KASTAMONU LÂHİKASI

226

[110]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu parça hem lâhikaya, hem İ‘câz-ı Kur’ân’ın âhirine yazılacak. Birkaç gün sonra ehemmiyetli bir parçayı da göndereceğiz.

Mübârek Ramazân’ın Leyle-i Kadir sırrıyla, seksen üç sene bir ömr-ü ma‘nevî kazandırması sırr-ı hikmetiyle ve Risâle-i Nûr şâkirdlerindeki sırr-ı ihlâsla, tesânüd ve iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla her bir sâdık şâkird, o fevkalâde ma‘nevî kazancı elde edeceğine gāyet kuvvetli bir delîli budur ki: Bu dâire içinde kırk bin, belki yüz bin hâlis, hakîkî mü’minlerin içinde hakîkat-i Leyle-i Kadri elde edecek bir, iki, on, yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimâli kavîdir.

Sırr-ı ihlâs ile ve iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûrunun sırrıyla biz ve siz bu hakîkate müteveccihen, bu Ramazân-ı Şerîf’de her birimiz umûmun hesabına ve umûm arkadaşları içinde kendini farz edip, nûn-u mütekellim-i maal-gayr, yani dâimâ اَجِرْنَا وَارْحَمْنَا وَاغْفِرْلَنَا وَوَفِّقْنَا وَاهْدِنَا وَاجْعَلْ لَیْلَةَ الْقَدْرِ فٖی هٰذَا الرَّمَضَانَ خَیْرًا فٖی حَقِّنَا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ gibi kelimelerde, نَا içinde umûm kardeşleri niyet etmektir. Ve bilhassa en zayıf olan bu kardeşinizi, ağır vazîfesinde, o husûsî niyetle yardım etmektir.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

227

[111]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz kardeşlerim,

Hâfız Alî’nin İslâmköy'ünün ismine ve oradaki Risâle-i Nûr’un hafızlarına dâir beyânâtı, bayram şekerlemelerinden, belki Leyle-i Kadr’in tatlı envârlarından bir tatlı, rûhumuza verdi. Kâtib Osman’nın mektûbunda iki kerâmet-i nûriyeyi ve Husrev’in hem mektûbu, hem geleceğini ve Nûr, Gül sâhiblerini ve mübârekler medrese-i nûriye hey’etlerini ve ma‘sûm ihtiyârların selâm ve duâlarını teblîğleri, bizi bu Ramazân-ı Şerîf’in her bir günü bize birer bayram hükmüne getirdi.

Size bu def‘a bu havâlî Risâle-i Nûr şâkirdleri yazdıkları mektûbun bir sûretini gönderiyoruz. Fakat bu hâdiseyi i‘zâm ve işâa etmemek lâzım gelir. Tâ münâfıklar istifâde etmesinler. Bu Ramazân-ı Şerîf’de, bu müzeyyen, mükerrem Hizbü’l-Ekber-i Kur’ânî birden bu havâlînin ellerine geçmesi, maddeten ve ma‘nen pek büyük bir hüsn-ü te'sîr ve sebeb olanlara pek çok sevâb kazandırmaya başladı. Zâten bazı âyâtın her bir harfi on değil, belki yüz, beş yüz sevâb meyvelerini veriyor. Bu Hizbü’l-Ekber’deki âyâtın çoğu bu nev‘den olduğu gibi, i‘câz noktasında da daha yüksek dereceleri var. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ediyoruz.

Kardeşiniz ve duânıza çok i‘timâd eden ve muhtâç olan

Saîdü’n-Nûrsî

Biz Kastamonu Risâle-i Nûr talebeleri, umûm Risâle-i Nûr talebeleri kardeşlerimize bir hakîkati beyân etmeye, Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden sırr-ı tesânüd ve ihlâsı muhâfaza niyetiyle mecbûr olduk. Şöyle ki:

O ihtiyâr hocanın ma‘nâsız i‘tirâzı hâdisesi ve galîz ta‘bîri, bizi bu mes'eleyi tedkîk etmeye mecbûr etti. O adam, Risâle-i Nûr’un bazı talebesine sarf ettiği o galîz ta‘bîr, hakîkat hesabına olmadığına gāyet kat‘î delîl şudur ki: Zındıkaya karşı kuvvet-i îmâniye ile gālibâne mukāvemet eden Risâle-i Nûr’un şâkirdlerine dalâlet isnâd etmek, doğrudan doğruya zındıkaya yardım oluyor.

228

Elbette öyle ihtiyâr bir hoca, böyle ejderhâların ısırmasına yardım çıkacak bir bîçârenin yılanlarla uğraşması zamanında sinek ısırması gibi hatîâtına, kusurâtına ehemmiyet verip tokatlamak, hak ve hakîkat ve insaf ve insaniyete hiç bir cihet-i münâsebeti olamaz. Öyle ise, herhalde ve şübhesiz o galîz ta‘bîri ona söylettiren, ya hastalık hiddetinden ve ihtiyârlık atehinden gelmiş bir tahkîr, bir ihânettir. Veyâhûd hak ve hakîkate bakmayan bir garazdır ki, onu o dehşetli fitne-i diniyeye sevk etmiş. Biz tahkîkātımızla bu garazın esbâbını taharrî ettik. Hem Ankara’dan, hem vilâyet-i şarkiyeden gelen muhâcirlerden anladık ki, tahkîkātımız doğrudur. Bulduğumuz o garazın esbâbının birkaç tanesini beyân ediyoruz.

Birincisi: Risâle-i Nûr’a karşı Isparta cebhesinde münâfıklar mahkemeyi musallat ettiler. Risâle-i Nûr’un galebesiyle neticelendi. Bizim cebhede Üstâdımıza ve dolayısıyla Risâle-i Nûr’a karşı İstanbul ulemâsının i‘tirâzlarıyla hücûm ettiler. Fakat İstanbul ulemâsı, Üstâdımızın cerh edilmez tahkîkātını kemâl-i takdîrle karşılıyorlar.

Ezcümle, o ihtiyâr zâtın i‘tirâzı münâsebetiyle İstanbul’un en mu‘teber ve en eski ve en büyük âlimi Alî Rızâ, o ihtiyâr hocanın i‘tirâzı münâsebetiyle demiş ki: Bugün Bedîüzzamân’ın Risâle-i Nûr’u müceddid-i dîndir. Onun eserine karşı bir şey denilmez ve dil uzatılmaz. Bizim anlamadığımız rumûzlar vardır. O ihtiyâr mu‘terizin mütâlaası yanlıştır. Bugün bu eserleri tedkîk ve tenkîd için Bedîüzzamân’ın kâ‘bında olmak lâzımdır. Bu zamanda o da yoktur demiş, o mu‘terizin i‘tirâzını reddetmiş. Hâşiye

İşte münâfıklar, bu noktadan da yapamadıkları için, Üstâdımızla fazla münâsebetdâr ve hemşehrisi ve İstanbul’da ziyâde hürmet kazanmış bir zâtın zayıf damarından bilerek veya bilmeyerek onu bu büyük hatâya sevk etmişler.

229

İkinci sebeb-i garaz: : Anladığımız şudur ki, Risâle-i Nûr, ölen reîsin bazı vaz‘iyetlerinden çok zaman evvel haber vermiş. O mu‘teriz zâtın bazı akrabası, o ölenin dostları ve çoğu me’mûr olması ve onun darbelerinden kurtulup râhat yaşamaları cihetiyle Risâle-i Nûr’a bu i‘tirâz-ı tarafgîrâne ona ettirilmiş muhtemeldir.

Üçüncü muhtemel sebeb-i garaz: : Üstâdımız, Risâle-i Nûr, siyâsetle alâkaları olmadığı hâlde, bazı hakāik-i İslâmiyeyi beyânında bir devlet-i ecnebiyenin ifsâd komitesine karşı tokatları ve hakîkat-i Kur’âniye hesabına yahûdîlere tokat vurması cihetiyle, yahûdîlerin siyonist komiteleri Risâle-i Nûr’dan intikamlarını almak için bu bîçâreyi bu sûrette isti‘mâllerine kuvvetle ihtimâl veriyoruz.

Vilâyet-i şarkiyede bulunan yahûdîler, yalnız o zâtın kasabasında bulunuyorlarmış. Elbette o dostluk ve komşuluk hâtıra te’sîr eder. Hem İngiliz'in siyâsî desîselerinin te’sîrini gösteren emâreler var.

Dördüncü sebeb-i garaz: : Muhtemeldir ki, çoktan beri İstanbul’da ehemmiyetli bir mevki‘-i hürmet kazandığı cihetiyle ve meşrebini daha iyi görmek ve Üstâdımız da İstanbul’a gitmesi işâa edilmesiyle, Van’da da olduğu gibi bir rekābet damarı, o zâtı o lüzûmsuz ve dikkatsiz i‘tirâza sevk etmiş. Hâlbuki biz bu yirmi seneki Üstâdımızın hayatına dikkat ediyoruz. Kat‘iyen enâniyete, makama ve rekābete medâr olacak vaz‘iyetler yoktur görüyoruz.

Beşinci sebeb-i garaz: : Her meşrebde üstâdlarını, şeyhlerini muhabbet ve hürmet cihetinde kendi makamlarından pek fazla makam vermek, hatta kutub da zannetmek, eskiden beri makbûl olduğu hâlde, Üstâdımız bu yirmi senedir bu kāidenin aksine olarak, makamı kendine kabûl etmemek ve hüsn-ü zan ve muhabbetin ifrâtını reddetmek düstûru iken, şâkirdlerin meşrû‘ hüsn-ü zanları o ihtiyâr zâta bu fikri vermiş olmak ihtimâli var ki, Eski Saîd'de hubb-u câh ve şân ve şeref izzet-i ilmiye nâmına bulduğu cihetiyle, şimdi ona teveccüh eden fevkalâde hürmet ve irtibât ve tarafdârlar vesîlesiyle, siyâsete, hayât-ı ictimâiyeye te’sîrli girmesi, onun havf damarına Menemen, Şeyh Saîd hâdisesini tahattur edip, kendini onlara gelen hücumdan kurtarmak fikriyle kendini o dehşetli hatâya sevk etmiş, muhtemeldir.

230

Hâlbuki yirmi seneden beri bir gazeteyi dinlemeyen; istirâhati için on sekiz seneden beri hükûmete mürâcaat etmeyen; ve bir seneden beri harb-i umûmî’den hiç bir vaz‘iyeti bilmeyen ve sormayan; ve üç senedir odasından işitilen radyoyu iki def‘adan başka dinlemeyen; ve bütün kuvvetini ve vaktini ehl-i îmânın îmânının muhâfazasına ve kurtarmasına sarf eden bir adama karşı, böyle evhâm ve sû’-i zanlar, elbette hiç bir cihetle olmamalı ve olmamak lâzım gelir. Gāyet vehhâm ve korkak adamlar da olsa yapmamalı. Biz Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetkârları, Risâle-i Nûr’un şâkirdleri her işimizde tevekkül edip حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ o zâtın o yanlışından kurtulmasını rahmet-i İlâhiyeden ricâ ediyoruz.

Bu havâlîdeki Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına

Zühdü, Hâfız Tevfîk, Emîn, Hilmî, Feyzî

[112]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ وَبِعَدَدِ ثَوَابَاتِ قِرَٓائَةِ حُرُوفِ الْحِزْبِ الْقُرْاٰنِ الْاَكْبَرِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Hem sizi, hem bizi, hem Risâle-i Nûr dâiresini ve hususan kahraman Tâhirî, bu Virdü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’nin bu tarzda zuhûra gelmesiyle tebrîk ediyoruz. Evet, bunun tab‘ında iki emr-i azîm var.

Birisi: Mu‘cizâtlı Kur’ân-ı Hakîm’in ve kerâmetli Risâle-i Nûr’un tab‘larına matbaada görülmemiş bir çığır açtı.

İkincisi: Tâhirî’ye ve Hâfız Alî’ye ve arkadaşlarına kazandırdığı fevkalâde bir sevâb noktasıdır ki, bu sırra delîl-i zâhir, emsâli matbaada, tab‘da görülmemiş bir tarzda, aynen Tâhirî’nin hattı fotoğrafla alınmış gibi, kim bakıyorsa Bu Tâhirî’nin yazısıdır, matbû‘ değildir der. Hem kâğıt, hem vakit dar olduğundan, bâkî umûma selâm.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

231

[113]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu Ramazân-ı Şerîf’de âfâka bakmamak ve dünyayı unutmaya çok muhtâç olduğum hâlde, maatteessüf dünyaya ara sıra bakmaya bizi mecbûr ediyorlar. İnşâallâh, bu bakmakta niyetimiz hizmet-i îmâniye olduğundan, o da bir nevi‘ ibâdet sayılır.

Evet, size iliştikleri gibi, bize de ayrı ayrı sûretlerde tecâvüzlerini ihsâs ediyorlar. Fakat Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, onların tecâvüzleri, aksülamel nev‘inde Risâle-i Nûr’un fütûhâtına yardım ediyor. İstanbul’daki ihtiyâr adamın i‘tirâzı münâsebetiyle kahraman Nazîf yazıyor ki, o i‘tirâz, Risâle-i Nûr’un İstanbul’da fütûhât yapmaya ve parlamaya vesîle oldu. Ve bize karşı başka cihetlerde küçücük tecâvüzler de öyle netice veriyor. Fakat şimdi, bîçâre bazı hocaları ve sofîleri Risâle-i Nûr’a karşı bir çekinmek, bir soğukluk vermek için hiç hâtıra gelmeyen bir vesîleyi bulmuşlar. Şöyle ki:

Diyorlar: Saîd yanında başka kitapları bulundurmuyor. Demek onları beğenmiyor. Ve İmâm-ı Gazâlî’yi de ra tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor. İşte bu acîb, ma‘nâsız sözlerle bulantı veriyorlar. Bu nevi‘ hileleri yapan, perde altında ehl-i zındıkadır; fakat sâfdil hocaları ve bazı sofîleri vâsıta yapıyorlar.

Buna karşı deriz ki: Hâşâ, yüz def‘a hâşâ Risâle-i Nûr şâkirdleri Huccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî ra ve beni Hazret-i Alî ra ile bağlayan yegâne üstâdımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların ta‘kîb ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücûmundan kurtarmak ve muhâfaza etmektir.

Fakat onların zamanında bu dehşetli zındıka hücûmu, erkân-ı îmâniyeyi sarsmıyordu. O muhakkik ve allâme ve müctehid zâtların asırlarına göre münâzara-i ilmiyede ve diniyede isti‘mâl ettikleri silâhlar, hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden, Risâle-i Nûr Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübârek ve kudsî zâtların tezgâhlarına

232

mürâcaat etmiyor. Çünki umûm onların merci‘leri ve menba‘ları ve üstâdları olan Kur’ân, Risâle-i Nûr’a tam mükemmel bir üstâd olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nûrânî eserlerden istifâde etsek.

Hem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin yüz mislinden ziyâde zâtlar, o kitaplarla meşguldürler ve o vazîfeyi yapıyorlar. Biz de o vazîfeyi onlara bırakmışız. Yoksa hâşâ ve kellâ, o kudsî üstâdlarımızın mübârek eserlerini rûh u cânımız kadar severiz. Fakat her birimizin birer kafası, birer eli, birer dili var. Karşımızda da binler mütecâviz var. Vaktimiz dar. En son silâh, mitralyoz gibi, Risâle-i Nûr burhânlarını gördüğümüzden, mecbûriyetle ona sarılıp iktifâ ediyoruz.

Latîf bir tevâfuk

Bu mektûbu, başta بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ deyip, müteaddid işler meydana geldi, daha yazamadık. mübârek Âtıf’ın mübârek mektûbu geldi. Başında بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ kelimeleri mektubumuzun başına tevâfuk etmek için bizi beklettirdi. O kerâmetkâr kalemiyle bu memlekete evvelce gönderdiği parlak yazıları, Risâle-i Nûr’u bu havâlîde imdâdımıza göndermek niyeti, pek büyük bir hizmet-i nûriye olarak, bir fedâkârlıktır. Fakatkendine de çok lâzımdır.

Şimdiden, buradaki Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına ona binler teşekkür ve o hizmette onu tebrîk ediyoruz. Ve onun kerâmetli kalemi, câzibedâr esrâr-ı tevâfukiyeden yüzünü çevirip doğrudan doğruya Risâle-i Nûr’un neşrine sarılması, bizi çok minnetdâr ve mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hakk onun gibi hâlis, muhlis talebeleri çoğaltsın. Âmîn.

Mektûbunuzda ara sıra Sıddîk Süleymân’ın, eski zamanda harâretli sadâkati ve alâkadârlığı ve kuvvetli şâkirdliğiyle bahsi geçiyor. O zât, ben ölünceye kadar onun sadâkati ve selâmet-i kalbini ve bana ve Risâle-i Nûr’a hâlisâne hizmetini unutamıyorum. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ediyoruz. Ve onların duâlarını hakkımızda makbûl olmasını rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

233

[114]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu aşr-i ahîrde hakîkat-i Leyle-i Kadir, inşâallâh Risâle-i Nûr dâiresinde tecellî edecek ve etmiş. Bu tecellî ile her bir hakîkî şâkird o hakîkate hissedâr olur.

Bu def‘aki mektûbunuz bize bu kanâati verdi ki Risâle-i Nûr’a i‘tirâz ile hücûm edenler, karşılarında çelik gibi kahramanları bulup hücûmundan pişmanlık göstereceklerini, bir Saîd’e mukābil, binler Saîd Risâle-i Nûr’u müdâfaa eder. Mu‘terizleri susturur.

Mektûbunuzdaki kıymetdâr kardeşlerimizin selâmlarına binler selâm ediyoruz. Ve hâlis müdakkik ve ince fikirli kardeşimiz Hasan Âtıf’ın müstesnâ kalemiyle bizlere hediye ettiği gāyet güzel risâleleri güzelce ve süslü cildlettirdik. Burada kardeşlerimiz onun hesabına ve ona sevâb kazandırmak için ellerde gezecek.

Size bu def‘a bir ihtâra binâen gāyet muhtasar bir hakîkat gönderildi. Belki de ehl-i dalâletin kendilerine perde ettikleri bazı sâfdil sofîleri ve hocaları riyâ noktasında bir taarruza mukābil bir esastır. Evet, İstanbul’daki ihtiyârın i‘tirâzı dahi bu nev‘den bir sû’-i zandan gelmiş.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve Leyle-i Kadr’in hakîkatine mazhar olmalarını rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Hizbü’l-Kur’ân’ın burada, İnebolu’da tevzî‘ edilen hediyelerini posta ile Atabey’e, yoksa Eğirdir’e göndermek, münâsib hangisi ise bildiriniz. Bizler buradaki Risâle-i Nûr talebeleri oradaki umûm kardeşlerimize, hususan bu mektûbunuzda isimleri tasrîh edilen kardeşlerimize arz-ı hürmet ve selâm ve Leyle-i Kadirlerini tebrîk ediyoruz.

Emîn, Nazîf, Hilmî, Zühdü, Feyzî

234

Kardeşimiz Hâfız Alî’nin mübârek bahçesinin mübârek tatlısını, kansız bir kurdun ne haddi var ki döktürsün, diye kalbime geldi. Üstâd’a söyledim, öyle ise yaz dedi. Hem Emîn de müftüden sormuş. O da zarar vermez demiş.

Kardeşiniz Feyzî

[115]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, hâlis, muhlis kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede ciddî, hakîkî arkadaşlarım,

Bu yakında hem Isparta’da, hem bu havâlîde Risâle-i Nûr’un İhlâs Lem‘aları intişâra başladığı münâsebetiyle ve bir-iki küçük hâdise cihetiyle şiddetli bir ihtâr kalbe geldi. Riyâya dâir Üç Nokta yazılacak.

Birincisi: Farz ve vâciblerde ve şeâir-i İslâmiyede ve sünnet-i seniyenin ittibâında ve haramların terkinde riyâ giremez. Izhârı, riyâ olamaz. Meğer gāyet za‘f-ı îmânla beraber, fıtraten riyâkâr ola. Belki şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibâdetlerin ızhârları, ihfâsından çok derece daha sevâblı olduğunu, Huccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî ra gibi zâtlar beyân ediyorlar. Sâir nevâfilin ihfâsı çok sevâblı olduğu hâlde, şeâire temas eden, hususan böyle bid‘alar zamanında ittibâ‘-ı sünnetin şerâfetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde, haramların terkindeki takvâyı ızhâr etmek, değil riyâ, belki ihfâsından çok derece daha sevâblı ve hâlistir.

İkinci Nokta: Riyâya insanları sevk eden esbâbın, Birincisi: Za‘f-ı îmândır. Allâh’ı düşünmeyen, esbâba perestiş eder, halklara hodfurûşlukla riyâkârâne vaz‘iyet alır. Risâle-i Nûr şâkirdleri, Risâle-i Nûr’dan aldıkları kuvvetli îmân-ı tahkîkî dersiyle esbâba ve nâsa ubûdiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubûdiyetlerinde onlara gösterişle riyâ etsinler.

235

İkinci Sebeb: Hırs ve tama‘, zaaf ve fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medâr riyâkârâne vaz‘iyet almaya sevk ediyor. Risâle-i Nûr şâkirdleri, iktisâd ve kanâat ve tevekkül ve kısmetine rızâ gibi, Risâle-i Nûr’un dersinden aldıkları izzet-i îmâniye, inşâallâh onları riyâdan ve dünya menfaatleri için hodfurûşluktan men‘ eder.

Üçüncü Sebeb: Hırs-ı şöhret, hubb-u câh, makam sâhibi olmak, emsâline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannu‘kârâne haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek ve tekellüfkârâne lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek tarzını takınmakla riyâ eder.

Risâle-i Nûr şâkirdleri, ene'yi, nahnü'ye tebdîl ettikleri, yani enâniyeti bırakıp, Risâle-i Nûr dâiresinin şahs-ı ma‘nevîsinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri; ve ehl-i tarîkatin fenâfişşeyh ve fenâfirresûl ve nefs-i emmâreyi öldürmek gibi riyâdan kurtaran vâsıtaların bu zamanda birisi de fenâfilihvân, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı ma‘nevîsi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallâh ehl-i hakîkatin riyâdan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar.

Üçüncü Nokta: Vazîfe-i dîniye i‘tibâriyle, nâsa hüsn-ü kabûl ettirmek, o makamın iktizâ ettiği yüksek tavırlar ve vaz‘iyetler, hodfurûşluk ve riyâ sayılmaz ve sayılmamalı. Meğer o adam, o vazîfeyi kendi enâniyetine tâbi‘ edip isti‘mâl ede.

Evet, bir imam, imamet vazîfesinde tesbîhâtları ızhâr eder, ismâ‘ eder. Hiç bir cihetle riyâ olamaz. Fakat vazîfe hâricinde o tesbîhâtları âşikâre halklara işittirmeğe riyâ girebildiği için, gizlisi daha sevablıdır.

Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, neşriyât-ı dîniyelerinde ve ittibâ‘-ı sünnetteki ibâdetlerinde ve ictinâb-ı kebâirdeki takvâlarında, Kur’ân hesabına vazîfedâr sayılırlar. İnşâallâh riyâ olmaz. Meğer ki, Risâle-i Nûr’a başka bir maksad-ı dünyevî için girmiş ola.

Daha yazılacaktı, fakat bir tevakkuf hâli kesti.

Saîdü’n-Nûrsî

236

[116]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin mübârek Ramazan’ınızı ve kudsî Leyle-i Kadr’inizi ve sürûrlu bayramınızı tebrîk ediyoruz. Lillâhilhamd bu sene duâlarınız himmetiyle hastalık beni yatağa düşürmedi. Ta‘cîzâtını yapıp hafîfçe geçti.

Bu def‘a sizlerin o zâtın i‘tirâzı münâsebetiyle yazdığınız mektûblar ve Sabrî’nin Eski Saîd’in lâhikaya giren fıkraları münâsebetiyle yazdığı mektûb, rûhumuza büyük bir inşirâh ve müteşekkirâne bir iftihâr verdi. Size bu def‘a bayrama ma‘nevî bir şekerleme nev‘inden kudsî Hizbü’l-Ekber’in bir mahsûlü olarak Küçük Husrev Mehmed Feyzî’nin bulduğu istihrâcî fıkrasını size leffen gönderdim. Feyzî diyor ki: Ben bu istihrâcdaki ma‘nîdâr ve mu‘terizleri susturan mademler, Birinci Şuâ‘ın her bir âyetinde maksûd ve mukadder olduğunu hissettim. Üstâdıma ittibâen kaydettim.

Nûr ve Gül fabrikaları hey’etine ve Mübârekler ve medrese-i Nûriye ve ma‘sûm ve ihtiyârlar ve fedâkâr hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ edip, geçmiş Ramazân ve mübârek Leyle-i Kadirlerini tebrîk ediyoruz. Ve Ramazân-ı Şerîf’de bu fakîr kardeşinize ma‘nevî yardımlarını Ramazan’dan sonra da devamına bütün rûhumla ricâ edip rahmet-i İlâhiyeden niyâz ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Kahraman Tâhirî’nin tab‘ ettiği Virdü’l-Kur’âni’l-A‘zam’ın buradaki ve İnebolu havâlîsinde terâküm eden hediyelerini Hizbü’l-Ekber-i Nûrî’nin de tab‘ına medâr olmak için bir kısmı hediyeleridir, fiyatlarıdır. Bir kısmı da tab‘ına teberru‘dur. Bir kısmı da borç olarak, mecmûu Mustafâ Çavuş vâsıtasıyla Sabrî Efendi’ye Çerkezoğlu Kâmil imzasıyla posta ile gönderdik. Orada bulunan umûm kardeşlerimize binler selâm eder, duâlarını isteriz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Emîn, Kâmil, Feyzî

237

[Küçük Husrev Feyzî’nin bir istihrâcıdır]

Otuz üçüncü âyetten Hâfız Alî’nin istihrâcının bir zeyli ve lâhikasıdır

Sûre-i Zümer’de بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰی نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ âyet-i azîmenin ma‘nâ-yı sarîhinden başka, bir ma‘nâ-yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil bir ferdi, Risâle-i Nûr ve tercümanı olduğuna kuvvetli bir delîl buldum.

اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ: cümlesi, hesâb-ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî ile, bin üç yüz yirmi sekiz veya dokuz eder. Demek مَنْ külliyetinde فَهُوَ işaretinde dâhil ve medâr-ı nazar bir ferdi, inşirâh-ı sadr nûruyla başka bir hâlete girip, eski sıkıntıdan kurtulup, nûrânî bir mesleğe giren bir şahsa, ve eski ve yeni harb-i umûmî’nin gelmeye hazırlanmaları olan o dehşetli târîhe ve o ferdin vaz‘iyetine remzen bakar.

فَهُوَ عَلٰی نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ: deki نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ kelimesi, Risâle-i Nûr ismine ve ma‘nâsına hem cifrî, hem sûreti, hem ma‘nâsı tevâfuk ettiği gibi, اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ cümlesinin de, makām-ı cifrîsinin gösterdiği târihte Risâle-i Nûr tercümanı olan Üstâdımın tahkîkātımla aynen vaz‘iyetine tevâfuk ediyor. Çünki o zamanda harb-i umûmî’nin mebde’lerinde, Üstâdım, eski âdetini ve sâir ulûm-u felsefeyi ve ulûm-u âliye ve gāliyeyi bırakıp, tam bir inşirâh-ı sadrla Risâle-i Nûr’un fâtihası ve birinci mertebesi olan İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrine başlayıp, bütün himmetini ve efkârını Kur’ân’a sarf etmeye başladığına tevâfuku, kavî bir emâredir ki, bu asırda o küllî ma‘nâ-yı işârîde medâr-ı nazar olan bir ferdi, Risâle-i Nûr’un tercümanı ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsini temsîl eden bir mümessilidir. Hâşiye

238

Evet, mâdem Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân her asırda her ferde hitâb eder. Ve bir ilm-i muhît ve bir irâde-i şâmile ile her şeye bakabilir. Ve mâdem ulemâ-yı İslâmın ittifâkıyla, âyetlerin ma‘nâ-yı sarîhinden başka işârî ve remzî ve zımnî müteaddidtabakalarda ma‘nâları vardır. Ve mâdem یَٓا اَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا gibi hitâblarda, her asır gibi, bu asırdaki ehl-i îmân, Asr-ı Saadet'deki mü’minler gibi dâhildir. Ve mâdem İslâmiyet noktasında bu asır, gāyet ehemmiyetli ve dehşetlidir. Ve Kur’ân ve hadîs ihbâr-ı gaybî ile, ehl-i îmânı onun fitnesinden sakınmak için şiddetli haber vermiş. Ve mâdem hesâb-ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî, eskiden beri sağlam bir düstûrdur ve kuvvetli bir emâre olabilir. Ve mâdem Risâle-i Nûr ve tercümanı ve şâkirdleri ve îmân ve Kur’ân hizmetinde parlak ve te’sîrli vazîfeleri gāyet ehemmiyet kesb etmiştir. Ve mâdem bu büyük âyet, hesâb-ı cifir ile bu asırda iki harb-i umûmîye bakar. Eski harbin patlamasına ve Risâle-i Nûr’un zuhûruna tevâfuk ettiğini ma‘nen de gösterir.

Elbette mezkûr hakîkatlere ve kuvvetli karînelere binâen, bilâ-tereddüd hükmederiz ki, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsi ve tercümanı, bu âyet-i azîmenin ma‘nâ-yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil ve medâr-ı nazar bir ferdidir. Ve bu âyet ona işâret eder ve ma‘nâ-yı remziyle ondan haber verir. Ve ihbâr-ı gayb nev‘inden bir lem‘a-i i‘câziyeyi gösterir denilebilir.

Tahlîl: Bir ش iki ر, ر yedi yüz, ف, م, ن, ل iki yüz; ص, د, ە, ا yüz; س, م yüz; İsm-i Celâl altmış yedi; iki ل, ل altmış; فَهُوَ doksan bir; لِلْاِسْلَامِ daki iki veya üç الف iki veya üç; ح sekiz; نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ Risâlei'n-Nûr her ikisinde de nûr var. Risâlede ر رَبِّهٖ deki ر ya mukābildir. Eğer نُورٍ deki tenvîn sayılsa, النُّور da dahi şeddeli ن sayılır yine ittihâd ederler. نُورٍ den başka مِنْ رَبِّهٖ doksan yedi eder. Risâlei'n-Nûr’da kalan س, ل, ە iki الف dahi doksan yedi ederek tam tevâfuk eder. Türkçe telaffuzda Risâlei'n-Nûr hemze ile okunması zarar vermez.

Sûre-i Mâide’nin on beşinci âyeti قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبٖینٌ یَهْدٖی بِهِ اللّٰهُ âyeti, Sûre-i Nisâ’nın âhirinde یَٓا اَیُّهاَ النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَیْكُمْ نُورًا مُبٖینًا âyeti gibi, Risâle-i Nûr’un ma‘nâ ve cifir cihetiyle, ma‘nâ-yı işârî efrâdından olduğuna kuvvetli bir karîne buldum.

239

İkinci âyet olan Sûre-i Nisâ âyetinin, Birinci Şuâ‘ olan İşârât-ı Kur’âniye'de, Üstâdım işaretini beyân etmiş. Birinci âyet olan Sûre-i Mâide’nin on beşinci âyeti, hem bunun işaretini te’yîd ediyor, hem de اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ âyetinin işaretini tasdîk ediyor. Evet, bu asırda ma‘nâ-yı işârî tabakasından tam şu âyetin kudsî mefhûmuna bir ferd, Risâle-i Nûr olduğuna, kim insaf ile baksa tasdîk edecek. Çünki Risâle-i Nûr bu âyetin bir ferdi olduğuna ma‘nevî münâsebet kavîdir.

Mâdem bu âyetin makam-ı cifrîsi bin üç yüz altmışaltıdır Eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazsa altmışikidir Ve mâdem Risâle-i Nûr, Kur’ân-ı Mübîn’in nûrunu ve hidâyetini neşreden bir kitâb-ı mübîndir. Ve mâdem zâhiren ondan ileri o vazîfeyi ağır şerâit altında yapanları görmüyoruz. Ve mâdem âyetler, sâir kelâmlar gibi cüz’î bir ma‘nâya münhasır olamaz. Ve mâdem delâlet-i zımniye ve işâriye ile kaideten mefhûm-u kelâmda dâhil oluyor. Ve mâdem Necmeddin-i Kübrâ ks ve Muhyiddîn-i Arab ks gibi çok ehl-i velâyet ma‘nâ-yı zâhirîden başka, bâtınî ve işârî ma‘nâlarla ekser âyâtı tefsîr etmişler. Hatta tefsîrlerinde Mûsâ as ve Firavun’dan murad, kalb ve nefistir dedikleri hâlde, ümmet onlara ilişmemiş. Ulemânın büyüklerinden bir çokları onları tasdîk etmişler. Elbette âyetin delâlet-i zımniyesi ile Risâle-i Nûr’a kuvvetli karînelerle işareti kat‘îdir. Şübhe edilmemek gerektir.

Tahlîl: قَدْ جَٓاءَكُمْ yüz altmış dokuz, مِنَ اللّٰهِ yüz elli yedi, نُورٌ tenvîn ile beraber üç yüzaltı, وَكِتَابٌ مُبٖینٌ altı yüz otuz bir; یَهْدٖی بِهِ اللّٰهُ yüzüç; yekünü bin üç yüz altmış altı, eğer meddelerle okunmayan hemzeler sayılmazsa, bu seneki Muharrem târîhine, yani bin üç yüz altmışikiye tam tevâfuk eder. Eğer مُبٖینٌ deki tenvîn vakfedilse, bin üç yüz onaltıdır ki, hem Risâle-i Nûr’un mukaddemâtına, hem tenvîn ile tekemmülüne ve Birinci Şuâ‘da beyân edildiği gibi, çok âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri aynı meşhûr târîhe tevâfuk eder.

Mehmed Feyzî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç