KASTAMONU LÂHİKASI

287

Bu iki gün zarfında bu küçük numûneler gibi, Üstâdımız, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm tashîhâtıyla meşgul olduğu için çok numûneler görmüş. Mâdem iki gün zarfında bu kadar inâyâtın cilvelerini görüyoruz. Risâle-i Nûr dâiresinde dikkat edilse, herkes kendi nefsinde hizmeti derecesinde böyle numûneleri görecektir.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Hilmî Emîn Kâmil Feyzî Hâfız Ahmed

Evet, ben de tasdîk ederim

Saîdü’n-Nûrsî

[142]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu şiddetli kışta ve ma‘nevî, dehşetli, ayrı tarz bir kışta ve nev‘-i beşer ictimâî hayatında müdhiş, kanlı diğer tarz bir kışta çırpınan bîçârelere rikkat-i cinsiye ve şefkat-i nev‘iye cihetinde gāyet derecede bir hüzün ve elem his ettim. Çok yerlerde beyân ettiğim gibi, yine Erhamürrâhimîn ve Ahkemü'l-Hâkimîn olan onların Hâlik-ı Kerîm ve Rahîm’in hikmet ve rahmeti, benim kalbimin imdâdına yetişti. Ma‘nen denildi ki: Senin bu şiddetli teessürün, o Hakîm ve Rahîm’in hikmetini, rahmetini bir nevi‘ tenkîd hükmüne geçer. Rahmet-i İlâhiyeden ileri şefkat olunmaz. Hikmet-i Rabbâniyeden daha mükemmel hikmet, dâire-i imkânda olamaz. Âsîler, cezâlarını; ma‘sûmlar, mazlûmlar, zahmetlerinden on derece ziyâde mükâfâtlarını alacaklarını düşün. Senin dâire-i iktidârın hâricinde olan hâdisâta, onun merhamet ve hikmet ve adâleti ve rubûbiyeti noktasında bakmalısın. Ben de o lüzûmsuz şiddetli elem-i şefkatten kurtuldum.

Otuz sene evvel Eski Saîd matbû‘ bir eserinde, Münâzarât'da ondan sordukları bir suâle verdiği cevâb, bu makama münâsebetiyle aynen ibâresiyle yazılıyor. Otuz sene evvel aşâirlerde gezerken böyle suâl ettiler: Acaba şu zaman ve dehrin şikâyetinde ki, hatta büyük zâtlar ve evliyâlar dahi felekten ve zamandan şikâyet ediyorlar. Ondan, Sâni‘-i Zülcelâl’in san‘at-ı bedîine i‘tirâz çıkmaz mı?

288

Cevâb: Hayır, aslâ Belki ma‘nâsı şudur: Güyâ şikâyetçi der ki: İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl, hikmet-i ezeliyenin düstûruyla tanzîm olunan âlemin mâhiyeti müsteid değil. Ve inâyet-i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsâid değil. Ve meşîet-i ezeliyenin matbaasında tab‘ olunan zamanın tabiatı muvâfık değil. Ve mesâlih-i umûmiyeyi te’sîs eden hikmet-i İlâhiye râzı değildir ki, şu âlem-i imkân, Feyyâz-ı Mutlak’ın yed-i kudretinden, şu ukūlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihâsıyla istediğimiz her bir semerâtı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz. Evet, bir şahsın tehevvüsü için büyük bir dâire-i muhîta hareket-i mühimmesinden durdurulmaz.

İşte, otuz sene evvelki cevâba, Risâle-i Nûr dahi zelzeleler bahsinde, böyle küçük bir hâşiye ilhâk ediyor ki, her bir unsurun ve maddî ve ma‘nevî kış ve zelzele gibi hâdiselerin, yüzer hayırlı netîceleri ve gāyeleri varken, şerli ve zararlı bir tek netîcesi için onu vazîfesinden durdurmak, o yüzer hayırlı netîceleri terk etmekle yüzer şer yapmak, tâ bir tek şer gelmesin gibi, hikmete, hakîkate, rubûbiyete münâfî olur. Fakat küllî kanunların tazyîkinden feryâd eden ferdlere, inâyât-ı hâssa ve imdâdât-ı hususiye ile ve ihsânât-ı mahsûsa ile Rahmânü’r-Rahîm, her bîçârenin imdâdına yetişebilir. Derdlerine dermân yetiştirir. Fakat o ferdin hevesiyle değil, hakîkî menfaatiyle yardım eder. Bazen dünyada istediği bir cama mukābil, âhirette bir elmas verir. Bu ciddî mes'eleye bir latîfeyi Feyzî’yle Emîn ilhâk etmek istediler. Tâ usanç vermesin. Şöyle ki: Feyzî’yle Emîn diyorlar:

Üstâdımız ve Risâle-i Nûr’un ciddî hakāikleri içinde en tatlı bir fâkihesi tevâfuk olduğu için, kardeşlerimize, yine bu iki gün zarfında küçük bir-iki tevâfuku, size bundan evvelki tevâfuka hâşiye olarak yazıyoruz.

