KASTAMONU LÂHİKASI

304

Bu acîb asırda dehşetli bir aşılamak ve şırınga ile hem hakîkî, hem mecâzî iki nefs-i emmâre ittifâk edip öyle seyyiâta, öyle günâhlara severek giriyor, kâinâtı hiddete getiriyor. Hatta kendim bir dakîka zarfında, yirmi paralık bir sıkıntı ile, altmış liralık bir haseneye tercîh etmeye çalıştım. Hem on dakîka zarfında, büyük bir mücâhede-i ma‘neviyede, benim cebhemde, kırk ikilik bir top gibi düşmanlarıma atıp yol açtığı hâlde, o iki nefs-i emmârenin muvakkat bir gaflet fırsatında, hodgâmlık ve meyl-i tefevvuk gibi gāyet zulümlü ve zulümâtlı hissiyle, büyük bir şükür ve teşekkür yerine, Ne için ben atmadım diye en çirkin bir riyâ ve rekābet damarını hissettim.

Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki, Risâle-i Nûr ve bilhassa İhlâs Risâleleri, o iki nefsin bütün desâisini izâle ve onların açtığı yaraları tedâvi ettiği gibi, o bir dakîka ve o dakikadaki hâlleri birden izâle etti. Ve ma‘nevî bir istiğfâr olan kusurumu bildim. O hatânın muaccel cezâsı olan içindeki elemden ve azâbdan kurtuldum. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[151]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu def‘a Hâfız Alî’nin mektûbunda büyük bir beşâret hissettik ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ımızı tab‘ edilecek esbâb var, mâni‘ler yok. Mâdem mübârek Husrev geldi. En birinci hak, bu mes’elede onundur. Ve mâdem iki Alî ile Tâhirî, Hâfız Mustafâ, hârika tesânüdleriyle ve şimdiye kadar bütün Risâle-i Nûr talebelerini sevindiren ve ehl-i îmânı memnûn ve minnetdâr eden meydandaki hizmetleriyle kahraman Rüşdü’nün lâyetezelzel sadâkatiyle, Husrev’le beraber bu büyük ve ağır ve kıymetdâr hizmet-i Kur’âniyeye kemâl-i tesânüdle çalışmak lâzımdır.

Sakın Dikkat ediniz İhtilâf-ı meşrebinizden ve zayıf damarlarınızdan ve derd-i maîşet zarûretinizden ehl-i dalâlet istifâde edip, birbirinizi tenkîd ettirmeye meydan vermeyiniz. Meşveret-i şer‘iye ile re’ylerinizi teşettütten muhâfaza

305

ediniz. İhlâs Risâlesi’nin düstûrlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa az bir ihtilâf, bu vakitte Risâle-i Nûr’a büyük zarar verebilir. Hatta sizden saklamam, işte şimdi Feyzî de, Emîn de biliyorlar ki, mâbeyninizde gāyet ehemmiyetsiz bir tenkîd, bize burada zarar veriyor gibi, size hiç bilmediğim hâlde, bu noktaya dâir iki mektûb yazdım. Ve rûhen çok endişe ediyordum. Acaba yeni bir taarruz mu var? diye muzdarib idim.

Hem o zarardandır ki, mübârek Husrev’in gelmesiyle yeni bir şevk ve sür‘atle bize Hizb-i Nûrî’nin arkasına ilhâk edilen münâcât parçası on beş gün te’hîre uğradı. On beş gün evvel bize geleceğini tahmîn ediyordum. İnsan kusursuz olmaz ve rakibsiz de olmaz. Risâle-i Nûr’un kahraman şâkirdleri her müşkilâta galebe ettikleri gibi, inşâallâh bu ehemmiyetli ve dehşetli mevsimde yine galebe ederler. Safvet ve ihlâslarını bozmayacaklar ve hizmetlerine de fütûr getirmeyecekler. Siz tedbîr-i maddîyi benden daha iyi bilirsiniz.

Fakat mâdem Husrev’le Rüşdü, Risâle-i Nûr’da çok ehemmiyetli rükünlerdir. Hem etraflarında Risâle-i Nûr’un çok ehemmiyetli şâkirdleri var. Ve mâdem Hâfız Alî, Tâhirî, Hâfız Mustafâ, Küçük Ali Risâle-i Nûr hizmetinde tam muvaffakiyetleriyle tam makbûl oldukları tahakkuk etmiş. Bu iki cereyân, baştaki iki göz gibi olmalı. Tam bir tesânüd lâzım ki, bu ağır defineye omuzları dayanabilsin.

Sava medrese-i nûriyenin kıymetdâr bir talebesi Marangoz Ahmed’in güzel ve hâlis manzûmesi, bizi memnûn edip, lâhikaya girdi. Hususan Risâle-i Nûr’un sandalyesinden ma‘sûmları inmedikleri ve o nûrlu sandalyede oturan, yangınlar, tuğyânlardan kurtulur diye sözleri, güyâ tam Medresetü’z-Zehrâ’nın hakîkî bir talebesi, istikbâlden zamanımıza gelmiş, bize teselli veriyor ve ma‘sûm talebelerin çoğalmasını müjde veriyor.

Risâle-i Nûr’un te’lîfi başında başkâtib Şâm’lı Hâfız Tevfîk’in haremi merhûme Zehrâ, ben Barla’da iken, Şâm’lı Hâfız Risâle-i Nûr’u yazmasına çalışmak için o merhûme, Hâfızın bedeline belinde odun taşımakla odun getiriyordu ve Hâfızın işlerini görüyordu, tâ nûrları yazsın. Biz de o merhumeyi, o iyiliğine mukābil, Risâle-i Nûr’un vefât etmiş hâs talebeleri içinde o vakitten beri duâmızda şerîk ediyoruz. Hem duâ edeceğiz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

306

[152]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Her vakit ihtiyât iyidir. Zâten Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhu anh de kerâmetkârâne bize ihtiyâtı tavsiye ediyor. Şimdi, şark tarafında yeni bir hâdise:

Bir şeyh tarafından, kendi mürîdleri ve halîfeleri vâsıtasıyla dîn lehinde, eskiden beri meşhûr olmuş Şeyh Ahmed nâmında türbedâr-ı Nebevî asm tarafından vasiyetnâme-i Nebevî asm nâmında bir eser, o havâlîde gezmiş, intişâr etmiş. Oralarda çalışan kahraman Salâhaddin'i bir derece ihtiyâta sevk edip, bütün siyâsetlerin fevkınde ve siyâsetlere tenezzül etmeyen Risâle-i Nûr cereyânı, öyle siyâsete temas edebilen cereyânlarla iştirâki görünmemek için, daha ziyâde ihtiyât ve tevakkufa mecbûr olmuş. Bugün, beş ay, Ankara’ya bir vazîfe ile gitmek için buraya geldi. Bir hafiye onu ta‘kîb edip o da arkasından girdi. Ben de o câsûsa, Salâhaddîn kalktıktan sonra, dedim ki:

Risâle-i Nûr ve ondan tam ders alan şâkirdleri, değil dünya siyâsetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risâle-i Nûr’u âlet edemeyiz ve şimdiye kadar da etmemişiz. Biz ehl-i dünyânın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek dîvâneliktir.

Evvelâ: Kur’ân bizi siyâsetten men‘ etmiş. Tâ ki elmas gibi hakîkatleri, ehl-i dünyâ nazarında cam parçalarına inmesin.

Sâniyen: Şefkat, vicdân, hakîkat bizi siyâsetten men‘ ediyor. Çünki tokada müstehak dinsiz münâfıklar onda iki ise, onlarla müteallik, yedi-sekiz ma‘sûm bîçâre, çoluk-çocuk, zayıf, hasta, ihtiyârlar var. Belâ ve musîbet gelse, o sekiz ma‘sûmlar o belâya düşecekler. Belki o iki münâfık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için siyâset yoluyla, idare ve âsâyişi ihlâl tarzında neticenin husûlü de meşkûk olduğu hâlde girmek, Risâle-i Nûr’un mâhiyetindeki şefkat, merhamet, hak, hakîkat, şâkirdlerini men‘ etmiş.

307

Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükûmet, ne şekilde olursa olsun, Risâle-i Nûr’a eşedd-i ihtiyaç ile muhtâçtırlar. Değil korkmak veyâhûd adâvet etmek, en dinsizleri de onun dindârâne, hakperestâne düstûrlarına tarafdâr olmak gerektir. Meğer ki bütün bütün millete, vatana, hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyânet ola. Çünki bu millet ve vatan, hayat-ı ictimâiyesi ve siyâsiyesi, anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esas lâzım ve zarûrîdir.

Birincisi: merhamet, ikincisi: hürmet, üçüncüsü: emniyet, dördüncüsü: haram-helâli bilip haramdan çekilmek, beşincisi: serseriliği bırakıp itâat etmektir.

İşte Risâle-i Nûr, hayât-ı ictimâiyeye baktığı vakit, bu beş esası te’mîn edip, hem âsâyişin temel taşını tesbît ve te’mîn eder. Risâle-i Nûr’a ilişenler kat‘iyen bilsinler ki, onların ilişmesi, anarşilik hesabına vatan ve millet ve âsâyişe düşmanlıktır. İşte bunun hulâsasını o câsûsa söyledim. Dedim ki: Seni gönderenlere böyle söyle.

Hem de ki: On sekiz senedir bir def‘a kendi istirâhati için hükûmete mürâcaat etmeyen ve yirmi bir aydır dünyayı herc ü merc eden harblerden hiç bir haber almayan ve çok mühim makamlarda, çok mühim adamların dostâne temaslarını istiğnâ edip kabûl etmeyen bir adama, ondan korkup, tevehhüm edip, dünyanıza karışmak ihtimâliyle evhâma düşüp tarassudlarla sıkıntı vermekte hangi ma‘nâ var? Hangi maslahat var? Hangi kanun var? Dîvâneler de bilirler ki ona ilişmek dîvâneliktir, O câsûsa dedik. O câsûs da kalktı gitti.

Umûm kardeşlerimize, hususan erkânlara ve matbaacılara, hususan Hizb-i Nûrî’nin nâşirleri olan Hâfız Alî, kahraman Tâhirî ve Hâfız Mustafâ ve rufekālarına birer birer selâm ediyoruz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

308

[153]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu def‘a beni çok mesrûr eden ve şükre sevk eden ve bu sıralarda hâsıl olan endişemi izâle eden ve Isparta vilâyeti ma‘nevî Medresetü’z-Zehrâ olduğunu ve Isparta şâkirdleri sebâtta ve sadâkatte her yere fâik olduklarını gösteren Risâle-i Nûr erkânlarından üç-dört mektûb ve o mektûbda isimleri bulunan hâs kardeşlerimin, Risâle-i Nûr’a hizmet ve kalemleriyle yardım cihetinde bize gösterdikleri fedâkârâne ulüvv-ü cenâb, böyle bir zamanda ve böyle bir mevsimde gāyet parlak bir inâyet-i Rabbâniye olduğuna kanâatimiz var.

Nûr fabrikasındaki Alî’ler ve Tâhirî’nin istedikleri mu‘cizeli Kur’ân’ımızla, İ‘câz-ı Kur’ân zeyilleriyle beraber İstanbul’da Hâfız Emîn’in yanındadır. Okutturuyorlar ve yazdırıyorlar. İsterseniz benim nüshamı Hâfız Emîn’den alınız, onun yerine güzelce zeyilli nüshanızdan birisini veriniz, yanında kalsın.

Kur’ân’ın son yazılan nüshasını da lüzûm olduğu ve bilfiil tab‘ etmek için geldiğiniz zaman İstanbul’a göndereceğim. Husrev’in uzun ve te’sîrli ve kıymetdâr mektûbu ve hâşiyesinde kahraman Rüşdü’nün küçücük mektûbu ve pek çok alâkadâr olduğum ehemmiyetli kardeşlerimin kalemleriyle bize yardımları ve Risâle-i Nûr ile iştigali her şeye tercîh etmeleri ve Husrev’in de mütemâdiyen, geleliden beri çalışması isbat ediyor ki, Isparta tamamıyla Risâle-i Nûr’a sâhib olmuş ve bir Saîd yerinde bin Saîd bulmuş. Cenâb-ı Hakk’a nihâyetsiz şükür, senâ ve hamd olsun.

Mu‘cizeli Kur’ân’ımızın matbaa ve teclîd masrafı otuz bin liraya çıkması cihetiyle, bu azîm mes’ele şimdilik te’hîr etmesine mecbûriyet var. Re’fet Bey’in bizi hayrete düşüren hayretli ve garîb mektûbunun başındaki kısmını, lâhikaya medâr-ı ibret olarak yazıyoruz. Ve bilhassa Ene ve Zerre nâmındaki Otuzuncu Söz’ü her mü’minin ezber etmesi zarûrîdir demesi; ve o eserin kırâatinden sonra Barla’da Abdurrahîm nâmını kazanan ve yâ Rahîm, yâ Rahîm zikrini bize işittiren mübârek kedinin bir kardeşi olarak diğer mübârek bir kedi, Ezân-ı Muhammedî’yi asm müştâkāne, insan gibi dinlemesi, bize de sizin kadar hayret ve sürûr verdi. Ve Ezân-ı Muhammedî’yi asm tam zuhûruna işâret müjdesi telakkî ettik. Ve Kâtib Osmân

309

ve Mehmed Zühdü gibi hizmet-i Kur’âniyede eski ve ehemmiyetli ve kıymetdâr Tenekeci Mehmed’in de rüyası ehemmiyetlidir. Allâh hayretsin. Isparta için çok hayırdır. Onun içinde ehemmiyetli bir müjde var.

Re’fet kardeşimizin mektûbu dört cihetle beni memnûn etmiş. Zâten eskiden beri Husrev, Re’fet, Rüşdü hayâlimde, tasavvurumda birleşmişler. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, onlardan ümîd ettiğim kemâl-i sadâkat ve sebât devam ediyor.

Hem Husrev’in ve Hâfız Alî’nin mektûblarında isimleri bulunan sebâtkâr kardeşlerime ve Kâtib Osmân ve Mehmed Zühdü ve Isparta Hâfız Ali’si ve Sava kahramânlarına birer birer selâm ve duâ ediyoruz.

Şimdi bu mektûbu yazarken, Risâle-i Nûr santrali Sabrî’nin mektûbunu Emîn getirdi. Açtık, yağmursuzluk bahsine dâir Risâle-i Münâcât’ın kesretle yazılması bereketiyle yağmurun gelmesi ve rahmet-i İlâhiyenin fakîr fukarâya imdâd eylemesini yazdığını gördük. Benim için ehemmiyetli bir mes’eleyi halletti.

Burada da yağmura şedîd ihtiyâç vardı. Yağmur gelecek hiç bir alâmet hissetmiyorduk. Bu kaht zamanında yağmursuzluk, fakir-fukarâya çok ağır gelmişti. Üç def‘a namazdan sonra, ma‘sûm fukarâları ve aç kalan hayvanları ve Risâle-i Nûr’u şefâatçi yapıp duâ ettik. Birden aynı gecede, me’mûlümüzün fevkınde, duânın tam kabûlünü gördük. Ben hayretle, bu cüz’î duâmız, bu küllî mes’eleye ne derece dahli olduğunu bilemedim. Dedim: Her hâlde çok mühim duâlara, duâmızda binden bir hissesi olmuş. Şimdi tahakkuk etti ki, Isparta nûrânîleri, nûrlu ma‘nevî duâları, bizi de o rahmetten hissedâr eyledi. Hatta o duâma arkamdan âmîn diyenlerden Feyzî’ye bu ma‘nâyı, bu hayretimi de ona şimdi söyledim. Evvelce söylese idim, onun hüsn-ü zannını ta‘dîl edemeyecektim. Çünki o, üstâdına en büyük hisse veriyor. Salât-ı Münciye'de selâm ve âl ilâve edilebilir. Ben de bazen ilâve ediyorum.

Sabrî’nin mektûbunda, Sıddîk Süleymân ve Barla’daki kardeşlerimizin selâmları ve eski alâkalarını tam muhâfaza eylemeleri, Barla’daki hayâtımı tahassürle hâtırlattırdı. Ben de onlara çok selâm ederim.

Mübârek Husrev, mektûbunda hâs kardeşlerimizden Re’fet, Rüşdü, Kâtib Osmân, Osmân Nûrî, Âtıf ve Feyzî’nin bir yâdigâr-ı tahattur olarak, birer nüsha yazılarını bizlere hediye edilmelerini yazıyor. Cenâb-ı Hakk, onlara, yazdıkları her bir harfe mukābil bin hasene versin. Âmîn.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

310

[154]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, bu acîb zamanda, sizin gibi hâlis, muhlis, mahviyetli, fedâkâr kardeşleri bize ihsân eylemiş.

Bu def‘a Husrev’in, Hâfız Alî’nin, Hâfız Mustafâ’nın, Küçük Alî’nin birbirine hitâben yazdıkları dört mektûblarını okudum. En derin kalbimde bir sürûr, bir hiss-i şükrân, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymetdâr kardeşlerimin ne derece âlî-himmet ve yüksek rûhlu, Risâle-i Nûr hizmetinde ne derece fedâkâr olduklarını anladım. Ve Risâle-i Nûr böyle kuvvetli ve hâlis ellere tevdî‘ edildiğinden, bize kat‘î kanâat verdi ki, Risâle-i Nûr mağlûb olmayacak. Bu kuvvetli tesânüd, onu dâimâ yaşattırıp parlattıracak.

Evet kardeşlerim Sizler, ihlâs sırrını tam muhâfaza ediyorsunuz. Bu kadar esbâb-ı tefrika içinde vahdetinizi muhâfaza, hakîkaten bir hârikadır. Hâfız Alî’nin hakîkaten müstesnâ bir mahviyet ve tevâzuu içinde ihlâsı ve fenâfil'ihvân düstûrunu muhâfaza etmesi; ve Husrev’in hakîkaten tedbîrce bana ihtiyâç bırakmayacak bir derecede tedbîri ve dirâyeti ve Hâfız Alî gibi yüksek ihlâsı ve mahviyeti; Ve Hâfız Mustafâ’nın hizmet-i Nûriyede büyük iktidârı içinde kuvvetli bir sadâkati ve fedâkârâne teslîmiyeti; ve hem Abdurrahmân, hem Lütfü, hem Hâfız Alî ma‘nâsını taşıyan büyük rûhlu Küçük Ali, Risâle-i Nûr hizmetini dünyada her şeye tercîhen hayatının en büyük maksadı yapması ve sebeb-i ihtilâfa karşı kuvvetli mukāvemeti bulunduğunu, bu dört mektûbunuz bana bildirdi. Aynı sistemde, mes’elede alâkadâr kahraman Tâhirî ve kahraman Rüşdü’nün dahi aynı hakîkatte ve aynı ahlâkta bulunduklarını hiç şübhe etmiyoruz.

Bu altı rüknün, bu muvakkat sarsıntıdan hakîkî bir tesânüdle birbirine el ele, omuz omuza, baş başa vermesi, altı yüz, belki altı bin kıymet-i ma‘neviyeyi alıyor diye, Cenâb-ı Hakk’a Risâle-i Nûr hesabına hadsiz şükür ediyoruz ve sizi de tebrîk ediyoruz. Isparta içindeki hâs ve hâlis kardeşlerimizden bu âhir mektûblarda, Mehmed Zühdü, Isparta Hâfız Ali’sinden haber almadığımdan merâk ettim. Râhatsız değiller mi?

311

Sandıklı tarafından, kemâl-i şevkle ve ciddiyetle fa‘âliyette bulunan Hasan Âtıf kardeşimizin bir mektûbundan anladık ki, orada perde altında fa‘âliyetini durdurmak için bazı hocalar, bir kısım tarîkate mensûb adamları vâsıta edip fütûr veriyorlar. Hâlbuki mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübâreze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsâade etmiyor. Hem müşterileri de aramaya mecbûr değiliz, müşterîler yalvarmalı.

O kardeşimiz, hakîkaten hâlis ve tam sâdık, kalemi gibi kalbi, rûhu da güzel. Fakat birden her şeyi mükemmel ister, onun için biraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar hem ihtiyât etsin, hem de mübtedi‘ hocalara mübâreze kapısını açmasın. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk onu muvaffak eder. O mıntıkada kendi gibi hâlis rükünleri bulur, belki de bulmuş. Biz başta onu ve onun etrafındaki Risâle-i Nûr şâkirdlerini tebrîk ediyoruz. Onların az hizmetlerine de çok nazarıyla bakıyoruz. Ben burada onlarla muhâbere ve müşâvere edemediğimden, sizler benim bedelime o kardeşlerimize hem selâmımızı, hem ma‘nevî kazançlarımıza hâslar dâiresinde, Âtıf’ın sâdık rufekāsı ünvânı altında dâhildirler. Her sabah yanımızda ma‘nen bulunuyorlar. Feyzî’ye yazdığı salavâtlara âit tashîhâtı siz yaparsınız. Bir kısmını Feyzî yaptı, leffen gönderildi. Hasan Âtıf’ın Feyzî’den sorduğu adamlar, şimdi burada değiller. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve muvaffakiyetlerine duâ ediyoruz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[155]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, müteyakkız, samîmî, müttehid, mübârek kardeşlerim,

Ben de sizi tebrîk ediyorum ki, şeytân-ı cinnî ve insînin desîselerini akîm bıraktınız. Cenâb-ı Hakk sizi bu hizmet-i nûriyede dâimâ muvaffak eylesin. Âmîn. Ve sizden ebeden râzı olsun. Âmîn.

312

Eskide, bir zaman Barla’da, bütün tarîkatlerin şecere-i külliyesini tanzîm ve istinsâh etmek için Hâfız Alî ile Husrev, o vakit o işte bulundular, çalıştılar. Tâ o vakitte bu iki zât, ileride Risâle-i Nûr’a ehemmiyetli hizmette bulunacaklarını ve başta iki göz gibi, iki bakar bir görür, diye kuvvetli bir temennî ile ümîd etmiştim. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o ümîdim, o zamandan beri tahakkuk etti ve ediyor ve şimdi tam oldu.

Kardeşlerim Sizde vukū‘ bulan küçücük kusurları çok i‘zâm etmeyiniz. Yalnız ben değil, belki zannediyorum ki hakîkate muttali‘ olan herkes tasdîk eder ki, Isparta ve havâlîsindeki Risâle-i Nûr şâkirdlerinde fevkalâde bir sadâkat ve sebât ve uhuvvet ve ihlâs ve kahramanlık var ki, bu acîb zamanda binler esbâb-ı fesad ve ifsâd içinde vahdetlerini ve ittifâklarını ve hizmette ciddiyetlerini muhâfaza ediyorlar. Bu kadar fırtınalı hâdiseler içinde Risâle-i Nûr’u muattal bırakmadınız, söndürmediniz. Belki öyle parlattırdınız ki, bizi de ışıklandırıp gayrete getirdiniz.

Ve bilhassa bahar mevsiminde, umûmî gaflette ve derd-i maîşetin verdiği dehşetli belâ içinde böyle kemâl-i şevk ve gayretle Risâle-i Nûr’a çalışmak, hakîkaten bir inâyet-i İlâhiyedir. Sizleri bütün rûhumuzla tebrîk ediyoruz. Ve kalemlerini bizim hesabımıza çalıştırmağa karar veren altı müttehid kahraman, bir rûh, altı cesed ve altı Yeni Saîd yerinde o yirmi bir kardeşimi, yirmi bir Abdurrahmân ve Abdülmecîd yerinde kabûl ediyorum. Cenâb-ı Hakk, o kalemlerin siyah nûr olan mürekkeblerini, hadîs-i sahîhin nassı ile, her bir dirhemini yüz dirhem şühedâ kanı kıymetinde yevm-i haşirde, mîzânda, defter-i hasenâtlarına ilâve eylesin. Âmîn.

Nakkāş Mehmed ve Âsım’ın vârisi Babacan, hem hayâtta, hem Risâle-i Nûr hizmetinde bulunmaları beni mesrûr eyledi. Nûr fabrikasının sâhibi, bu âhir senelerde pek fevkalâde birkaç fa‘âl ve kahraman arkadaşıyla ettikleri hizmet-i nûriye o kadar ehemmiyetlidir ki, farazâ binler kusûrâtı olsa da, inşâallâh affettiriyor. Hâlbuki ben kat‘iyen onda kusur görmedim. Belki gāyet hafîf bir ihtâr ile benim bir hiss-i kable’l-vukūuma yardım etti. Kendisi bu mektûbunda mahviyetini son derece gösteriyor. Hakîkaten onda sırr-ı ihlâsa âit bazı seciyeleri o havâlîde ehemmiyetli sirâyeti ve semerâtı ve fâideleri var. Mahkemedeki müdâfaâtımda Bu benimle mahbûs genç Türklerden öyleleri var ki ve öyle âlî seciyeleri

313

taşıyorlar ki, beni hayrette bırakmış ve Türk milletinin bir sebeb-i tefevvukunu onların seciyeleriyle bildim meâlindeki cümleden murad, Hâfız Alî ve Husrev ve emsâlleridir.

Daha çok konuşacaktım. Fakat dar bir vakit, ehemmiyetli meşgaleler müsâade etmedi, kısa kaldı. Başta Nûr ve Gül fabrikalarının hey’et-i müttehidesi ve Mübâreklerin fa‘âl hey’eti ve Sava medrese-i nûriye şâkirdleri olarak umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ediyoruz.

Kardeşiniz ve size çok minnetdâr

Saîdü’n-Nûrsî

Ben Sabrî’yi tahattur ettikçe, Hakkı, Hulûsî, Süleymân beraber görünür. Ve Hâfız Alî ise, Hâfız Mustafâ, Küçük Ali ve Tâhirî'yi beraber görüyorum. Ve Husrev’i yâd ettikçe, Rüşdü, Re’fet, Mehmed Zühdü beraber hayâlimde geliyorlar. Demek her biri, bir Yeni Saîd’dir.

[156]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin çok mübârek ve çok fâideli olan nûrânî hediyelerinizi ve elmas kalemlerinizin yâdigârlarını aldık. Cenâb-ı Hakk, onları yazan o kalem sâhiblerine, her bir harfine mukābil on rahmet eylesin. Âmîn.

Bu nûrlu İhtiyâr risâlelerinin bir nevi‘ kerâmeti şudur ki: Emânet kapıya gelirken, sekiz seneden beri yalnız iki def‘a yanıma gelen buranın ihtiyâr müftüsü, belediye reîsi ile hilâf-ı me’mûl bir sûrette gelmeleri ânında, Emîn de emâneti kapıya getirmesi; hem aynı gün, İhtiyârlar emâneti geldiği vakit, bu şehirde Risâle-i Nûr’un ümmî ihtiyârların başında iki gāyet ihtiyâr zât, ayrı ayrı yerden, her ikisi ellerinde birer parça yoğurt teberrük getirmeleri; ve aynı günde

314

Isparta kahramanlarının bir mümessili ve yanımızda yalnız üç def‘a gelen Hilmî Bey’in, bir günlük mesâfeden gelirken hilâf-ı me’mûl olarak emânet ellerimizde iken, güyâ hediyenin sırrına gelmiş gibi girmesi; hem aynı vakitte, bir-iki kerâmet-i nûriyeye medâr Hayrî isminde bir şâkird ve Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir şâkirdi ve Daday kasabasından gelen Fuâd ile beraber girmeleri, elimizdeki emânetlerden İstanbul’da okunmak için üç nüshayı Fuâd’ın alması, elbette tesâdüfî ve ittifâkî değil, belki bu İhtiyârlar emânetine bir hüsn-ü istikbâldir ve bu havâlîde hüsn-ü te’sîrine bir işârettir.

Kardeşlerim Erkân-ı sitteden iki Alî ile Tâhirî ve Hâfız Mustafâ, bu iki-üç senede ve bilhassa bu havâlîde bana yardımları ve fütûhâtları, ya fevkalâde ihlâslarından veya yüksek iktidâr ve fa‘âliyetlerinden o derecededir ki, bu vilâyette Risâle-i Nûr şâkirdlerini ebeden minnetdâr edip, Risâle-i Nûr’u buralarda dahi ebeden yerleştirdiler. Cenâb-ı Hakk, onlardan ve sizlerden ebeden râzı olsun. Âmîn.

Kalemlerini ümmîliğime yardım veren medrese-i nûriyenin üstâdı Hacı Hâfız ve mahdûmu ve iki kardeş Mustafâ ve Sâlih ve iki kardeş Ahmed ve Süleymân ve beş kardeş beraber talebe olup, üçü bize yardım etmeleri ve Babacan da, Âsım’ın ruhunu şâd edip, o sistemde yardımımıza koşmaları ve Zekâî de Lütfü’nün ruhunu mesrûr edip, eski Zekâî gibi vazîfesine sarılması ve Marangoz Ahmed ve Kâtib Osmân ve Mehmed Zühdü ve Nûrî ve Tenekeci Mehmed gibi, eski kıymetdâr hizmetleriyle Isparta’yı nûrlandırdıkları gibi Kastamonu’nun tenvîrine koşmaları ve şimdi tanıdığım Mustafâ ve Mustafâ ve Mustafâ ve Eyûb, kalemleriyle eski dost gibi ümmîliğime yardım etmeleri, elbette şübhesiz فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ müjdesini tam tasdîk ederler.

Kâtib Osmân’ın bize hediye ettiği Mu‘cizât-ı Kur’âniye çok güzeldir, fakat zeyilleri yoktur. Onun tarafından o kıt‘ada onun zeyilleri yazılsa çok iyi olur. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

315

[157]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Merhum Mehmed Zühdü’nün rh vefâtı, hakîkaten Risâle-i Nûr cihetinde büyük bir zâyiâttır. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o mübârek zât, az bir zamanda Risâle-i Nûr’a pek çok hizmet eylemiş. Kırk-elli sene vazîfe-i nûriyesini, sekiz-on senede tamamıyla yapmış. Ve ma‘nen içimizde, dâiremizde, o fevkalâde hizmetiyle parlak bir sûrette yaşıyor. Hasenât cihetinde ölmemiş. Dâimâ defter-i a‘mâline, daha kesretli hasenât yazılıyor.

Hatta ben de, eskide, sarîh ismiyle birkaç def‘a, Risâle-i Nûr talebesi ünvânıyla yüz def‘a onu ve onu Risâle-i Nûr’a veren merhûm pederini ma‘nevî kazançlarıma şerîk ettiğim gibi; şimdi sarîh ismiyle bazı gün elli def‘aya yakın hissedâr oluyor. Demek onun hayat kazancı ziyâdeleşmiş. Cenâb-ı Hakk, onun akāribine sabr-ı cemîl ve ona mağfiret-i kâmil ihsân eylesin. Âmîn.

O, mübârek kalemini bize vermişti. Ben de onu hem Abdurrahmân, hem Abdülmecîd yerinde kabûl etmiştim. Onu vefât etmemiş gibi, dâimâ kalemi işler hükmünde kabûl ediyoruz. İki yüze yakın ma‘sûmları, hânesinde Kur’ân’ı ve Risâle-i Nûr’u ders veren o mübârek zât, aynen Abdurrahmân gibi, az bir zamanda uzun bir ömrün vazîfesini çabuk görmüş, bitirmiş, gitmiş. Kardeşimiz Kâtib Osmân’ın onun hakkında yazdığı parlak fıkra lâhikaya girdi. Hakîkaten o zât, o fıkraya lâyıktır. İnşâallâh Isparta’da o sistemde çoklar daha çıkacak. Bu acıyı unutturacak. Benim tarafımdan onun vâlidesini ve çocuklarını ta‘ziye ediniz.

Risâle-i Nûr’un gāyet ehemmiyetli bir şâkirdi olan Hulûsî Bey’in ehemmiyetli bir mektûbunu gördüm. Elhak, o kardeşimiz, birinciliğini dâimâ muhâfaza ediyor. Ben onu dâimâ kalem elinde, Risâle-i Nûr’un işi başında biliyorum. Hem bütün muhâberelerimde birinci safta muhâtabdır. Onun suâlleri ile yazılan Mektubât Risâleleri ve onun yazdığı samîmî mektûbları, onun yerinde pek çok insanları Risâle-i Nûr dâiresine celb etmiş ve ediyor. O dediği gibi, bizden uzak değil.

316

Her gün çok def‘a beraberiz. Muhâberemiz hiç kesilmemiş. Sizlerle konuştuğum vakit Hulûsî’yi içinde buluyorum. Sabrî, nasıl onun hesabıyla benimle konuşuyor, benim bedelime de onunla konuşsun. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Isparta’da iken Mehmed Celâl nâmında bir zât bizimle çok alâkadâr idi. Ve Abdulbâkî de fazla münâsebetdârdı. Ve sonra Isparta Hâfız Ali’si nâmında gāyet çalışkan bir şâkird zuhûr etmişti. Bunlar ne hâldedirler? Selâm ediyorum. Risâle-i Nûr’un baş kâtibi, hiç unutulmayan Şâm’lı Hâfız Tevfîk ve kardeşi nasıldırlar? Sıkıntıları yok mu? Çok selâm ve duâ ediyorum.

Bize gönderilen Kâtib Osman'ın kalemiyle Mu‘cizât-ı Kur’âniye’ye, hem Husrev’in kalemiyle diğer nüshaya zeyiller yazıldığı vakit, Sabrî veya Hâfız Alî’nin nüshalarına bakılsın. Hem İstanbul’da Hâfız Emîn’in elinde bulunan benim nüshanın zeyli kopya edilsin ki, noksân kalmasın. Çünki mübâreklerin bana gelen bir nüshasında noksân var.

[158]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu iki günde iki küçük hâdiseler, dört beş mes’eleleri tahattur ettirdi.

Birincisi: Salâhaddîn Ankara’dan yazıyor ki, tarîkat aleyhinde tecâvüze başlamışlar. Hem Ankara’da, hem şarkta o mes’elede tevkîfât varmış. Risâle-i Nûr şâkirdleri, her tarafta inâyet-i Rabbâniye altında mahfûz kalıyorlar. Onların kuvvetli ihlâsı ve tesânüdleri ve ihtiyâtları, o inâyeti haklarında devam ettiriyor.

317

İkincisi: Bugünlerde herkes sıkıntıdan şekvâ ediyor. Âdetâ ma‘nevî havanın bozukluğundan, maddî ve umûmî bir sıkıntı hastalığını vermiş. Hatta bana da bir gün sirâyet etti. Bizim her derdimize ilaç olan Risâle-i Nûr ile meşgul olanlarda, o sıkıntı hastalığı ya yok veya pek azdır.

Üçüncüsü: Merhum Mehmed Zühdü’nün vefâtı, Risâle-i Nûr’un hizmeti noktasında bizi çok müteessir etti. Fakat birden, geçen sene Hâfız Mehmed’in bütün müsâdere edilen risâlelerini, on gün zarfında, köyündeki Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından yazıp ona vermek, çok merdâne taahhüdleri hâtırıma geldi ve anladım ki, aslanlar yatağı olan Isparta ve havâlîsi, Mehmed Zühdü’nün hizmetini muzâaf bir sûrette yapacaklar ve o boşluğu dolduracaklar.

Dördüncüsü: Lâhikaya giren Isparta’lı kardeşlerimizin mektûblarının bazılarında, üstâdları hakkında ifrât ile tavsîfât gördüm. Kendime baktım, o vasıflardan zekâtı da bana düşmüyor, benim hakkım değil. Dedim: Acaba bu hakîkatperest kardeşlerim, çok îkāzâtımla beraber, bu hüsn-ü zan ifrâtında, hem devamlarında fâideleri nedir? Kalbe ihtâr edildi ki: Onlar ve memleketleri Isparta havâlîsi, onların en büyük hüsn-ü zanları derecesinde hüsn-ü zanlarının yümnünü gördükleri için, Beşkazalı Osmân-ı Hâlidî ks ve Topal Şükrü ks gibi ehl-i velâyete iktidâen, o nokta-i nazardan ifrât etmemişler, bir hakîkat görmüşler. Fakat nasıl keşfiyât te’vîle ve rüyalar ta‘bîre muhtâçtır. Husûsî hükümler ta‘mîm edilse, bir cihette hatâ görünür. Öyle de, onlar Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin kendilerine ve memleketlerine ettiği fâideyi, o şahs-ı ma‘nevînin mümessillerinden birisi olan, üstâd dedikleri bu kardeşlerine verip, o memleket hâdisesini umûmî bir hâdise nazarıyla bakıp ta‘mîm ederek, müfritâne bir hüsn-ü zan sûretinde göründü.

Beşincisi: Hâtıra geldi ki, Risâle-i Nûr’un eczâları çoktur. Herkes muhtâç olduğu hâlde, bütününü elde edemez. Birden Huccetullâhi’l-Bâliğa mecmûası, hâtıra cevâb olarak geldi.

Evet, Risâle-i Nûr’dan kesretli mecmûalar çıkar ki, her biri küçük, fakat kuvvetli Risâle-i Nûr olur. Her muhtâcın eline geçebilir. Bu münâsebetle, Yirmi Beşinci Söz’ün zeyillerini düşündüm. Şimdi yanımda dört-beş nüsha var, zeyilsizdirler. Mübâreklerin bu def‘a gönderdikleri nüshanın zeylinde Rumûzât-ı Semâniye fihristesinden noksân alınmış.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç