Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 187
[97]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu dakîkada Husrev, Rüşdü, Re’fet, Isparta’nın Hâfız Ali’si askerlikten ne vakit geleceklerini merâk ediyorum. Hususan Husrev’in kalemi, ne vakit Risâle-i Nûr’un fâtihâne intişârına kavuşacak diye bilmek istiyorum. Onlara da selâmımı teblîğ ediniz.
Şimdi, bundan on dakîka evvel, cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risâle-i Nûr dâiresine biri birisini getirdi. Onlara dedim ki: Bu dâirenin verdiği büyük netîcelere mukābil, sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metânet ister.
Isparta kahramanlarının gösterdikleri hârikalar ve cihanpesendâne hıdemât-ı nûriyenin esası, hârika sadâkatleri ve fevkalâde metânetleridir. Bu metânetin birinci sebebi, kuvvet-i îmâniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi, cesâret-i fıtriyedir. Onlara dedim: Sizler cesâretle ve efelikle tanınmışsınız ve dünyaya âit ehemmiyetsiz şeyler için fedâkârlık gösterirsiniz. Elbette Risâle-i Nûr’un kudsî hizmetinde ve cihâna değer uhrevî netîcelerine mukābil, merdâne ve fedâkârâne cesâret ve metânet gösterip sadâkatinizi muhâfaza edersiniz dedim. Onlar da tam kabûl ettiler. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmet duâsını ediyoruz.
Buradaki kardeşlerimiz de, hususan Emîn, Feyzî, Nazîf, bilmukābele selâm ve arz-ı hürmet ederler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 188
[98]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede kuvvetli arkadaşlarım,
Bu def‘a kahraman Tâhirî umûmunuz nâmına gördüm ve onda bir Lütfü, bir Hâfız Alî, bir Husrev ve bir Saîd fakat genç Saîd müşâhede ettim. Cenâb-ı Hakk’a çok şükrettim. Bu def‘a onun kokusunu alıp, o daha gelmeden benim yanıma gelen komiser ve taharrî adamları münâsebetiyle, benden, talebeler tarafından suâl edilen bir mes’ele, belki size de fâidesi var diye gönderildi. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ederim.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Dâimî hizmetinde bulunan Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından edilen bir suâle cevâbdır
Suâl: Bu kadar zaman hizmetinizde bulunuyoruz. Dünyaya, hayât-ı ictimâiyeye ve siyâsete dâir bir alâkanızı ve merakınızı görmedik. Dâimâ îmân ve âhiret dersinden başka bir meşgalenizi görmüyoruz. Öyle anlamışız ki, bu on sekiz senedir vaz‘iyetiniz böyle imiş. Nedendir ki, Isparta’da hiç bir şey yok iken, memleketi heyecana getirip sizi mahkemeye verdiler? Ve yüz arkadaşınızı, dört ay mahkeme tahkîkātı netîcesinde dünya ile, siyâset ile alâkaya dâir hiç bir şey bulamadılar. Yalnız kendilerini ve mahkemelerini ebedî mahcûb edecek bir bahâne buldular ve yüzden, yalnız beş-on adama beş-altı ay cezâ verdiler.
Hem burada altı seneden ziyâde karakolun nezâreti ve nazarı altında oturduğun odanın pencereleriyle dâimâ senin her vaz‘iyetin karakolca görüldüğü hâlde, bundan iki-üç ay evvele kadar her vakit gizli ve âşikâre seni tarassud ve kaç def‘a taharrî etmeleri, dostları senden kaçırmak için tahkîkātlarla sana en mühim ve karışık bir siyâsetçi gibi bakmaları, nedendir? Biz bundan hem müteessir, hem mütehayyiriz. Ancak iki-üç aydır yanınıza serbest gelebiliyoruz. Evvelde korkarak, gizli gelebilirdik. Bu mes’eleyi bize îzâh et.
SAYFA 189
Elcevab: Ben de sizin gibi, belki sizden çok ziyâde bu vaz‘iyetten hem hayret, hem taaccüb ediyordum. Bu suâlinizin îzâhlı cevâbı, Yirmi Yedinci Lem‘a olan mahkemeye karşı Müdâfaât Lem‘asıyla, On Altıncı Mektûb risâlesidir. Şimdilik kısaca bir-iki esas beyân ediyorum.
