KASTAMONU LÂHİKASI

327

[161]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim ve hizmet-i îmâniyede kuvvetli, metîn, ciddî, sarsılmaz, fedâkâr arkadaşlarım ve seyâhat-i berzahiye ve uhreviyede nûrânî yoldaşlarım,

Sizin, her bir dirhemi yüz dirhem şühedâ kanı kadar kıymetdâr siyah nûru akıtan mübârek kalemlerinizin bu def‘aki kudsî hediyelerin her bir harfine mukābil, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn sizlere bin rahmet eylesin. Âmîn. Bu gaflet ve sıkıntılı ve usançlı mevsimde ve dünya meşgaleleri içinde bu fedâkârâne gayretiniz ve sa‘yiniz, hakîkaten bir inâyet-i hâssadır ve bir kerâmet-i nûriyedir. Cenâb-ı Hakk sizlerden ebeden râzı olsun. Âmîn.

Elmas kalemlerini bize yardım için, yirmi bir Abdurrahmân ve Abdülmecîd’lerin bu kadar çabuk nüshaları yetiştirmeleri ve kabri pür-nûr olan Mehmed Zühdü’nün, berzahta dahi kalemini bizim hesabımıza isti‘mâl etmesi hükmünde, onun metrûkâtından nüshaların gönderilmesi, bizi derinden derine sürûrla şükre sevk etti.

Eski talebeliğim zamanında mevsûk zâtlardan, onlar da mühim imamlardan naklederek işittim ki: Ciddî, müştâk, hâlis talebe-i ulûm, tahsîlde iken vefât ettikleri zaman, berzahta aynı tahsîl misâli ve bir medrese-i ma‘neviyede bulunuyor gibi, o âleme muvâfık bir vaz‘iyet ihsân ediliyor diye, o zaman talebe-i ulûm içinde çok def‘a medâr-ı bahis oluyordu. Şimdi bu vakitte talebe-i ulûmun en hâlisleri Risâle-i Nûr talebeleri olduğundan, elbette merhum Mehmed Zühdü, Âsım ve Lütfü gibi zâtların vazîfeleri devam ediyor. Defter-i a‘mâllerine hasenât yazmak için, ma‘nevî kalemleri inşâallâh işliyor.

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, sizdeki fevkalâde gayret ve çalışmak, matbaaya ihtiyâç bırakmıyor. Bu def‘a gönderdiğiniz risâleler çok güzel, çok mükemmel, çok da lüzûmlu. Fakat ben sehvetmiştim. On Birinci Lem‘a ile Telvîhât-ı Tis‘a’yı yazmadığımız hâlde, yazmışım zannediyordum. Minhâcü’s-Sünne bizde var. On bir nükteden ibâret olan

328

On Birinci Lem‘a Mirkatü's-Sünne, Telvîhât-ı Tis‘a ile ve ona zeyil olarak dört hatveden ibâret, Risâle-i Kader’in zeyli iken On Yedinci Söz’ün zeyline giren parça dahi, Telvîhât'a zeyil olarak yazılsa münâsib olur. Ve اللّٰە نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin tecellîsine bakan bir seyâhat-i kalbiye-i hayâliyeye dâir iki-üç sahîfelik Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un âhir kısımlarındaki parçalar dahi içlerinde bulunsa güzel olur.

Şimdi size, musîbet yüzünden bir inâyet-i hâssayı fazla duâ etmenize vesîle olmak için yazıyorum. Bugün dört sâat evvel, ben yalnız Karadağ’ın hâlî ormanları içinde idim. Gāyet titiz bir ata binmiştim. Ben binerken, birden dizgin kayışı koptu. O da fenâ ürktü, ma‘reke takıldı. Beni öyle fenâ bir tarzda çiftelerle yere düşürdü. Ben o hâlde sol elim ve sol ayağım kırılmış gibi ihtimâl verdiğim gibi, vaz‘iyet de öyle gösteriyordu. At da başkasının malı. O hâlî orman içine daldı. Etrafta hiç kimse yok ki, imdâda yetişsin.

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyordum. El, ayağım kırılmamış, çok ziyâde incinmiş iken, yine şemsiye ile yürüyebildim. O titiz at da ormana dalıp, yolsuz bir istikāmetle, benim yürüyüşümle yürüyerek, on beş dakîkalık bir mesâfeye bir saatte yetiştik. At su içmekte iken, Nûriye isminde bir kadın geldi. Elinde ekmek, bir parça ekmeği ata verip, tutuldu. Ben de Cenâb-ı Hakk’a şükür, o vakit binebildim, odaya geldim. Birden öyle bir tufanlı yağmur oldu, hücremin önünde bir sel olarak gördük. Eğer o su, o Nûriye’ye rast gelmeseydi, o hâlî yerde, o yağmur altında, at da başkasının malı, kaybolmak gibi çok musîbetlerden Cenâb-ı Hakk muhâfaza eyledi. Bu küçük musîbette dokuz cihette ni‘met olduğunu tasdîk ettik. Ve bu nevi‘ hıfz ve himâyet, sizlerin samîmî duâlarınızın bir netîcesi olduğu kanâatindeyiz. Ve bu dokuz cihetle medâr-ı şükrân hâdise, dün aldığımız hediye-i nûriyenin çok fâideli olduğuna işârettir. Çünki darb-ı meselde meşhurdur ki, bir şeyde zahmet ve meşakkat, alâmet-i makbûliyettir. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve duâlarını isteriz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

329

[162]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,

Bu mübârek eyyâm ve leyâlî-i şerîfede mübârek duâlarınıza daha ziyâde ihtiyâcımı göstermek için, bundan evvelki mektûbda, titiz atın yüzünden gelen musîbet, gerçi ondan dokuzu ni‘mete inkılâb etti. Ondan birisi, eskiden beri bende bulunan kulunç illetine ve romatizma hastalığına iltihâk edip, beni yatağa düşürdü. Fakat merâk etmeyiniz, ben kalkıyorum, geziyorum. Kat‘iyen, bugün gönderdiğiniz risâleleri tashîh ederken kanâatim geldi ki, musîbetin bâkî kalan ondan birisi, on derece bir ni‘met hükmünde oldu. Ve on adedden ziyâde fâidelerinden bir fâidesi şudur ki:

Ben tashîhâtta gerçi usanmıyorum. Fakat her tashîhte yine ders alıp istifâde etmek bir âdetimdi. Bazı çok zevk alıyorum. Bu mevsimde dağlarda, bağlardaki güzel san‘at-ı İlâhiyeyi temâşâ zevki, o tashîhteki zevkime galebe ediyordu. Bu yeni musîbetteki mütemâdiyen kendini ihsâs eden hastalık, kemâl-i zevk ve şevkle, Hazret-i Eyûb aleyhisselâm’ın Lem‘asıyla Hastalık Lem‘asını her nüshada yeniden görüyorum gibi okuyup tashîh ediyorum. Kat‘iyen şübhem kalmadı ki, o zahmetli hastalık, o lezzetli, rahmetli vazîfe-i nûriye için verilmiş. Gerçi harekâtımda, namaz ve abdestte sıkıntı veriyor. Fakat hastalıkla ubûdiyet muzâaf sevâbı olduğu gibi, bu tashîhât-ı nûriyedeki zevk, o sıkıntıları hiçe indirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ سِوَی الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ

Sâniyen: Sizin nüshalarınızda bazen bir yanlış, birkaç nüshada aynen bulunur. Demek ma‘nâ iyi anlaşılmamış, öyle kalmış. Meselâ iktisâdın âhirlerinde, Husrev’in hâşiyesinde, beşinci satırında, Ulemâ ise masraflarından, mallarının kıymetini bilmedikleri cümlesi yanlıştır. Sahîhi ise, Ulemâ ise ma‘rifetlerinden, mallarının kıymetini bildikleri için. Hem bu satırın arkasındaki kelimesi yanlıştır, sahîhi arasında dır.

Saîdü’n-Nûrsî

330

[163]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mübârek, fedâkâr kardeşlerim,

Dün, altı ehemmiyetli mektûblarınızı aldım. Her mektûbunuza uzun bir mektûb yazmak cidden arzu ederdim. Hem de hakkınızdır. Fakat bu hurûfâtı yazan Feyzî şâhiddir ki, altı gecedir altı sâat yatamadım. Yalnız bu altıncı gece, bir buçuk sâat kadar yatabildim. Onun için bu ehemmiyetli mektûblara kısacık birer cümle ile iktifâ ediyorum.

Evvelâ: Risâle-i Nûr santrali ve Hulûsî, Hakkı, Süleymân’ı temsîl eden Sabrî kardeşim Öşür, şer‘î zekâttır. Zekât ise müstehaklaradır. Sizinle selâm gönderenlere çok selâm.

Sâniyen: Gül fabrikası gülistanlarını ve merhûm bedevî bülbüllerini konuşturan Husrev kardeş Risâle-i Nûr Isparta’yı âfât-ı semâviye ve arziyeden muhâfazasına sebeb olduğunu, çok hâdisâtla beraber bu yeni zelzele hâdisesi ve muârız hocanın dolularla başının tokatlanması, yeni bir hucceti oluyor. Ve Mu‘cizât-ı Kur’âniye lâhikasını, sizin isâbetli fikrinize havâle ediyoruz. Hem siz, yazdığınız mikdârı gönderiniz. Biz burada tekmîl eder, size de sonra haber veririz.

Sâlisen: Nûr fabrikasının sâhibi Hâfız Alî kardeş Senin Risâle-i Nûr’a karşı hârika ihlâs ve irtibât ve i‘tikādın, inşâallâh o nûrları o havâlîde dâimâ parlattıracak. Senin o büyük zelzelenin gürültüsünü işitmemen ve zelzeleyi hissetmemen, tokatını yiyen hoca gibi, Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ kerâmetidir. Demek, değil şâkirdlere zarar vermek, belki inâyetkârâne vücûdunu da bazı hâslara bildirmiyor, korkutmuyor.

Râbian: Bizi ve Kastamonu şâkirdlerini kıyâmete kadar minnetdâr eden ve müstesnâ kalemiyle Risâle-i Nûr’un hemen umumunu bu havâlîye yetiştiren ve evlâd ve peder ve vâlideleri ve refîkasıyla Risâle-i Nûr’a hizmet eden kahraman Tâhirî kardeşim Cenâb-ı Hakk, hânenizdeki hemşîreme, hem bana şifâ ihsân eylesin. Hastalığıma âit bir parça size geliyor. Peder ve vâlidenize de benim tarafımdan deyiniz ki: Tâhirî gibi kahraman bir şâkirdi Risâle-i Nûr’a yetiştiren ve o vâsıta ile

331

defter-i a‘mâllerine dâimâ hasenât yazdıran bir şâkirdi bize kardeş veren o mübârek zâtlar, inşâallâh bu saâdeti dâimâ idâme ettirecekler. Dünyanın cam parçalarını, o elmaslara tercîh etmeyecekler. Onlar husûsî duâlarımızda dâhildirler.

Hâmisen: Mücâhidlerin üstâdı ve efelerin hakîkî bir nâsihi ve Risâle-i Nûr’un hâlis muhlis bir şâkirdi olan Hasan Âtıf kardeşim Senin uzun ve te’sîrli ve ehemmiyetli mektûbun içindeki edîbâne, gāyet ince hissiyâtın ve sana mahsûs latîf ta‘bîrâtın hoşuma gitti. Kardeşim, mübtedi‘lerin ve hodfurûşların ve mülhidlerin ilişmelerinden teessürâtın, beni senin hesabına müteessir etti. Evvelce size yazdığım mektûb, inşâallâh o teessürâtı izâle eder. Risâle-i Nûr’un mesleği ise vazîfesini yapar, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesine karışmaz. Vazîfesi teblîğdir. Kabûl ettirmek, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir.

Hem kemiyete ehemmiyet verilmez. Sen o havâlîde bir tek Âtıf’ı bulsan, yüzü bulmuş gibidir. Merâk etme. Hem mümkün olduğu kadar hâriçten gelen küçük ilişmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyâtla, bu atâlet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd-i maîşet ibtilâsı zamanında cüz’î bir iştigal de ehemmiyetlidir. Tevakkuf değil, muvaffakiyetsiz mağlûbiyet yok Risâle-i Nûr’un her tarafta gālibâne fütûhâtı var.

Sâdisen: Eski dost ve kardeş ve Risâle-i Nûr’un o zamanda ciddî bir talebesi ve Isparta hayâtımda bana hüsn-ü hizmetle samîmî bir arkadaş ve himmeti uzun, eli kısa, azîz kardeşim Mehmed Celâl

Seni o zamandan beri unutmadım. Çok zaman Risâle-i Nûr dâiresinde kalemiyle çalışanlar içinde isminle hissedâr oluyordun. Senin yüksek isti‘dâdını ve ulüvv-ü himmetini Risâle-i Nûr’da isti‘mâl etmek arzuluyordum. Demek derd-i maîşet, sizi bir derece kayıd altına aldı. Başta mübârek baban, hânenizde bulunanlara bilmukābele selâm ediyorum. Ve bilhassa Mehmed Seyrânî hayâlimde çok selâm ile beraber, eğer benim orada iken tanıdığım ve Husrev sisteminde telakkî ettiğim Mehmed Seyrânî ise, onun bin selâmına selâmla mukābele edip, o Seyrânî, o zamandan beri Risâle-i Nûr’un bir cüz’üne bahsi girdiği ve silinmediği gibi, hâtırımda da silinmemiş. Çok def‘a bekliyordum ki, Seyrânî, Husrev’in arkasında koşup çalışsın. Demek onu da derd-i maîşet bağlamış.

332

Sâbian: Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden Halîl İbrâhîm’in on dört yaşındaki evlâd-ı ma‘nevîsi, Risâle-i Nûr dâiresindeki ma‘sûm şâkirdlerin dâiresinde inşâallâh ehemmiyetli mevki‘ alacak. Ve o küçük şahsiyette parlak, büyük bir şâkird rûhu görünüyor. Mektûbunda çocukça konuşmamış. Gāyet müdakkikāne büyük bir âlim gibi konuşması, bizi çok sevindirdi. Mâşâallâh, Bârekallâh dedirdi.

Sâminen: Evvelce haber aldığınız hastalığıma dâir bir noksân parça, duâlarınıza ve geçen Ramazân gibi ma‘nen yardımlarınıza vesîle olmak için, o hastalık münâsebetiyle yanımıza gelen bazı zâtlara söylediğim ve noksân kalmış bir fıkrayı yazıyorum. Şöyle ki:

Hâlimi soranlara dedim ki: Hem nazar, hem ervâh-ı gayr-i tayyibe cihetinden başıma gelen bu musîbet, rahmet-i İlâhiye ile on adedden bire indi, dokuzu ni‘met oldu. Bâkî kalan birisi de, dokuz menfaati oldu.

Birinci menfaati: Hastalıkta her sâat ibâdeti, dokuz sâat ibâdet hükmüne getirdi.

İkinci fâidesi: On beş Hasta Risâlesini, tam zevk ile tashîh etmek ve bu hastalık zamanında, hastalara ve muhtâç olanlara çabuk yetiştirmeye sebeb oldu.

Üçüncü fâidesi: Eski Saîd’i, Yeni Saîd’e kalb eden eski bir hastalık gibi, şimdi de Risâle-i Nûr’un parlak bir tarzda intişârı, Yeni Saîd’i de dünya ile bir derece alâkadâr ettiği cihetle, o hâlin zararından kurtulmaya sebeb oldu.

Dördüncüsü: Bu mübârek aylarda, pek çok iştiyâk ve ihtiyâç ile fazla a‘mâl-i uhreviyede bulunmak arzusuyla beraber, mevsim ve bazı esbâb cihetiyle muvaffak olamayarak fazla müteessir idim. Bu hastalık, tam bu aylara lâyık bir tarzda, hastalıktan gelen ihlâs ve kesret-i sevâb cihetiyle azîm bir menfaati oldu. Beni gündüzde dağ ve bağları gezmekten men‘ ettiği gibi, gece uyku ve gafletten kurtarıp, kemâl-i tazarru‘ ve niyâz ile geceleri ihyâya sebeb oldu.

Beşincisi: Geçenki Ramazân’daki hastalık gibi, bu hastalık dahi, fedâkâr kardeşlerimin şefkatlerini heyecana getirip, benim hesabıma a‘mâl-i uhreviyelerinin bir nevi‘ zekâtını vermek; nâkıs, kusûrlu sermayemi, birden ona, belki yüze ve bine çıkarmaya sebeb olmasıdır.

333

Altıncı fâidesi: Hastalara, yirmi beş devâ-yı îmânî veren risâlenin ilaçlarını nefsimde tatbîk ederek ayn-ı hakîkat olduğunu tasdîk edip, a‘sâb ve sinirden gelen ziyâde hassâsiyetimden kıymetsiz fânî işleri, lüzûmsuz ve endişeli merâktan ve fâidesiz ve zararlı alâkadan bir derece kurtulmaya sebeb olmasıdır.

Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve duâlarını ricâ ve istirhâm eden kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[164]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیْلَةِ الْبَرَٓائَةِ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Size, hastalığın dokuz fâidesinden bâkî kalan üçünü yazıyorum ki, o hastalığın bir meyvesi sâbık Arabî fıkradır.

Yedinci fâidesi: Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir şâkirdinin ehemmiyetli bir hatâsını ta‘mîr etmesidir. Şimdilik bu ehemmiyetli fâideyi îzâh etmek münâsib değil.

Sekizinci fâidesi: Gāyet incedir, îzâh edilmez. Yalnız kısa bir işâret ederiz. Nasıl ki Husrev, yazdığı Kur’ân’ı fotoğrafla tab‘ını kabûl etmeyerek, binler câzibedâr Kur’ânlar kendi hattıyla âlem-i İslâm’da intişârıyla, kutbiyet derecesinde bir mertebe-i ulviyeyi ve yüksek bir şeref-i imtiyâzı bırakıp, Risâle-i Nûr dâiresindeki sırr-ı ihlâsı muhâfaza ve hazz-ı nefisten teberrî etmiştir.

Aynen öyle de, bu hastalık, rûhumda öyle bir inkılâb yaptı ki, Risâle-i Nûr’un parlak fütûhâtını müteşekkirâne temâşâ etmek ve sevabdârâne, mücâhidâne, bir nevi‘ kumandan hizmetinde bulunmaktan gelen uhrevî zevki ve şerefi ve dünyada uhrevî meyvesini gösteren hizmet-i îmâniyenin şahsıma âit lezzeti ve imtiyâzı, o sırr-ı ihlâs için bırakmak ve kardeşlerime havâle etmek, onların şeref ve zevkleriyle iktifâ etmeye nefs-i emmârem dahi muvâfakat ederek, dünyanın bu uhrevî ve güzel yüzünde gözünü kapamak ve eceli ve mevti ferahla karşılamayı tam kabûl etmesidir.

334

Dokuzuncu fâidesi: Çoktan beri benim husûsî bir virdim ve hiç kaleme alınmayan ve mesleğimizin dört esasından en büyük esası olan şükrün en geniş ve en yüksek mertebesini ihâta eden; ve bende çok def‘a maddî ve ma‘nevî hastalıkların bir nevi‘ şifâsı olan; ve İsm-i A‘zam ve Besmele ile dokuz âyât-ı uzmâyı içine alan; ve on dokuz def‘a şükür ve hamdi, a‘zamî bir tarzda ifade ile, tahmîdâtın adedleriyle o eşyânın lisân-ı hâl ile ettikleri hamd ü senâyı niyet ederek, o hadsiz hamdlerin yekününü kendi hamdleri içine alarak azametli ve geniş bir tahmîdnâme ve teşekkürnâme bulunan; ve Sekîne’deki esmâ-yı sittenin muazzam yeni bir dersini ızhâr etmeye sebeb olmasıdır.

[Medâr-ı hayrettir ki, Saîd, aynı Ramazân’da ve hastalıkta başına gelen bu geçen dehşetli musîbeti ve Denizli hâdisesini tam hissetmiş ki bu mektûbu böyle yazmış.]

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve berâetlerini tebrîk ederiz. اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[Medâr-ı ibret ve hayret bir hâdisedir]

Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden bir zât yazıyor ki: Adapazarı zelzelesinin aynı gününde, zelzeleden birkaç sâat evvel, umûmî ve herkese göstermek için bir büyük tiyatro teşekkül ile ve oyuncu kızlarından dört güzelini çırılçıplak olarak âlâyişle çarşı ve pazarda gezdirerek, o câzibedârlara kapılan tiyatro binasında toplanan bin kişiden fazla seyirciler, oyun başlarken, birdenbire arz, kemâl-i hiddet ve gayzla onların hayâsız yüzlerini dehşetli tokatladı, mahvedip zîr u zeber etti. Ve o binayı hâk ile yeksân eyledi.

Ben, dünyanın bu nevi‘ hâdiselerinden iki senedir hiç haberim yoktu, bakmıyordum. Fakat bugünlerde hem Husrev, hem kahraman Çelebi, zelzeleden haber vermeleri; ve Husrev ve rufekāsının kanâatiyle, Isparta’nın gürültülü zelzelesi karşısında Risâle-i Nûr’u kuvvetli bir kalkan bulmasıyla hiç bir zarar vermemesi; ve Risâle-i Nûr’a muârız bir hocanın bütün hâsılâtını mahveden dolu, o muârıza hâs kalması, başkasına ilişmemesi, bir derece kanâat verir ki, ekser vilâyetlere giren ve Adapazarı’na girmeyen Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir esası olan tesettür şiârını bu derece açık ihanetiyle, Risâle-i Nûr onların yardımlarına koşmamış diye, yalnız bu hâdiseye baktım.

335

Bir cüz’î hâdise münâsebetiyle İnebolu’ya yazılan ve o gibi çirkin hâdiseleri köküyle kesen bir mektûbun sûretidir.

[165]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Risâle-i Nûr dünya işlerinde âlet olamaz, dünya işlerinde siper edilmez. Çünki ehemmiyetli bir ibâdet-i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksadlar kasden ondan istenilmez. İstenilse ihlâs kırılır. O ehemmiyetli ibâdet şekli değişir. Bazı çocuklar gibi, dövüştükleri vakit Kur’ân’ı başına siper eder. Başına gelen zarar Kur’ân’a geldiği gibi, Risâle-i Nûr böyle muannid hasımlara karşı siper isti‘mâl edilmemeli. Evet, Risâle-i Nûr’a ilişenler tokat yerler. Yüzer vukūât şâhiddir. Fakat Risâle-i Nûr, tokatlarda isti‘mâl edilmez. Ve niyet ve kasıd ile tokatlar gelmez. Çünki sırr-ı ihlâs ve sırr-ı ubûdiyete münâfîdir. Bizler, bize zulmedenleri, bizi himâye eden ve Risâle-i Nûr’da istihdâm eden Rabbimize havâle ediyoruz.

Evet, dünyaya âit hârika netîceler, bazı evrâd-ı mühimme gibi Risâle-i Nûr’a çokça terettüb ediyor. Fakat onlar istenilmez, belki veriliyor. İllet olamaz, bir fâide olabilir. Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar. O ibâdeti kısmen ibtâl eder. Çabuk bu hâdiseyi teskîn ediniz. Yoksa münâfıklar istifâde edecekler. Belki onların parmağı var.

Evet, Risâle-i Nûr’un o kadar dehşetli muannidlere karşı gālibâne mukāvemeti, sırr-ı ihlâstan; hiç bir şeye âlet edilmemesinden; ve doğrudan doğruya saâdet-i ebediyeye bakmasından; ve hizmet-i îmâniyeden başka bir maksad ta‘kîb etmemesinden; ve bazı ehl-i tarîkin ehemmiyet verdikleri keşif ve kerâmât-ı şahsiyeye ehemmiyet vermemekten; ve velâyet-i kübrâ sâhibleri olan Sahâbîler gibi, verâset-i nübüvvet sırrıyla, yalnız îmân nûrlarını neşretmek ve ehl-i îmânın îmânlarını kurtarmaktır

336

Evet, Risâle-i Nûr’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası her şeyin fevkındedir. Başka şeylere ve makamlara ihtiyâç bırakmıyor.

Birinci netîcesi: Sadâkat ve kanâatle Risâle-i Nûr dâiresine girenler, îmânla kabre gireceğine gāyet kuvvetli senedler var.

İkinci netîcesi: Risâle-i Nûr dâiresinde ihtiyârımız olmadan, haberimiz yokken, takarrur ve tahakkuk eden şirket-i ma‘neviye-i uhreviye cihetiyle, her bir hakîkî sâdık şâkirdi binler dillerle, kalblerle duâ etmek, istiğfâr etmek, ibâdet etmek ve bazı melâike gibi kırk bin lisân ile tesbîh etmektir. Ve Ramazân-ı Şerîf’deki hakîkat-i Leyle-i Kadir gibi, kudsî ve ulvî hakîkatleri, yüz bin el ile aramaktır. İşte bu gibi netice içindir ki, Risâle-i Nûr şâkirdleri, hizmet-i nûriyeyi velâyet makamâtına tercîh eder. Keşif ve kerâmâtı aramaz ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz. Ve vazîfe-i İlâhiye olan muvaffakiyet ve halka kabûl ettirmek ve revâc vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ve şeref ve ezvâk ve inâyetlere mazhar etmek gibi, kendi vazîfelerinin hâricinde bulunan şeylere karışmaz ve harekâtını onlara binâ etmezler. Hâlisan, muhlisen çalışırlar, Vazîfemiz hizmettir, o yeter, derler.

Ve sâniyen: Seksen küsûr sene kıymetinde bulunan ve Ramazân-ı Şerîf’in mecmûunda gizlenen hakîkat-i Leyle-i Kadri kazanmak için, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şirket-i ma‘neviye-i uhreviyeleri muktezâsınca, her biri, mütekellim-i maalgayr sîgasıyla اَجِرْنَا وَارْحَمْنَا وَاغْفِرْلَنَا gibi ta‘bîrâtta biz dedikleri vakit, Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdlerini niyet etmek gerektir. Tâ her bir şâkird, umûmun nâmına münâcât edip çalışsın. Ve bu bîçâre ve az çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşiniz, o hüsn-ü zanları yanlış çıkarmamak için, geçen Ramazân gibi yardımınızı ricâ ediyorum. Orada bulunan umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve bütün rûh u cânımızla Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk ediyoruz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

337

[166]

[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نَعْمَٓائِهٖ]

Risâle-i Nûr’un silsile-i kerâmâtından Mu‘cizât-ı Ahmediye asm ve kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz ve İşârâtü’l-İ‘câz’ın himâyetkârâne ve mu‘cizâne yeni bir kerâmetleri şudur ki:

Bu Ramazân-ı Şerîf’in başında doktorun ihbârıyla ve kuvvetli emârelerin delâletiyle ve birden harâret kırk dereceden geçmesiyle tebeyyün eden, zehirlemekten gelen şiddetli hastalık hengâmında, kardeşimiz Âtıf’ın habbe gibi hâdisesini, hâriç vâliler kubbe yaparak, buranın hem adliye, hem zâbıta, hem vilâyete şifrelerle Risâle-i Nûr aleyhine sevk edildiği aynı zamanda, iki sâat evvel, Mu‘cizât-ı Ahmediye asm İstanbul’dan koşup imdâda gelmiş. Masada iken, Yirmi Dokuzuncu Söz ve kerâmetli İşârâtü’l-İ‘câz, Tosya kasabasından imdâda gelmiş gibi, aynı vakitte yaldızlı cildleriyle masa üzerinde dururken, onların müsâdere endişesi ve elliden ziyâde sâir risâlelerin de namazsız ellerin zabtına geçmek ihtimâli ve şiddetli hastalığın konuşturmamak vaz‘iyetiyle beraber, Risâle-i Nûr’un o üç kerâmetli risâleleri, öyle hârika bir himâyet ve muhâfazaya vesîle ve o zehirlendirmeye panzehir ve tiryâk oldu ki, bu hâle muttali‘ olan bizler, şimdi de hayretteyiz. Güyâ hiç bir hastalık yokmuş gibi gāyet kuvvetli, hem şiddetli tokatlar vurarak, o düşmanlık vaz‘iyeti dostluğa çevrildi.

Hem adliyenin büyük me’mûrları ve taharrî komiserleri, şiddetli taharrî ve müsâdere için geldikleri hâlde, elliden ziyâde kitaplardan hiç birine el uzatmadan, yalnız o risâlelerin kerâmetlerini kısmen dinleyerek, onların ma‘nevî himâyeti altında risâleler muhâfaza edildi. Yalnız Müdâfaât ve On Altıncı Mektûb ve Ramazâniye Risâlesi’ni mütâlaa etmek için biz verdik. Üçüncü günde, daha şiddetli arama ve taharrî etmek, zâbıtanın siyâsî komiseri bir taharrî komiseriyle geldiği vakitten iki-üç sâat evvel, üç kerâmetli risâlelerin kumandasında bütün risâleler, kendilerini ellere vermemek için ortada görünmediler. Bütün iki sâat o taharrî netîcesinde, Ankara’dan gelen bir Ramazân tebrîkiyle,

338

bir Ramazân Risâlesi’ni elde ettiler. Mütâlaadan sonra iâde etmek va‘diyle aldılar. Bütün bu hâlât, yüksekte duran Mu‘cizâtlı Kur’ân-ı Azîmüşşân ile beraber, i‘câzlı Hizb-i Kur’ânî'nin nüshaları ve Hizb-i Nûrî’nin risâleleri, bu hârika vaz‘iyeti gösterdiler. Cenâb-ı Hakk’a, onların hurûfâtı adedince ve şehr-i Ramazânın dakikalarının âşireleri sayısınca hamd ü senâ ediyoruz. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ

Hem hastalıktan gelen teessür ve Âtıf’ın hâdisesiyle kalbime gelen teellüm ve onlara acımak ve Isparta’ya sirâyet etmek endişesinden neş’et eden sıkıntı ve bu mübârek şehirde Risâle-i Nûr’un Sırran tenevveret perdesi altına girmesi; ve üçüncü günde o iki taharrîden sonra, akşama kadar gelen ve gidenlerin mütemâdiyen tarassud edilmesi; ve Emîn’in hânesi de bir şey bulunmadan taharrî edilmesi cihetiyle ziyâde muzdarib ve müteellim iken, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’in rahmetiyle, şimdiye kadar devam eden inâyet-i İlâhiye himâyeti ve rızâ, teslîm, tevekkül ve ihlâsın verdikleri teselli, bütün o müz‘ic şeyleri akîm bıraktı. Kemâl-i ferah ve istirâhatle Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler deyip, kemâl-i teslîmiyetle müsterih olduk. Siz de öyle olunuz, fütûr getirmeyiniz.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.

Hastalık devam ediyor, fakat tahammül hâricinde değil. O musîbet de Risâle-i Nûr’un parlak neşriyâtına tevakkuf vermek için idi.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

339

[167]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Evvelâ: Bu mübârek Ramazân-ı Şerîf’deki duâlar, ihlâs bulunmak şartıyla, inşâallâh makbûldür. Fakat maatteessüf, ekseriyetçe Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin nazarlarını dünyaya çevirmek ve huzûr-u kalbi bozmak için, bazı taarruzlar yüzünden o ihlâs, o huzûr-u tâm bir derece zedelenir. Merâk etmeyiniz. Her şeyi Cenâb-ı Hakk’a havâle edip, öyle taarruzlara ehemmiyet vermeyin. Âtıf’a da yazınız, merâk etmesin ve müteessir olmasın. O da bir kazâ-yı İlâhîdir. İnşâallâh, Sava Hâfız Mehmed’in hâdisesi gibi, Risâle-i Nûr’un lehine dönecektir. Hâşiye

Hem Âtıf’ın parlak hizmeti tevakkufa uğraması Hâşiye ve gerilemesi ve merhûm Mehmed Zühdü Bedevî’nin, yüksek ve geniş

340

hizmetinin perdelenmesini düşünmesi, beni ziyâde mahzûn ettiği hengâmda, elime bir mektûb verildi. O mektûb, o endişemi izâle etti. Risâle-i Nûr’un hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır diye kaide, yine hükmünü icrâ etti ki, Sabrî gibi Risâle-i Nûr’un gāyet büyük bir rüknünün büyük amcası ve Risâle-i Nûr’un bir kahramanı olan Tâhirî’nin eniştesi ve Risâle-i Nûr’un saff-ı evvelinde şâkirdlerinin başında bir zaman nâzırlık vazîfesini gören ve şimdiye kadar da Risâle-i Nûr hakkında kalbini bozmayan Büyük Hâfız Zühdü’nün samîmî kemâl-i sadâkat ve ihlâsı gösteren mektûbuyla, ve Hulûsî-i Sâlis Abdullâh Çavuş’un hâşiyesinde tasdîkle, bu eski ve yeni gayyûr kardeşimiz Büyük Hâfız Zühdü, resmiyete bakmayarak, Risâle-i Nûr’un mühim vazîfelerinden olan ma‘sûmlara Kur’ân dersini vermekle gösterildi ki, merhûm Zühdü Bedevî yerine, bu Büyük Zühdü’yü yeni veriyor. Ve Âtıf’ın tevakkufu yerine, bu müdakkik ve muktedir ve hatîb Büyük Hâfız Zühdü’yü fa‘âliyete getirdi. Cenâb-ı Hakk’a şükrediyoruz. Bugünden i‘tibâren, Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri içinde şirket-i ma‘neviye-i nûriyeden hissedâr olmasını ve ismiyle duâya girdiğini selâmımla beraber teblîğ ediniz. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm eder ve duâlarını ricâ ediyoruz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[168]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

[Birden hâtıra gelen bir mes’eledir]

Her şeyde, her musîbette, hususan beşer eliyle gelen zulümlü musîbetlerde, Risâle-i Kader’de beyân edildiği gibi iki sebeb var.

Biri, zâhiren esbâba bakan beşerdir. Diğeri, kader-i İlâhîdir. Beşer, zâhirî esbâba bakar, bazen yanlış eder, zulmeder. Fakat kader, başka noktalara bakar, adâlet eder. İşte bugünlerde elîm bir endişe ile Risâle-i Nûr dâiresine temas eden üç mes’ele, adâlet-i kaderiye noktasında ma‘nevî suâle cevâben ihtâr edildi.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç