
SAYFA 260
Muhterem değerli kardeşim Derhâl yazmaya başlayınız, korkmayınız. Hizmet-i Kur’ân, inşâallâh muhâfaza edecektir. Diğer efendiye ziyârete gidenlere ve Risâle-i Nûr’u yazan o havâlîdeki kardeşlerimize geçmiş olsun. HâşiyeHâfız-ı Hakîkî inşâallâh muhâfaza edecektir. İmâm-ı Alî’nin ra تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَیَانَةً تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ emrine inkıyâd etmek îcâb ettiğinden, Risâle-i Nûr’u gizli okumak, gizli yazmak, gizli neşretmek lâzımdı. O kardeşlerimizin bu emre riâyet etmemesinden ileri geldiğinden, hafîf şefkat tokatı yediklerinden tekrar geçmiş olsun. Hiç merâk etmesinler, hiç bir şey yapılmaz ve yapamaz ve göremezler. Bu hâdiseden müteessir olup çekinmeyiniz. Bilakis çalışmanızı ziyâdeleştirin ki, tecrübe-i meydân-ı imtihânda muvaffak olunuz. Risâle-i Nûr’a sık sık ilişirler, fakat bir halt edemezler. Çünki Gavs-ı A‘zam ks ve İmâm-ı Alî ra gibi zâtların himâyeleri ve duâları berekâtına, Hâfız-ı Hakîkî hıfzeder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Rûhânî inkıbâz inşâallâh geçecektir. Risâle-i Nûr لِلَّذٖینَ اٰمَنُوا هُدًی وَشِفَٓاءٌ sırrına mazhardır. Ondan istimdâd et. Risâle-i Nûr talebeleri birbirinin ibâdetinden hissedâr olduklarından, dâimî virdleri olan bu âyet-i azîmesize şifâ verir. Risâle-i Nûr’u yazınız. İhtiyâta riâyet ediniz. Bütün kardeşlerime selâm ve hürmetler. Risâle-i Nûr’a çalışmanızı tekrar tavsiye ederim, kardeşlerim.
Kardeşiniz Salâhaddin Çelebi
[126]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
[Karadağ’ın Bir Meyvesi]
Azîz kardeşlerim,
Bu def‘a mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz. Bir âyetin ma‘nâ-yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi, hürriyetten bu âna kadardır.
1358 Teşrîn-i Sânî, otuzuncu günü Karadağ başına çıkıyordum. İnsanların, hususan müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri, ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam edecek? hâtıra geldi. Birden
SAYFA 261
her müşkilimi halleden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, Sûre-i ve’l-Asr’ı karşıma çıkardı. Bak dedi. Baktım. Her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza da daha ziyâde bakan وَالْعَصْرِ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖی خُسْرٍ âyetindeki اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖی خُسْرٍ makam-ı cifrîsi bin üç yüz yirmi dört edip, hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalya harbleri ve Birinci Harb-i Umûmî mağlûbiyetleri ve muâhedeleri ve şeâir-i İslâmiyenin sarsılmaları; ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları; ve İkinci Harb-i Umûmî'nin zemîn yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musîbetlerle ve hasâret-i insaniye ile, اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖی خُسْرٍ âyetinin bu asra dahi bir hakîkatini, maddeten aynı târîhiyle gösterip bir lem‘a-i i‘câzını gösteriyor.
اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ: ise, makam-ı cifrîsi âhirdeki ت ە sayılır, şedde sayılmaz. bin üç yüz elli sekiz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı târîhini göstermekle, o hasâretlerden, bâhusûs ma‘nevî hasâretlerden kurtulmanın çâre-i yegânesi, îmân ve a‘mâl-i sâliha olduğu gibi; ve mefhûm-u muhâlifiyle o hasârâtın da sebeb-i yegânesi, küfür ve küfrân ve şükürsüzlük olduğunu, yani îmânsızlık ve fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre-i ve’l-Asr’ın azamet ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gāyet geniş ve uzun hakāikin hazînesi olduğunu tasdîk ederek Cenâb-ı Hakk’a şükrettik.