Evet, nasıl ki kelimâtta ve kelimât-ı mektûbede tevâfuk, bir kasıd, bir inâyet-i hususiyeyi gösteriyor. Bazen hârika olup kerâmet derecesine çıkıyor. Bazen latîf bir zarâfet veriyor. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr’a âit ve Üstâdımıza âit hâdisâtta da aynen, kasdî ve inâyetkârâne tevâfuku, akvâldeki o ef‘âlde dahi görüyoruz. Ezcümle:

Size yazılan, dört ay gelmeyen hâne sâhibesi için Emîn kardeşimize dedi: Haber gönder tekellümünde, onun kapı çalması tevâfuk ettiği gibi; aynı cümleyi, mektûbda iki def‘a okunduğu zaman, Emîn’e dediği kelimesi

289

okunduğu ânında, aşağıki kapıyı Emîn açtı. Gelmek zamanı gelmeden geldi. İkinci gün, yine başka bir adama okunduğu vakit, Emîn’e dediği kelimesini okuduğu vakit, aynı anda yukarı kapıyı Emîn açtı, gelme âdetine muhâlif olarak geldi, girdi. Bu iki tevâfuk, hâne sâhibesinin tevâfukuna tevâfuku gösteriyor ki, en cüz’î işlerimiz de tesâdüf değil, kasdî tevâfuktur.

Hem dört ay evvel bize bir parça tarhana getiren Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Fuâd’ın İstanbul’a gidip, otuz gün te’hîrinden, geç kalmasından endişe ettiğimiz aynı günde, onun tarhanası bittiği aynı günde gelmesi tevâfuk etti.

Hem aynı günde, bir parça tereyağı biz de ve Üstâdımız da bunun bereketini hissediyorduk bittiği dakîkada onun mikdarına tevâfuk edip, zannımızca aynı yerde, aynı mikdâr, aynı zamanda geldiği gibi; buralarda, köylerde, kül içinde yapılan bir çörek, üstâdımızın hoşuna gittiği için sabah-akşam ondan yiyip ve bir ekmek on beş gün devam edip bittiği aynı günde, aynı çörekten, onun akrabasından birisi getirdi. Bu tevâfukun hâtırı için geri çevirmedi, kabûl etti. Mukābiline bir teberrük verdi. Gözümüzle bu latîf tevâfuktaki şirin inâyât-ı İlâhiyenin cüz’î cilvelerini gördük ve anladık ki, kör tesâdüf işimize karışmıyor. Ma‘nîdâr tevâfuk, Risâle-i Nûr’un kelimâtında ve hurûfâtında olduğu gibi, ona temas eden harekât ve ef‘âlde de öyle ma‘nîdâr tevâfuklar var. İnâyete temas ettiği için, en cüz’î bir şey de olsa kıymeti büyüktür. Böyle uzun yazmak ve ziyâde ehemmiyet vermek israf olmaz. Çünki ma‘nâsı olan inâyet ve iltifât-ı Rahmet muraddır. Ve bu bahis dahi ma‘nevî bir şükürdür.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Emîn, Feyzî

Umûm kardeşlerinize birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını isteriz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

290

[143]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Nûr fabrikasının sâhibi ile kahraman Tâhirî bizi gāyet mesrûr eden müjdeler veriyorlar, hem bazı mes’eleleri soruyorlar. Sizlerdeki erkânın verdikleri karar ve münâsib gördüğü tarzlar, benim re’yimin fevkınde inşâallâh isâbet ederler. Mâdem benim re’yimi de almak istiyorlar. Şimdilik, evvelce nazlanan matbaacılara lüzûm yok. Hem mesleğimize muhâlif yeni hurûfa, Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ müsâadesi hükmüne geçtiği için, lâzım değil. Sizler, el makinesiyle yazdığınız mikdâr yeter. Zâten Nazîf de, el makinesiyle bir derece çalışıyor. Tashîhine çok dikkat etmek lâzım. Eski hurûfla elmas kalemli kardeşlerimiz matbaaya ihtiyâç bırakmıyor. Bize yardım etsinler.

Sorduğunuz ikinci cihet ise, Hâfız Mustafâ’ya verdiğim yeni hurûfla iki risâle, çoğu ayrı ayrı olsun, bazı da beraber olsun. Gençlere âit risâleciğin başında isim olarak Sirâcü’l-Gāfilîn veyâhûd Gençlik Rehberi nâmı; tevhîde âit risâleye Huccetullâhi’l-Bâliğa nâmını; veyâhûd Misbâhu’l-Îmân; Kerâmet Mecmûası'nın ismi ise, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî veya Tasdîk-i Gaybînin Hâtemi nâmını başında yazarsınız.

Arabî Virdü’l-Ekber-i Nûrî’nin tab‘ edilmişse, Arabî bilmeyen Risâle-i Nûr şâkirdlerine bir teshîlât olmak için Yedinci Şuâ‘, Âyetü’l-Kübrâ ve Yirminci Mektûb’da îzâh ve tercüme edilen sahîfelerinin numaraları, Virdü’l-Ekber’in kenarlarına rakamla bir hâşiyecik gibi yazılsa iyi olur. Yani Bu Arabî makam filan risâlede, filan sahîfede îzâhı var diye işâret edilse ve elmas kalemli kardeşlerimiz bunu tevzî‘ edip, her biri bazı nüshaları böyle işaretlerle kaydetse ve hem el makinesiyle yaptığınız veya matbaadan gelen risâlelerden numûne için bir-iki nüshasını bize gönderseniz iyi olur.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

291

[144]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ هٰذِهِ الشِّتَٓاءِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu şiddetli maddî ve ma‘nevî kıştaki galâ ve varlık içinde kaht ve derd-i maîşet, fukarâlara ağır basması cihetinde, ekserî fakîrü’l-hâl olan Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bu dehşetli hâle karşı sarsılmaları ve tesânüdleri bozulması ihtimâliyle ziyâde endişe ediyordum. Sizler her zamandan ziyâde bu fırtınada tesânüdünüzü ve ittihâdınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkîd etmemesi, Risâle-i Nûr’un vazîfe-i kudsiye-i îmâniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız.

Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkîd etmeyiniz. Yoksa az bir zaaf gösterseniz, ehl-i nifâk istifâde edip sizlere büyük zarar verebilirler. Derd-i maîşet zarûretine karşı, iktisâd ve kanâatle mukābele etmeye zarûret var. Menfaat-i dünyeviye çok ehl-i hakîkati, ehl-i tarîkati dahi bir nevi‘ rekābete sevk ettiği için endişe ederim. Risâle-i Nûr şâkirdleri içinde şimdiye kadar bu cihet onları zedelememiş. İnşâallâh yine zedelemez. Fakat herkes bir ahlâkta olamaz. Bazılar meşrû‘ dâirede râhatını istese de, i‘tirâz edilmemeli.

Zarûrete düşen bir şâkird zekâtı kabûl edebilir. Risâle-i Nûr’un hizmetine hasr-ı vakit eden rükünlere ve çalışanlara zekâtla yardım etmek de Risâle-i Nûr’a bir nevi‘ hizmettir. Hem yardım edilmeli. Fakat hırs ve tama‘ ve lisân-ı hâlle istemek olmamalı. Yoksa ehl-i dalâlet ki, hırs ve tama‘ yolunda dinini fedâ etmiş. Onlar nazarında kıyâs-ı binnefs cihetiyle, Risâle-i Nûr’un bir kısım şâkirdleri dahi, dinini dünyaya âlet ediyorlar diye çirkin bir ithâmla taarruzlarına meydan açar.

Sizler ara sıra, İhlâs ve İktisâd Lem‘alarını ve bazen Hucumât-ı Sitte Risâlesi’ni mâbeyninizde beraber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fevkalâde sebât ve metânet ve tesânüd ve ittifâkınız, bu memlekete medâr-ı iftihâr olacak ve istikbâlini kurtaracak derecededir. Dikkat ediniz, bu yeni fırtına sizin tesânüdünüzü bozmasın. Arabî Virdü’l-Ekber-i Nûrî’ye

292

dâir müjdeniz ve kahraman Tâhirîlerin ve mübâreklerin sârî ve dehşetli hastalıklara tiryâklar ve ilaçlar yetiştirmeleri ve mütemâdiyen çalışmaları bizi, belki rûhânîleri ve ricâlü’l-gayb zâtları dahi sevindiriyor. Hulûsî’nin ve’l-Asr nükte-i i‘câziyesine karşı tam takdîri ve tasdîki ve Konya’ya tahvîli, hizmet-i nûriye noktasında beni memnûn eyledi. Evet, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin birincilerinden fa‘âl birisi, o ehemmiyetli şehre gitmesi lâzım idi.

Kardeşlerim Lem‘a-i Müdâfaât’da Isparta muhbirleri ünvânıyla, bizi hapse sevk eden Ankara’daki zâlimler irâde edilmiş. Mecbûriyet tahtında öyle demişiz. Şimdi Isparta, benim mübârek bir vatanım ve çok kıymetdâr kardeşlerimin dahi sevgili vatanları olduğundan, Isparta muhbirleri kelimesini o makamlardan kaldırdım, onların yerlerine mülhid zâlimler yazdım. Siz de öyle yazınız.

Hem kahraman Tâhirî’nin bana yazdığı Müdâfaât Risâlesi’nde, İhtiyâr Lem‘ası’nda Ankara’ya âit bahsinde, Sekizinci Recâ yazmış. Hâlbuki Yedinci Recâ’dır. Onu da tashîh ediniz. Tâhirî gibi kahraman bir mahdûma sâhib olan ve hânesinde Risâle-i Nûr’un altı şâkirdi bulunan kardeşimiz Hüsnü’ye bilmukābele selâm ve tebrîk ederiz. Ve umûm kardeş ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[145]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Birden bire kalbe gelen bir nükte-i i‘câziyedir

Azîz kardeşlerim,

Kur’ân’a âit en cüz’î ve en küçük bir nükte dahi kıymeti büyük olduğundan, işârât-ı Kur’âniyenin bu zamanımıza tevâfuk eden küçük bir şuâ‘ı, bugün Sûre-i ve’l-Asr nükte-i i‘câziyesi münâsebetiyle, Sûre-i Fîl’den, ma‘nâ-yı işârî tabakasından tevâfuk düstûruna istinâden bir nüktesini beyân etmem ihtâr edildi. Şöyle ki:

Sûre-i اَلَمْ تَرَ كَیْفَ meşhûr ve târîhî bir hâdise-i cüz’iyeyi beyân ile gelen ve her asırda efrâdı bulunan ve o gibi ve ona benzeyen hâdiseleri ihtâr ve tabakāt-ı işâriyeden her bir tabakaya göre bir ma‘nâyı ifade etmek, umûm asırlarda

293

umûm nev‘-i beşer ile konuşan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın belâgatinin muktezâsı olduğundan, bu kudsî sûre bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor. Fenâları tokatlıyor. Ma‘nâ-yı işârî tabakasında bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber, dünyayı her cihetle dine tercîh etmenin ve dalâlette gitmenin cezâsı olarak cifir ve hesâb-ı ebced ile üç cümlesi, aynı hâdisenin zamanına tetâbuk edip işâret ediyor.

Birinci Cümle: Ka‘be-i Muazzama’ya hücûm eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebâbîl tayyâreleriyle semâvî bombalar yağdırdığını ifade eden تَرْمٖیهِمْ بِحِجَارَةٍ cümle-i kudsiyesi, bin üç yüz elli dokuz edip, dünyayı dine tercîh eden ve nev‘-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semâvî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevâfukla işâret ediyor.

İkinci Cümle: اَلَمْ یَجْعَلْ كَیْدَهُمْ فٖی تَضْلٖیلٍ cümle-i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Ka‘be’nin nûrunu söndürmek için hileler ile hücûm edenlerin kendileri yokluk zulümâtı dalâletinde aksülamel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi; bu asrın aynen hileler ile ve desîseler ile edyân-ı semâviye Ka‘be’sini ve kıblegâhını, dalâlet hesabına tahrîbe çalışan cebbâr ve mağrûr ehl-i dalâletin tadlîl ve idlâllerine mukābil, semâvî bombalar tokatıyla cezâlanmalarının aynı târîhine فٖی تَضْلٖیلٍ kelime-i kudsiyesi, bin üç yüz altmış makam-ı cifrîsi ile tevâfuk edip işâret ediyor.

Üçüncü Cümlesi: اَلَمْ تَرَ كَیْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفٖیلِ cümle-i kudsiyesi, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hitâben: Senin mübârek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke-i Mükerreme’yi ve Ka‘be-i Muazzama’yı hârikulâde bir sûrette düşmanlardan kurtardığını ve o düşmanların nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun? diye ma‘nâ-yı sarîhiyle ifade ettiği gibi; bu asra dahi hitâb eden o cümle-i kudsiye, ma‘nâ-yı işârîsiyle der ki: Senin dinin ve İslâmiyet’in ve Kur’ân’ın ve ehl-i hak ve hakîkatin cebbâr düşmanları olan dünyaperest ve dünyanın menfaati için mukaddesâtı çiğneyen o ashâb-ı dünyâya, senin Rabbin nasıl tokatlarla cezâlarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak diye, ma‘nâ-yı işârîsiyle bu cümle aynen makam-ı cifrîsiyle tam bin üç yüz elli dokuz târîhiyle, aynen Âfât-ı semâviye nev‘inden semâvî tokatlar ile, İslâmiyet’e ihânet cezâsı olarak tokatlandılar diye, ma‘nâ-yı işârî ifade ediyor.

294

Yalnız Ashâbü’l-Fîl yerinde, ashâbü’d-dünyâ gelir. Fîl kalkar, dünya gelir Hâşiye.

Tahlîl: تَرْمٖیهِمْ بِحِجَارَةٍ iki ت ت sekiz yüz.. iki ر ر dört yüz.. iki م م, bir ب, bir ح, bir ی yüz.. tenvîn vakıf olmadığından ن dur, elli.. bir ە, bir ج, bir medde elif dokuz; mecmûu bin üç yüz elli dokuz.

فٖی تَضْلٖیلٍ: ض sekiz yüz, ت dört yüz, ف seksen, iki ی yirmi, iki ل altmış, tenvîn vakfa rast gelmiş, sayılmaz; yekünü bin üç yüz altmış eder. اَلَمْ تَرَ كَیْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفٖیلِ iki ر ر, bir ت sekiz yüz; iki ف ف, iki ك ك iki yüz; iki ل ل, bir م yüz; bir ع, bir ص yüz altmış; dört ب ب ب ب, üç ا ا ا, bir ی, bir ح yirmi dokuz; اَلْفٖیلِ yerine اَلدُّنْیَا daki iki د د, bir ا dokuz; bir ن elli; bir ی, bir ا on bir, bu yekün bin üç yüz elli dokuz eder. Okunmayan elif sayılmazsa, bin üç yüz elli sekiz eder. Hem Arabî, hem Rûmî târîhiyle bu semâvî tokatlarınayrı ayrı çeşitlerinin zamanlarına tevâfuk ile parmak basıyor. Hâşiye Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâlar eylerim.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

295

[146]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ حِزْبِ الْاَكْبَرِ الْمَطْبُوعَةِ وَالْمَقْرُٓوئَةِ اِلٰٓی اٰخِرِ الزَّمَانِ اٰمٖینَ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,

Sabrî’nin ta‘bîriyle, Risâle-i Nûr’un Zülfikār'ı olan Hizbü’l-Ekber-i Nûrî, elhak, me’mûlümüzün fevkınde gāyet parlak ve güzel ve dikkatli ve sıhhatli ve yanlışları pek az bir tarzda Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle vücûda gelmiş. Hâfız Alî, Tâhirî, Hâfız Mustafâ bu vazîfede elhak tam çalışmışlar. Risâle-i Nûr’un eline bir elmas kılıç verdiler.

Kardeşlerim Bu kudsî hediyeniz bu şehre girdiği aynı zamanda, daha biz haber almadan, memleketimizde talebeler bir kitaba başladığı zaman, Kürdce meftûhâne nâmında bir ziyâfet verdiklerine tam bir misâl olarak, Risâle-i Nûr’un beş talebesi ayrı ayrı köylerde, ne biz, ne onlar postadan haberimiz yokken, güyâ bu kudsî kitabın meftûhânesi olarak her biri, ayrı ayrı taâmdan mürekkeb bir küçük ziyâfet getirdikleri nev‘inde, hiç bir sebeb yokken, bütün bütün âdete muhâlif bir tarzda o beşlerin bu noktada ittifâkı ve tevâfukları, beşimiz Ben, Emîn, Feyzî, Hilmî, Tevfîk müttefikan karar verdik ki, tesâdüf kat‘iyen imkânı yok. Demek buradaki medrese-i nûriyenin meftûhânesi olarak, rahmet-i İlâhiye tarafından bir kerâmet-i nûriyedir.

Hem otuz günden beri İnebolu’dan her hafta bir-iki def‘a geldikleri hâlde, hiç biri gelmeden, birden, sebebsiz, bir hâs talebe üç günde yayan olarak, Hizbü’l-Ekber’le beraber geldi. İkinci gün, güyâ onun için gönderilmiş gibi, Hizb-i Ekber-i Nûrî’nin bir kısmını aldı, götürdü.

296

Azîz kardeşlerim,

Bu Hizb-i Nûrî benim şahsıma âit pek büyük bir kerâmet-i ma‘neviyesi var. Şimdi beyân etmek zamanı geldi. Yirmi üç sene evvel, Eski Saîd Yeni Saîd’e inkılâb ettiği zaman, tefekkür mesleğinde gittiği için تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَیْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ sırrını aradım. Her bir-iki senede o sır ya Arabî, ya Türkçe bir risâleyi netice verip sûret değişiyordu. Arabî Katre Risâlesi’nden, tâ Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ne kadar, o hakîkat devam edip sûretler değiştirerek, tâ Hizbü’l-Ekber-i Nûrî sûret-i dâimesine girdi. Yirmi üç seneden beridir ki, ne vakit sıkılsam ve fikir ve kalbe yorgunluk ve usanç gelse, bu hizbin bir kısmını mütefekkirâne okumuşsam, o sıkıntıyı ve usanç ve yorgunluğu izâle ediyordu. Hatta bilâ-istisnâ, her gün, gece sabaha yakın dört-beş sâat meşguliyetten gelen usanç ve yorgunluk, o hizbin altısından birisini okumasıyla hiç bir eseri kalmadığı, bin def‘a tekrar etmiş.

Mühim bir hakîkati, bu hakîkat münâsebetiyle bu zamanda ehl-i medreseye ve hocalara taalluk eden bir mes’eleyi beyân ediyorum. Şöyle ki:

Eski zamandan beri ekser yerlerde medrese tâifesi, tekkeler tâifesine serfürû etmiş. Yani inkıyâd gösterip onlara velâyet semereleri için mürâcaat etmişler. Onların dükkânlarında ezvâk-ı îmâniyeyi ve envâr-ı hakîkati aramışlar. Hatta medresenin en büyük bir âlimi, tekkenin küçük bir velî şeyhinin elini öper, tâbi‘ olurdu. O âb-ı hayât çeşmesini tekkede aramışlar. Hâlbuki medrese içinde daha kısa bir yol hakîkatin envârına gittiğini ve ulûm-u îmâniyede daha sâfî ve daha hâlis bir âb-ı hayât çeşmesi bulunduğunu ve amel ve ubûdiyet ve tarîkatten daha yüksek ve daha tatlı ve daha kuvvetli bir tarîk-i velâyet, ilimde, hakāik-i îmâniyede ve ehl-i sünnet’in ilm-i kelâmında bulunmasını, Risâle-i Nûr, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın mu‘cize-i ma‘neviyesiyle açmış, göstermiş, meydandadır.

İşte, Risâle-i Nûr’a herkesten ziyâde kemâl-i şevk ile tarafdârâne ve müftehirâne medrese tâifesinden olan ulemâlar koşmaları lâzım ve elzem iken, maatteessüf, daha medrese ehlinin ekserî, kendi medresesinden çıkan bu âb-ı hayât çeşmesini ve bu kıymetdâr bâkî hazînesini tanımıyor, aramıyor, muhâfaza edemiyor.

297

Hizb-i Nûrî başındaki Türkçe parçasının tam Arabî bilen kelimesinden sonra bu yazılsın: Veyâhûd Âyetü’l-Kübrâ ve Münâcât ve Yirminci Mektûb risâleleri yanında bulunan ve okuyan Hem dördüncü sahîfenin nihâyetinden ikinci satırın başındaki لِلْاَوْقَاتِ و tekaddüm etmiş, لِلْاَقْوَاتِ yazılsın, kūt'un cem‘îdir.

Hem yirmi ikinci sahîfenin dördüncü satırında فٖی صَحٖیفَةِ حَسَنَاتِنَا وَفٖی صَحٖیفَةِ kelimesinden sonra Hâfız Alî ve Tâhirî ve Hâfız Mustafâ ve Nazîf ilâve edilecek. وَاَمْثَالِهٖ kelimesi de, وَاَمْثَالِهِمْ yazılacak. Salavâtlarda ise, Gavs-ı A‘zam’a âit Bu Gavs-ı A‘zam’ındır üstünde işâret edilecek ve arkasındaki Bu Seyyid Ahmed Bedevi’nindir Bunun arkasında Bu meşîşe Şâzeliye’nindir Ve onun arkasında Muhammed Hanefî Sıddîkîn’indir diye işâret edilsin. Arkasında Bu Saîd’indir işâret edilsin.

Kırk altıncı sahîfede âhirdeki üçüncü satırın başında یَا نُورَ الْاَنْوَارِ dan başlayan Bu Şâh-ı Nakşibend'indir . Kırk yedinci sahîfesinin عَلٰی مَنْ اُنْزِلَ عَلَیْهِ الْفُرْقَانِ الْحَكٖیمُ Bu da Saîd’indir işâret edilsin. Kırk dokuzuncu sahîfede وَصَلِّ اِلٰهٖی ile başlayan Bu salavât Hazret-i Alî’nin Risâle-i Nûr’dan gaybî haber verdiği Celcelûtiye kasîdesinin âhirinde zikretmiş diye sizler bu cümleleri her bir sahîfesinin hâşiyesinde yazıp işâret edersiniz.

Ellinci sahîfede Sekîne kelimesinden sonra İsm-i A‘zam olan Esmâ-yı Sitte on dokuz def‘a arkasında olan âyetleri her biri bir maksad içindir. İsteyen umumunu da Esmâ-yı Sitte ile beraber on dokuz def‘a okur. İsterse maksadına muvâfık âyetleri beraber on dokuz def‘a okusun diye yazarsınız. Hizb'de münâcâttan alınan parçaların yalnız tercümesi olan kısımları Arabî bilmeyenler için Huccetullâh mecmûasında yazılsa veya müstakil teksîr edilse çok iyi olur. Hizbü’l-Ekber’in başında yazılsın ki, Baştan tâ yirmi ikinci sahîfeye kadar kısmının tercümesi ve îzâhı Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nin ikinci makamında vardır.

Ve yirmi dokuzuncu sahîfede yazılsın ki: Bu kısmın tâ salavâta kadar tercümesi ve îzâhı Risâle-i Münâcât’da vardır. Ve yirmi üçüncü sahîfenin kenarında yazılsın ki: Bu kısmın tâ yirmi sekizinci sahîfenin âhirine kadar tercümesi ve îzâhı Yirminci Mektub'da vardır.

Saîdü’n-Nûrsî

298

[147]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الرَّسَٓائِلِ الَّتٖٓی اَرْسَلْتُمُوهَا لَنَا

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Isparta vilâyetini, eskiden beri bir gāye-i hayâlim olan bir Medresetü’z-Zehrâ, bir Câmiü’l-Ezher yapmış. Sizin kalemleriniz, Risâle-i Nûr’u matbaaya muhtâç etmeyeceğini, böyle kısa bir zamanda bu kadar mükemmel tevâfuklu nüshaları teksîr etmesi, bugün sabahleyin söylediğim bir da‘vâya, öğleye yakın sizin bu cennet bahçelerinin meyveleri gibi tatlı ve güzel hediyenizi Emîn getirdi. Sabahtaki da‘vâyı tam isbat etti. Da‘vâ da budur:

Demiştim: Risâle-i Nûr’un hizmet ettiği hakāik-i îmâniye her şeyin fevkınde olduğu gibi, bu zamanda her şeyden ziyâde onlara ihtiyâç var. Fakat kalbini öldürmüş, nefsi hevesâtla şımarmış mülhidler, îmândaki hakîkatin derece-i ihtiyâcını inkâr ettiklerinden, Ehl-i diyânet ve ehl-i ilmi sevk eden, tahrîk eden makāsıd-ı dünyeviye ihtiyâcâtıdır diye ithâm ediyorlar. O ithâma göre de pek insafsızcasına onlara ilişiyorlar. Bu bedbaht mülhidleri kat‘î bir sûrette iskât etmek, bilfiil, maddeten öyle fedâkârlar lâzım ki, dünyanın en mühim meşgaleleri, belki büyük zararları, onların hakāik-i îmâniye ihtiyâçlarını susturmuyor.

Acaba öyleler var mı? diye hâtırlarına geldi. Evet, vardır. İşte Isparta vilâyeti ve havâlîsi. İşte, Sandıklı tarafından üç-dört ay zarfında Risâle-i Nûr’u her şeye tercîh eden efeleri ve mücâhidleri diye da‘vâ etmiştim. İki sâat sonra, hiç me’mûl etmediğimiz bir tarzda, Rahmetullâh nâmını alan Emîn, iki sandıkla o da‘vâya iki huccet gösterdi. Kardeşimiz Kâtib Osmân’ın mektûbu, ayrı ayrı çok meraklarıma bir merhem oldu. Cenâb-ı Hakk, onun gibi Risâle-i Nûr’a binler şâkirdleri medrese-i nûrâniyede yetiştirsin. Âmîn. Âtıf’ın da Sandıklı tarafına gitmesi, muvaffakiyet kazanması, değil bizleri, melâikeleri de sevindirdi. Karye-i İrfân nâmı inşâallâh bir medrese-i nûriye olur. Zâten Âtıf’ın da ihlâsı, öyle netice vereceğini hissediyordum. Gül, Nûr, mübârek medrese-i nûriye, ma‘sûm ihtiyârlar hey’etine binler selâm ve selâmetlerine duâ ediyoruz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

299

[148]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Hizb-i Nûrî’de, hem تَفَكُّرُ سَاعَةٍ sırrı, hem küllî bir ubûdiyet bulunduğundan, şimdi bu vakitte kuvvetli bir emâreyi müşâhede ettim. Bugün Risâle-i Nûr’un Hizb-i Nûrî’sinden bir kısmını ve Cevşenü’l-Kebîr’den dahi bir kısmını okurken gördüm ki, kâinâtın envâını ve âlemlerini Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un âhir kısmı اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin beyânında, seyâhat-i kalbiye ile, her bir ism-i İlâhî bu kâinâttaki bir âlemi nûrlandırdığını ve zulümâtı dağıttığını gördüğüm gibi; aynen ve daha başka bir şekilde, Cevşenü’l-Kebîr ve Risâle-i Nûr ve Hizb-i Nûrî dahi kâinâtı baştan başa nûrlandırıyor, zulümât karanlıklarını dağıtıyor, gafletleri, tabiatları parça parça ediyor, ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor gördüm. Kâinâtı envâıyla pamuk gibi hallâc ediyor, tarak ile tarıyor müşâhede ettim. Ehl-i dalâletin boğulduğu en son ve en geniş kâinât perdelerinin arkasında envâr-ı tevhîdi gösteriyor.

Ezcümle, iki gün evvel, İsm-i Hakem Nüktesi’ni okuyan bir Nakşî dervişi, güneşin ve manzûmesinin bahsini, Risâle-i Nûr mesleğine vech-i tatbîkini anlamamış. Demiş: Bu da ehl-i fen ve kozmoğrafyacılar gibi bahseder, tevehhüm etmiş. Yanımda, ona okundu, ayıldı. Bu bütün bütün başkadır dedi. Demek kozmoğrafyacılar gibi ehl-i fennin en son ve geniş nokta-i istinâdları ve medâr-ı gafletleri olan perdelerde nûr-u ehadiyeti gösteriyor. Orada da düşmanlarını ta‘kîb ediyor, en uzak tahassungâhlarını bozuyor. Her yerde, huzûra bir yol gösteriyor. Eğer güneşe kaçsa, ona der: O bir soba, bir lâmbadır. Odununu, gazyağını veren kimdir? Bil, ayıl Başına vurur.

Hem kâinâtı baştan başa aynalar hükmünde tecelliyât-ı esmâya mazhariyetlerini öyle gösteriyor ki, gafletin imkânı olmuyor. Hiç bir şey huzûra mâni‘ olmuyor. Ehl-i tarîkat ve hakîkat gibi, huzûr-u dâimî kazanmak için kâinâtı ya nefyetmek veya unutmak, daha hâtıra getirmemek değil, belki kâinât kadar geniş bir mertebe-i huzûru kazandırdığını ve geniş ve küllî ve dâimî kâinât vüs‘atinde bir ubûdiyet dâiresini açtığını gördüm. Daha var. Fakat şimdi bu kadar yazdırıldı.

Saîdü’n-Nûrsî

300

[149]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin bu def‘a hem çok güzel, hem çok tevâfuklu, hem kesretli nüshaları yazdığınız Huccetullâhi’l-Bâliğa mecmûası, sizin elinize geçen yeni hurûf nüshasında yanlışlar vardı. Siz de ona göre yazdığınızdan çok yerlerde yanlışlar var. Siz kendinizde olan Âyetü’l-Kübrâ ile ve Otuz İkinci Söz'ün Birinci Mevkıf'i ve Tabiat Risâlesi, daha mecmûadaki parçalar hangi kitaptan alınmış ise, güzelce elinizdeki mecmûalar o kitaplar ile tashîh edilsin. Biz de öyle yapıyoruz.

Ezcümle, Huccetullâh mecmûasının 147. gibi sahîfesinde Otuzuncu Lem‘a’nın Üçüncü Nüktesi’nin Üçüncü Noktası’nın âhirlerinde bulunan Ahmak zannedilen sofestailerin akıllılarıdır. cümlesi, bir elif noksâniyetle ma‘nâ bozulmuş. Doğrusu budur: Sofestâîler en akıllılarıdır.

Size evvelce yazdığımız gibi, bizim için yazacağınız Münâcât Risâlesi’nden, Münâcât-ı Aleviye’nin tercümesinden sonra gelen Türkçe kısmı, yirmi-otuz nüsha kadar olsun, buradaki Hizb-i Nûrî nüshalarının âhirlerine ilhâk etmek için o kıt‘a da olsun. Ve bir kısmı da Mukaddeme-i Haşriye ile beraber olsun. Huccetullâh mecmûasının âhirine girecek o kıt‘a da olsun.

Hakîkaten kardeşlerim, sizin fa‘âl kalemleriniz Risâle-i Nûr’u matbaalara muhtâç etmiyor. Bu def‘a nüshalarınızın size kazandıracak sevâbları pek azîmdir. Asrî matbaacılar o hayra lâyık değildiler ki öyle oldu.

[اَلْخَیْرُ فٖی مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ]

Bu fıkra Gençlik Rehberi'nin bir zaman Eskişehir hapishânesi’nin penceresinde oturmuştum. serlevhasıyla yazılan fıkrasında Îmân bu dünyada dahi te’mîn ettiği bir ma‘nevî cennete girmek cümlesine bir hâşiyedir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç