer işâret ederiz:
Birincisi: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbîhâtında yaptığı tekâsülüne binâen dedim: Namazdan sonraki tesbîhâtlar, tarîkat-i Muhammediyedir asm. Ve velâyet-i Ahmediyenin asm bir evrâdıdır. O nokta-i nazarda ehemmiyeti büyüktür. Sonra bu kelimenin hakîkati böyle inkişâf etti:
Nasıl ki risâlete inkılâb eden velâyet-i Ahmediye asm bütün velâyetlerin fevkındedir. Öyle de, o velâyetin tarîkati de ve o velâyet-i kübrânın evrâd-ı mahsûsası olan farz namazların akabindeki tesbîhâtlar da, o derece sâir tarîkatlerin ve evrâdların fevkındedir.
Ve bu sır dahi şöyle inkişâf etti: Nasıl zikir dâiresinde bir mecliste veyâhûd bir mescidde, hatme-i Nakşiyede, birbiriyle alâkadâr hey’et-i mecmûada nûrânî bir vaz‘iyet hissediliyor. Öyle de, kalbi hüşyâr bir zât, namazdan sonra سُبْحَانَ اللّٰهِ, سُبْحَانَ اللّٰهِ deyip tesbîhi çekerken, o dâire-i zikrin reîsi olan Zât-ı Ahmediye’nin asm muvâcehesinde, tesbîh elinde, yüz milyon adamın tesbîh çektiklerini ma‘nen hisseder. O azamet ve ulviyet ile سُبْحَانَ اللّٰهِ, سُبْحَانَ اللّٰهِ der.
Sonra o serzâkirin emr-i ma‘nevîsiyle, ona ittibâen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği vakit, o halka-i zikrin ve o geniş dâiresi bulunan hatme-i Ahmediyenin asm dâiresinde yüz milyon mürîdlerin اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ diye olan hamdlerinden tezâhür eden azametli bir hamdi düşünerek, içinde kendisi de اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile iştirâk eder ve hâkezâ اَللّٰهُ اَكْبَرُ, اَللّٰهُ اَكْبَرُ der. Duâdan sonra da otuz üç def‘a لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der.
Sonra o tarîkat-i Ahmediyenin asm halka-i zikrinde ve hatme-i kübrâsında o sâbık ma‘nâ ile o ihvân-ı tarîkatı nazara alıp, o halkanın serzâkiri olan Zât-ı Ahmediye’ye asm müteveccih olup اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَیْكَ یَا رَسُولَ اللّٰهِ der, diye anladım ve hissettim ve hayâlen gördüm. Demek tesbîhât-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti vardır.
SAYFA 132
İkinci Mes’ele: Otuz birinci âyetin işâretinin beyânında یَسْتَحِبُّونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا عَلَی الْاٰخِرَةِ bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hâssası şudur ki, hayât-ı dünyeviyeyi, hayât-ı bâkiyeye bilerek tercîh ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını, bâkî elmaslara bildiği hâlde tercîh etmek bir düstûr hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtâr edildi ki:
Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa, sâir a‘zâ vazîfelerini kısmen bırakıp onun imdâdına koşar. Öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı; ve zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede derc edilen bir cihâz-ı insanî, çok esbâbla yaralanmış sâir letâifi kendiyle meşgul edip sukūt ettirmeye başlamış. Vazîfe-i hakîkiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.
Hem nasıl ki bir câzibedâr, sefîhâne ve sarhoşâne, şa‘şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o câzibeye kapılıp hakîkî vazîfelerini ta‘tîl ederek iştirâk ediyorlar. Öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı ictimâiyesi öyle dehşetli, fakat câzibeli ve elîm, fakat merâklı bir vaz‘iyet almış ki, insanın ulvî latîfelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmârenin arkasına düşürüp, pervâne gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet, hayât-ı dünyeviyenin muhâfazası için zarûret derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercîh edilmesine ruhsat-ı şer‘iye var. Fakat yalnız bir ihtiyaca binâen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercîh edilmez, ruhsât yoktur. Hâlbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyâç ve âdî bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr-u dîniyeyi terk eder.
Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda isrâfât ile ve iktisâdsızlık ve kanâatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zarûret, maîşet ziyâdeleşmesiyle, o derece o damar yaralanmış ve şerâit-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemâdiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayâta celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcet-i hayatiyeyi, büyük bir mes’ele-i dîniyeye tercîh ettiriyor.
SAYFA 133
Bu acîb asrın bu acîb hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın tiryâk-misâl ilaçlarının nâşiri olan Risâle-i Nûr dayanabilir. Ve onun metîn, sarsılmaz, sebâtkâr, hâlis, sâdık, fedâkâr şâkirdleri mukāvemet edebilir. Öyle ise, her şeyden evvel onun dâiresine girmeli. Sadâkatle, tam metânet ve ciddî ihlâs ve tam i‘timâd ile ona yapışmak lâzım ki, o acîb hastalığın te’sîrinden kurtulsun.
Saîdü’n-Nûrsî
[70]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, sebâtkâr, metîn kardeşlerim,
Sizin fa‘âliyetiniz ve sebâtkârâne çalışmanız, Risâle-i Nûr dâiresinin zenbereği hükmünde bizleri ve çok yerleri harekete getiriyorsunuz. Allâh sizden ebeden râzı olsun. Âmîn, bin âmîn.
Size, Hizbü’l-Kur’ânî’den evvel gönderilen Risâle-i Nûr’un Virdü’l-A‘zam’ına ilhâk etmek için bir parçayı yazdık. Bir parçayı da Yirmi Dokuzuncu Lem‘a'da yerini gösterdik. Benim husûsî tefekkürâtım o nev‘den olduğu cihetle bana ihtâr edildi, ben de yazdım.
Sâniyen: Birkaç gün evvel size gönderdiğim son mektûbdaki, hayât-ı dünyeviyenin hayat-ı dîniyeye galebe etmesine dâir ikinci mes’elesi münâsebetiyle gāyet ince ve kaleme alınmaz bir ma‘nâ kalbe zâhir oldu. Yalnız gāyet kısa o ma‘nâya işâret edeceğim. Şöyle ki:
Bu acîb asrın hayatperest ehl-i dalâleti aldatan, sarhoş eden, fânîlerden sûrî aldıkları zevki gāyet acı ve elîm olduğunu ve ehl-i îmânın ve hidâyetin aynı yerde ve o fâniyâtta bâkıyâne ve ulvî bir zevk bulunduğunu gördüm ve hissettim, fakat ifade edemiyorum.
Risâle-i Nûr’un müteaddid yerinde nasıl isbat etmiş ki, ehl-i dalâlet için, zaman-ı hâzırdan mâadâ her şey ma‘dûm ve firâkların elemleriyle doludur. Ehl-i hidâyet için mâzî, müstakbel müştemelâtıyla mevcûddur, nûrludur.
SAYFA 134
Aynen öyle de, fâniyâtta, yani geçmiş, muvakkat vaz‘iyetler, ehl-i dünyâ için fenâ-yı mutlak karanlıklarında ma‘dûmdur, ehl-i hidâyet için mevcûddur, diye gördüm.
Çünki eski zamanda çok alâkadâr olduğum zevkli veya kıymetli ve şerefli muvakkat vaz‘iyetleri mütehassirâne hâtırladım, müştâkāne arzuladım. Neden bu mübârek vaz‘iyetler mâzîde kalıp fânî olsun? düşünürken, îmân-ı billâh nûru ihtâr etti ki: O vaz‘iyetler gerçi sûreten fânîdirler, birkaç cihette mevcûddurlar. Çünki Cenâb-ı Hakk’ın bâkî isimlerinin cilveleri olan o vaz‘iyetler, dâire-i ilimde ve elvâh-ı mahfûzada ve elvâh-ı misâliyede bâkî oldukları gibi; nûr-u îmânın verdiği bâkıyâne münâsebet noktasında fevkazzaman bir vaz‘iyette mevcûddurlar. Sen o vaz‘iyetleri çok cihetle ve çok ma‘nevî sinemalarla görebilir ve girebilirsin diye anladım. Ve dedim: Mâdem Allâh var, her şey var darb-ı mesel cümlesi, bu büyük hakîkati ifade eder. Kimin için Allâh varsa, yani Allâh’ı bilse, her şey mevcûddur. Kim Allâh’ı bilmezse, ona her şey ma‘dûmdur, diye delâlet eder. Demek elîm, karanlıklı, tahassürlü bir dirhem zevki, aynı yerde yüz derece ziyâde dâimî, elemsiz bir zevke, sefâhetle tercîh edenler, aks-i maksûdlarıyla aynı zevkte elîm elemler alır.
Sâlisen: Şahsen görmediğim ve yazılarıyla çok def‘a görüştüğüm yeni meydana çıkan Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden medrese-i nûriye olan Sav’ın ve Hacılar-ı Kebîr gibi köylülerin hâlis şâkirdleriyle hayâlen çok meşgul oluyoruz.
Aydın şehri eskide Risâle-i Nûr’un mühim bir merkezi olmak ümîdimiz vardı. O ümîdim kırılmıştı. Şimdilik Aydın’lı Hasan nâmında mümtâz kalemi ile ve isâbetli dirâyeti ile ve hâlis sadâkati ile Risâle-i Nûr dâiresinde, hususan Mehmed Zühdü gibi ehemmiyetli bir rükünle el ele verip çalışmakla, o kırılmış ümîdimi canlandırdı. Burada bulunan kardeşlerimizle beraber oradaki bütün Risâle-i Nûr talebelerine selâm ve duâ ve istid‘â ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 135
[71]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابَاتِ قِرَٓائَةِ حُرُوفَاتِ الْقُرْاٰنِ الَّتٖی قَرَأْتُمُوهَا بِنِیَّتِنَا فٖی رَمَضَانَ
Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,
Hâfız Alî’nin bu def‘aki mektûbunda çok mübârek duâları, beni ve bizi en derin ruhumuzdan mesrûr edip şükre sevk etti. Ve her musîbetzedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere, ma‘nâ-yı işârîsiyle meded-res ve halâskâr ve şifâ ve medâr-ı sürûr olan اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ve اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ یُسْرًا her musîbetzedeye baktığı gibi, bu geçen hastalık cihetiyle bize de bakıyor. Evet, Hâfız Alî o noktayı tam görmüş. Ben de tasdîken derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezâuf etse idi, bizlere kazandırdığı netîceye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu. Fakat Hâfız Alî’nin kendi üstâdı hakkında, benim haddimden pek çok ziyâde isnâd ettiği meziyet ve ma‘sûmiyeti, onun ma‘sûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil, belki bir nevi‘ duâ olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Alî’nin, Sava gibi yerler, karyeler ve Isparta birer medrese-i nûriye hükmüne geçmesi ve Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdleri hârikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki âlem-i İslâm’ı mesrûr ve müferrah eden bir hakîkatli haber telakkî ediyoruz.
Âhir fıkrasında, Muhbir-i Sâdık’ın asm haber verdiği, Ma‘nevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemîn hemen hemen gelmesi, diye fıkrasına bütün rûh u cânımız ile rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz, temennî ediyoruz.
Fakat biz Risâle-i Nûr şâkirdleri ise, vazîfemiz hizmettir. Vazîfe-i İlâhiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazîfesine binâ etmekle bir nevi‘ tecrübe yapmamak olmakla beraber, kemiyete değil, keyfiyete bakmak, hem çoktan beri sukūt-u ahlâka ve hayât-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercîh ettirmeye sevk eden dehşetli esbâb altında Risâle-i Nûr’un
SAYFA 136
şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkaların ve dalâletlerin savletlerini kırması ve yüz binler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve her biri yüze ve bine mukābil, yüzer ve binler hakîkî mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sâdık’ın asm ihbârını aynen tasdîk etmiş ve vukūâtla isbat etmiş ve inşâallâh daha edecek. Ve öyle kökleşmiş ki, inşâallâh hiç bir kuvvet Anadolu’nun sînesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayâtın geniş dâiresinde, asıl sâhibleri olan, yani Mehdî ve şâkirdleri Cenâb-ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizden seyredip Allâh’a şükrederiz.
Mu‘cizâtlı Kur’ân’ımızı hâfızlara okutmak ve onların bazı sehivleri bulmak münâsebetiyle onlara yazdığım bir mektûbun sûretini, buna merbût olarak size de gönderiyorum.
Hâfız Alî’nin kıymetdâr bir kardeşimiz olan Aydın’lı Hasan Âtıf hakkında medhi ve tafsîli, bizi minnetdâr etti. O kardeşimiz de hâslar içinde her sabah yanımızdadır.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Husrev’in Kur’ânlarını bütün Ramazân’da birer hatmeyi okumak için İnebolu ve Küre’de hâfızların tashîhâtları münâsebetiyle onlara yazılan mektûbun bir sûretidir.
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizi tebrîk ediyoruz. Hakîkaten müdakkik hâfızlarsınız. Husrev’in yazdığı Kur’ân’da incecik sehivlerini bulmanız, hıfzınızın kuvvetine tam delâlet ediyor. Bizler size minnetdâr olduk ve teşekkür ediyoruz. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebeden râzı olsun. Bu münâsebetle Risâle-i Nûr’un kahramanı olan Husrev, Risâle-i Nûr’un hizmetinde gösterdiği hârikaları numûne olmak için bir kısmını beyân edeceğiz. Şöyle ki:
SAYFA 137
Bu zât, dokuz-on sene zarfında dört yüz risâle kadar dikkatli ve tevâfuklu olarak Risâle-i Nûr’dan yazdığı gibi, hâfız olmadığı hâlde yazdığı iki mükemmel Kur’ân ile ve üçüncüsü müteferrik bir sûrette gözle görünür bir nevi‘ i‘câz-ı Kur’ân’ı gösterir bir tarzda üç Kur’ân’ı yazmış. Tam mukābele edilmeden bize gelmiş, biz de mukābele etmeden size göndermiştik. Sizler de kemâl-i dikkatle, hareke ve harflerde gördüğünüz kırk-elli sehiv, Husrev’in kaleminin ne derece hârika olduğunu gösterir. Çünki her Kur’ân’ın üç yüzbin altı yüz yirmi harfinde ve o kadar hareke ve sükûnlarında yalnız kırk-elli sehiv bulunması, o kalemin isâbette hârika olduğunu gösterir.
Latîftir ki, Husrev’in sehvini bulan bir zât, iki harfte bir sehiv etmiş. Husrev, yüz bin harfte bir sehiv etmiş. Tashîh eden, iki harfte noktayı bırakıp sehiv etmiş. Demek o dikkatli hâfızın o sehvi, Husrev’in o sehvini affettiriyor.
Hem bu Husrev’in kalemi gibi fikri, kalbi de o nisbette hârika diyebiliriz. Risâle-i Nûr’a karşı irtibâtı ve iştiyâkı ve kanâati gittikçe terakkî ve inkişâf ediyor. Hiç bir hâdise onu sarsmıyor, fütûr vermiyor. Hem onun bir hârikası odur ki, Risâle-i Nûr’a beş sene yabânî kaldığı hâlde, birden intisâb edip bir ay zarfında on dört risâleyi Risâle-i Nûr’dan yazmış.
Hem Kur’ân’ın gözle görülen bir nevi‘ lem‘a-i i‘câziyeyi, beş-altı mushafta işaretler yaptım. Hatt-ı Arabî-i Kur’ânîleri mükemmel olan kardeşlerime taksîm ettim. Bunların içinde hatt-ı Arabî-i Kur’ân’da Husrev onlara yetişemediği hâlde, birden umûm o kâtiblere ve hatt-ı Arabî muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı Arabîde en mümtâz kardeşlerimizden on derece geçti. Umûmen onlar tasdîk edip, Evet, bizden geçti. Biz ona yetişemiyoruz dediler. Demek Husrev’in kalemi, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ve Risâle-i Nûr’un mu‘cizevârî kerâmetleri ve hârikalarıdır.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 138
[72]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu def‘a gelen Halîl İbrâhîm’in Risâle-i Nûr’a gāyet kuvvetli irtibâtını ve gāyet yüksek derece-i takdîrini ve fevkalâde sadâkat ve ihlâsını gösteren mektûbu lâhikaya girdi. Benim bedelime ona yazınız ki: Dâimâ onu Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir rüknü ve gāyet kuvvetli ve emniyetli bir sâhibi olarak dâimâ nazarımızda kıymetini muhâfaza ediyor. Belki terakkî ediyor. İnce Mehmed ve Hâfız Mehmed Efendi gibi Risâle-i Nûr’a alâkadâr olanları, Risâle-i Nûr hâs talebeleri içinde her gün pek çok def‘alar duâ ve ma‘nevî kazançlarda hissedârdırlar. Hem size hitâb ettiğim zaman, dâimâ Halîl İbrâhîm ve Hulûsî’yi içinizde düşünüp öyle konuşuyorum.
Size iki-üç mektûb gönderdim. Onların vusûlünden haber alamadım. Bu def‘a da evvelce hayât-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercîh etmeye dâir yazılan iki parçaya tetimme olarak bu mektûba merbût bu gelen fıkrayı gönderdim.
Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum. Ve onların duâlarını istiyorum. Bu şiddetli soğukta oradaki zayıf kardeşlerimizi düşünüyoruz. Cenâb-ı Hakk sıhhat ve selâmet ihsân eylesin. Ve Husrev ve Rüşdü ne hâldedirler? Onu da merâk ediyorum.
Kardeşiniz ve duânıza çok muhtâç
Saîdü’n-Nûrsî
[Evvelce, hayât-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercîh etmeye dâir yazılan iki parçaya tetimmedir]
Bu acîb asrın hayât-ı dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşamak şerâitini ağırlatması ve çok etmesi ve hâcât-ı gayr-i zarûriyeyi görenekle, tiryâkî ve mübtelâ etmekle hâcât-ı zarûriye derecesine getirmesiyle hayatı ve yaşamayı,
SAYFA 139
herkesin her vakitte en büyük maksad ve gāyesi yapmıştır. Onunla hayat-ı dîniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı ya sed çeker veya ikinci, üçüncü derecede bırakır. Bu hatâsının cezâsı olarak öyle dehşetli bir tokat yedi ki, dünyayı başına cehennem eyledi. İşte bu dehşetli musîbette, ehl-i diyânet dahi büyük bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar.
Ezcümle: Ben gördüm ki, ehl-i diyânet, belki de ehl-i takvâ bir kısım zâtlar, bizimle gāyet ciddî alâkadârlık peydâ ettiler. Bir-iki zâtta gördüm ki, diyâneti ister ve yapmasını sever, tâ ki hayat-ı dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, işi rast gelsin. Hatta tarîkati, keşif ve kerâmet için ister. Demek âhiret arzusunu ve dînî vezâifin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki, saâdet-i uhreviye gibi saadet-i dünyeviyeye dahi medâr olan hakāik-i dîniyenin fevâid-i dünyeviyesi, yalnız müreccih tercîh edici ve teşvîk edici derecesinde olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o amel-i hayrın yapmasına sebeb o fâide olsa, o ameli ibtâl eder. Lâakal ihlâsı kırılır, sevâbı kaçar.
Bu hasta ve gaddâr ve bedbaht asrın belâ ve vebâsından ve zulüm ve zulümâtından en mücerreb bir kurtarıcı, Risâle-i Nûr’un mîzânları ve muvâzeneleri ile, neşrettiği nûr olduğunu kırk bin şâhid vardır. Demek Risâle-i Nûr’un dâiresine yakın bulunanlar, içine girmezse, tehlike ihtimâli kavîdir.
Evet, یَسْتَحِبُّونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا عَلَی الْاٰخِرَةِ işaretiyle, bu asır, hayât-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, ehl-i İslâma da bilerek, severek tercîh ettirdi. Hem bin üç yüz otuz dört tarihinden başlayıp, öyle bir rejim ehl-i İslâm içine de sokuldu. Evet, عَلَی الْاٰخِرَةِ cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz üç veya dört ederek, aynı vakitte, eski harb-i umûmî’de İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla, muâhede şartlarını, dünyayı dine tercîh rejimi mebdeine tevâfuk ediyor. İki-üç sene sonra bilfiil netîceleri görüldü.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 140
[73]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ النُّورِ
Azîz kardeşlerim,
Bu şiddetli soğukta sizden haber almadığım için merâk eyliyorum. Size, bu soğuğun bana verdiği şefkatli bir endişeden çıkan arkadaki mes’eleyi gönderiyorum. Belki size de fâidesi olur. Hem buraca fâidesi görülen haşre dâir parçaları Onuncu Söz’ün âhirinde toplayıp, bir lâhikası hükmüne gelmiştir. Birinci parça, Dokuzuncu Şuâ‘ olan Mukaddeme-i Haşriye, Onuncu Söz’ün arkasında yazılacak. Ve bunun arkasında, o Mukaddeme-i Haşriye’nin birinci makamının yerinde ve bedeline Otuzuncu Lem‘a'nın İsm-i Hayy’a dâir dördüncü bir remiz yazılacak. Bunun arkasında, İkinci Şuâ‘ olan Tevhîd Risâlesi’nin haşri isbatına dâir hâtimesinin başından, tâ Bu haşrin dört mes’elesi şimdilik yeter. Yine sadedimize dönüyoruz. cümlesine kadar yazılacak. Sonra bunun arkasında İhtiyâr Lem‘ası’nın Beşinci Recâ’sının ortasından başlayan, Evet, nass-ı hadîs ile, nev‘-i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyânın ilâ-âhirihî, tâ Altıncı Recâ’ya kadar yazılacak.
Eğer haşre âit sâir risâlelerde bunlar gibi parçaları varsa, münâsib görseniz ilâve edersiniz. Bunların hey’et-i mecmûasının te’sîri büyüktür. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm edip keyiflerini soruyoruz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[Gāyet ehemmiyetlidir]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber ma‘nevî ve şiddetli bir soğuk ve musîbet-i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, sefâletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtâr edildi ki: Böyle musîbetlerde kâfir de olsa, hakkında bir nevi‘ rahmet ve mükâfât vardır ki, o musîbet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle