KASTAMONU LÂHİKASI

308

[153]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu def‘a beni çok mesrûr eden ve şükre sevk eden ve bu sıralarda hâsıl olan endişemi izâle eden ve Isparta vilâyeti ma‘nevî Medresetü’z-Zehrâ olduğunu ve Isparta şâkirdleri sebâtta ve sadâkatte her yere fâik olduklarını gösteren Risâle-i Nûr erkânlarından üç-dört mektûb ve o mektûbda isimleri bulunan hâs kardeşlerimin, Risâle-i Nûr’a hizmet ve kalemleriyle yardım cihetinde bize gösterdikleri fedâkârâne ulüvv-ü cenâb, böyle bir zamanda ve böyle bir mevsimde gāyet parlak bir inâyet-i Rabbâniye olduğuna kanâatimiz var.

Nûr fabrikasındaki Alî’ler ve Tâhirî’nin istedikleri mu‘cizeli Kur’ân’ımızla, İ‘câz-ı Kur’ân zeyilleriyle beraber İstanbul’da Hâfız Emîn’in yanındadır. Okutturuyorlar ve yazdırıyorlar. İsterseniz benim nüshamı Hâfız Emîn’den alınız, onun yerine güzelce zeyilli nüshanızdan birisini veriniz, yanında kalsın.

Kur’ân’ın son yazılan nüshasını da lüzûm olduğu ve bilfiil tab‘ etmek için geldiğiniz zaman İstanbul’a göndereceğim. Husrev’in uzun ve te’sîrli ve kıymetdâr mektûbu ve hâşiyesinde kahraman Rüşdü’nün küçücük mektûbu ve pek çok alâkadâr olduğum ehemmiyetli kardeşlerimin kalemleriyle bize yardımları ve Risâle-i Nûr ile iştigali her şeye tercîh etmeleri ve Husrev’in de mütemâdiyen, geleliden beri çalışması isbat ediyor ki, Isparta tamamıyla Risâle-i Nûr’a sâhib olmuş ve bir Saîd yerinde bin Saîd bulmuş. Cenâb-ı Hakk’a nihâyetsiz şükür, senâ ve hamd olsun.

Mu‘cizeli Kur’ân’ımızın matbaa ve teclîd masrafı otuz bin liraya çıkması cihetiyle, bu azîm mes’ele şimdilik te’hîr etmesine mecbûriyet var. Re’fet Bey’in bizi hayrete düşüren hayretli ve garîb mektûbunun başındaki kısmını, lâhikaya medâr-ı ibret olarak yazıyoruz. Ve bilhassa Ene ve Zerre nâmındaki Otuzuncu Söz’ü her mü’minin ezber etmesi zarûrîdir demesi; ve o eserin kırâatinden sonra Barla’da Abdurrahîm nâmını kazanan ve yâ Rahîm, yâ Rahîm zikrini bize işittiren mübârek kedinin bir kardeşi olarak diğer mübârek bir kedi, Ezân-ı Muhammedî’yi asm müştâkāne, insan gibi dinlemesi, bize de sizin kadar hayret ve sürûr verdi. Ve Ezân-ı Muhammedî’yi asm tam zuhûruna işâret müjdesi telakkî ettik. Ve Kâtib Osmân

309

ve Mehmed Zühdü gibi hizmet-i Kur’âniyede eski ve ehemmiyetli ve kıymetdâr Tenekeci Mehmed’in de rüyası ehemmiyetlidir. Allâh hayretsin. Isparta için çok hayırdır. Onun içinde ehemmiyetli bir müjde var.

Re’fet kardeşimizin mektûbu dört cihetle beni memnûn etmiş. Zâten eskiden beri Husrev, Re’fet, Rüşdü hayâlimde, tasavvurumda birleşmişler. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, onlardan ümîd ettiğim kemâl-i sadâkat ve sebât devam ediyor.

Hem Husrev’in ve Hâfız Alî’nin mektûblarında isimleri bulunan sebâtkâr kardeşlerime ve Kâtib Osmân ve Mehmed Zühdü ve Isparta Hâfız Ali’si ve Sava kahramânlarına birer birer selâm ve duâ ediyoruz.

Şimdi bu mektûbu yazarken, Risâle-i Nûr santrali Sabrî’nin mektûbunu Emîn getirdi. Açtık, yağmursuzluk bahsine dâir Risâle-i Münâcât’ın kesretle yazılması bereketiyle yağmurun gelmesi ve rahmet-i İlâhiyenin fakîr fukarâya imdâd eylemesini yazdığını gördük. Benim için ehemmiyetli bir mes’eleyi halletti.

Burada da yağmura şedîd ihtiyâç vardı. Yağmur gelecek hiç bir alâmet hissetmiyorduk. Bu kaht zamanında yağmursuzluk, fakir-fukarâya çok ağır gelmişti. Üç def‘a namazdan sonra, ma‘sûm fukarâları ve aç kalan hayvanları ve Risâle-i Nûr’u şefâatçi yapıp duâ ettik. Birden aynı gecede, me’mûlümüzün fevkınde, duânın tam kabûlünü gördük. Ben hayretle, bu cüz’î duâmız, bu küllî mes’eleye ne derece dahli olduğunu bilemedim. Dedim: Her hâlde çok mühim duâlara, duâmızda binden bir hissesi olmuş. Şimdi tahakkuk etti ki, Isparta nûrânîleri, nûrlu ma‘nevî duâları, bizi de o rahmetten hissedâr eyledi. Hatta o duâma arkamdan âmîn diyenlerden Feyzî’ye bu ma‘nâyı, bu hayretimi de ona şimdi söyledim. Evvelce söylese idim, onun hüsn-ü zannını ta‘dîl edemeyecektim. Çünki o, üstâdına en büyük hisse veriyor. Salât-ı Münciye'de selâm ve âl ilâve edilebilir. Ben de bazen ilâve ediyorum.

Sabrî’nin mektûbunda, Sıddîk Süleymân ve Barla’daki kardeşlerimizin selâmları ve eski alâkalarını tam muhâfaza eylemeleri, Barla’daki hayâtımı tahassürle hâtırlattırdı. Ben de onlara çok selâm ederim.

Mübârek Husrev, mektûbunda hâs kardeşlerimizden Re’fet, Rüşdü, Kâtib Osmân, Osmân Nûrî, Âtıf ve Feyzî’nin bir yâdigâr-ı tahattur olarak, birer nüsha yazılarını bizlere hediye edilmelerini yazıyor. Cenâb-ı Hakk, onlara, yazdıkları her bir harfe mukābil bin hasene versin. Âmîn.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

310

[154]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, bu acîb zamanda, sizin gibi hâlis, muhlis, mahviyetli, fedâkâr kardeşleri bize ihsân eylemiş.

Bu def‘a Husrev’in, Hâfız Alî’nin, Hâfız Mustafâ’nın, Küçük Alî’nin birbirine hitâben yazdıkları dört mektûblarını okudum. En derin kalbimde bir sürûr, bir hiss-i şükrân, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymetdâr kardeşlerimin ne derece âlî-himmet ve yüksek rûhlu, Risâle-i Nûr hizmetinde ne derece fedâkâr olduklarını anladım. Ve Risâle-i Nûr böyle kuvvetli ve hâlis ellere tevdî‘ edildiğinden, bize kat‘î kanâat verdi ki, Risâle-i Nûr mağlûb olmayacak. Bu kuvvetli tesânüd, onu dâimâ yaşattırıp parlattıracak.

Evet kardeşlerim Sizler, ihlâs sırrını tam muhâfaza ediyorsunuz. Bu kadar esbâb-ı tefrika içinde vahdetinizi muhâfaza, hakîkaten bir hârikadır. Hâfız Alî’nin hakîkaten müstesnâ bir mahviyet ve tevâzuu içinde ihlâsı ve fenâfil'ihvân düstûrunu muhâfaza etmesi; ve Husrev’in hakîkaten tedbîrce bana ihtiyâç bırakmayacak bir derecede tedbîri ve dirâyeti ve Hâfız Alî gibi yüksek ihlâsı ve mahviyeti; Ve Hâfız Mustafâ’nın hizmet-i Nûriyede büyük iktidârı içinde kuvvetli bir sadâkati ve fedâkârâne teslîmiyeti; ve hem Abdurrahmân, hem Lütfü, hem Hâfız Alî ma‘nâsını taşıyan büyük rûhlu Küçük Ali, Risâle-i Nûr hizmetini dünyada her şeye tercîhen hayatının en büyük maksadı yapması ve sebeb-i ihtilâfa karşı kuvvetli mukāvemeti bulunduğunu, bu dört mektûbunuz bana bildirdi. Aynı sistemde, mes’elede alâkadâr kahraman Tâhirî ve kahraman Rüşdü’nün dahi aynı hakîkatte ve aynı ahlâkta bulunduklarını hiç şübhe etmiyoruz.

Bu altı rüknün, bu muvakkat sarsıntıdan hakîkî bir tesânüdle birbirine el ele, omuz omuza, baş başa vermesi, altı yüz, belki altı bin kıymet-i ma‘neviyeyi alıyor diye, Cenâb-ı Hakk’a Risâle-i Nûr hesabına hadsiz şükür ediyoruz ve sizi de tebrîk ediyoruz. Isparta içindeki hâs ve hâlis kardeşlerimizden bu âhir mektûblarda, Mehmed Zühdü, Isparta Hâfız Ali’sinden haber almadığımdan merâk ettim. Râhatsız değiller mi?

311

Sandıklı tarafından, kemâl-i şevkle ve ciddiyetle fa‘âliyette bulunan Hasan Âtıf kardeşimizin bir mektûbundan anladık ki, orada perde altında fa‘âliyetini durdurmak için bazı hocalar, bir kısım tarîkate mensûb adamları vâsıta edip fütûr veriyorlar. Hâlbuki mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübâreze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsâade etmiyor. Hem müşterileri de aramaya mecbûr değiliz, müşterîler yalvarmalı.

O kardeşimiz, hakîkaten hâlis ve tam sâdık, kalemi gibi kalbi, rûhu da güzel. Fakat birden her şeyi mükemmel ister, onun için biraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar hem ihtiyât etsin, hem de mübtedi‘ hocalara mübâreze kapısını açmasın. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk onu muvaffak eder. O mıntıkada kendi gibi hâlis rükünleri bulur, belki de bulmuş. Biz başta onu ve onun etrafındaki Risâle-i Nûr şâkirdlerini tebrîk ediyoruz. Onların az hizmetlerine de çok nazarıyla bakıyoruz. Ben burada onlarla muhâbere ve müşâvere edemediğimden, sizler benim bedelime o kardeşlerimize hem selâmımızı, hem ma‘nevî kazançlarımıza hâslar dâiresinde, Âtıf’ın sâdık rufekāsı ünvânı altında dâhildirler. Her sabah yanımızda ma‘nen bulunuyorlar. Feyzî’ye yazdığı salavâtlara âit tashîhâtı siz yaparsınız. Bir kısmını Feyzî yaptı, leffen gönderildi. Hasan Âtıf’ın Feyzî’den sorduğu adamlar, şimdi burada değiller. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve muvaffakiyetlerine duâ ediyoruz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[155]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, müteyakkız, samîmî, müttehid, mübârek kardeşlerim,

Ben de sizi tebrîk ediyorum ki, şeytân-ı cinnî ve insînin desîselerini akîm bıraktınız. Cenâb-ı Hakk sizi bu hizmet-i nûriyede dâimâ muvaffak eylesin. Âmîn. Ve sizden ebeden râzı olsun. Âmîn.

312

Eskide, bir zaman Barla’da, bütün tarîkatlerin şecere-i külliyesini tanzîm ve istinsâh etmek için Hâfız Alî ile Husrev, o vakit o işte bulundular, çalıştılar. Tâ o vakitte bu iki zât, ileride Risâle-i Nûr’a ehemmiyetli hizmette bulunacaklarını ve başta iki göz gibi, iki bakar bir görür, diye kuvvetli bir temennî ile ümîd etmiştim. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o ümîdim, o zamandan beri tahakkuk etti ve ediyor ve şimdi tam oldu.

Kardeşlerim Sizde vukū‘ bulan küçücük kusurları çok i‘zâm etmeyiniz. Yalnız ben değil, belki zannediyorum ki hakîkate muttali‘ olan herkes tasdîk eder ki, Isparta ve havâlîsindeki Risâle-i Nûr şâkirdlerinde fevkalâde bir sadâkat ve sebât ve uhuvvet ve ihlâs ve kahramanlık var ki, bu acîb zamanda binler esbâb-ı fesad ve ifsâd içinde vahdetlerini ve ittifâklarını ve hizmette ciddiyetlerini muhâfaza ediyorlar. Bu kadar fırtınalı hâdiseler içinde Risâle-i Nûr’u muattal bırakmadınız, söndürmediniz. Belki öyle parlattırdınız ki, bizi de ışıklandırıp gayrete getirdiniz.

Ve bilhassa bahar mevsiminde, umûmî gaflette ve derd-i maîşetin verdiği dehşetli belâ içinde böyle kemâl-i şevk ve gayretle Risâle-i Nûr’a çalışmak, hakîkaten bir inâyet-i İlâhiyedir. Sizleri bütün rûhumuzla tebrîk ediyoruz. Ve kalemlerini bizim hesabımıza çalıştırmağa karar veren altı müttehid kahraman, bir rûh, altı cesed ve altı Yeni Saîd yerinde o yirmi bir kardeşimi, yirmi bir Abdurrahmân ve Abdülmecîd yerinde kabûl ediyorum. Cenâb-ı Hakk, o kalemlerin siyah nûr olan mürekkeblerini, hadîs-i sahîhin nassı ile, her bir dirhemini yüz dirhem şühedâ kanı kıymetinde yevm-i haşirde, mîzânda, defter-i hasenâtlarına ilâve eylesin. Âmîn.

Nakkāş Mehmed ve Âsım’ın vârisi Babacan, hem hayâtta, hem Risâle-i Nûr hizmetinde bulunmaları beni mesrûr eyledi. Nûr fabrikasının sâhibi, bu âhir senelerde pek fevkalâde birkaç fa‘âl ve kahraman arkadaşıyla ettikleri hizmet-i nûriye o kadar ehemmiyetlidir ki, farazâ binler kusûrâtı olsa da, inşâallâh affettiriyor. Hâlbuki ben kat‘iyen onda kusur görmedim. Belki gāyet hafîf bir ihtâr ile benim bir hiss-i kable’l-vukūuma yardım etti. Kendisi bu mektûbunda mahviyetini son derece gösteriyor. Hakîkaten onda sırr-ı ihlâsa âit bazı seciyeleri o havâlîde ehemmiyetli sirâyeti ve semerâtı ve fâideleri var. Mahkemedeki müdâfaâtımda Bu benimle mahbûs genç Türklerden öyleleri var ki ve öyle âlî seciyeleri

313

taşıyorlar ki, beni hayrette bırakmış ve Türk milletinin bir sebeb-i tefevvukunu onların seciyeleriyle bildim meâlindeki cümleden murad, Hâfız Alî ve Husrev ve emsâlleridir.

Daha çok konuşacaktım. Fakat dar bir vakit, ehemmiyetli meşgaleler müsâade etmedi, kısa kaldı. Başta Nûr ve Gül fabrikalarının hey’et-i müttehidesi ve Mübâreklerin fa‘âl hey’eti ve Sava medrese-i nûriye şâkirdleri olarak umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ediyoruz.

Kardeşiniz ve size çok minnetdâr

Saîdü’n-Nûrsî

Ben Sabrî’yi tahattur ettikçe, Hakkı, Hulûsî, Süleymân beraber görünür. Ve Hâfız Alî ise, Hâfız Mustafâ, Küçük Ali ve Tâhirî'yi beraber görüyorum. Ve Husrev’i yâd ettikçe, Rüşdü, Re’fet, Mehmed Zühdü beraber hayâlimde geliyorlar. Demek her biri, bir Yeni Saîd’dir.

[156]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin çok mübârek ve çok fâideli olan nûrânî hediyelerinizi ve elmas kalemlerinizin yâdigârlarını aldık. Cenâb-ı Hakk, onları yazan o kalem sâhiblerine, her bir harfine mukābil on rahmet eylesin. Âmîn.

Bu nûrlu İhtiyâr risâlelerinin bir nevi‘ kerâmeti şudur ki: Emânet kapıya gelirken, sekiz seneden beri yalnız iki def‘a yanıma gelen buranın ihtiyâr müftüsü, belediye reîsi ile hilâf-ı me’mûl bir sûrette gelmeleri ânında, Emîn de emâneti kapıya getirmesi; hem aynı gün, İhtiyârlar emâneti geldiği vakit, bu şehirde Risâle-i Nûr’un ümmî ihtiyârların başında iki gāyet ihtiyâr zât, ayrı ayrı yerden, her ikisi ellerinde birer parça yoğurt teberrük getirmeleri; ve aynı günde

314

Isparta kahramanlarının bir mümessili ve yanımızda yalnız üç def‘a gelen Hilmî Bey’in, bir günlük mesâfeden gelirken hilâf-ı me’mûl olarak emânet ellerimizde iken, güyâ hediyenin sırrına gelmiş gibi girmesi; hem aynı vakitte, bir-iki kerâmet-i nûriyeye medâr Hayrî isminde bir şâkird ve Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir şâkirdi ve Daday kasabasından gelen Fuâd ile beraber girmeleri, elimizdeki emânetlerden İstanbul’da okunmak için üç nüshayı Fuâd’ın alması, elbette tesâdüfî ve ittifâkî değil, belki bu İhtiyârlar emânetine bir hüsn-ü istikbâldir ve bu havâlîde hüsn-ü te’sîrine bir işârettir.

Kardeşlerim Erkân-ı sitteden iki Alî ile Tâhirî ve Hâfız Mustafâ, bu iki-üç senede ve bilhassa bu havâlîde bana yardımları ve fütûhâtları, ya fevkalâde ihlâslarından veya yüksek iktidâr ve fa‘âliyetlerinden o derecededir ki, bu vilâyette Risâle-i Nûr şâkirdlerini ebeden minnetdâr edip, Risâle-i Nûr’u buralarda dahi ebeden yerleştirdiler. Cenâb-ı Hakk, onlardan ve sizlerden ebeden râzı olsun. Âmîn.

Kalemlerini ümmîliğime yardım veren medrese-i nûriyenin üstâdı Hacı Hâfız ve mahdûmu ve iki kardeş Mustafâ ve Sâlih ve iki kardeş Ahmed ve Süleymân ve beş kardeş beraber talebe olup, üçü bize yardım etmeleri ve Babacan da, Âsım’ın ruhunu şâd edip, o sistemde yardımımıza koşmaları ve Zekâî de Lütfü’nün ruhunu mesrûr edip, eski Zekâî gibi vazîfesine sarılması ve Marangoz Ahmed ve Kâtib Osmân ve Mehmed Zühdü ve Nûrî ve Tenekeci Mehmed gibi, eski kıymetdâr hizmetleriyle Isparta’yı nûrlandırdıkları gibi Kastamonu’nun tenvîrine koşmaları ve şimdi tanıdığım Mustafâ ve Mustafâ ve Mustafâ ve Eyûb, kalemleriyle eski dost gibi ümmîliğime yardım etmeleri, elbette şübhesiz فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ müjdesini tam tasdîk ederler.

Kâtib Osmân’ın bize hediye ettiği Mu‘cizât-ı Kur’âniye çok güzeldir, fakat zeyilleri yoktur. Onun tarafından o kıt‘ada onun zeyilleri yazılsa çok iyi olur. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

315

[157]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Merhum Mehmed Zühdü’nün rh vefâtı, hakîkaten Risâle-i Nûr cihetinde büyük bir zâyiâttır. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o mübârek zât, az bir zamanda Risâle-i Nûr’a pek çok hizmet eylemiş. Kırk-elli sene vazîfe-i nûriyesini, sekiz-on senede tamamıyla yapmış. Ve ma‘nen içimizde, dâiremizde, o fevkalâde hizmetiyle parlak bir sûrette yaşıyor. Hasenât cihetinde ölmemiş. Dâimâ defter-i a‘mâline, daha kesretli hasenât yazılıyor.

Hatta ben de, eskide, sarîh ismiyle birkaç def‘a, Risâle-i Nûr talebesi ünvânıyla yüz def‘a onu ve onu Risâle-i Nûr’a veren merhûm pederini ma‘nevî kazançlarıma şerîk ettiğim gibi; şimdi sarîh ismiyle bazı gün elli def‘aya yakın hissedâr oluyor. Demek onun hayat kazancı ziyâdeleşmiş. Cenâb-ı Hakk, onun akāribine sabr-ı cemîl ve ona mağfiret-i kâmil ihsân eylesin. Âmîn.

O, mübârek kalemini bize vermişti. Ben de onu hem Abdurrahmân, hem Abdülmecîd yerinde kabûl etmiştim. Onu vefât etmemiş gibi, dâimâ kalemi işler hükmünde kabûl ediyoruz. İki yüze yakın ma‘sûmları, hânesinde Kur’ân’ı ve Risâle-i Nûr’u ders veren o mübârek zât, aynen Abdurrahmân gibi, az bir zamanda uzun bir ömrün vazîfesini çabuk görmüş, bitirmiş, gitmiş. Kardeşimiz Kâtib Osmân’ın onun hakkında yazdığı parlak fıkra lâhikaya girdi. Hakîkaten o zât, o fıkraya lâyıktır. İnşâallâh Isparta’da o sistemde çoklar daha çıkacak. Bu acıyı unutturacak. Benim tarafımdan onun vâlidesini ve çocuklarını ta‘ziye ediniz.

Risâle-i Nûr’un gāyet ehemmiyetli bir şâkirdi olan Hulûsî Bey’in ehemmiyetli bir mektûbunu gördüm. Elhak, o kardeşimiz, birinciliğini dâimâ muhâfaza ediyor. Ben onu dâimâ kalem elinde, Risâle-i Nûr’un işi başında biliyorum. Hem bütün muhâberelerimde birinci safta muhâtabdır. Onun suâlleri ile yazılan Mektubât Risâleleri ve onun yazdığı samîmî mektûbları, onun yerinde pek çok insanları Risâle-i Nûr dâiresine celb etmiş ve ediyor. O dediği gibi, bizden uzak değil.

316

Her gün çok def‘a beraberiz. Muhâberemiz hiç kesilmemiş. Sizlerle konuştuğum vakit Hulûsî’yi içinde buluyorum. Sabrî, nasıl onun hesabıyla benimle konuşuyor, benim bedelime de onunla konuşsun. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Isparta’da iken Mehmed Celâl nâmında bir zât bizimle çok alâkadâr idi. Ve Abdulbâkî de fazla münâsebetdârdı. Ve sonra Isparta Hâfız Ali’si nâmında gāyet çalışkan bir şâkird zuhûr etmişti. Bunlar ne hâldedirler? Selâm ediyorum. Risâle-i Nûr’un baş kâtibi, hiç unutulmayan Şâm’lı Hâfız Tevfîk ve kardeşi nasıldırlar? Sıkıntıları yok mu? Çok selâm ve duâ ediyorum.

Bize gönderilen Kâtib Osman'ın kalemiyle Mu‘cizât-ı Kur’âniye’ye, hem Husrev’in kalemiyle diğer nüshaya zeyiller yazıldığı vakit, Sabrî veya Hâfız Alî’nin nüshalarına bakılsın. Hem İstanbul’da Hâfız Emîn’in elinde bulunan benim nüshanın zeyli kopya edilsin ki, noksân kalmasın. Çünki mübâreklerin bana gelen bir nüshasında noksân var.

[158]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu iki günde iki küçük hâdiseler, dört beş mes’eleleri tahattur ettirdi.

Birincisi: Salâhaddîn Ankara’dan yazıyor ki, tarîkat aleyhinde tecâvüze başlamışlar. Hem Ankara’da, hem şarkta o mes’elede tevkîfât varmış. Risâle-i Nûr şâkirdleri, her tarafta inâyet-i Rabbâniye altında mahfûz kalıyorlar. Onların kuvvetli ihlâsı ve tesânüdleri ve ihtiyâtları, o inâyeti haklarında devam ettiriyor.

317

İkincisi: Bugünlerde herkes sıkıntıdan şekvâ ediyor. Âdetâ ma‘nevî havanın bozukluğundan, maddî ve umûmî bir sıkıntı hastalığını vermiş. Hatta bana da bir gün sirâyet etti. Bizim her derdimize ilaç olan Risâle-i Nûr ile meşgul olanlarda, o sıkıntı hastalığı ya yok veya pek azdır.

Üçüncüsü: Merhum Mehmed Zühdü’nün vefâtı, Risâle-i Nûr’un hizmeti noktasında bizi çok müteessir etti. Fakat birden, geçen sene Hâfız Mehmed’in bütün müsâdere edilen risâlelerini, on gün zarfında, köyündeki Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından yazıp ona vermek, çok merdâne taahhüdleri hâtırıma geldi ve anladım ki, aslanlar yatağı olan Isparta ve havâlîsi, Mehmed Zühdü’nün hizmetini muzâaf bir sûrette yapacaklar ve o boşluğu dolduracaklar.

Dördüncüsü: Lâhikaya giren Isparta’lı kardeşlerimizin mektûblarının bazılarında, üstâdları hakkında ifrât ile tavsîfât gördüm. Kendime baktım, o vasıflardan zekâtı da bana düşmüyor, benim hakkım değil. Dedim: Acaba bu hakîkatperest kardeşlerim, çok îkāzâtımla beraber, bu hüsn-ü zan ifrâtında, hem devamlarında fâideleri nedir? Kalbe ihtâr edildi ki: Onlar ve memleketleri Isparta havâlîsi, onların en büyük hüsn-ü zanları derecesinde hüsn-ü zanlarının yümnünü gördükleri için, Beşkazalı Osmân-ı Hâlidî ks ve Topal Şükrü ks gibi ehl-i velâyete iktidâen, o nokta-i nazardan ifrât etmemişler, bir hakîkat görmüşler. Fakat nasıl keşfiyât te’vîle ve rüyalar ta‘bîre muhtâçtır. Husûsî hükümler ta‘mîm edilse, bir cihette hatâ görünür. Öyle de, onlar Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin kendilerine ve memleketlerine ettiği fâideyi, o şahs-ı ma‘nevînin mümessillerinden birisi olan, üstâd dedikleri bu kardeşlerine verip, o memleket hâdisesini umûmî bir hâdise nazarıyla bakıp ta‘mîm ederek, müfritâne bir hüsn-ü zan sûretinde göründü.

Beşincisi: Hâtıra geldi ki, Risâle-i Nûr’un eczâları çoktur. Herkes muhtâç olduğu hâlde, bütününü elde edemez. Birden Huccetullâhi’l-Bâliğa mecmûası, hâtıra cevâb olarak geldi.

Evet, Risâle-i Nûr’dan kesretli mecmûalar çıkar ki, her biri küçük, fakat kuvvetli Risâle-i Nûr olur. Her muhtâcın eline geçebilir. Bu münâsebetle, Yirmi Beşinci Söz’ün zeyillerini düşündüm. Şimdi yanımda dört-beş nüsha var, zeyilsizdirler. Mübâreklerin bu def‘a gönderdikleri nüshanın zeylinde Rumûzât-ı Semâniye fihristesinden noksân alınmış.

318

Sûre-i اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ ve اِنَّٓا اَعْطَیْنَا daki on üç elif, parmak ile ve Fâtiha’da on üç ال ile işaretleri ve اِنَّٓا اَنْزَلْنَا işareti gibi ehemmiyetli parçalar yoktur. Dünkü gün اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ âyetine dâir Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un âhirinde, seyâhat-i hayâliye ve seyr-i kalbî risâleciğini okudum. Ve Birinci Şuâ‘da bu âyet, Risâle-i Nûr’a işaretini tahattur ettim. Dedim: Bu iki nükte-i nûriye ve تَغْرُبُ فٖی عَیْنٍ حَمِئَةٍ huccet, nükte ve hâşiyesiyle beraber Mu‘cize-i Kur’âniye zeyilleri içine girse münâsib olur. Siz dahi münâsib görseniz yazılsın. İ‘câz-ı Kur’ân nüktelerine âit mühim parça bulsanız ilâve edebilirsiniz.

Altıncısı: Seksen küsûr sene ma‘nevî ve bâkî bir ömrü kazandırmak sırrını taşıyan şuhûr-u selâsenizi ve Leyle-i Regāib'inizi bütün rûhumla tebrîk ediyorum. İki-üç gün evvel, Yirmi İkinci Söz tashîh edilirken dinledim. Gördüm ki, içinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlîl, hem kuvvetli îmân dersi, hem gafletsiz huzûr, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibâdet-i tefekküriye gibi nûrlar var. Bir kısım şâkirdlerin ibâdet niyetiyle risâleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim. Bârekallâh dedim, hak verdim. Umûm kardeşlere ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve Receb-i Şerîf'lerini ve Leyle-i Regāib'lerini tebrîk ederiz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Bu mektûbdaki beş-altı küçük mes’eleyi yazarken, Nûr fabrikası sâhibi Hâfız Alî’nin mektûbuyla, ihlâsta ve çalışmakta ve ince düşünmekte mümtâz Hasan Âtıf’ın mektûbunu aldık. Hâfız Alî’nin mektûbunda, Risâle-i Nûr şâkirdlerinde sırr-ı ihlâsın ne derece yüksek bir terk-i enâniyet ve hazz-ı nefsîden teberrî etmek gibi, ihlâsın en yüksek seciyeleri Risâle-i Nûr şâkirdlerinde tezâhür ediyor diye bir delîl oldu.

Ezcümle: Hâfız Alî diyor ki: Husrev kardeşimiz kendi kalemiyle yazılan Mu‘cizâtlı Kur’ân’ı fotoğrafla tab‘ına tarafdâr olmaması ve demir harflerle müsâade oluncaya kadar beklemeğe tarafdâr olması, onun fevkalâde ihlâsına ve nefsin huzûzâtından teberrîsine kat‘î delîldir. Çünki fotoğrafla tab‘ edilse, onun kendi hattı olduğu için, binler Kur’ân nüshalarını kendi eliyle yazmış gibi âlem-i İslâm’ın ma‘nevî nazarında ve uhrevî sevâb cihetinde

319

büyük ve ma‘sûmâne ve zararsız bir makamı terk edip, ihlâsın sırrı için hattını unutarak, demir harflere tarafdâr olmuş. Ve gösterdiği yanlışlar düşmek sebebi ise, demir harflerde üç def‘a tab‘a girmek noktasında dahi o yanlışlar bulunabilir.

Elhâsıl: Hâfız Alî’nin ihlâsından gelen ifâdesi ve Husrev’i fevkalâde ihlâs noktasında takdîr etmesi; ve Husrev de, gāyet büyük ve bâkî bir hissesini bırakıp, benim eskiden beri tekrar ettiğim bir da‘vâm ki, Risâle-i Nûr’un hakîkî şâkirdleri hizmet-i îmâniyeyi her şeyin fevkınde görür. Kutbiyet de verilse, ihlâsı için hizmetkârlığı tercîh eder. Beni o da‘vâmda bilfiil tasdîk etmesi cihetinden, bütün kuvvetimizle bu gibi kardeşlerimizi tebrîk ediyoruz.

Kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektûbundan anladım ki, hakîkaten tam çalışıyor. Kendi ta‘bîriyle, Risâle-i Nûr’un mücâhidlerinin ve efelerinin kalem yâdigârlarını bize hediye olarak irsâl ettiğine mukābil deriz: Cenâb-ı Hakk, ebeden onlardan râzı olsun. Ve daha çok ma‘nîdâr yazdığı cümleler içinde, bir parça ehl-i bid‘aya şiddet gördüm. Zaman, zemîn, Risâle-i Nûr’un müsbet mesleği, ehl-i bid‘a ile değil fiilen, belki fikren ve zihnen dahi meşgul olmaya müsâade etmez. İhtiyât her vakit lâzım. O hâlis kardeşimiz, inşâallâh oralarda kendi gibi çok hâlis şâkirdleri yetiştirecek. Biz buradaki duâmızda, Âtıf’la beraber oradaki bütün rufekālarını teşrîk ediyoruz. Ben bizzât onlarla muhâbere etmek istiyorum. Fakat mâdem Isparta o vazîfeyi daha mükemmel yapıyor. O vazîfeyi onlara bırakıyorum.

Hâfız Alî’nin mektûbunun âhirinde, medrese-i nûriye kahramanlarından ve Husrev sisteminde Ahmed ve kardeşi Süleymân hakkında takdîrâtı bizi mesrûr eyledi. Zâten o medrese-i nûriye şâkirdleri, benim nazarımda eskiden beri bir gāye-i hayâlim olan Medresetü’z-Zehrâ’nın talebeleri sûretinde düşünüyordum. Ve derdim: Onlar, bunlar oldu veya bunlar, onların dümdârlarıdır.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

320

[159]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mücâhid kardeşlerim Hasan Âtıf ve sâdık rufekāsı,

Evvelâ bu şuhûr-u selâse-i mübârekenizi tebrîk ediyoruz. Sizin kalemlerinizin yâdigârları ve Risâle-i Nûr’dan ayrılmamak ve sebât etmek senedleri olan yazılarınızı ve dininizi dünyanın çok fevkınde tutmanıza işâret veren dünya sûreti üstündeki çizgilerinizi ve îmân hizmetinde dâimâ sebât etmenize vesîkalar hükmündeki imzalarınızı, kemâl-i memnûniyetle aldık, kabûl ettik. Cenâb-ı Hakk sizlere, hazîne-i rahmetinden onların hurûfâtı adedince defter-i a‘mâlinize haseneler yazsın. Âmîn.

Azîz kardeşlerim Bu def‘a yazılarınızda İhlâs Risâleleri'ni gördüğüm için, sizi o gibi risâlelerin dersine havâle edip, ziyâde bir derse ihtiyâç görmedim. Yalnız bunu ihtâr ediyorum ki, mesleğimiz, sırr-ı ihlâsa dayanıp, hakāik-i îmâniye olduğu için, hayat-ı dünyâya, hayât-ı ictimâiyeye mecbûr olmadan karışmamak ve rekābet ve tarafgîrliğe ve mübârezeye sevk eden hâlâttan tecerrüd etmeye mesleğimiz i‘tibâriyle mecbûruz. Binler teessüf ki, şimdiki müdhiş yılanların hücûmuna ma‘rûz bîçâre ehl-i ilim ve ehl-i diyânet, sineklerin ısırması gibi cüz’î kusûrâtı bahâne ederek, birbirini tenkîd ile, yılanların ve zındık münâfıkların tahrîbâtlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyor. Gāyet muhlis kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektûbunda, bir ihtiyâr âlim ve vâiz, Risâle-i Nûr’a zarar verecek bir vaz‘iyette bulunmuş. Benim gibi binler kusurları bulunan bir bîçârenin, ehemmiyetli iki ma‘zerete binâen bir sünneti sakal terk ettiğim bahânesiyle şahsımı çürütüp, Risâle-i Nûr’a ilişmek istemiş.

Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki, ben Risâle-i Nûr’un bir hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. O ise Risâle-i Nûr, Arş-ı A‘zam'la bağlı olan Kur’ân-ı Azîmüşşân ile bağlanmış bir hakîkî tefsîridir. Benim şahsımdaki kusûrât, ona sirâyet edemez. Benim yırtık dellâllık elbisem, onun bâkî elmaslarının kıymetini tenzîl edemez.

321

Sâniyen: O vâiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkîdini, i‘tirâzını, başım üstüne kabûl ediyorum. Sizler de o zâtı ve onun gibileri münâkaşa ve münâzaraya sevk etmeyiniz. Hatta tecâvüz edilse de, bedduâ ile de mukābele etmeyiniz. Kim olursa olsun, mâdem îmânı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukābele edemeyiz. Çünki daha müdhiş düşman ve yılanlar var.

Hem elimizde nûr var, topuz yok. Nûr incitmez, ışıkla okşar. Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrîk etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا düstûrunu rehber ediniz.

Hem Hasan Avnî ismindeki zât, mâdem evvelce Risâle-i Nûr’a girmiş ve yazısıyla da iştirâk etmiş, o dâire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Biz, değil onlar gibi ehl-i diyânet ve tarîkate mensûb müslümanlar, şimdi bu acîb zamanda, îmânı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allâh’ı tanıyan ve âhireti tasdîk eden hristiyan bile olsa, onlarla medâr-ı nizâ‘ noktaları medâr-ı münâkaşa etmemeği, hem bu acîb zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktizâ ediyor. Ve Risâle-i Nûr’un âlem-i İslâm’da intişârına karşı hayât-ı ictimâiye ve siyâsiye cihetinde mâni‘ler çıkmamak için, Risâle-i Nûr şâkirdleri musâlahakârâne vaz‘iyeti almaya mükelleftir.

Sakın hocaların cum‘a ve cemâatlerine ilişmeyiniz. İştirâk etmeseniz de, iştirâk edenleri tenkîd etmeyiniz. Gerçi İmâm-ı Rabbânî rahmetullâhi teâlâ aleyh demiş ki: Bid‘a olan yerlere girmeyiniz. Maksadı, sevâbı olmaz demektir. Yoksa namaz battâl olur değil. Çünki selef-i sâlihînden bir kısmı, Yezîd ve Velîd gibi şahısların arkasında namaz kılmışlar. Eğer mescide gidip gelmekte kebâire ma‘rûz kalırsa, halvethânesinde bulunması lâzımdır.

Sâlisen: Hasan Âtıf’ın mektûbunda, cesûr ve sebâtkâr zâtlardan ki efeler ta‘bîr ediyor biz o cesûr ve sebâtkâr yeni kardeşlerimizi rûh u cânla kabûl ediyoruz. Fakat Risâle-i Nûr dâiresine girenler, şahsî cesâretini kıymetleştirmek için, sarsılmaz bir sebât ve metânete ve ihvânlarının tesânüdüne cidden çalışmaya sarf edip, o cam parçası hükmünde şahsî cesâretlerini, hakîkatperestlik sıddîkiyetindeki fedâkârlık elmasına çevirmek gerektir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç