
SAYFA 87
[46]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
[Birden ihtâr edilen bir mes’ele]
Âhirzamanda bir şahsın hatîât ve günahlarının gāyet dehşetli bir yekün teşkîl ettiğine dâir rivâyetler vardır. Eskide, Acaba âdî bir adam, binler adam kadar günâh işleyebilir mi? Ve o âhirzamanda bildiğimiz günâhlardan başka hangi günahlardır ki, kâinâtın hey’et-i mecmûasına dokunur, kıyâmetin kopmasına ve dünyaları başlarına harâb olmasına sebebiyet verir? diye düşünüyordum. Şimdi bu zamanda müteaddid esbâbını gördük.
Ezcümle, müteaddid vücûhundan radyomla anlaşıldı ki, o bir tek adam, bir tek kelime ile, bir milyon kebâiri birden işler. Ve milyonlarla insanı dinlettirmekle günâhlara sokar. Evet, küre-i havanın yüz binler kelimeleri birden söyleyen ve bir dili olan radyo unsuru, nev‘-i beşere öyle bir ni‘met-i İlâhiyedir ki, küre-i havayı bütün zerrâtıyla şükür ve hamd ü senâ ile doldurmak lâzım gelirken, dalâletten tevellüd eden sefâhet-i beşeriye, o azîm ni‘meti şükrün aksine isti‘mâl ettiğinden, elbette tokat yiyecek.
Nasıl ki havârik-ı medeniyet nâmı altındaki ihsânât-ı İlâhiyeyi, bu mimsiz, gaddâr medeniyet hüsn-ü isti‘mâl ile şükrünü edâ edemeyerek tahrîbâta sarf edip küfrân-ı ni‘met ettiği için öyle bir tokat yedi ki, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi kaybettirdi. Ve en medenî tasavvur ettiği insanları, en bedevî ve vahşi derekesinden daha aşağıya indirdi. Cehenneme gitmeden evvel, cehennem azâbını tattırıyor.
Evet, radyonun küllî ni‘metiyet ciheti küllî bir şükür iktizâ eder. Ve o küllî şükür de, Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın kelâm-ı ezelîsinin şimdiki bütün muhâtablarına birden yetiştirmek için, küllî yüz bin dilli semâvî bir hâfız hükmünde, her vakit kâinâtta Kur’ân’ı okumalıdır. Tâ o ni‘metin küllî şükrünü edâ ve o ni‘meti idâme etsin.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 88
[47]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Lillâhilhamd bu havâlîde Resâilü’n-Nûr kendi kendine tevessü‘ ediyor. Ve bilhassa Husrev’in mektûbundaki bin kalem ve mübâreklerin mektûbundaki ümmîlerin kalemleri öyle bir kamçı ve teşvîk oldu ki, en tenbellerini şevkle çalışmaya sevk etti. Ve o iki mektûb, tılsımlı, efsunlu, te’sîrli nüshalar gibi muhâfaza ediliyor ve okutturuluyor. Onları görenler o mektûblardan anlarlar ki, bu usanç verici zamanda ekmekten, nafakadan ve her hâdiseden ve her hâcetten ziyâde Risâle-i Nûr’a ihtiyâç var ki, böyle fevkalâde oluyor.
Husrev’in dâimâ isâbetli ve fâideli ve çok yüksek fikri, her vakit Kur’ân hizmetinde kıymetdârdır. Yalnız bu cümlesi ihtiyâta o kadar ihtiyâç kalmamış diye bir ihtiyâtsızlık olabilir. Çünki münâfıklara karşı dâimâ ihtiyât lâzımdır.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[48]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin, yani Nûr fabrikasının sâhibi ve mübârek cemâatin imamının Atabey’den gelen mektûbları bizi çok mesrûr eyledi. Üç-dört ay zarfında, üç-dört köyde ümmîlerden elli aded kalem Risâle-i Nûr’u yazmaya muvaffak olmaları, elbette Ali’lerin ve Mustafa’ların şübhesiz hârika bir kerâmet-i sadâkatleridir. Kerâmetkârâne bu vâkıa, bu havâlîde Risâle-i Nûr şâkirdlerini çok kuvvetle ümidlendirdi, ziyâde şevk verdi. Size de ve o ümmî kâtiblere de yüz bin bârekallâh
SAYFA 89
Nûr fabrikasının, Gül fabrikasının Risâle-i Nûr’a derece-i hizmetlerini merâk edip sormuştum. Ümîd ve tahmînimin pek fevkınde olarak Husrev’in mektûbundan bin kalemle Risâle-i Nûr’a hizmet haberini ve bilhassa sizin de yalnız ümmîlerden birkaç köyde elli kalemin imdâda yetişmesi, bâkî bir hazinenin müjdesi kadar bizi memnûn etti.
Allâh sizlerden ebedî râzı olsun, âmîn. Ve sizi, hizmet-i îmâniye ve Kur’âniyede muvaffak eylesin, âmîn. Büyük Hâfız Alî’nin, Nazîf’le tevâfuku ve tetâbuku, yalnız bir-iki cihetle değil, çok cihetlerle mâbeynlerinde tevâfuk var.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederim.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[49]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Şefkat yüzünden, esâsât-ı İslâmiyenin hâricindeki bid‘at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakîkattir.
Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbâniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten Lil’âlemîn Zât’ın asm mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir. Belki dalâlete ve ilhâda sirâyet eden bir maraz-ı rûhî ve bir sakam-ı kalbîdir.
Meselâ, kâfir ve münâfıkların cehennemde yanmalarını ve azâb ve cihâd gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve te’vîle sapmak, Kur’ân’ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzîb olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gāyet derecede bir merhametsizliktir.
SAYFA 90
Çünki ma‘sûm hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvanlara şedîd bir gadir ve vahşi bir vicdânsızlıktır. Ve binler müslümanların hayât-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i îmânın sû’-i âkıbetine ve müdhiş günâhlara sevk eden adamlara şefkatkârâne tarafdâr olmak ve merhametkârâne cezâdan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o mazlum ehl-i îmâna dehşetli bir merhametsizlik ve şenî‘ bir gadirdir.
Risâle-i Nûr’da kat‘iyetle isbat edilmiş ki, küfür ve dalâlet, kâinâta büyük bir tahkîr ve mevcûdâta bir zulm-ü azîmdir. Ve rahmetin ref‘ine ve âfâtın nüzûlüne vesîledir. Hatta deniz dibinde balıklar, cânîlerden şekvâ ederler ki, İstirâhatimizin selbine sebeb oldular diye rivâyet-i sahîha vardır. O hâlde kâfirin azâb çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz ma‘sûmlara acımıyor ve şefkat etmeyip hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zaman ma‘sûmlar da yanarlar, onlara acımamak olmuyor. Fakat cânîlerin cezâlarından zarar gören mazlûmların hakkında gizli bir merhamet var.
Bir zaman, eski harb-i umûmî’de, düşmanların ehl-i İslâm’a ve bilhassa çoluk çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyâde olduğundan, tahammülüm hâricinde azâb çekerdim. Birden kalbime geldi ki, o maktûl ma‘sûmlar şehîd olup velî oluyorlar. Fânî hayatları, bâkî bir hayâta tebdîl ediliyor. Ve zâyi‘ olan malları sadaka hükmünde olup, bâkî bir mal ile mübâdele olur.
Hatta o mazlumlara kâfir de olsa, âhirette kendilerine göre o dünyevî âfâttan çektikleri belâlara mukābil rahmet-i İlâhiyenin hazînesinden öyle mükâfâtları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlûmlar haklarında büyük bir tezâhür-ü rahmet görüp, Yâ Rabbi Şükür, Elhamdülillâh diyeceklerini bildim. Ve kat‘î bir sûrette kanâat getirdim. Ve ifrât-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 91
[Ahmed Nazîf’in bir mektûbudur]
[50]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ النُّورِ
Sevgili ve kıymetli Üstâdım, fazîlet-meâb Efendim Hazretleri,
Ebedî minnetdârı ve hâdimi bulunduğum Risâle-i Nûr’un feyzinden, lâyık olmadığım pek çok eltâf-ı Rabbâniyeye mazhariyetimi, gözlerimden sevinç yaşları akıtarak görmekte ve ne sûretle şükrânlarımla mukābele edeceğimden âciz bulunmaktayım. Dünün menfûr-u umûmîsi Nazîf, bugünün parlak bir vatanperveri veya hakîkatçisi bulunmaktadır.
[اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی]
Senelerden beri müştâkı bulunduğum Nûr ve Gül fabrikaları Mübârekler hey’etinin ve o mukaddes fabrikanın makine ve çarklarının nûrlu sadâlarını kulaklarımla işitmek ve şu âciz ve fakîr ve câhil vaz‘iyetimle o yüksek ve Aşere-i Mübeşşere-i Kur’âniye’den olan Ashâb-ı Güzîn Rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn Efendilerimizin bugün şahsiyet-i ma‘neviyelerini küçük bir mikyâsta temsîl eden sıddîklar, mücâhidler, fedâkâr kahramanlar cemâatinin iki mühim uzvu bulunan azîz kardeşlerimizden mübârek Sabrî ve Büyük Hâfız Alî’nin hakkımda gösterdikleri âlîcenâbâne muhabbet ve merbûtiyet-i kalbiye ve hâdiselerin aynen tevâfuku, bu yüksek ve muktedir nûr deryasının nûrlu rüzgârlarından hâsıl olan dalgaların hışırtılarından sızan bir kerâmet-i gaybiye bulunduğundan, bizce pek kıymetdâr olan bu mühim tevâfukātın, günâhkâr ve bütün geçmiş ömrü isyanla dolu bu âdî şahsımın öyle yüksek ve mukaddes bir hey’etin mübârek iki uzvu tarafından hüsn-ü kabûl görülerek iltifâtlarına mazhar ve kıymetli mesâî ve hizmet-i kudsiyelerine tevâfukla, pek cüz’î ve değersiz hizmetimize iştirâk ederek benimsemek ve kabûl etmek yüksekliğinde bulunmaları, Risâle-i Nûr’un kudsî kerâmetiyle Cenâb-ı Rabb-i İzzet’in nihâyetsiz eltâf-ı Sübhâniyesinden büyük bir lütf-u Rabbânî bulunduğunu şükrânla arz eder ve bu kıymetli kardeşlerimizin hizmet-i kudsiyelerinin denizden bir katre mesâbesindeki ve çok hatâlı ve kıymetsiz ve
SAYFA 92
cüz’î olan hizmetimizin âsâr-ı fiiliyesi olarak, bugün bendenizi lâyık bulunmadığım hâlde, âciz ve câhil ve günâhkâr şahsiyetim böyle yüksek ve erişilmesi muhâl olan Ashâb-ı Resûlullâh rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn hazerâtının şahsiyet-i ma‘neviyesinin küçük bir cilvesinin gölgesini temsîl eden mübârekler hey’etinin iki a‘zâsının yüksek iltifâtlarına mazhar etmiştir ki, bendenizi bu kudsî mazhariyete eriştiren Risâle-i Nûr delâletiyle Kādir-i Mutlak ve Hâlik-ı Zülcelâl’e, Risâle-i Nûr’un hurûfâtı ve mevcûdâtın mikdârınca hamd ü senâ eder ve bu güzîde ve kıymetdâr mübârekler hey’etinin her bir a‘zâlarına ve bütün kardeşlerimize ayrı ayrı ihtirâmla minnet ve şükrânlarımı arz ederim. Ve kendilerini ikinci üstâd olarak kabûl ettiğimden, kıymetli irşadlarından mahrûm bırakmamalarını ve dâimî duâlarını dâimâ taleb etmekte bulunduğumun iblâğını büyük üstâdım ve mürşid-i a‘zam Efendimiz'den dileyerek mübârek el ve ayaklarınızdan öper ve rızâ-yı İlâhîye ve ru’yet-i Cemâlullâha mazhariyetinizi Cenâb-ı Hakk’tan niyâz eylerim efendim.
Talebeniz ve hizmetkârınız
Ahmed Nazîf Çelebi
[51]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Size bu def‘a iki parçayı gönderiyorum.
Birisi: Evvelce bir kısmını size göndermiştim. Şimdi bir ihtâr-ı ma‘nevî ile o parça hem tekmîl edildi, hem ehemmiyetli olduğu bildirildi. Eski Saîd’in siyâsetle münâsebetdâr eski eserlerini görenlere fâidesi var. Fakat bir parça mahremcedir, lâhikaya girmeli.
SAYFA 93
İkinci parça: Ma‘nevî bir ihtâra binâen, Risâle-i Nûr’un hizmetine bilmeyerek zarar verebilen bazı yeni eserleri alan bir kardeşimizi bir îkāz, bir ihtârdır ki, sâir Risâle-i Nûr talebeleri, vazîfelerine halel vermemek için bir tenbîhtir. Bu da lâhikaya girsin.
Hulûsî-i Sâlis imzasıyla ehemmiyetli ve beni çok mesrûr eden ve Küçük Lütfü’nün bir vârisi olan bir zâtın Risâle-i Nûr’a kıymetdâr hizmeti ve tesâhubunu beyân eden bir mektûbu aldım. O zât kimdir? Ben çok selâm ve duâ ile onu tebrîk ediyorum. Gül ve Nûr fabrikaları ve Mübârekler başta olarak umûm kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Bu memleketi tenvîr eden ve cennet kokularıyla râyihalandıran o fabrikaları Cenâb-ı Hakk muvaffak ve dâim eylesin. Âmîn. Biz burada onların parlak nûrlarıyla ve şirin, güzel kokularıyla âlem-i bekānın râyihasını istişmâm ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Risâle-i Nûr talebelerinin hâsları olan sâhib ve vârisleri ve hâslarının hâsları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vukū‘ bulan bir hâdise münâsebetiyle beyân ediyorum ki:
Risâle-i Nûr, hakāik-i İslâmiyeye dâir ihtiyaçlara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâç bırakmıyor. Kat‘î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkîkî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâle-i Nûr’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâle-i Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakîkîye îsâl eder.
Bu fakîr kardeşiniz, yirmi seneden evvel kesret-i mütâlaa ile bazen bir günde bir cild kitabı anlayarak mütâlaa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Risâle-i Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtâç olmadım, başka kitapları yanımda bulundurmadım. Risâle-i Nûr çok mütenevvi‘ hakāike dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtâç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâç olmamak lâzım gelir.
SAYFA 94
Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risâle-i Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.
Hem şimdilik bazı ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid‘atlere müsâid gittiği için, Risâle-i Nûr zındıkaya karşı hakāik-i îmâniyeyi muhâfazaya çalışması gibi, bid‘ate karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ânı muhâfaza etmek bir vazîfesi iken, hâs talebelerden birisi, bilfiil hurûf ve hatt-ı Kur’ânîyi ders verdiği hâlde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt-ı Kur’ânîye, ilm-i dîn perdesinde te’sîrli bir sûrette darbe vuran bazı hocaların darbede isti‘mâl ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan dağda, şiddetli bir tarzda o hâs talebelere karşı bir gerginlik hissettim, sonra îkāz ettim. Elhamdülillâh ayıldılar. İnşâallâh tamâmen kurtuldular.
Ey kardeşlerim Mesleğimiz tecâvüz değil, tedâfü‘dür. Hem tahrîb değil, ta‘mîrdir. Hem hâkim değil, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden, hadsizdirler. Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakîkatler var. O hakîkatlerin intişârına, bize ihtiyâçları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Onların yardımlarına koşmamızla, omzumuzdaki çok ehemmiyetli vazîfe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer tâifeye mahsûs bir kısım esaslar ve âlî hakîkatler kaybolmasına vesîle olur. Meselâ, hâdisât-ı zamaniye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev‘ine zemîn ihzâr etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer‘iyeyi perde yapıp eserler yazılmış.
Risâle-i Nûr, gerçi umûma teşmîl sûretiyle değil, fakat her hâlde hakîkat-i İslâmiyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takva ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı sünnet-i seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhâfaza etmek bir vazîfe-i asliyesidir. Sevk-i zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez.
Saîdü’n-Nûrsî
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Te’lîfinden otuz dört sene sonra, Münâzarât nâmındaki esere baktım, gördüm ki, Eski Saîd’in o zamandaki inkılâbdan ve o muhîtten ve te'sîrât-ı hâriciyeden neş’et eden bir hâlet-i rûhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîât var. O kusûrât ve hatîâttan bütün kuvvetimle istiğfâr ediyorum ve o hatîâttan nedâmet ediyorum.
SAYFA 95
Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden niyâzım odur ki, ehl-i îmânın me’yûsiyetlerini izâle niyetiyle ettiği hatîât, hüsn-ü niyetine bağışlansın, affedilsin.
Eski Saîd’in bu gibi eserlerinde iki esas hükmediyor. O iki esasın hakîkatleri vardır. Fakat ehl-i velâyetin keşfiyâtı te’vîlâta ve rüyâ-yı sâdıkanın te’vîle muhtâç oldukları gibi, o hiss-i kable’l-vukūun dahi, daha ince ta‘bîrlere lüzûmu varken, Eski Saîd’in o hiss-i kable’l-vukū‘ ile hissettiği o iki hakîkatin te’vîlsiz, ta‘bîrsiz bir sûrette beyânı, kısmen kusûrlu ve kısmen hilâf görünüyor.
Birinci Esas: Ehl-i îmânın me’yûsiyetine karşı, İstikbâlde bir nûr var diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile Risâle-i Nûr’un istikbâlde, dehşetli bir zamanda, çok ehl-i îmânın îmânlarını takviye edip kurtarmasını hissedip, o adese ile hürriyet inkılâbındaki siyâset dâirelerine bakmış. Ta‘bîrsiz, te’vîlsiz tatbîke çalışmış. Siyâset ve kuvvet ve kemiyet noktasında zannetmiş. Doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.
İkinci Esas: Eski Saîd, bazı dâhî siyâsî insanlar ve hârika edîblerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdâd hissedip ona karşı cebhe almışlardı. O hiss-i kable’l-vukū‘ ta‘bîr ve te’vîle muhtâç iken, bilmeyerek resmî, zayıf ve ismî bir istibdâd görüp ona karşı hücûm gösteriyorlardı. Hâlbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdâdların zayıf bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyân etmişler. Maksad doğru, fakat hedef hatâ
İşte Eski Saîd de, eski zamanda böyle acîb bir istibdâdı hissetmiş. Bazı âsârında, ona hücûm ile beyânâtı var. O müdhiş istibdâdât-ı acîbeye karşı, meşrûta-i meşrûayı bir vâsıta-i necât görüyordu. Ve hürriyet-i şer‘iye, Kur’ân’ın ahkâmı dâiresindeki meşveretle o müdhiş musîbeti def‘ eder diye düşünüp öylece çalışmış.
Evet, zaman gösterdi ki, hürriyetperver nâmını alan bir devletin, o istikbâlde gelen istibdâdın bir numûnesi olarak, üç yüz müstebid me’muruyla, üç yüz milyon Hindistan’ı üç yüz seneden beri üç yüz adam gibi kolay bağlayıp
SAYFA 96
deprenmeyecek derecede istibdâd altına alarak, eşedd-i zulmü a‘zamî derecede, yani birisinin hatâsıyla binler adamı tecziye etmek olan kanun-u müstebidânesine inzibât ve adâlet nâmını vermiş. Dünyayı aldatmış, ateşe vermiş.
Münâzarât nâmındaki eserde, bazı latîfe sûretinde bazı kayıdlar, hâşiyecikler bulunur. O eski zaman te’lîfinde zarîfü’t-tab‘ talebelerine bir mülâtafe nev‘indendir. Çünki onlar, o dağlarda beraberinde idiler. Onlara ders sûretinde beyân ediyormuş.
Hem bu Münâzarât Risâlesi’nin rûhu ve esası hükmünde olan hâtimesindeki Medresetü’z-Zehrâ hakîkati ise, istikbâlde çıkacak olan Risâle-i Nûr’a bir beşik, bir zemîn ihzâr etmek idi ki, bilmediği, ihtiyârsız olarak ona sevk olunuyordu. Bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile o nûrânî hakîkati bir maddî sûrette arıyordu. Sonra o hakîkatin maddî ciheti dahi vücûda gelmeye başladı. Sultân Reşâd, on dokuz bin altın lirayı Van’da temeli atılan o Medresetü’z-Zehrâ’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık harb-i umûmî çıktı, geri kaldı.
Beş-altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakîkate çalıştım. İki yüz meb‘ûstan yüz altmış üç meb‘ûsun imzalarıyla, o medresemize yüz elli bin banknota iblâğ ederek o tahsîsât kabûl edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı. Onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı.
Fakat Cenâb-ı Erhamürrâhimîn o medresenin ma‘nevî hüviyetini Isparta vilâyetinde te’sîs eyledi, Risâle-i Nûr’u tecessüm ettirdi. İnşâallâh istikbâlde Risâle-i Nûr şâkirdleri, o âlî hakîkatin maddî sûretini de te’sîs etmeye muvaffak olacaklar.
Eski Saîd’in İttihâd-ı Terakkî komitesine şiddet-i muhâlefetiyle beraber, onların hükûmetine ve bilhassa orduya karşı tarafgîrâne yüksek takdîrâtı ve iltizâmları ise, bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile, yağı içinde bulunan o cemâat-i askeriyede ve o cem‘iyet-i milliyede bir milyona yakın evliyâ mertebesinde olan şühedâ, altı-yedi sene sonra tezâhür edeceğini hissetmiş, ihtiyârsız olarak, meşrebine muhâlif, onlara dört sene tarafgîr bulunmuş. Sâbık harb-i umûmî çalkamasıyla o mübârek yağı alındı, yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Saîd dahi Eski Saîd’e muhâlefet edip mücâhedesine döndü.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 97
[Birden ihtâr edilen bir mes’ele-i mühimme]
Hâs kardeşlerim münâsib görürlerse, Tesettür Risâlesi'nin âhirinde üçüncü mes'eleyi kaldırıp onun yerinde bu yazılsın.
Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan tâife-i nisâiye ve onların fitnesi olduğu, hadîsin rivâyetlerinden anlaşılıyor.
Evet, nasıl ki târihlerde eski zamanda Amazonlar nâmında gāyet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye, hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de, bu zamanda zındıka dalâletinin İslâmiyet'e karşı yaptığı muhârebesinde, nefs-i emmârenin plânıyla şeytanın kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, açık bacak kadınlarla, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacaklarıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya ve fuhuşhâne yolunu genişlendirmeye çalışarak, çokların nefislerini birden esîr edip, kalb ve rûhlarını kebâirle yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâmahrem hevesâtına göstermenin tam cezâsı olarak, o bıçaklı bacaklar cehennemin odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını; ve dünyada emniyet ve sadâkati kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten muhtâç olduğu münâsib kocayı daha bulamazlar. Bulsalar da başlarına belâ bulurlar.
Hatta bu hâlin netîcesi olarak, o âhirzamanda bazı yerlerde nikâha rağbetsizlik yüzünden kırk kadına bir erkek nezâret edecek derecede, kadınların ehemmiyetsiz, sâhibsiz, kıymetsiz bir sûrete gireceği, hadîsin rivâyetinden anlaşılıyor.
Mâdem hakîkat budur. Mâdem her güzel güzelliğini sever. Elinden geldiği kadar muhâfaza etmek ister. Ve bozulmasını istemez. Ve mâdem güzellik bir ni‘mettir. Ni‘mete şükredilse, ma‘nen ziyâdeleşir. Şükredilmezse, değişir, çirkinleşir. Elbette güzelin aklı varsa, hüsn-ü cemâlini, günâhları kazanmak ve kazandırmaktan; ve çirkin ve zehirli yapmaktan; ve o ni‘meti küfrân ile medâr-ı azâb bir sûrete çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fânî, beş-on senelik cemâli bâkîleştirmek için meşrû‘ bir tarzda isti‘mâl ile o ni‘mete şükredecek.
SAYFA 98
Yoksa, ihtiyârlıkta uzun zaman istiskāle ma‘rûz kalıp me’yûsâne ağlayacak. Ve kabrinde, çok günâhları kazanan ve kazandıran o çıplak bacakları, yılan sûretinde görünecek. Ve cehennemde o çirkinleşmiş güzel a‘zâlarının yanmalarının azâblarını çekecek.
Eğer terbiye-i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur’âniye ziynetiyle o cemâl güzelleştirilse, o fânî hüsün, ma‘nen bâkî kalacağı; ve cennette hûrilerin cemâlinden daha şirin, daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadîste kat‘iyetle sâbittir. Eğer o güzelin zerre mikdâr aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî netîceyi elinden kaçırmayacak.
Saîdü’n-Nûrsî
[52]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizlerin ümîdimin pek fevkınde gayret ve fa‘âliyetiniz, beni âhir hayatıma kadar mesrûr ve müteşekkir edecek bir mâhiyettedir. Bu def‘a mektûbunuzda, Hıfz-ı Kur’âna çalışmak ve Risâle-i Nûr’u yazmak, bu zamanda hangisi takdîm edilse daha iyidir? suâlinizin cevâbı bedîhîdir.
Çünki, bu kâinâtta ve her asırda en büyük makam Kur’ân’ındır. Ve her harfinde, ondan tâ binler sevâb bulunan Kur’ân’ın hıfzı ve kırâati, her hizmete mukaddem ve müreccahtır. Fakat Risâle-i Nûr dahi o Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın hakāik-i îmâniyesinin burhânları ve huccetleri olduğundan ve Kur’ân’ın hıfz ve kırâatine vâsıta ve vesîle ve hakāikini tefsîr ve îzâh olduğu cihetiyle, Kur’ân hıfzıyla beraber ona çalışmak elzemdir.
Nûr fabrikası ve Gül fabrikası devâirinde, Mübârekler hey’etinde, Lütfü’ler numûnelerinde, Hacı Hâfız’lar cemâatinde, Sıddîk Süleymân, Hakkı’nın makamlarında bulunan her bir kardeşlerimize, hususan elli ümmîden çıkan Risâle-i Nûr talebelerine birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarınızı istiyoruz.
SAYFA 99
Feyzî’ler, Nazîfler, size arkadaki parçayı göndermek istediler. Yirmi Beşinci Söz'ün medeniyete karşı tesettür ve taaddüd-ü zevcât hakkındaki beyânâta bir hâşiye olmak üzere lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parça size gönderilmişti. Başında budur. Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: 1350 seneden İlâ-âhir âhirdeki parça tesettüre yazıldıktan sonra, o hâşiyeyi de âhirinde yazılsın. Münâsib ise yazınız.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Küçük Husrev olan Feyzî’nin ve Emîn’in suâllerine bir cevâb ve hâşâ, hurâfe tevehhüm edilen bir rivâyetin bir mu‘cize-i gaybiyesidir
[53]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Âhirzamanda Hazret-i Îsâ aleyhisselâm’ın nüzûlüne ve Deccâl’ı öldürmesine âit ehâdîs-i sahîhanın ma‘nâ-yı hakîkîleri anlaşılmadığından, bir kısım zâhirî ulemâlar, o rivâyet ve hadîslerin zâhirine bakıp şübheye düşmüşler. Veya sıhhatini inkâr edip veya hurâfevârî bir ma‘nâ verip, âdetâ muhâl bir sûreti bekler bir tarzda, avâm-ı müslimîne zarar verirler. Mülhidler ise, bu gibi zâhirce akıldan çok uzak hadîsleri serrişte ederek, hakāik-i İslâmiyeye tezyîfkârâne bakıp taarruz ediyorlar. Risâle-i Nûr, bu gibi ehâdîs-i müteşâbihenin hakîkî te’vîllerini Kur’ân feyziyle göstermiş. Şimdilik numûne olarak bir tek misâl beyân ederiz. Şöyle ki:
Hazret-i Îsâ aleyhisselâm Deccâl ile mücâdelesi zamanında, Hazret-i Îsâ aleyhisselâm onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp, sonra kılıcı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücûdca o derece Deccâl’ın heykeli Hazret-i Îsâ’dan as büyüktür diye meâlinde rivâyet var. Demek Deccâl Hazret-i Îsâ’dan as on, belki yirmi misli yüksek kāmetli olmak lâzım gelir. Bu rivâyetin zâhirî ifâdesi sırr-ı teklîfe ve sırr-ı imtihâna münâfî olduğu gibi, nev‘-i beşerde cârî olan âdetullâha muvâfık düşmüyor.
SAYFA 100
Hâlbuki bu rivâyeti, bu hadîsi, hâşâ, muhâl ve hurâfe zanneden zındıkları iskât ve o zâhirî, ayn-ı hakîkat i‘tikād eden ve o hadîsin bir kısım hakîkatlerini gözleri gördükleri hâlde daha intizâr eden zâhirî hocaları dahi îkāz etmek için, o hadîsin bu zamanda da ayn-ı hakîkat ve tam muvâfık ve mahz-ı hak müteaddid ma‘nâlarından bir ma‘nâsı çıkmıştır. Şöyle ki:
Îsevîlik dîni ve o dinden gelen âdât-ı müstemirresini muhâfaza hesabına çalışan bir hükûmet ile, resmî i‘lânıyla, zulmetli, pis menfaati için dinsizliğe ve bolşevizme yardım edip tervîc eden diğer bir hükûmet ki, yine hasîs menfaati için İslâmlarda ve Asya’da dinsizliğin intişârına tarafdâr olan fitnekâr ve cebbâr hükûmetlerle muhârebe eden evvelki hükûmetin şahs-ı ma‘nevîsi temessül etse ve dinsizlik cereyânının bütün tarafdârları da bir şahs-ı ma‘nevîsi tecessüm eylese, üç cihetle, bu müteaddid ma‘nâları bulunan hadîsin, bu zaman aynen bir ma‘nâsını gösteriyor. Eğer o gālib hükûmet netice-i harbi kazansa, bu işârî ma‘nâ dahi bir ma‘nâ-yı sarîh derecesine çıkar. Eğer tam kazanmasa da, yine muvâfık bir ma‘nâ-yı işârîdir.
Birinci Cihet: Dîn-i Îsevînin hakîkîsini esas tutan Îsevî Rûhânîlerin cemâati ve onlara karşı dinsizliği tervîce başlayan cemâat tecessüm etseler, bir minâre yüksekliğinde bir insanın yanında bir çocuk kadar da olamaz.
İkinci Cihet: Resmî i‘lânıyla, Allâh’a istinâd edip dinsizliği kaldıracağım, İslâmiyet’i ve İslâmları himâye edeceğim diyen bir hükûmet yüz milyon küsûr iken, dört yüz milyona yakın nüfûsa hükmeden bir diğer devlete ve dört yüz milyon nüfûsa yakın ve onun müttefiki olan Çin’e ve Amerika’ya ve onlar ise zahîr ve müttefik oldukları olan bolşeviklere gālibâne, öldürücü darbe vuran o hükûmetteki muhârib cemâatin şahs-ı ma‘nevîsi ile, muhârebe ettiği dinsizlerin ve tarafdârlarının şahs-ı ma‘nevîleri tecessüm etse, yine minâre boyunda bir insana nisbeten küçük bir insanın nisbeti gibi olur. Bir rivâyette, Deccâl dünyayı zabt eder ma‘nâsı, ekseriyet-i mutlaka ona tarafdâr olur demektir. Ve şimdi de öyle oldu.
Üçüncü Cihet: Eğer küre-i arzın dört Hâşiyekıt‘aları içinde en küçüğü olan Avrupa’nın ve bu kıt‘anın da dörtte biri