KASTAMONU LÂHİKASI

98

Yoksa, ihtiyârlıkta uzun zaman istiskāle ma‘rûz kalıp me’yûsâne ağlayacak. Ve kabrinde, çok günâhları kazanan ve kazandıran o çıplak bacakları, yılan sûretinde görünecek. Ve cehennemde o çirkinleşmiş güzel a‘zâlarının yanmalarının azâblarını çekecek.

Eğer terbiye-i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur’âniye ziynetiyle o cemâl güzelleştirilse, o fânî hüsün, ma‘nen bâkî kalacağı; ve cennette hûrilerin cemâlinden daha şirin, daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadîste kat‘iyetle sâbittir. Eğer o güzelin zerre mikdâr aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî netîceyi elinden kaçırmayacak.

Saîdü’n-Nûrsî

[52]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizlerin ümîdimin pek fevkınde gayret ve fa‘âliyetiniz, beni âhir hayatıma kadar mesrûr ve müteşekkir edecek bir mâhiyettedir. Bu def‘a mektûbunuzda, Hıfz-ı Kur’âna çalışmak ve Risâle-i Nûr’u yazmak, bu zamanda hangisi takdîm edilse daha iyidir? suâlinizin cevâbı bedîhîdir.

Çünki, bu kâinâtta ve her asırda en büyük makam Kur’ân’ındır. Ve her harfinde, ondan tâ binler sevâb bulunan Kur’ân’ın hıfzı ve kırâati, her hizmete mukaddem ve müreccahtır. Fakat Risâle-i Nûr dahi o Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın hakāik-i îmâniyesinin burhânları ve huccetleri olduğundan ve Kur’ân’ın hıfz ve kırâatine vâsıta ve vesîle ve hakāikini tefsîr ve îzâh olduğu cihetiyle, Kur’ân hıfzıyla beraber ona çalışmak elzemdir.

Nûr fabrikası ve Gül fabrikası devâirinde, Mübârekler hey’etinde, Lütfü’ler numûnelerinde, Hacı Hâfız’lar cemâatinde, Sıddîk Süleymân, Hakkı’nın makamlarında bulunan her bir kardeşlerimize, hususan elli ümmîden çıkan Risâle-i Nûr talebelerine birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarınızı istiyoruz.

99

Feyzî’ler, Nazîfler, size arkadaki parçayı göndermek istediler. Yirmi Beşinci Söz'ün medeniyete karşı tesettür ve taaddüd-ü zevcât hakkındaki beyânâta bir hâşiye olmak üzere lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parça size gönderilmişti. Başında budur. Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: 1350 seneden İlâ-âhir âhirdeki parça tesettüre yazıldıktan sonra, o hâşiyeyi de âhirinde yazılsın. Münâsib ise yazınız.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Küçük Husrev olan Feyzî’nin ve Emîn’in suâllerine bir cevâb ve hâşâ, hurâfe tevehhüm edilen bir rivâyetin bir mu‘cize-i gaybiyesidir

[53]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Âhirzamanda Hazret-i Îsâ aleyhisselâm’ın nüzûlüne ve Deccâl’ı öldürmesine âit ehâdîs-i sahîhanın ma‘nâ-yı hakîkîleri anlaşılmadığından, bir kısım zâhirî ulemâlar, o rivâyet ve hadîslerin zâhirine bakıp şübheye düşmüşler. Veya sıhhatini inkâr edip veya hurâfevârî bir ma‘nâ verip, âdetâ muhâl bir sûreti bekler bir tarzda, avâm-ı müslimîne zarar verirler. Mülhidler ise, bu gibi zâhirce akıldan çok uzak hadîsleri serrişte ederek, hakāik-i İslâmiyeye tezyîfkârâne bakıp taarruz ediyorlar. Risâle-i Nûr, bu gibi ehâdîs-i müteşâbihenin hakîkî te’vîllerini Kur’ân feyziyle göstermiş. Şimdilik numûne olarak bir tek misâl beyân ederiz. Şöyle ki:

Hazret-i Îsâ aleyhisselâm Deccâl ile mücâdelesi zamanında, Hazret-i Îsâ aleyhisselâm onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp, sonra kılıcı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücûdca o derece Deccâl’ın heykeli Hazret-i Îsâ’dan as büyüktür diye meâlinde rivâyet var. Demek Deccâl Hazret-i Îsâ’dan as on, belki yirmi misli yüksek kāmetli olmak lâzım gelir. Bu rivâyetin zâhirî ifâdesi sırr-ı teklîfe ve sırr-ı imtihâna münâfî olduğu gibi, nev‘-i beşerde cârî olan âdetullâha muvâfık düşmüyor.