Evet, âlem-i İslâm’ın, bu asrın hasâreti olan bu dehşetli İkinci Harb-i Umûmî'den kurtulmasının sebebi, Kur’ân’dan gelen îmân ve a‘mâl-i sâliha olduğu gibi; fakîrlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı acılığını çekmedikleridir. Ve zenginlere gelen hasârât ve zâyiâtın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydân-ı harb olmamasının sebebi, اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا kelime-i kudsiyesinin hakîkatini fevkalâde bir sûrette yüz binler insanların kalblerine tahkîkî bir tarzda îmân dersi veren Risâle-i Nûr olduğunu, pek çok emârelerle ve şâkirdlerinden binler ehl-i hakîkat ve dikkatin kanâatleriyle isbat eder.
Ezcümle, bu emârelerden biri, Risâle-i Nûr’a sıkıntı veren veyâhûd hizmetinden çekilen pek çok adamların tokat yemeleri gibi; bu sene, bu memleketin etrafında umûmî bir tarzda Risâle-i Nûr’un intişârına sıkıntı verip şimdiki bir nevi‘ tevakkuf devresi vermenin hatâsı, şimdiki umûmî sıkıntının bir sebebi olduğunu göstermesidir.
SAYFA 262
[Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından sorulan suâle cevâbdır]
Suâl: Geçen sene sizden sormuştuk ki, elli gündür merâk edip dünya harblerine bakmadınız ve sormadınız. O zaman bize bir cevâb verdiniz. Gerçi o cevâb hakîkattir ve kâfîdir. Fakat Risâle-i Nûr’un intişârı ve hizmeti ve âlem-i İslâmiyetin menfaati noktasında bir derece bakmanız lâzım iken, şimdi, on üç ay oluyor aynı hâl devam ediyor. Merâk edip hiç sormuyorsunuz.
Elcevab: اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ âyetine en a‘zam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil tarafdâr olmak veya merâk ile o cereyânları ta‘kîb etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müteessirâne mücâdelelerini seyretmek, belki o acîb zulümlere bakmak da câiz değil. Çünki zulme rızâ zulümdür. Tarafdâr olsa, zâlim olur. Meyletse وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَی الَّذٖینَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ âyetine mazhar olur.
Evet, hak ve hakîkat ve dîn ve adâlet hesabına olmadığına ve belki inâd ve asabiyet-i milliye ve menfaat-i cinsiye ve nefsin enâniyetine dayanan, dünyada emsâli vukū‘ bulmayan gaddârâne bir zulüm hesabına olduğuna kat‘î bir delîl şudur ki:
Bin ma‘sûm çoluk-çocuk, ihtiyâr, hasta bulunan bir yerde, bir-iki düşman askeri bulunmak bahânesiyle bombalar ile onları mahvetmek; ve tabakāt-ı beşer cereyânları içinde, burjuvaların en dehşetli müstebidleri ve sosyalistlerin ve bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifâk etmek; ve binler, milyonlar ma‘sûmların kanlarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idâme ve sulhu reddetmektir.
İşte böyle hiç bir kānûn-u adâlete ve insaniyete ve hiç bir düstûr-u hakîkate ve hukuka muvâfık gelmeyen boğuşmalardan, elbette âlem-i İslâm ve Kur’ân teberrî eder. Yardımcılıklarına tenezzül edip tezellül etmez. Çünki onlarda öyle dehşetli bir firavunluk, bir hodgâmlık hükmediyor, değil Kur’ân’a, İslâm’a yardım, belki kendine tâbi‘ ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zâlimlerin kılıçlarına dayanmak, hakkāniyet-i Kur’âniye elbette tenezzül etmez.
SAYFA 263
Ve milyonlarla ma‘sûmların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hâlik-ı Kâinât’ın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur’ân’a farz ve vâcibdir. Gerçi zındıka ve dinsizlik, o boğuşanların birisine dayanıp ehl-i diyâneti ezer. O zındıkanın tazyîkinden kurtulmak, onun aksi cereyânına tarafdâr olmak bir çaredir. Fakat şimdiye kadar o tarafdârlık bir menfaat vermeyerek çok zararları dokunmuş.
Hem zındıka, nifâk hâsiyetiyle her tarafa döner. Senin dostunu kendine dost edip sana düşman eder. Senin tarafdârlık cihetiyle kazandığın günâhlar, fâidesiz boynunda kalır. Risâle-i Nûr şâkirdlerinin vazîfeleri îmân olduğundan, hayat mes’eleleri onları çok alâkadâr etmez ve merâkla baktırmaz. İşte bu hakîkate binâen, değil on üç ay, belki on üç sene Hâşiyedahi bakmasam hakkım var. Sizler baktınız, günâhlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım, ne kaybettim?
İkinci Suâl: İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi’nde Fâtiha’nın âhirinde sırât-ı müstakîm ashâbı ki, اَلَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ âyetiyle ta‘rîf edilen tâife içinde, hem لَا تَزَالُ طَٓائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖی ilâ âhir hadîsinin âhirzamanda gösterdikleri mücâhedeler içinde ve hem ve'l-Asr Sûresi’nin اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا dan başlayan üç cümlenin ma‘nâ-yı işârîsinde husûsî bir sûrette bir ferdi, Risâle-i Nûr şâkirdleri olduğuna sebeb nedir ve vech-i tahsîsi nedir?
Elcevab: Sebebi ise, Risâle-i Nûr, yüze yakın dîn tılsımlarını ve hakāik-i Kur’âniyenin muammâlarını hall ve keşfetmiştir ki, her bir tılsımın bilinmemesinden, çok insanlar şübehâta ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulamayıp, bazı îmânını kaybederdi. Şimdi bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmi Sekizinci Mektûb’daki İnâyât-ı Seb‘a’da bir kısmına işâret edilmiş. İnşâallâh bir zaman o tılsımlar müstakil bir risâlede cem‘ edilecek.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 264
[Sûre-i ve’l-Asr’ın dağ meyvesi nâmında nüktesine bir hâşiyedir]
اَلصَّالِحَاتِ: deki ت âhirdeki ت ler, ekseriyetçe vakfa rast gelmesiyle cifirce ە sayılabilir. Bu noktada اِلَّا beraberdir, bu zamanımızı gösterir. Ve telaffuzca ە okunmadığından ت kalabilir. Bu noktadan şeddeler sayılmazsa, اِلَّا beraber değildir, iki yüz küsûr zamana kadar îmân ve amel-i sâlih ile beraber, bir tâife-i azîme hasârât-ı azîmeye karşı mücâhedeye devam edeceğine işâret edip, Fâtiha’nın âhirinde صِرَاطَ الَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ gösterdiği zamana
Hem لَا تَزَالُ طَٓائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖی ظَاهِرٖینَ عَلَی الْحَقِّ حَتّٰی یَاْتِیَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖbirinci cümle, bin beş yüz kırk iki makamıyla, âhirzamanda bir tâife-i mücâhedenin son zamanlarına; ikinci cümle, bin beş yüz altı makamıyla, gālibâne mücâhedenin devamına; ve üçüncü cümle, bin beş yüz kırk beş makamıyla, pek az bir fark ile hem Fâtiha’nın, hem ve’l-Asr Sûresi'nin ikinci cümlesinin gaybî işaretlerine işâret edip tevâfuk eder.
Demek bu hadîs-i şerîfin üç cümlesinden her birisi, bin beş yüz târîhine ve mücâhedenin ne kadar devam edeceğine dâir işaretlerine, aynen bu اَلَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ bin beş yüz altmış makamıyla, hem وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِbin beş yüz altmış makamıyla iştirâk edip, o tâife-i azîmenin mücâhedâtları ne kadar devam edeceğini ma‘nâ-yı işârî ve cifrî ile gösterirler. Ve Fâtiha ve hadîsin irâe ettikleri târîhe makam-ı ebcedleriyle takarrüb edip, farklı bir derece tevâfuk ederler. Ve ma‘nâlarıyla da tam tetâbuk ederek parlak bir lem‘a-i i‘câz-ı gaybîyi gösteriyorlar.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 265
[127]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Eski Saîd çok zaman Medresetü’z-Zehrâ’yı gāye-i hayâl ederek çalışmış. Cenâb-ı Hakk kemâl-i merhametinden, Isparta’yı o Medresetü’z-Zehrâ hükmüne getirdi. Ve nâhiyemiz olan küçücük Isparta’nın mahdûd akraba ve ahbâb yerine, mübârek Isparta vilâyetini verip binler kardeşi ihsân eyledi. Belki muhtemeldir ki, o küçük Isparta’nın aslı, bu büyük Isparta’dan gitmiş. Benim vatan-ı aslîm, bu Isparta olmak câizdir. Hatta Isparta’lı kim olursa olsun, başkalara nisbeten benimle ve Risâle-i Nûr’la fazla alâkadâr görüyorum. Hatta buradaki bütün zâbitân içinde biri müstesnâ, en ziyâde bize ve Risâle-i Nûr’a ciddî alâkadâr bu hâmil-i mektûb Isparta’lı Hilmî Bey’i gördüm. Onu Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri içinde kabûl eyledik.
Isparta’da ve Sava’daki taarruz bir derece umûmîdir. Risâle-i Nûr’un intişâr ettiği her tarafta bu sıralarda, şimdiye kadar bir plân dâhilinde Risâle-i Nûr’un fütûhâtına karşı tecâvüz var. Bir derece şevk ve neş’eye zarar verdi, bir devre-i tevakkuf açtı. Şimdiki kahtlığa da o tevakkuf sebebiyet veriyor.
Fakat Cenâb-ı Hakk’a şükür, Isparta ve havâlîsi kahramanları çelik gibi bir metânet göstermeleri, sâir yerlerin de kuvve-i ma‘neviyelerini takviye ediyorlar. Bazı ihtiyâtsız ve dikkatsizlerin yüzünden cüz’î zararlar olduğundan, ihtiyât ve dikkat her vakit lâzımdır.
Barla’da, Risâle-i Nûr’un muvakkat ta‘tîli sebebiyle yağmursuzluk başladığı gibi ve Risâle-i Nûr’un müdâhalesiyle yağmurun Barla etrafındaki dâireye mahsûs olarak gelmesi ve Isparta’nın Risâle-i Nûr’a karşı iştiyâklarıyla, Husrev’in dediği gibi, yağmur fevkalâde bir sûrette imdâda gelmesi gibi, pek çok emârelerle ve burada Risâle-i Nûr münâsebetiyle vücûda gelen yüzer hâdiselerin delâletiyle deriz ki, bu Anadolu’ya ayn-ı rahmet olan Risâle-i Nûr’a karşı, bu acîb zamanda böyle umûmî ve geniş bir taarruzla ve bazı yerlerde ta‘tîle mecbûr olması, bu kaht u galâyı ve
SAYFA 266
bu acîb ihtikârı ve bereketsizlik ve açlığı netice verdiğine bize kanâat verdi. Şimdi yanımdaki, Emîn ve Feyzî gibi sâir arkadaşlarım da aynı kanâattedirler.
Umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ve duâlarını istiyoruz اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[128]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ وَطَبَعْتُمْ
Azîz, sıddîk, muktedir, müteyakkız kardeşlerim,
Sizin mübârek leyâlî-i aşerenizi ve Kurban Bayram'ınızı tebrîk ederiz. Nûr fabrikası sâhibi Hâfız Alî’nin haşr-i cismânî hakkındaki hâtırına gelen mes’ele ehemmiyetlidir. Ve mektûbunun âhirindeki temsîlî, gāyet güzel ve ma‘nîdârdır. O hâtıra ile, Dokuzuncu Şuâ‘ın Mukaddeme-i Haşriye’den sonraki dokuz burhân-ı haşrîyi istiyor diye anladım. Fakat maatteessüf, bir-iki senedir te’lîf vazîfesi tevakkuf etmiş. Risâle-i Nûr’un mesâili ilimle, fikirle, niyetle ve kasdî bir ihtiyârla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünûhât, zuhûrât, ihtârât ile oluyor. Bu dokuz berâhîne şimdi ihtiyâc-ı hakîkî kalmamış ki, te’lîfe sevk olunmuyoruz.
Evet, îmân-ı billâh ve îmân-ı bi’l-yevmi’l-âhiret, âlem-i İslâmiyetin iki kutbu ve iki güneşidir.
Birincisini: Risâle-i Nûr, tamamıyla burhânlarını îzâh etmiş.
İkinci kutub ise: kısmen müstakil olarak Onuncu Söz, Yirmi Dokuzuncu Söz, Yirmi Sekizinci Söz, hususan cismânî lezzetlerin isbatında ve Mukaddeme-i Haşriye gibi risâlelerde gāyet kuvvetli haşr-i cismânîyi isbat etmiş, muannidleri de susturmuş. Ve îmân-ı billâh gibi, bu dünyadaki mevcûdât zâhir bir sûrette onu göstermediğinden, kısm-ı ekserîsi ise sâir erkân-ı îmâniye içinde haşri kuvvetli isbat eder.
SAYFA 267
Ezcümle, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hakkāniyetini isbat eden bütün huccetleri, ikinci derecede haşr-i cismânîyi, binler âyât-ı Kur’âniyenin tasvîr ve îzâhâtlarıyla isbat ediyor. Acaba Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın mu‘cizâne cennetin lezâiz-i cismâniyesinden bahisleri ve îzâhları derecesinden, daha îzâha lüzûm kalır mı?
Hem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkāniyetini isbat eden bütün mu‘cizeleri ve huccetleri, ikinci derecede haşr-i cismânîyi ve cennet ve cehennemin lezâiz ve âlâm-ı cismâniyesini hârika belâgatle tasvîr ve îzâh ediyor. O îzâhtan sonra, daha îzâha ihtiyâç kalır mı?
Hem Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûdunu ve rahîmiyet ve hakîmiyetini ve ilim ve kudretini ve âdiliyet ve hafîziyetini ve sıfât-ı kudsiyesini isbat eden bütün burhânlar, huccetler, bir cihette haşri isbat ettiği gibi; rubûbiyetin muktezâsı olan irsâl-i rusül ve inzâl-i kütüb cihetiyle, hem Risâlet-i Muhammediyeyi asm istilzâm, hem Kur’ân, onun konuşması ve kelâmı olduğunu isbat etmekle, haşr-i cismânîyi tafsîlâtıyla bu iki noktadan yine isbat ediyor.
Elhâsıl: Risâle-i Nûr’da îmân-ı billâh ve îmân-ı bi'l-yevmi'l-âhiret olan iki kutb-u îmânî, tam birbirine müsâvî gelecek bir derecede isbat edilmiş. Yalnız bu kadar var ki, haşr-i cismânî kısmen sarîhan ve kısmen zımnî ve tebeî isbat edilmiş. Çünki bu âlem-i şehâdet, Sâni‘ini gāyet sarîh ve zâhir gösteriyor. Ve haşri, zımnî ve perdeli haber verir. İnşâallâh bir zaman, Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden birisi veya birkaç tanesi, o dokuz makamı ve berâhîni te’lîf edecek ve Mukaddeme-i Haşriye’nin başındaki âyet-i a‘zamın dokuz fıkrasının hazînelerini, Risâle-i Nûr’da münteşir haşr-i cismânî berâhîniyle ve kalblerine gelen sünûhât ve ilhâmât ile açıp, Dokuzuncu Şuâ‘ı Onuncu Söz’den, daha kuvvetli bir tarzda tekmîl edecek.
Bütün kardeşlerimize, hemşîrelerimize birer birer selâm ve bayramlarını tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 268
[129]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Kahraman Tâhirî ve Hâfız Mustafâ’nın yaptıkları hizmet çok güzeldir. Onların tedbîrleri isâbetlidir, haktır. Nûr fabrikasının dîvânında verdiğiniz kararlar, ne olsa kabulümüzdür. İşârât-ı Kur’âniye, tevâbi‘leriyle beraber çok güzeldir. Yalnız Seyyid Şefîk’e giden mektûb, şahsına âit kısmı girmeyecekti. Lâhikadan aldığınız parçalar da çok güzel. Büyük Ali sisteminde, küçük ve ikinci Ali’nin ma‘nîdâr fıkrası iyidir, fakat muhtasardır.
En evvel gençlere âit üç-dört ders-ki Hâfız Mustafa’ya vermiştik el makinesiyle mümkün ise eski hurûfla, değilse yeni hurûfla HâşiyeNûr fabrikasının dîvânındaki hey’et münâsib görse ve hâl müsâade etse, yazılsın. Bize de bazı nüshalar gönderilsin. Mübâreklerin İşârâtü’l-İ‘câzlarına bedel bir nüshamı posta ile gönderdik.
Cum‘a gününe rast gelen bu bayram, çok kıymetdâr olan hacc-ı ekber olduğundan, hacca bu sene gidenler çok kazanmışlar. Cenâb-ı Hakk bizi de onların hayırlı duâlarına hissedâr eylesin. Âmîn. Tekrar be-tekrâr o bayramınızı, umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bayramlarını ve Nûr ve Gül fabrikalarının hey’etlerini ve medrese-i nûriye şâkirdlerinin ve üstâdlarının ve Barla sıddîklarının ve ma‘sûmların ve ümmî ihtiyârların, ricâlen ve nisâen umûmunun birer birer bayramlarını tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 269
[130]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
عَسٰٓی اَنْ تَكْرَهُوا شَیْئًا وَهُوَ خَیْرٌ لَكُمْ: sırrıyla çok tecrübelerin netîcesinde, çok def‘a zâhirî muvaffakiyetsizlik, hakkımızda birer inâyet perdesi olduğuna bir emâresi, belki bir delîli de, bu sene bize her tarafta bir nevi‘ taarruz ve o taarruzdan bir nevi‘ cüz’î tevakkuf, hem matbaaların kapıları şimdilik Risâle-i Nûr’a, hatta yeni hurûfla dahi kapanması hayırdır. Birkaç cihette inâyettir ve himâyettir.
Evvelâ: Bu sene perde altında insanlar, eşedd-i zulüm ile rızık hakkında bir dehşetli ameliyât ve kader-i İlâhî hakîmâne bir adâletle, çoktan beri terâküm eden zekâtları, cizyeleri almak ve hadden çok ziyâde tecâvüz eden hırs ve ihtikârı tokatlamak için, umûmî bir ameliyât-ı cerrâhiye hengâmında, elbette yalnız îmâna ve âhirete hasr-ı nazar eden ve vazîfe noktasında hayât-ı ictimâiyeye çok bakmayan ve ihlâs-ı tâmmı kazanmak için hiç bir maksada âlet ve hiç bir dünyevî cereyâna tâbi‘ olmayan Risâle-i Nûr’un parlak ve kuvvetli hizmeti, tesettür perdesi altından çıkıp âşikâr bir tarzda olsa idi, her hâlde birinci ameliyât-ı insaniye ona ilişecekti. Ve ikinci ameliyât-ı kaderiye, rızık ve mide üzerine olması cihetiyle, ya insanların nazarlarını o hizmetten çevirecekti, mideleriyle meşgul edecekti. Veyâhûd o hizmetin ihlâsı bir derece kırılıp, maîşet derdinin bir hissesi onda bulunacaktı. Hâşiye
Sâniyen: Yazılmasına şimdilik lüzûm yok.
Ve Sâlisen: Izhârına bu zamanda izin yok. Fakat mâdem şâkirdlerin gayret ve şevk ve himmetleri, şimdiye kadar matbaalara ihtiyâç bırakmamışlar. İnşâallâh o kudsî hizmette devam edip, o elmas kalemler ile neşr-i envâr edecekler. Mâdem bütün bütün mesleğimize muhâlif olan yeni hurûfu, bir-iki risâle için kabûl ettiğimiz hâlde matbaacılar kendileri o hayr-ı azîmi kaybettiler.
SAYFA 270
Siz o iki risâleyi ki ben Hâfız Mustafâ’ya tab‘ için vermiştim bizim hesabımıza, kahraman kardeşlerimizden yirmi otuz zâta tevzî‘ ederek, yirmi-otuz nüshayı eski hurûfla yazdırınız. Yazan kalem sâhiblerine dâimî hasenât kazandıran o pek büyük hayrı siz kazanınız. Eğer yeni hurûfla, el makinesiyle o iki risâleden yazılmış nüshaları varsa, bize bazı nüshaları gönderiniz. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Leffen size gönderilen parçayı bize yazdığınız İşârât-ı Kur’âniye ve Kerâmet-i Aleviye ve Gavsiye mecmûasının mukaddemesinden evvel biz başta yazdık. Siz de yazarsınız.
[İşârât-ı Kur’âniye ve üç Kerâmet-i Aleviye ve Kerâmet-i Gavsiye hakkında bir tenbîh ve ihtârdır]
Bu gāyet mahrem risâleler, nasılsa muannid bir nâmahremin eline bu risâlelerden birisi geçmiş. Gāyet sathî ve inâd nazarıyla bir-iki yerine haksız bir i‘tirâz ile ehemmiyetli bir hâdiseye sebebiyet verdiğinden, bu mecmûa Risâle-i Nûr’un hâs talebelerine, belki ehass-ı havâssa mahsûs olduğu hâlde ve benim vefâtımdan sonra intişârına müsâade olmasıyla beraber, şimdi mezkûr hâdisenin sebebiyle herkese değil, belki ehl-i insâf ve Risâle-i Nûr’la alâkadâr ve talebelerinden bulunanlara, hâslardan birkaç şâkirdin tensîbiyle gösterilebilir fikriyle yazdırdık.
İkinci Nokta: Bu risâle Sikke-i Gaybiye baştan aşağıya kadar bir tek netîceye bakar. Bine yakın emâreler ile, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine gaybî bir imza basıldığını isbat ediyor. Böyle bir tek da‘vâya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emâreler ve îmâlar onu göstermesi, ilmelyakîn değil, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde o da‘vâyı isbat eder.
Üçüncü Nokta: Bu risâleyi mütâlaa eden zâtlar, inceden inceye, hususan cifrî hesabâtına meşgul olmaya lüzûm yok. Hem bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem umumunu okumak da lâzım değil. Hem Kerâmet-i Gavsiye’nin âhirindeki, Şâm’lı Hâfız Tevfîk’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütâlaadan sonra, baştaki mukaddemeyi de okuduktan sonra, istediği parçayı okusun.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 271
[131]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşlerim,
Büyük Hâfız Alî’nin husûsî medresesinde bir hemşîremizin intâk-ı bilhak nev‘inde, Gālib cereyânının ileri gitmemesinin bir sebebini, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin siyâsete bakmamaları ve çarpışmadan gelen zulümlere hissedâr olmamak için merâkla harekâtlarını İslâmiyet menfaati noktasında duâlar ile ta‘kîb etmedikleri demesi, hem Hâfız Alî’nin Husrev ile görüşmesi ve Üstâdımız bizi siyâsetten men‘ ediyor, zarardır demesine mukābil, bir kardeşimiz Ne ile sâbittir diye istifsârı ve on üç aydan beri harbin vaz‘iyetini nazara almadığımın sebebini soran buradaki kardeşlerime vereceğim cevâba, Hâfız Alî’nin istihsânı münâsebetiyle kaidemize muhâlif olarak bir-iki dakîka siyâsete bakıp, bir-iki kelime beyân ediyorum.
Evvelen: Buradaki bir kısım Risâle-i Nûr şâkirdleri, âlem-i İslâm’da çok müstemlekâtı bulunan bir devlet, bu Anadolu hâricindeki Müslümanlara yalnız kendi menfaati için bir derece dinlerine ilişmiyor veya ilişemiyor diye, o devletin hâriç İslâmlara tatbîk ettiği siyâsete bütün bütün muhâlif bir siyâseti ta‘kîb ettiği bu memlekette fa‘âliyette bulunan propagandasına kapılıp, o cereyâna tarafdarlıkla Risâle-i Nûr’un safvet ve hâlisiyetine zarar verdiğinden, o siyâsî şâkirdlere dedim: O devlet, bu memleketteki hükûmete, müstemlekâtındaki Müslümanlar ısınmamak ve iltihâk etmemek için, eskiden beri bu vatanda dinsizliği tervîc etmiş. Şimdiki ilhâd, onun ifsâd komitesinin eseridir. Mâdem siz bu vatanın evladısınız, burada onun propagandasına kapılmayınız. Ve siyâsete karışmayınız. Eğer hâriçte olsanız, oradaki müsâadekâr siyâsetine tarafdârlık gösterseniz, eğer lüzûm olursa ve Risâle-i Nûr dahi müsâade etse, belki zarar olmaz, yoksa zarar ve hatar ve hatâdır.
Ama öteki gālib cereyân ise, ne vakit Kur’ân’a ve Risâle-i Nûr’a ve bize ve İslâmlara yardım etse ve Kur’ân’ın hakîkatine hizmete bilfiil teşebbüs eylese, siz de o vakit Kur’ân ve Risâle-i Nûr hesabına onun harekâtına merâkla bakabilirsiniz. Yoksa şimdiden tarafgîrâne bakmak ile, tahrîbâtındaki zulümlere hissedâr olmak ihtimâli var. Ve hâriç âlem-i İslâm’ın ma‘nevî cerayanlarına muhâlif olur.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 272
[132]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Hem Kâtib Osmân, hem mübâreklerden İbrâhîm’in, hem Nûr fabrika sâhibinin, hem Hulûsî-i Sânî’nin mektûbları bir-iki günde geldiler. Merâk ile mahzûn kalbimizi müferrah eylediler. Kâtib Osmân’ın mektûbunda, husûsî selâmlarını gönderdiği zâtların, hususan kahraman Rüşdü, Zühdü Bedevî ve Nûrî kardeşlerimize hâssaten ve umûmen selâm ve selâmetlerine duâ ve Husrev’in yakında gelmesinin tebşîri, onun hakkındaki merakımızı izâle etti. Mâşâallâh, Kâtib Osman da, Husrev gibi mûcib-i merâk noktaları yazıyor.
Onun mektûbunu getiren Halıcı İbrahim demiş ki: Sıddîk Süleyman Rüşdü buraya gelmek ihtimâli var. O kahraman kardeşim yakînen bilsin ki, ben ondan ziyâde ona müştâkım. Fakat o her gün, hâs dâiresinin birinci safında ma‘nen yanımızda bulunuyor, ma‘nevî kazançlarımıza hissedâr oluyor. Bizim mesleğimizde sohbet-i sûriye ehemmiyeti azdır. Hem bu dehşetli ameliyât-ı dâhiliye hengâmında ve yol masrafı çok ziyâde olduğundan, gelmek münâsib olmuyor. Ve vehhâm ehl-i dünyâ, burada da ziyâde bize dikkat ediyorlar. Hatta bu bayramda kapımı ziyâretçilere kapadık.
Hâfız Alî’nin mektûbunda, Rüşdü’nün bir teşebbüsü var ki, gençlere âit dört-beş parça ders ki, Hâfız Mustafâ’ya vermiştim ki tab‘ etsin. Cenâb-ı Hakk’a şükür, sizin kesretli kalemleriniz matbaaya ihtiyâç bırakmıyor. Eğer kolayca, ucuzca mümkün olsa, eski veya yeni hurûfla yaparsınız.
Hâfız Alî’nin mektûbunda, Risâle-i Nûr’a karşı kemâl-i mahviyetle kemâl-i ihlâsı ve irtibâtı, onun eskiden beri takdîr ettiğim bir hâsiyet-i mümtâziyesini göstermekle beraber, benim gibi bir bîçâreyi de şefâatçi yapıp, ben de onun kemâl-i samîmiyetini şefâatçi yapıp, duâsına âmîn derim.
Mübârek köyünden, mübârekler cemâatinden, mübârek İbrâhîm’in bereketli mektûbunu okudum. Beni memnûn eden çok sözler var içinde. Ve bilhassa benim başıma yağan yağmurdan rüyada içmesi ve biraderzâdesi Osmân’ın ileride de Risâle-i Nûr’a talebe olması için kendini okutması, bizi mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hakk öyle mübârekleri o köyde çoğaltsın. Âmîn. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 273
[133]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risâle-i Nûr’un şâkirdleri tam bir metânet ve tesânüd ve dikkat etmeye muhtâçtırlar. Lillâhilhamd, Isparta ve havâlîsi kahramanları demir gibi bir metânet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn-ü misâl oldu.
Ey Husrev Te’sîrli ve güzel mektûbunu aldım. Vazîfenin başına geçmen bizi fevkalâde mesrûr etti. Binler safâlar ile geldin Sen bu bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merâk etme. Senin yerine ve kerâmetli kaleminin yâdigârı olan Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm biri vilâyet-i şarkiyede fa‘âlâne geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da senin yerinde çalışıp, inşâallâh fütûhât yapar. Senin yazdığın mu‘cizeli iki Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın bu havâlîde, hususan Ramazân-ı Şerîf’de sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsîn ve tebrîklerini, inşâallâh yakında tab‘a girmesiyle âlem-i İslâmdan senin ruhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allâh’a şükreyle.
Hâfız Alî’nin mektûbunda, İslâmköy’ündeki hocalara muhabbete ve dostluğa karar vermesi, bizi memnûn eyledi. Evet, İslâmköy’ü, nasıl ki Risâle-i Nûr’a pek ziyâde alâkadârlıkta imtiyâz ve sebkat kazanmış. Öyle de, ben orada iken, sâir hocalara nisbeten İslâmköy'ü hocaları dahi daha ziyâde insaflı ve Risâle-i Nûr’u takdîr ettiklerini gördüğümden, bu havâlîdeki hocaların lâkaydlıklarına karşı onları hüsn-ü misâl gösteriyorum. İnşâallâh onlardan zarar gelmez. Ben İslâmköy’ünü, Nûrs köyü gibi biliyorum. O hocalara da akrabam nazarıyla bakıyorum, onlara da selâm ediyorum. Evet, onların insafı ve Risâle-i Nûr’a karşı dostluklarıyla, Nûr fabrikası o köyde dağdağasız teessüs etti tahmîn ediyoruz.
Ey Sabrî kardeş Başın sağ olsun. Cenâb-ı Hakk, o vâlidemizi mağfiret eylesin. Âmîn. Benimle, karâbet-i nesebiyeyi ihsâs eden parmaklarındaki nişân ve bu yedi-sekiz sene Abdülmecîd’den daha harâretli, fa‘âlâne kardeşlik