Birincisi: Âsâyişi te’mîn ve idare me’mûrları, inzibât polisleri ve komiserleri, bize ve mesleğimize karşı, değil tevehhümkârâne taarruz ve evhâma düşmek, belki himâyetkârâne teşvîk ve teşcî‘ etmek, vazîfelerinin muktezâsıdır. Çünki onların vazîfelerinin temel taşı, hürmet, merhamet, helâl-haramı bilmekle itâat düstûruyla hayât-ı ictimâiye emniyet dâiresinde cereyân edebilir. Risâle-i Nûr, hayât-ı ictimâiyeye baktığı vakit, bu esasları te’mîn ediyor. Neticesi de bilfiil görülmüş. Risâle-i Nûr’un en mühim merkezi Isparta ve Kastamonu olduğundan, sâir memlekete nisbeten, zâbıta me’mûrları insaf ile dikkat etseler, Risâle-i Nûr’un onlara parlak yardımını görecekler.
Hem talebelerinde bu kadar kesret ve kuvvet ve hak ellerinde bulunduğu hâlde, âsâyişe hiç bir zararı dokunmadığını ve talebelerden bin adam, on adam kadar hayât-ı ictimâiyeye zarar vermediklerini, kalbi bozuk olmayan görür.
Bu mes’elenin sırr-ı hikmeti budur ki: Âlem-i insaniyette ve İslâmiyet’de üç muazzam mes’ele olan, îmân ve şerîat ve hayattır. İçlerinde en muazzamı îmân hakîkatleri olduğundan, bu hakāik-i îmâniye-i Kur’âniye başka cereyânlara, başka kuvvetlere tâbi‘ ve âlet edilmemek ve elmas gibi o Kur’ân’ın hakîkatleri, dîni dünyaya satan veya âlet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazîfe olan îmânı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için, Risâle-i Nûr’un hâs ve sâdık talebeleri, gāyet şiddet ve nefretle siyâsetten kaçıyorlar.
Hatta sizin bu kardeşiniz, siz de bilirsiniz, bu on sekiz senedir, o kadar muhtâç olduğum hâlde, siyâsete, hayât-ı ictimâiyeye temas etmemek için hükûmete karşı bir tek mürâcaatım olmadığını ve bu sekiz-dokuz aydır, küre-i arzın
SAYFA 190
bu herc ü mercinden bir tek def‘a ne suâl ve ne de merâk etmek ve ne de anlamak ve ne de medâr-ı sohbet etmediğimi, hatta şimdi sulh olmuş mu, harb bitmiş mi, İngiliz ve Alman’dan başka kimler harb ediyor, bilmediğimi biliyorsunuz.
Hem herkesi geveze ve sersem eden ve üç seneden beri odamdan işitilen radyoyu, iki def‘adan başka ne dinlediğimi ve ne de sorduğumu, benimle beraber olan sizler biliyorsunuz. Bu derece bu vaz‘iyetlere karşı alâkasız ve lâkayd bir adamın ta‘kîb ettiği mesleğe taarruz eden ve evhâma düşüp tarassudla sıkıntı veren, ne derece insaftan uzak düştüğünü en insafsız da tasdîk eder.
İkinci Esas: Ey kardeşlerim Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enâniyet, şân ve şeref perdesi altında makam sâhibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsâs eden hâlâttan şiddetle ictinâb ediyoruz.
Elbette burada, altı-yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkîkātınızla anlamışsınız ki, ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri o noktada şiddetle tekdîr etmişim. Benim haddimden fazla mevki‘ vermeyiniz diye sizden darılıyorum.
Yalnız Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olan Risâle-i Nûr hesabına ve ben de onun bir şâkirdi olmak haysiyetiyle, ona karşı tasdîkkârâne teslîmi ve irtibâtı, şâkirâne kabûl ediyorum.
İşte bu derece enâniyetten ve benlikten ve şân ü şeref nâmı altındaki riyâkârlıktan kaçmayı düstûr-u hareket ittihâz eden adamlara karşı, ehl-i hükûmetin, ehl-i idâre ve zâbıtanın evhâma düşmeleri, ne kadar ma‘nâsız ve lüzûmsuz olduğunu dîvâneler de anlar.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 191
[99]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا
Azîz, sıddîk, sebâtkâr kardeşlerim,
Musîbetzedelerin ma‘nevî galebesi, berâeti, değil yalnız sizleri ve bizleri, belki bu memleketteki bütün ehl-i îmânı sevindirir bir mâhiyettedir. Çünki Risâle-i Nûr’un hürriyetine meydan açtı. Ve şimdiye kadar, müsâdere tevehhümüyle pek çok ihtiyâta mecbûr olmuştuk. Bu on sekiz senede ve bilhassa buradaki altı senede, risâleleri gizlemek husûsunda pek çok zahmet çektim ve dâimâ endişe ederek azâb çekiyorduk.
Cenâb-ı Hakk’a Risâle-i Nûr’un hurûfâtı adedince hamd ü senâ ve şükür olsun ki, bu def‘a ma‘nevî galebesiyle o zâlimâne ve zulmetkârâne perdeyi parçaladı. Az bir zahmetle, büyük bir ücret ve geniş bir fütûhâta zemîn hazırladı. Ve bu iki ay tevakkuf müddeti, aynen hapsimiz hâdisesi gibi, başka bir tarzda, daha geniş bir dâirede Risâle-i Nûr’un intişârına vesîle oldu. Sizleri ve bilhassa musîbetzedeleri ve hususan Hâfız Mehmed’i tebrîk ediyoruz ve geçmiş olsun deriz.
Bir Tesettür Risâlesi’yle yüz adamı yüz gün tevkîf eden ve onun gibi yüzer risâleler ile bir tek adamı bir gün tevkîf edemeyen bir mahkemeye hükmedip galebe çalan, sizlerin hârika sadâkatiniz ve fevkalâde ihlâsınız ve sarsılmaz metânetiniz ve kuvvetli tesânüdünüz olduğu, bizce kat‘iyet kesb etti, şübhemiz kalmadı. Cenâb-ı Hakk sizden ebeden râzı olsun. Âmîn.
Biz bu havâlîdeki Risâle-i Nûr şâkirdleri nâmına oradaki umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve berâet bayramlarını tebrîk ediyoruz. Fakat herhalde her vakit ihtiyât etmek lâzımdır. Belki şimdi daha ziyâde dikkat ve sakınmak gerektir.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 192
[100]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Evvelâ: Seksen küsûr sene bir ömr-ü ma‘nevîyi sizlere kazandıracak olan şuhûr-u selâse-i mübârekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regāib’i tebrîk ediyoruz. Sizin berâetiniz ve ma‘nen galebeniz zâlimleri şaşırttı. Cebheyi burada değiştirdiler. Düşmanâne taarruzdan vazgeçip, dostâne hulûl edip, hâs talebeleri Risâle-i Nûr’un hizmetinden geri bırakmak için me’mûriyet gibi bir meşgale buluyorlar veya terfîan işi çok diğer bir me’mûriyete veya hayırlı diğer bir meşgaleyi buluyorlar. Burada, o nev‘den çok vâkıalar var. Bu taarruz, bir cihette daha zararlı görünüyor.
Sâniyen: Burada, lise mektebine te’sîrli bir nûr girdi. O da Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’ı, Otuzuncu Lem‘a’nın İsm-i Adl ve Hakem nükteleri, Tabiat Lem‘ası hâtimesine kadar, Âyetü’l-Kübrâ’nın, Evet, bu dünya memleketine ve misafirhânesine giren her bir misâfir diye başlayan Birinci Makam’ın başından ilhâm, vahiy mertebeleri hâriç kalıp, tâ on sekizinci mertebe olan kâinâtın hudûs hakîkati, tâ imkâna kadar yeni hurûfla, bir ihtâr-ı ma‘nevî ile izin verdik. Daktilo el makinesi ile kendilerine yazdılar. Siz de bu dört parçayı birden cild yapıp, yeni hurûfla ehl-i inkâra on ikilik top güllesi gibi atabilirsiniz. Fakat yirmi sene evvelki Türkçe ile şimdiki Türkçe’nin farklı olduğundan, yeni Türkçe için bazı kelimât-ı Arabiyede tasarruf edildi. Siz de öyle yapabilirsiniz. Risâle-i Nûr yirmi sene evvelki Türkçe ile konuşur. O zamanı görmeyen gençlere teshîlât olmak için bazı ta‘birâtı değiştirirseniz, iyi olur.
Ben bu sene çok zayıf ve ihtiyâr ve âciz bir hâlde bulunduğumdan, genç kardeşlerimden ma‘nevî muâvenetlerini bu mübârek şuhûr-u selâsede ricâ ediyorum. Her birisine birer birer selâm ve dâreynde selâmetlerine duâ ediyoruz. Bu havâlîdeki talebeler nâmına da selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 193
[101]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیَالٖی شَهْرِ رَجَبَ وَشَعْبَانَ وَرَمَضَانَ
[Bu mektûb gāyet ehemmiyetlidir]
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bugünlerde, Kur’ân-ı Hakîm’in nazarında îmândan sonra en ziyâde esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyâttan ve günâhlardan ictinâb etmek; ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrât kazanmaktır. Her zaman def‘-i şer, celb-i nef‘a râcih olmakla beraber, bu tahrîbât ve sefâhet ve câzibedâr hevesât zamanında, bu takvâ olan def‘-i mefâsid ve terk-i kebâir üssül’esâs olup büyük bir rüchâniyet kesb etmiş.
Bu zamanda tahrîbât ve menfî cereyân dehşetlendiği için, takvâ bu tahrîbâta karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebîreleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebâir-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerâit içinde çok hükmündedir.
Hem takvâ içinde bir nevi‘ amel-i sâlih var. Çünki bir haramın terki, vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukābil sevâbı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günâhın tehâcümünde bir tek ictinâb, az bir amelle yüzer günâh terkinde, yüzer vâcib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takvâ nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a‘mâl-i sâlihadır.
Risâle-i Nûr şâkirdlerinin, bu zamanda en mühim vazîfeleri, tahrîbâta ve günâhlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir. Mâdem her dakîkada, şimdiki tarz-ı hayat-ı ictimâiyede yüz günâh insana karşı geliyor. Elbette takvâ ile ve niyet-i ictinâb ile, yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir.
Ma‘lûmdur ki, bir adamın bir günde harâb ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz. Ve bir adamın tahrîbâtına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken, şimdi binler tahrîbâtçıya mukābil, Risâle-i Nûr gibi bir ta‘mîrcinin bu derece mukāvemeti ve te’sîrâtı pek hârikadır. Eğer bu iki mütekābil kuvvetler bir seviyede olsa idi, onun tamirindeki mu‘cizevârî muvaffakiyet ve fütûhât görülecekti.
SAYFA 194
Ezcümle: Hayât-ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esas olan hürmet ve merhamet, gāyet sarsılmış. Bazı yerlerde, gāyet elîm ve bîçâre ihtiyârlar ve peder ve vâlideler hakkında dehşetli netîceler veriyor. Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, Risâle-i Nûr, bu müdhiş tahrîbâta karşı girdiği yerlerde mukāvemet ediyor, ta‘mîr ediyor. Sedd-i Zülkarneyn’in tahrîbiyle Ye’cûc ve Me’cûclerin dünyayı fesâda vermesi gibi, şerîat-ı Muhammediye asm olan sedd-i Kur’ânînin tezelzülüyle de Ye’cûc ve Me’cûc’den daha müdhiş olarak ahlâkta ve hayâtta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsâda başlıyor.
Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, böyle bir hâdisede ma‘nevî mücâhedeleri, inşâallâh zaman-ı sahâbedeki gibi az amelle, pek çok büyük sevâb ve a‘mâl-i sâlihaya medâr olur.
Azîz kardeşlerim İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisâta karşı, ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz, iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla birbirimize kalemler ile, her birinin a‘mâl-i sâliha defterine hasenât yazdırdıkları gibi; lisânlarıyla her birinin takvâ kal‘asına ve siperine kuvvet ve imdâd göndermektir. Ve bilhassa fırtınalı tehâcüme hedef olan bu fakîr ve âciz kardeşinize, bu mübârek şuhûr-u selâsede ve eyyâm-ı meşhûrede yardımına koşmak, sizin gibi kahraman ve vefâdâr ve şefkatkârların şe’nidir. Bütün rûhumla bu imdâd-ı ma‘nevîyi sizden ricâ ediyorum. Ve ben dahi, îmân ve sadâkat şartlarıyla, Risâle-i Nûr talebelerini bütün duâlarıma ve ma‘nevî kazançlarıma, yirmi dört saatte, iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla, bazen yüz def‘adan ziyâde Risâle-i Nûr talebeleri ünvânıyla hissedâr ediyorum.
Bu kerre kâtib Osmân kardeşimizin gāyet câmi‘ ve çok müjdeli mektûbu bu havâlîde bir bayram yaptırdı, birbirimize tebrîke sevk eyledi. Cenâb-ı Hakk ondan ve sizden ebeden râzı olsun. Ve onun sisteminde sebâtkâr çok şâkirdleri yetiştirsin. Âmîn. Gül ve Nûr ve mübârekler ve medrese-i nûriye hey’etler ve ümmî ihtiyârlar ve ma‘sûmlar başta olarak umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize selâm ve selâmet ve saâdetlerine duâ ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 195
[102]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Dün Emîn, bu havâlîye gelen bir kolordu münâsebetiyle, istemediğim ve Rus’un harbe devamını bilmediğim hâlde, Rusya’nın Kafkas’la ittisâli kesilmesini söyledi. Ben onun sözünü kesip susturduğum hâlde, kalbim ehemmiyetle bir alâka gösterdi. Sonra, bugün namazda ve tesbîhâtında iken, ma‘nevî tarzda denildi ki: Küre-i arzda çarpışan, mücâdele eden cereyânlardan her hâlde birisi İslâmiyet’e ve Kur’ân’a ve Risâle-i Nûr’a ve mesleğimize tarafdâr olacak. Bu noktadan ona karşı merâkla bakmak gerektir. Bakmamak için bir-iki mektûbda yazdığım sebebler çendân kalbe, akla kâfîdir. Fakat merâklı ve hevesli olan nefse kâfî gelmiyor diye kalbime geldi. Aynen tesbîhâtta ihtâr edildi ki:
Ehemmiyetli sebebi ise, bakmakta bir tarafa tarafgîrlik hissi uyanır. Tarafgîr nazarı ise, tarafdâr olduğu cereyânın kusûrunu görmez, zulmüne rızâ gösterir, belki alkışlar. Hâlbuki küfre rızâ, küfür olduğu gibi; zulme râzı olmak dahi zulümdür. Elbette zemîn yüzünde bu dehşetli düelloda semâvâtı ağlatacak zulümler ve tahrîbât oluyor. Çok ma‘sûm ve mazlûmların hukukları kayboluyor, mahvoluyor. Mimsiz, gaddâr medeniyetin zâlimâne düstûru olan, Cemâat için ferd fedâ edilir. Milletin selâmeti için cüz’î hukuklara bakılmaz diye, öyle dehşetli bir zulüm meydanı açmış ki, kurûn-u ûlâ vahşetlerinde de emsâli vukū‘ bulmamış.
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın adâlet-i hakîkiyesi, Bir ferdin hakkını cemâate fedâ etmez. Hak haktır. Küçüğe büyüğe, aza çoğa bakılmaz diye kanun-u semâvî ve hakîkî adâlet noktasında Risâle-i Nûr şâkirdleri gibi hakîkat-i Kur’âniye ile meşgul adamlar, zarûret olmadan, lüzûmsuz, yalnız hevesli bir merâk için netice i‘tibâriyle fâidesi bulunan ve netice daha gelmeden evvel lüzûmsuz bakmak ve zâlimâne tahrîbâtlarını alkışlamak sûretiyle, İslâmiyet ve Kur’ân lehine
SAYFA 196
hizmet edeceği o cereyânın harekâtını fikren ta‘kîb etmekle meşgul olmak münâsib olmadığı için, nefis de, akıl ve kalbe tâbi‘ olup merâkını bırakmış diye anladım.
İkinci Mes’ele: Risâle-i Nûr’un Isparta’da kat‘î galebesi, zındıkları şaşırttı. Fakat bazı mütemerrid ve muannid ve ölen herifin rûh-u habîsi hükmünde bazı zındıklar, o mağlûbiyete karşı gelmek fikriyle, baştan aşağıya kadar Kur’ân ve Peygamber asm aleyhinde, fakat perde altında, aynen münâzara-i şeytâniye bahsinde hizbüşşeytânın Peygamber asm ve Kur’ân hakkında mesleklerince söyledikleri ta‘birâtı, başka bir tarzda o zındık herif isti‘mâl etmiş. Onun gibi yahûdî, mütemerrid ve dinsiz feylesoflarından ve Avrupa’nın zındıklarının eskiden beri Kur’ân ve Peygamber’in asm hâlâtından medâr-ı tenkîd buldukları noktaları, bu İslâm ismi altındaki zındık, kurnazcasına, sâfdil Müslümanlara ve Risâle-i Nûr’u görmeyenlere dinlettirmek ve göstermek için öyle bir tarzda gitmiş ve küfrünü gizlemeye çalışmış ki, şeytanette şeytandan ileri gitmiş. Beni çok müteessir etti.
Kardeşimiz Sabrî’nin mektûbunda, Muannid mülhidlerin, Risâle-i Nûr’un cereyânına karşı kurdukları çürük ve vâhî hud‘aları, örümcek ağı ve yuvası gibi kuvvetsiz; ve o şeytanet perdeleri kıymetsiz ve mukāvemetsizdir. Risâle-i Nûr’a karşı yırtılır ve yırtılacaktır dediği gibi, bu zındık ve muannid ve mütemerrid ve ölen herifin rûh-u habîsi olan zındığın yazdığı ve zâhiren müslümanlara Türkçülük lehinde, fakat hakîkatte Kur’ân ve Peygamber’in asm azamet ve haşmet-i ma‘neviyelerini kırmak ve hiçe indirmek ve âdîleştirmek niyetiyle yazılan bu matbû‘ eserde, Mu‘cizât-ı Kur’âniye ve Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm karşı, örümcek ağı da olamaz, parçalanır. Fakat binler teessüf ki, Risâle-i Nûr’u görmeyenlere kat‘î zarar verdiği gibi, Risâle-i Nûr’u görenler de merâk edip, Acaba ne var? demekle, sâfî kalblerini bulandırır. Lâakal, vesvese ve evhâm verir.
Risâle-i Nûr’un kahraman şâkirdleri böyle şeylere karşı müteyakkız davranmak ve fa‘âliyetlerini ziyâdeleştirmek lâzım geliyor. Fenâ şeyle zihnen meşgul olmak da fenâ olduğu için kısa kesiyorum. Sakın ona ehemmiyet vermekle halkları meraklandırıp baktırılmasın. Belki ehemmiyetsiz, dinsizcesine, yalnız esmâ-yı mübâreke ve âyât-ı mübârekenin bazı meâli içinden hâriç kalmak i‘tibâriyle, ehemmiyetsiz bir paçavradır bilinsin. Bu herifin ne derece
SAYFA 197
haddinden tecâvüz ettiğini bu temsîlden anlayınız. Meselâ, çok uzak bir mecliste, mütehassıs ve müdakkik âlimlerin okudukları ve tedkîk ettikleri bir kitaba ve ders aldıkları bir zâta, pek uzak bir mesâfede bakmak isteyen ve görmeyen bir ebleh, o âlimlerin aksine hüküm verip onları tenkîd eden, dîvânece hezeyân eder.
Cenâb-ı Hakk, ehl-i îmânı ve Risâle-i Nûr şâkirdlerini böylelerin şerrinden muhâfaza eylesin. Âmîn. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[103]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهٖ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Hizbü’l-Kur’âni’l-A‘zam’ın tab‘ına muvaffakiyet, Risâle-i Nûr’un inşâallâh fütûhâtına ve mu‘cizeli Kur’ân’ın tab‘ına bir pişdârdır. Sizleri tebrîk ediyoruz, bu şuhûr-u mübârekede o Hizbü’l-A‘zam’ın kazandıracağı sevâbın bir misli, defter-i a‘mâlinize girecek. Bu büyük ma‘nevî kâr, ona sarf olunan mal ve vakit ve hizmetten çok ziyâdedir. Kahraman Tâhirî bu hizmette elhak muvaffakiyetle tam iktidarını gösterdi. Her bir nüshanın satıldığı vakit hediyesi kaç kuruş ise bize bildiriniz. Hem bu havâlîye göndereceğiniz mikdârı şu adresle gönderiniz. Çankırı’da komisyoncu Mustafa İpek vâsıtasıyla Kastamonu'da Nasrullah Câmi‘i şadırvanında Çaycı Emîn’e gönderilecek.
Kahraman Tâhirî’nin yazdığı tarzdaki tab‘ çok müşkilâtlı olmuş. Bu kadar müşkilât içinde, vukū‘ bulmamış bir tarzda tevâfuklu çıkması, bir eser-i inâyettir. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun. Tâhirî’nin Onuncu Söz'ün mülhakātıyla,
SAYFA 198
Küçük Alî’nin yazdığı lâhikalı tarzda münâsib midir? diye sormasına deriz: Evet, münâsibdir. Yalnız ism-i Hayy’dan aldığı parçanın haşre âit münâsib olmayan bir parçası girmiş. Hem daha başka risâlelerde haşre âit müessir parçalar bulsanız, ilhâk edersiniz.
Hem Mu‘cizât-ı Kur’âniye olan Yirmi Beşinci Söz âhirleri acelelik belâsıyla mücmel kaldığına bedel, ona zeyil ve lâhika olmak için Sabrî’ye birkaç ay evvel yazdığım bir mektûbdaki Kendi yazdığı nüshasına ilâve et demiştik. Hem Hasan Âtıf’ın bana yazdığı Mu‘cizât-ı Kur’âniye’ye Kur’ân’ın mu‘cizâtına âit bazı parçaları burada biz ilhâk ettik. Siz de Kur’ân’ın i‘câzıyla münâsebetdâr mühim nükteler ve Yirminci Söz, Sûre-i Feth’in âhir âyeti, Feth'in ve Rumûzât-ı Semâniye'ye âit fihristenin yazdığı parçaları gibi tensîb ve tensîkinizle ilhâk etseniz iyi olur. Tâ ki Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi gibi Onuncu Söz, Yirmi Beşinci Söz lâhikalarıyla tam tekemmül etsin. Ve o üç erkân-ı îmâniye tam kuvvetlerini, haşmetlerini mülhidlere göstersin. On Sekizinci Lem‘a'nın tek fihristesi ise, yazması sizlere âittir. Siz yazınız, bize de gönderiniz.
Kardeşimiz Marangoz Ahmet’in medrese-i nûriyenin başlarından olan Hâfız Muhammed’in tam berâati ve bütün risâlelerini teslîm alması, onun dediği gibi bir kerâmet-i nûriyedir. Biz de tasdîk ediyoruz. Rüyasında Hazret-i Alî radıyallâhü anhın etrafımızdaki yılanları öldürmesi ta‘bîri, pek zâhir bir rüyâ-yı sâdıkadır. Hocanın suâline verdiği zerâfetli cevâb ve temsîlî bir teşbîh cihetiyle o rüyanın bir ma‘nâ-yı işârîsi altına girebilir. Yoksa böyle sarîh şeylere ma‘nâsı budur denilse, münâsib olmaz. Orada bulunan umûm kardeşlerimize selâm ve duâ eder ve duâlarını isteriz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 199
[104]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin fevkalâde sebât ve ihlâsınızın galebesi ve o musîbeti def‘inden sonra, ehl-i dünyâ cebheyi değiştirdi. Zındıkanın desîseleriyle, bu havâlîde bizlere karşı perde altında maddî ve ma‘nevî tahşîdâtı başlamış. Gāyet dikkatle ve şeytancasına, şâkirdlerin hakîkî kuvvetleri olan tesânüdü bozmaya çalışıyorlar. Sizlere risâleleri iâde ettikleri hâlde, kurnazcasına dolaplar çevriliyor. Biz, sizin bir şu‘beniz hükmünde olduğumuz hâlde, bizi asıl ve merkez telakkî ettiklerinden, daha ziyâde desîseleri bize karşı isti‘mâl ediyorlar. Hâfız-ı Hakîkî Cenâb-ı Hakk’dır. İnşâallâh hiç bir zarar edemeyecekler. Fakat bu şuhûr-u mübârekenin eyyâm ve leyâlî-i mübârekesinde hâlis duâlarınızla bize yardım ediniz. Bir şey yok. Fakat mümkün oldukça ihtiyâtlı ve dikkatli olunuz. Hazret-i Alî ra ve Gavs-ı Geylânî ks gibi kahramanların ma‘nevî te’mînâtı قُلْ وَلَا تَخَفْ ve وَلَا تَخْشَ hitâbları, bize her vakit cesâret ve kuvve-i ma‘neviyeyi veriyor.
Kâtib Osmân’ın mektûbunda, kahraman Rüşdü’nün bahâdır biraderi Burhân’ın, risâlelerin kurtulmasına çok hizmet ettiğini yazıyor. Zâten o cesûr kardeşimizin eskiden de bu çeşit hizmetleri vardı. Hem ona, hem Risâle-i Nûr’un kurtulmasına çalışanlara ve medhali bulunanlara, hatta mahkeme reîsine ve insaflı a‘zâlarına hem duâ, hem teşekkür ediyoruz. Münâsib görülse, mahkeme reîsine husûsî teşekkürümüzü beyân edersiniz. Vaktimiz şimdi çok dar olduğu için kısa kesiyorum. Kusura bakmayınız. Oradaki kardeşlerinize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve duâlarını istiyoruz
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 200
[105]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ هٰذِهِ الشُّهُورِ الثَّلَاثَةِ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Evvelen: Sizin geçmiş Leyle-i Mi‘râc ve gelecek Leyle-i Berât’inizi tebrîk ediyoruz ve makbûl duâlarınızı ricâ ediyoruz.
Sâniyen: Yirmi Beşinci Söz olan Mu‘cizât-ı Kur’âniye’nin nısf-ı âhiri, acelelik belâsıyla gāyet mücmel kalmasına bedel, size evvelce yazdığım gibi, bazı lâhikaları onun âhirinde ilhâk etmiştik. Şimdi en mühim bir parça, yirmi sene evvel tab‘ edilen Lemeât’da gördük. Onu da Mu‘cizât-ı Kur’âniye zeyilleri içine derci pek münâsib görüldü. Kahraman Tâhirî’nin bana getirdiği bir nüsha Lemeât’ı çok kıymetdâr gördüm. Eğer bir nüsha daha o havâlîde varsa, siz de o parçayı nüshalarınızın âhirinde yazarsınız. Zâten Lemeât, kendisi de hârikadır. Ramazân-ı Şerîf’de, yirmi gün zarfında, nesir bir sûrette, tekellüfsüz, birden yazılmış. Sonra baktık, sehl-i mümteni‘ gibi bir nesr-i manzûm ve bir nazm-ı mensûr sûretini almış. İçinde bu parça daha hârikadır. Lemeât’da o parçanın serlevhası Îcâz ile beyân i‘câz-ı Kur’ân
Bir zaman rüyada gördüm ki, Eğri Dağı altındayım. Birden dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihânı.: Bundan, tâ Nazar ikidir. Biri zulmetdâr, diğeri ziyâdâr serlevhasına kadar. Eğer Lemeât sizin elinize geçmemişse, o parçayı buradan size göndereceğiz.
Sâlisen: Hem latîf, hem güzel, zarîf bir hâdiseyi söyleyeceğim. Bu memlekette Risâle-i Nûr’a erkeklerden ziyâde fedâkârâne yapışan ihtiyâre hanımlar ve ihtiyâre hükmünde ma‘sûme genç hanımlar, eski zaman sırmalı, yaldızlı gelinlik cihâzâtının içinde kıymetdâr parçaları Risâle-i Nûr’un eczâlarının cildleri üstüne çekip, bütün risâleler altın yaldız ile cildlemiş gibi bir tarza girdi. Risâle-i Nûr’un ma‘nen güzelliğine ve Husrev ve Tâhirî ve Ali’lerin ve Hasan Âtıf ve Âsım gibi kardeşlerimizin yaldızlı yazılarının cemâline, cildi üstünde de şirin bir güzellik daha ilâve ettiler. Hâfız Alî’nin mektûbunda yazdığı Ümmühân ve Şâhide değerinde, burada Risâle-i Nûr’a bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşîrelerimiz var. Meselâ Âsiye, Saniye, Ulviye, Lütfiye, Aliye gibi Risâle-i Nûr’un şâkirdleri,