100

Hâlbuki bu rivâyeti, bu hadîsi, hâşâ, muhâl ve hurâfe zanneden zındıkları iskât ve o zâhirî, ayn-ı hakîkat i‘tikād eden ve o hadîsin bir kısım hakîkatlerini gözleri gördükleri hâlde daha intizâr eden zâhirî hocaları dahi îkāz etmek için, o hadîsin bu zamanda da ayn-ı hakîkat ve tam muvâfık ve mahz-ı hak müteaddid ma‘nâlarından bir ma‘nâsı çıkmıştır. Şöyle ki:

Îsevîlik dîni ve o dinden gelen âdât-ı müstemirresini muhâfaza hesabına çalışan bir hükûmet ile, resmî i‘lânıyla, zulmetli, pis menfaati için dinsizliğe ve bolşevizme yardım edip tervîc eden diğer bir hükûmet ki, yine hasîs menfaati için İslâmlarda ve Asya’da dinsizliğin intişârına tarafdâr olan fitnekâr ve cebbâr hükûmetlerle muhârebe eden evvelki hükûmetin şahs-ı ma‘nevîsi temessül etse ve dinsizlik cereyânının bütün tarafdârları da bir şahs-ı ma‘nevîsi tecessüm eylese, üç cihetle, bu müteaddid ma‘nâları bulunan hadîsin, bu zaman aynen bir ma‘nâsını gösteriyor. Eğer o gālib hükûmet netice-i harbi kazansa, bu işârî ma‘nâ dahi bir ma‘nâ-yı sarîh derecesine çıkar. Eğer tam kazanmasa da, yine muvâfık bir ma‘nâ-yı işârîdir.

Birinci Cihet: Dîn-i Îsevînin hakîkîsini esas tutan Îsevî Rûhânîlerin cemâati ve onlara karşı dinsizliği tervîce başlayan cemâat tecessüm etseler, bir minâre yüksekliğinde bir insanın yanında bir çocuk kadar da olamaz.

İkinci Cihet: Resmî i‘lânıyla, Allâh’a istinâd edip dinsizliği kaldıracağım, İslâmiyet’i ve İslâmları himâye edeceğim diyen bir hükûmet yüz milyon küsûr iken, dört yüz milyona yakın nüfûsa hükmeden bir diğer devlete ve dört yüz milyon nüfûsa yakın ve onun müttefiki olan Çin’e ve Amerika’ya ve onlar ise zahîr ve müttefik oldukları olan bolşeviklere gālibâne, öldürücü darbe vuran o hükûmetteki muhârib cemâatin şahs-ı ma‘nevîsi ile, muhârebe ettiği dinsizlerin ve tarafdârlarının şahs-ı ma‘nevîleri tecessüm etse, yine minâre boyunda bir insana nisbeten küçük bir insanın nisbeti gibi olur. Bir rivâyette, Deccâl dünyayı zabt eder ma‘nâsı, ekseriyet-i mutlaka ona tarafdâr olur demektir. Ve şimdi de öyle oldu.

Üçüncü Cihet: Eğer küre-i arzın dört Hâşiyekıt‘aları içinde en küçüğü olan Avrupa’nın ve bu kıt‘anın da dörtte biri

101

olmayan bir hükûmetin memleketi; ekser Asya, Afrika, Amerika, Avusturalya’ya karşı gālibâne harb ederek, Hazret-i Îsâ’nın as vekâletini da‘vâ eden bir devletle beraber dine istinâd edip çok müstebidâne olan dinsizlik cereyânlarına karşı semâvî paraşütlerle muhârebe ve mücâdele eden o hükûmet ile ötekilerin şahs-ı ma‘nevîleri insan sûretine girse, cerîdelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev‘inde o ma‘nevî şahıslar dahi rûy-u zemîn cerîdesinde, bu asır sahîfesinde birer insan sûretinde tersîm ve tasvîrleri gibi temessül etseler, aynen ve tam tamına hadîs-i şerîfin mu‘cizâne ihbâr-ı gaybî nev‘inden beyân ettiği hâdise-i âhirzamanın müteaddid ma‘nâlarından tam bir ma‘nâsı çıkıyor.

Hatta şahs-ı Îsâ'nın as semâvâttan nüzûlü işaretiyle bir ma‘nâ-yı işârîsi olarak, Hazret-i Îsâ’yı as temsîl ederek ve nâmına hareket eden bir tâife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyârelerle, paraşütlerle semâdan bir belâ-yı semâvî gibi nüzûl ettiriyor, düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i Îsâ’nın as nüzûlünün maddeten bir misâlini gösteriyor. Evet, o hadîs-i şerîfin ifadesiyle Hazret-i Îsâ’nın as semâvî nüzûlü kat‘î olmakla beraber; ma‘nâ-yı işârîsiyle başka hakîkatleri ifade ettiği gibi, bu hakîkate de mu‘cizâne işâret ediyor.

Küçük Husrev olan Feyzî ve Emîn’in suâli ve ilhâhları ile, bazı bîçârelerin îmânlarını şübehâttan muhâfaza niyetiyle bu mes’eleye dâir yalnız bir-iki-üç satır yazmak niyet edip başlarken, ihtiyârım hâricinde olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık. Belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık. Kusura bakmayınız. Bu fıkrada tashîhe ve dikkate vakit bulamadık, müşevveş kaldı. Kardeşlerim, buraya gönderdiğiniz mektûblarınız kısmen lâhikaya giriyorlar.

Emîn ile Feyzî çok selâm ederler.

Azîz, sıddîk kardeşlerim, pek çok selâm ve duâ ve istid‘â ile size bu yarım mahrem fıkrayı gönderdik. Münâsibse lâhikaya girsin.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

102

[54]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ

Azîz kardeşlerim ve sıddîk arkadaşlarım,

Var olunuz, bahtiyar olunuz. Sizin pek ciddî sa‘y ü gayretiniz hem burada, hem başka yerlerde şevk ve gayreti uyandırıyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, gittikçe Risâle-i Nûr’un fütûhâtı ziyâdeleşiyor. Ehl-i îmân yaralarını hissedip ilaçlarını ondan buluyorlar.

Hâfız Alî’nin mektûbunda yazdığı iki âyetin işaretine dikkat ettik. Biz dahi Nûr fabrikasının sâhibi gibi çok mesrûr ve müferrah olduk. Fakat Risâle-i Nûr’a bir işâret-i gaybiye ile haber veren otuz üç aded âyet شَهِدَ اللّٰهُ âyetiyle hitâm bulduğundan, bu yeni iki âyetin müstakil bir sûrette işaretlerine kapı açılmadı. Hem otuz üç âyetten hangisinin tetimmesi olacak, şimdilik bilinmedi.

Yalnız bu kadar anlaşıldı ki, بِاَیْدٖی سَفَرَةٍ كِرَامٍ بَرَرَةٍ fıkrası, Risâle-i Nûr’un nâşir ve kâtiblerine ma‘nâ-yı işâriyle bakıyor. Hem, یَتْلُوا صُحُفًا مُطَهَّرَةً فٖیهَا كُتُبٌ قَیِّمَةٌ fıkrası dahi, Risâle-i Nûr’un eczâlarına ve suhuflarına ve kitaplarına ma‘nâ-yı işâriyle bakıyor. Fakat cifir hesabıyla bin üç yüz altmış küsûrden sonra bu parlak vaz‘iyeti gösterecekler diye, icmâlen fehmettik.

Gül fabrikasının bizlere, parlak bir gül-ü Muhammedî asm bahçesini hediye edecekti. Onu bütün rûh u cânımızla bekliyoruz.

Feyzî’ye hitâben beyân edilen hakîkat o tarafa da fâidesi olur diye leffen size gönderildi. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

103

[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Mehmed Feyzî ve emsâline hitâben beyân edilen bir hakîkattir]

Kardeşim Feyzî Mâdem sen, Isparta vilâyetindeki kahramanlara benzemek istiyorsun, tam onlar gibi olmalısın. Eskişehir hapishânesinde Allâh rahmet etsin, mühim bir şeyh, mürşid ve câzibedâr, Nakşî evliyâsından bir zât, dört ay mütemâdiyen Risâle-i Nûr’un elli-altmış şâkirdi içinde celbkârâne onlarla sohbet ettiği hâlde, yalnız bir tek şâkirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebâkîsi, o câzibedâr şeyhe karşı müstağnî kaldılar. Risâle-i Nûr’un yüksek ve kıymetdâr hizmet-i îmâniyesi onlara kâfî geliyordu ve kanâat veriyordu.

O şâkirdlerin gāyet keskin kalb ve basîretleri şöyle bir hakîkati anlamış ki, Risâle-i Nûr’a hizmet eden, îmânını kurtarıyor. Tarîkat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın îmânını kurtarmak, on mü’mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevablıdır. Çünki îmân, saâdet-i ebediyeyi kazandırdığı için, bir mü’mine küre-i arz kadar bir saltanat-ı bâkiyeyi te’mîn eder. Velâyet ise, mü’minin cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultân yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın îmânını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevablıdır.

İşte bu dakîk sırrı, senin Isparta’lı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de, umûmunun keskin kalbleri görmüş ki, benim gibi bîçâre, günâhkâr bir adamın arkadaşlığını, evliyâlara, belki eğer olsa idi müctehidlere tercîh ettiler. Bu hakîkate binâen, bu şehre bir kutub ve bir Gavs-ı A‘zam gelse, dese: Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım. Sen Risâle-i Nûr’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramânlarına arkadaş olamazsın

Lillâhilhamd, bu zamanda sünnet-i seniye dâiresinde kemâl-i îmânı kazanan Risâle-i Nûr şâkirdleri, evliyâların, mürşidlerin nazar-ı dikkatini celb edecek vaz‘iyeti aldığından, her zamanda bulunan hakîkî mürşidler, her hâlde bu zamanda Risâle-i Nûr şâkirdlerine müşteri olurlar. Birisini elde etseler, yirmi mürîd kadar kıymet verirler. Hem zevkli ve câzibedâr velâyet tereşşuhâtı karşısında Risâle-i Nûr’un hizmetinde meşakkat, mücâhede, külfet bulunduğundan, Feyzî’ye hitâben beyân edilen bu hakîkat kaleme alındı.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

104

[55]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰە وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ حُرُوفِ مَٓا اَرْسَلْتُمْ لَنَا مِنَ الرَّسَٓائِلِ فٖی عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ هٰذِهِ اللَّیْلَةِ الرَّغَٓائِبِ وَلَیْلَةِ الْمِعْرَاجِ وَلَیْلَةِ الْبَرَٓائَةِ وَلَیْلَةِ الْقَدْرِ وَاَعْطَاكُمُ اللّٰهُ بِعَدَدِهَا ثَوَابًا وَحَسَنَاتٍ اٰمٖینَ

Azîz ve sıddîk kardeşlerim ve fedâkâr ve sâdık arkadaşlarım,

Evvelen: Sizin bu mübârek şuhûr-u selâse ve içindeki kıymetdâr leyâlî-i mübârekeleri tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk, her bir geceyi sizin hakkınızda bir Leyle-i Regāib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevâb versin. Âmîn.

Sâniyen: Sizin bu def‘a nûrlu hediyelerinizin her bir harfine mukābil Cenâb-ı Erhamürrâhimîn defter-i a‘mâlinize bin hasene yazsın ve Âsım’ın ruhuna bin rahmet versin. Âmîn.

Sâlisen: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ve Risâle-i Nûr’un hazînelerinin kerâmetli ve yaldızlı bir anahtarı olan kalem-i Husrevî, elhak, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm gizli güzelliğini her göze gāyet parlak ve güzel gösteriyor. Cenâb-ı Hakk bu kalemi, bu hizmette muvaffak ve dâim eylesin. Âmîn.

Mübârek hey’etinin büyük bir kahramanı Büyük Alî’nin sisteminde Küçük Alî’nin Mu‘cizât-ı Kur’âniye’si, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm tam mutâbık bir bâkî pırlanta tarzında mevki‘ aldı. Erhamürrâhimîn her harfine mukābil, yazana on sevâb ihsân eylesin. Âmîn.

Mehmed Tâhirî, Küçük Lütfü’nün hayru’l-halefi ve Atabey’in kahramanı, bu havâlîye nûrlu ve güzel hediyeleri çok kıymetdârdır. Rahmânü’r-Rahîm, hazîne-i rahmetinden ona ve pederine her harfine ve her kelimeye mukābil rahmet etsin. Âmîn.

Aydın’lı Hasan Âtıf’ın kuvvetli kalemi inşâallâh merhûm Âsım’ın noksân bıraktığı vazîfe-i nûriyeyi tekmîl edecek. Ve o güzel kalemle Âsım’ın ve Lütfü’nün rûhlarını şâd edecek. Onun küçük hediyesi, ilerideki kıymetdâr hizmetlerini ihsâs ederek büyük bir mevki‘ aldı. Allâh ondan râzı olsun. Âmîn.

105

Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden ve resâil içinde suâlleriyle ehemmiyetli bir mevki‘ tutan ve onunla beraber ma‘nen yaşayan kardeşimiz Re’fet Bey’in mektûbuyla ve Gül fabrikasının gül-ü Muhammedî asm bahçesini yetiştiren Husrev’in mektûbuna ayrı bir mektûbla cevâb yazmak isterdim. Fakat şimdilik vakit müsâade etmedi.

Umûm kardeşlerime birer birer ve bilhassa ve bilhassa bilhassa çok selâm ve duâ ederim. Ve onların mübârek duâlarını bu şuhûr-u mübârekede ve leyâlî-i muazzamada ricâ ederiz

. اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz ve duâdan çok istifâde eden

Saîdü’n-Nûrsî

Buradaki umûm kardeşleriniz nâmına, Feyzî, Nazîf, Emîn, Hilmî, Salâhaddîn, Tevfîk selâm ve arz-ı hürmet ve şuhûr-u selâseyi hakkınızda tebrîk ederler. Rûh ve kalbimiz pek çok arzu ediyordu ki, yaldızlı Kur’ân’ımız bu def‘aki irsâlât içinde bu Ramazân’da okumak için bunlar beraber olsa idi.

Saîdü’n-Nûrsî

[56]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ فِی الدُّنْیَا

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin mektûblarınızdan o kadar mesrûr oldum ki, ta‘rîf edemem. Hususan Husrev’in çok kıymetdâr iki mektûbunda, Hacı Hâfız’ın köyünde Risâle-i Nûr’un pek fevkalâde bir sûrette tevessüü, o iki mektûbu nusha gibi ve bir huccet-i kātıa gibi saklayıp, bu havâlîdeki talebelere bir tâziyâne-i teşvîk olarak gösteriliyor.

Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın bir mu‘cize-i ma‘nevîsi olduğu gibi; Husrev’in kalemi de, Risâle-i Nûr’un pek kuvvetli bir kerâmeti olduğunu buraca her gün tasdîk ediyoruz. Husrev’in mektûbuna karşı uzun mektûb yazmak istiyorduk, arzumuza muvaffak olamadık.

106

Mübârekler kahramanlarından Küçük Alî’nin mektûbu da bana büyük bir ümîd verdi. Merhûm Abdurrahmân’ın elhak tam bir halefi olan kıymetdâr ve mübârek büyük kardeşi olan Mustafa Hulûsî’nin, Hâfız Ahmed isminde mübârek bir mahdûmu, peder ve amcaları sisteminde Risâle-i Nûr’a hizmet etmesi, yeniden Abdurrahmân dünyaya gelmesi kadar beni müferrah etti.

Ağras Atabey’de, eskide Lütfü, Zekâî gibi iki kıymetdâr şâkirdlerin yerlerini boş bırakmayan, Ağras kahramanları olan Tâhirî ve Abdullâh Çavuş’un Risâle-i Nûr’a hizmetleri, Ağras hakkında endişelerimi tamâmen izâle etti.

İsmâîloğlu Hüseyin’in hastalığı beni müteessir etti. İnşâallâh tam bir Lütfü olacak, çok da hizmet edecek. Sizlerin buraya gelen mektûblarınız, kısmen tensîkle lâhikaya derc ediliyor. Size bu def‘a mahrem Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’da istihrâc-ı gaybîdeki mücmel hakîkate dâir birden kalbe ihtâr edilen bir fıkra ile Tesettür Risâlesi’ne hâşiye gönderiyoruz.

Bu şuhûr-u selâse, seksen küsûr sene bir ömrü kazandırıyor. Elbette sizler gibi mücâhidler, onu kazanmaya çalışacaksınız. Cenâb-ı Hakk her bir gecesini sizin hakkınızda Leyle-i Mi‘râc ve Leyle-i Berât ve Leyle-i Kadir kadar kıymetdâr eylesin, âmîn.

Duânıza bu şuhûr-u selâsede çok muhtâç kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Burada umûm talebeleri nâmına Feyzî de selâm ve duâ ve istid‘â eder.

[Ehemmiyetli, fakat bir derece mahremdir]

Azîz kardeşlerim,

Mahrem Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’da cifirle istihrâcım, aynen Münâzarât Risâlesi’nde Bir nûr çıkacak ve göreceğiz diye gaybî müjdeler gibi, ilhâmî ve hak bir hakîkati, fikrimle olan tatbîkātımda bir kusur vardı. O kusur, beni düşündürüyordu. Münâzarât ve Sünûhât gibi risâlelerdeki müjde-i nûriye ise, Risâle-i Nûr tam halletti. Geniş dâire-i siyâsiye yerine, yüksek bir dâire-i nûriye ile o kusuru izâle ettiği gibi, İnnâ A‘taynâ sırr-ı mahreminde, On iki, on üç sene

107

sonra İslâmiyet’e darbe vuranların başlarında öyle müdhiş bir patlayış olacak ki, kıyâmete kadar unutulmayacak, meâlindeki istihrâc-ı cifrî çok geniş bir dâirede olduğu hâlde, nûr müjdesi sırrının aksine olarak dar bir dâirede, husûsî bir hükûmette tatbîk etmek sûretiyle, fikrim o geniş dâireyi ihâta edemeyerek o hakîkatin sûretini değiştirmiş.

Hâlbuki o istihrâcın gösterdiği aynı târihte, o rejimin müessisi ve başı dünyadan göçtü, darbesini yedi. Ve aynı senede, perde altında bilinmeyen ve küre-i arzın ekserini ve nev‘-i beşerin kısm-ı a‘zamını istibdâdı altına alan bir müdhiş cereyânın düğümü ve düğmesi ve ma‘nen binler başından bir başı ve en müdhişi olan o göçüp giden adam, tokat yediği aynı zamanda, daha sene tamam olmadan, o müdhiş cereyânın bütün başları ve tarafdârları öyle semâvî müdhiş tokatlara ve şiddetli fırtınalı musîbetlere tutulmaya başladılar; kıyâmete kadar azâbını çekecekler ve çekiyorlar. Ve edyân-ı semâviyeye ve İslâmiyet’e ettikleri cinâyetlerin cezâsını, çok geniş bir dâirede gördüler ve görüyorlar. Mimsiz medeniyetin boku ile dünyayı mülevves ettikleri için, aynı istihrâcın gösterdiği târihte, o mimsiz medeniyetin başına da öyle bir semâvî tokat indi ki, en karanlık vahşetten daha aşağı indirdi.

Elhâsıl: Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’da çok geniş bir dâire, dar bir dâirede tatbîk edilmiş. Nûr müjdesi ise, dar ve ma‘nevî, fakat yüksek bir dâireyi, geniş ve maddî bir dâire sûretinde tasvîr edilmişti. Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki, bu iki kusurumu, kuvvetli bir ihtâr-ı ma‘nevî ile ıslâh etti. یُبَدِّلُ اللّٰهُ سَیِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar eyledi. اَلْحَمْدُلِلّٰهِ بِعَدَدِ ذَرّاتِ الْكَٓائِنَاتِ

Azîz kardeşlerim Sakın bu fıkranın vâsıtasıyla o sırr-ı mahremi fâş etmeyin ve o risâleyi de araştırmayın. Yalnız bu fıkrayı zararsız görseniz hâslara gösterebilirsiniz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

108

[57]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیَالٖی شَهْرِ رَجَبَ وَشَعْبَانَ وَرَمَضَانَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu def‘aki mektûblarınız gelmeden evvel, bir ihtâr ile kendi cevâbını kerâmetkârâne yazdırmış. Demek, mektûb sâhiblerinin fevkalâde sadâkatleri kerâmet derecesine çıkmış.

Kardeşlerim, mektublarınızda çok yüksek düşünce ve takdîrât, binden bir hisse de benim olsa hadsiz şükür ederim. Belki Risâle-i Nûr’un ma‘nevî şahsiyeti ve çok kesretli talebeleri içinde bilmediğimiz gāyet yüksek bir makam sâhibi bir zâtın te’sîrâtı ve kumandası hissediliyor. Benim gibi bin derece uzak bir bîçârede tasavvur ediliyor. Hakkım olmadan bana verilen ziyâde ehemmiyetiniz, inşâallâh size zararı olmaz. Fakat Risâle-i Nûr’un hüsn-ü cereyânına zarar ihtimâli var. Siz bir hakîkati hissediyorsunuz ve fevkalâde sadâkat ve ihlâsınız inşâallâh hak görür. Fakat sûrette bazen aldanılır. Biz hizmetle mükellefiz. Netîceleri ve muvaffakiyet, Cenâb-ı Hakk’a âittir.

Lütfü vârislerinin mektûbundaki Osman Hâlidî’nin beyânâtı yalnız Risâle-i Nûr hesabına bir cihette kayıd ediliyor. Şahsıma âidiyeti yok. Husrev’in çok te’sîrli câzibedâr mektûbuna cevâb yazmaya vakit bulamadık. Başta bu mektûblarda isimleri bulunan zâtlar olarak umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve eyyâm-ı mübârekede duâ ederiz ve edeceğiz. Onlardan bu kudsî leyâlî ve eyyâm-ı mübârekede duâlarını isteriz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

109

[Ehemmiyetlidir]

[Risâle-i Nûr talebelerinden bir kısım kardeşlerimin benim haddimin çok fevkınde hüsn-ü zanlarını ve ifrâtlarını ta‘dîl etmek için ihtâr edilen bir muhâveredir]

Bundan kırk-elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullâh rh ile bir muhâveremi hikâye ediyorum:

O merhûm kardeşim, evliyâ-yı azîmeden olan Hazret-i Ziyâeddin’in ks hâs mürîdi idi. Ehl-i tarîkatçe, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbûl gördükleri için, o merhûm kardeşim dedi ki: Hazret-i Ziyâeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinâtta, kutb-u a‘zam gibi her şeye ıttılâı var. Beni, onunla rabt etmek için çok hârika makamlarını beyân etti.

Ben de o kardeşime dedim ki: Sen mübâlağa ediyorsun. Ben onu görsem, çok mes’elelerde ilzâm edebilirim. Hem sen, benim kadar onu hakîkî sevmiyorsun. Çünki kâinâttaki ulûmları bilir bir kutb-u a‘zam sûretinde tahayyül ettiğin bir Ziyâeddin'i seversin. Yani o ünvân ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa ve hakîkat görünse, senin muhabbetin ya zâil olur veyâhûd dörtten birisine iner.

Fakat ben o zât-ı mübâreki, senin gibi pek ciddî severim, takdîr ederim. Çünki sünnet-i seniye dâiresinde, hakîkat mesleğinde, ehl-i îmâna hâlis ve te’sîrli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için rûhumu ona fedâ ederim. Perde açılsa ve hakîkî makamı görülse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksân olmak; bilakis daha ziyâde hürmet ve takdîr ile bağlanacağım. Demek ben hakîkî bir Ziyâeddin’i, sen de hayâlî bir Ziyâeddin’i seversin. Hâşiye

110

Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabûl edip takdîr etti. Ey Risâle-i Nûr’un kıymetdâr talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedâkâr kardeşlerim Şahsiyetim i‘tibâriyle sizin ziyâde hüsn-ü zannınız, belki size zarar vermez. Fakat sizin gibi hakîkatbîn zâtlar vazîfeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusûrât ile âlûde mâhiyetim görünse, benden kaçmaya bir vesîle olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin pek fevkınde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibâtınızı bağlamayınız.

Ben size nisbeten kardeşim, mürşidlik haddim değil. Üstâd da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin, kusurâtıma karşı şefkatkârâne duâ ve himmetlerinize muhtâcım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkākım var. Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ve keremiyle sizlerle gāyet kudsî ve gāyet ehemmiyetli ve gāyet kıymetdâr ve her ehl-i îmâna menfaâtli bir hizmette, taksîmü’l-mesâî kāidesiyle iştirâk etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı ma‘nevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstâdlığı ve irşâdı bize kâfîdir.

Hem mâdem bu zamanda her şeyin fevkınde hizmet-i îmâniye en ehemmiyetli bir vazîfedir. Hem kemiyet ise keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır. Hem muvakkat ve mütehavvil siyâset âlemleri ebedî, dâimî, sâbit hıdemât-ı îmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyâs olamaz, medâr da olamaz. Risâle-i Nûr’un ta‘lîmâtı dâiresinde ve bizlere bahş ettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanâat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritâne âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebât ve müfritâne irtibât ve ihlâs lâzımdır. Onda terakkî etmeliyiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

111

[58]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابَاتِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ فٖی شَهْرِ رَمَضَانَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Risâle-i Nûr’un kahramanı olan Husrev’in bu def‘aki iki hediye-i kudsiyesi ve kerâmetkârâne o iki semâvî hediyenin ma‘nevî i‘câzını gözlere de gösterir bir tarzda bu şuhûr-u selâsede bizlere ve bu muhîte hediye etmesi, Risâle-i Nûr nokta-i nazarında mu‘cizâne bir hizmettir. İnşâallâh o Gül fabrikasının kalemi, buraları da bir gülistana çevirecek. Cenâb-ı Hakk o kalem sâhibine, yazdığı her harf-i Kur’âna mukābil, Leyle-i Kadir’deki gibi otuz bin sevâb ve rahmet ve hasene versin. Âmîn âmîn âmîn.

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin fevkalâde sadâkat ve ulüvv-ü himmetinizden tereşşuh eden bir hafta evvelki mektûbunuza karşı hüsn-ü zannınızı bir derece cerh eden benim cevâbımın hikmeti şudur ki: Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyânlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîkî beklenen o zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyânlara kaptırmamak için siyâset âlemindeki vaz‘iyetten ferâgat edecek ve hedefini değiştirecek, diye tahmîn ediyorum.

Hem üç mes’ele var: Biri hayat, biri şerîat, biri îmândır. Hakîkat noktasında en mühimmi ve en a‘zamı, îmân mes’elesidir. Fakat şimdi umûmun nazarında ve hâl-i âlem ilcââtında en mühim mes’ele hayat ve şerîat göründüğünden; o zât şimdi olsa da, üç mes’eleyi birden umûm rûy-u zemîndeki vaz‘iyetleri değiştirmesi, nev‘-i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, her hâlde en azîm mes’eleyi esas yapıp, öteki mes’eleleri esas yapmayacak. Tâ ki îmân hizmeti safvetini umûmun nazarında bozmasın. Ve avâmın çabuk iğfâl olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç