KASTAMONU LÂHİKASI

213

Kardeşlerim Bu hâdiseyi i‘zâm edip işâa etmeyiniz. Aldırmayınız, ehemmiyet vermeyiniz. Tâ propagandacılar istifâde etmesinler. el-Bâkî, işimizi, bizi istihdâm edene havâle ediyoruz.

Azîz kardeşim Nazîf Bu yeni hâdise ve hasta mes’elesi, senin rüyanın ta‘bîridir, ehemmiyeti yoktur. Yirmi seneden beri yüzer bin insanların ellerine geçen ve ekserine ma‘nevî şifâ veren ve pek çoklarına da maddî bir ilaç hükmüne geçen وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا âyetinin ma‘nâ-yı işârîsine mazhar bulunan Risâle-i Nûr’dan zarar tevehhüm etmek, saçma bir hezeyanla bir propagandadır, merâk etmeyiniz. Hastayı buraya yanıma göndermeyiniz. Cenâb-ı Hakk ona şifâ versin. O talebe olduğu cihetle sâir şâkirdlerin duâlarından istifâde eder. İnşâallâh şifâ bulur.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[109]

Eski Saîd’in âsârından İşârâtü’l-İ‘câz tefsîri Risâle-i Nûr’a girmesi münâsebetiyle, Eski Saîd’in Risâle-i Nûr dâiresinde, Yeni Saîd’in ve arkadaşlarının fıkraları içinde bir-iki fıkrası girmek hakkını kazandığından, yirmi üç sene evvel Ramazân-ı Şerîf’de, Fâtiha’nın âhirine âit birden ehemmiyetli, îmânî bir fıkrası, lâhikanın üçüncü parçasının başına girdi. Fakat o gāyet muhtasar konuşduğu için tam dikkatle anlaşılabilir. İkinci fıkrası, Sûre-i İhlâs’ın bir nükte-i i‘câziyesine dâirdir.

[Fâtiha’nın âhirinde işâret olunan üç yolun beyânı]

Ey birâder-i pür-emel Hayâlini ele al, benimle beraber gel. İşte bir zemindeyiz. Etrafına bakarız. Kimse de görmez bizi.

Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde, karanlıklı bir bulut tabakası atılmış. Hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü,

müncemid bir sakf olmuş. Fakat alt yüzü açıkmış, o yüz güneş görürmüş. İşte bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi.

214

Sıkıntı da boğuyor, havasızlık öldürür. Şimdi bize Üç Yol var, bir âlem-i ziyâdâr. Bir kerre seyrettimdi bu zemîn-i mecâzî.

Evet, bir kerre buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı gitmişim. Birinci yol, budur; Ekserî burdan gider. O da devr-i âlemdir, seyahate çeker bizi.

İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak, şu sahrânın kum deryalarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdîd ediyor bizi.

Bak, şu deryanın dağvârî emvâcına, o da bize kızıyor. İşte Elhamdülillâh, öteki yüze çıktık. Görürüz güneş yüzü.

Fakat çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of, tekrar buraya döndük, şu zemîn-i vahşetzâr, bulut damı zulmetdâr, bize lâzım, revnakdâr eder kalbdeki gözü,

bir âlem-i ziyâdâr. Fevkalâde eğer bir cesâretin var, gireriz de beraber. Bu yol pür-hatarkâr. İkinci yolumuzu,

tabîat-ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz, ya fıtrî bir tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî-nâz ve pür-niyâzî.

Fakat o zaman, tabiatın zemîni eritecek, yırtacak bir madde var idi elimde. Üçüncü yolun o delîl-i mu‘cizi, Kur’ân onu bana vermişti.

Kardeşim Arkamı da bırakma, hiç de korkma Bak, hâ şurada tünelvârî mağaralar, tahtelarz akıntılar beklerler ikimizi.

Bizi geçirecekler. Tabiat da, şu müdhiş cümûdiyeleri de seni hiç korkutmasın. Zîrâ bu abûs çehresi altında merhametli sâhibinin tebessümlü yüzü.

Radyumvârî o madde-i Kur’ânı ışıkla sezmiştim. İşte gözüne aydın Ziyâdâr âleme çıktık. Bak, şu zemîn-i pür-nâzî.

Bu fezâ-yı latîf-i şîrîn. Yâhû başını kaldır Bak, semâvâta ser çekmiş, bulutları da yırtmış, aşağıda bırakmış, da‘vet ediyor bizi,

şu şecere-i tûbâ. Meğer o Kur’ân imiş. Dalları her tarafa uzanmış. Tedellî eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi.

O şecere-i semâvî, bir timsâli, zeminde olmuş şer‘-i enveri. Demek zahmet çekmeden o yol ile çıkardık bu âlem-i ziyâya, sıkmadan zahmet bizi.

Mâdem yanlış etmişiz, eski yere döneriz, doğru yolu buluruz. Bak, üçüncü yolumuz, şu dağlar üstünde durmuş olan şehbâzî.

Hem de bütün cihâna okuyor bir ezanı. Bak müezzin-i a‘zama. Muhammedü’l-Hâşimî asm, da‘vet eder insanı, âlem-i nûr-u envere. İlzâm eder niyâz ile namazı.

Bulutları da yırtmış, bak, bu hüdâ dağlarına. Semâvâta ser çekmiş, bak, şerîat cibâline. Nasıl müzeyyen etmiş zeminimizin yüzü gözü.

İşte çıkmalıyız buradan, himmet tayyâresiyle. Ziyâ-yı nesîm orada, nûr-u cemâl orada. İşte buradadır Uhud-u tevhîd, o cebel-i azîzi.

İşte şuradadır Cûdiyy-i İslâmiyet, o cebel-i selâmet. İşte Cebelü’l-Kamer olan Kur’ân-ı Ezher, zülâl-i Nîl akıyor o muhteşem menba‘dan. İç, o âb-ı lezîzi.

[فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ وَاٰخِرُ دَعْوٰینَٓا اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ]

215

Ey arkadaş Şimdi hayâli baştan çıkar, aklı kafaya geçir. Evvelki iki yolun mağdûb ve dâllîn yolu, hatarları pek çoktur, kıştır dâim güz, yazı.

Yüzde biri kurtulur, Eflâtûn, Sokrat gibi. Üçüncü yol sehildir, hem karîb, müstakîmdir. Zayıf-kavî müsâvî, herkes o yoldan gider. En rahatı budur ki şehîd olmak, ya gāzî.

İşte netîceye gireriz. Evet, dehâ-yı fennî, evvelki iki yoldur ona meslek ve mezheb. Fakat hüdâ-yı Kur’ânî, üçüncü yoldur onun. Sırât-ı müstakîme îsâl eder o bizi.

اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ صِرَاطَ الَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ غَیْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَیْهِمْ وَلَا الضَّٓالّٖینَ. اٰمٖینَ

[Hakîkî bütün elem dalâlette, bütün lezzet îmândadır. Hayâl libâsını giymiş muazzam bir hakîkat]

Ey yoldaş-ı hüşdâr Sırât-ı müstakîmin o meslek-i nûrânî, mağdûb ve dâllînin o tarîk-i zulmânî, tam farklarını görmek eğer istersen ey azîz,

gel, vehmini ele al, hayâl üstüne de bin. Şimdi seninle gideriz zulümât-ı ademe. O mezâr-ı ekberi, o şehr-i pür-emvâtı bir ziyâret ederiz.

Bir Kadîr-i Ezelî kendi dest-i kudretle bu zulümât kıt‘adan bizi tuttu çıkardı, bu vücûda bindirdi, gönderdi şu dünyaya, şu şehr-i bî-lezâiz.

İşte şimdi biz geldik şu âlem-i vücûda, o sahrâ-yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık. Evvel isti‘tâfkârâne önümüze bakarız.

Lâkin beliyyeler, elemler önümüzde, düşmanlar gibi tehâcüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır-ı tabâyia bakarız, ondan meded bekleriz.

Lâkin biz görüyoruz ki, onların kalbleri kāsiye, merhametsiz. Dişlerini bilerler. Hiddetli de bakarlar. Ne naz dinler, ne niyâz.

Muzdar adamlar gibi me’yûsâne nazarı yukarıya kaldırdık, hem istimdâdkârâne ecrâm-ı ulviyeye bakarız. Pek dehşetli, tehdîdkâr da görürüz.

Güyâ birer gülle, bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etrâf-ı fezâda pek sür‘atli geçerler. Her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.

Ger birisi yolunu kazârâ bir şaşırtsa, el-iyâzü billâh şu âlem-i şehâdet ödü de patlayacak. Tesâdüfe bağlıdır, bundan dahi hayır gelmez.

Me’yûsâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sînemizde saklandık. Nefsimize bakarız, mütâlaa ederiz.

İşte işitiyoruz, zavâllı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor, binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor. Tesellîyi beklerken tevahhuş ediyoruz.

Ondan da hayır gelmedi. Pek ilticâkârâne vicdanımıza girdik. İçine bakıyoruz, bir çâreyi bekleriz. Eyvâh, yine bulmayız, biz meded vermeliyiz.

216

Zîrâ onda görünür binlerle emelleri, galeyânlı arzular, heyecanlı hissiyât kâinâta uzanmış. Her birinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.

O âmâl sıkışmışlar vücûd-adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs‘atleri var, ger dünyayı yutarsa o vicdan da tok olmaz.

İşte bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir belâ bulduk. Zîrâ mağdûb ve dâllîn yolları böyle olur. Tesâdüf ve dalâlet o yolda nazar-endâz.

O nazarı biz taktık, bu hâle böyle düştük. Şimdi dahi hâlimiz ki, mebde’ ve meâdı, hem Sâni‘ ve hem haşri muvakkat unutmuşuz.

Cehennemden beterdir, ondan daha muhriktir, rûhumuzu eziyor. Zîrâ o şeş cihetten ki onlara baş vurduk, öyle hâlet almışız.

Ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra‘şetten, hem kalak ve vahşetten, hem yütm ve hem yeisten mürekkeb vicdan-sûz.

Şimdi her cihete mukābil bir cebheyi alırız, def‘ine çalışırız. Evvel Kudretimize mürâcaat ederiz. Vâ esefâ, görürüz

ki âcize, zaîfe. Sâniyen Nefiste olan hâcâtın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâ esefâ, durmayıp bağırırlar, görürüz.

Sâlisen: İstimdâdkârâne bir halâskârı için bağırır çağırırız. Ne kimse işitiyor, ne cevâbı veriyor. Biz de zannediyoruz,

her bir şey bize düşman, her bir şey bizden garîb. Hiç bir şey kalbimize bir teselli vermiyor, hiç emniyet bahş etmez, hakîkî zevki vermez.

Râbian: Biz ecrâm-ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdânın müz‘ici bir tevahhuş geliyor akıl-sûz, evhâm-sâz.

İşte ey birader Bu dalâletin yolu, mâhiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz.

Tekrar yine geliriz. Bu kerre tarîkimiz sırât-ı müstakîmdir, hem îmânın yoludur. Delîl ve imamımız inâyet ve Kur’ân’dır, şehbâz-ı edvâr-pervâz.

İşte Sultân-ı Ezel’in rahmet ve inâyeti vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kānûn-u meşîete etvâr üstünde perdâz.

Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil‘at-i vücûdu. Emânet rütbesini bize tevcîh eyledi, nişânı niyâz ve namaz.

Şu edvâr ve etvârın bu uzun yolumuzda birer menzil-i nâzdır. Yolumuzda teshîlât içindir ki kaderden bir emirnâme vermiş sahîfede cebhemiz.

Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misâfir oluyoruz, pek uhuvvetkârâne istikbâl görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.

Ticâret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyî‘ ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız, işitiyoruz âvâz.

Bak, girdik şu zemine, ayağımızı bastık şehâdet âlemine. Şehr-âyîn-i Rahmân, gürültühâne-i insan. Hiç bir şey bilmeyiz. Delîl ve imamımız,

meşîet-i Rahmândır. Vekîl-i delîlimiz, nâzenîn gözlerimiz. Gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hâtırına gelir mi evvelki gelişimiz?

Garîb, yetîm olmuştuk, düşmanlarımız çoktu. Bilmezdik hâmîmizi. Şimdi nûr-u îmân ile o düşmanlara karşı bir rükün-ü metînimiz.

İstinâdî noktamız, hem himâyetkârımız def‘ eder düşmanları. O îmân-ı billâhtır ki ziyâ-yı rûhumuz, hem nûr-u hayatımız, hem de rûh-u rûhumuz.

217

İşte kalbimiz râhat, düşmanları aldırmaz, belki düşman tanımaz. Evvelki yolumuzda vaktâ vicdâna girdik, işittik ondan binlerle feryâd u fîzâr ve âvâz.

Ondan belâya düştük. Zîrâ âmâl, arzular, isti‘dâd ve hissiyât-dâim ebedî ister. Onun yolunu bilmezdik. Bizden yol bilmemezlik, onda fîzâr ve niyâz.

Fakat elhamdülillâh, şimdi gelişimizde bulduk nokta-i istimdâd ki dâim hayat verir o isti‘dâd, âmâle. ebedü’l-âbâda onları eder pervâz.

Onlara yol gösterir, o noktadan isti‘dâd. Hem istimdâd ediyor, hem âb-ı hayâtı içer, hem kemâline koşuyor o nokta-i istimdâd, o şevk-engîz remiz ve naz.

İkinci kutb-u îmân ki tasdîk-i haşirdir, saadet-i ebedî. O sadefin cevheri îmân, burhânı Kur’ân, vicdân-ı insânî bir râz.

Şimdi başını kaldır, şu kâinâta bir bak. Onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim, her tarafa gülüyor, nâzenînâne niyâz ve âvâz.

Görmez misin gözümüz, arı-misâl olmuştur, her tarafa uçuyor. Kâinât bostanıdır her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb-ı lezîz.

Hem ünsiyet, teselli, tahabbübü veriyor. O da alır getirir, şehd-i şehâdet yapar. Balda bir bal aktırır o esrâr-engîz şehbâz.

Harekât-ı ecrâma, ya nücûm ya şümûsa nazarımız kondukça, ellerine verirler Hâlik’ın hikmetini, hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti alır, ediyor pervâz.

Güyâ şu güneş bizlerle konuşuyor. Der: Ey kardeşlerimiz Tevahhuşla sıkılmayınız. Ehlen sehlen merhaben Hoş teşrîf ettiniz. Menzil sizin, ben bir mumdâr-ı şehnâz.

Ben de sizin gibiyim, fakat sâfî, isyansız, mutî‘ bir hizmetkârım. O Zât-ı Ehad-i Samed ki mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni musahhar bir nûr etmiş. Benden harâret, ziyâ; sizden namaz ve niyâz.

Yâhû bakın kamere Yıldızlarla denizler, her biri de kendine mahsûs birer lisânla, Ehlen sehlen merhaben derler. Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?

Sırr-ı teâvünle bak, remz-i nizâmla dinle. Her birisi söylüyor: Biz de birer hizmetkâr, rahmet-i Zülcelâlin birer âyînedârıyız. Hiç de üzülmeyiniz. Bizden sıkılmayınız.

Zelzele na‘raları, hâdisât sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zîrâ onlar içinde bir zemzeme-i ezkâr, bir demdeme-i tesbîh, velvele-i nâz ü niyâz.

Sizi bize gönderen o Zât-ı Zülcelâl, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. Îmân gözü okuyor yüzlerinde âyet-i rahmet, her biri birer âvâz.

Ey mü’min-i kalb-i hüşyâr Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler. Onların bedeline hassâs kulağımızı îmânın mübârek eline teslîm ederiz. Dünyaya göndeririz. Dinlesin lezîz bir sâz.

Evvelki yolumuzda bir mâtem-i umûmî, hem vâveylâ-yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda, birer nevâz ü namaz, birer âvâz-ı niyâz, birer tesbîhe âğâz.

Dinle havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra‘dlardaki rakraka, taşlarda taktaka birer ma‘nîdâr nevâz.

Terennümât-ı hava, na‘rât-ı ra‘diye, nagamât-ı emvâc birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâti birer tesbîh-i rahmet, hakîkate bir mecaz.

218

Eşyâda olan asvât birer savt-ı vücûddur, Ben de varım derler. O kâinât-ı sâkit birden söze başlıyor: Bizi câmid zannetme, ey insan-ı boşboğaz

Tuyûrları söyletir, ya bir lezzet-i ni‘met, ya bir nüzûl-ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar. Ni‘met üstünde iner. Şükür ile eder pervâz.

Remzen onlar derler: Ey kâinât kardeşler Ne güzeldir hâlimiz, şefkatle perverdeyiz, hâlimizden memnûnuz. Sivri dimdikleriyle fezâya saçıyorlar birer âvâz-ı pür-naz.

Güyâ bütün kâinât ulvî bir mûsîkîdir, îmân nûru işitir ezkâr ve tesbîhleri. Zîrâ hikmet reddeder tesâdüf vücûdunu, nizâm ise tard eder ittifâk-ı evhâm-sâz.

Ey yoldaş Şimdi şu âlem-i misâlîden çıkarız, hayâlî vehimden ineriz, akıl meydanında dururuz. Mîzâna çekeriz, ederiz yolları ber-endâz.

Evvelki elîm yolumuz mağdûb ve dâllîn yolu. O yol verir vicdâna, tâ en derin yerine, hem bir hiss-i elîmi, hem bir şedîd elemi. Şuûr onu gösterir. Şuûra zıd olmuşuz.

Hem kurtulmak için de muzdar ve hem muhtâcız. Ya o teskîn edilsin, ya ihsâs da olmasın. Yoksa dayanamayız, feryâd ü fîzâr dinlenmez.

Hüdâ ise şifâdır, hevâ ibtâl-i histir. Bu da teselli ister, bu da tegāfül ister, bu da meşgale ister, bu da eğlence ister, hevesât-ı sihirbâz.

Tâ vicdânı aldatsın, rûhu tenvîm edilsin, tâ elem hissolmasın. Yoksa o elem-i elîm, vicdânı ihrâk eder, fîzâra dayanılmaz, elem-i yeis çekilmez.

Demek sırât-ı müstakîmden ne kadar uzak düşse, o derece nisbeten şu hâlet te’sîr eder, vicdânı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi var birer iz.

Demek heves, hevâ, eğlence, sefâhetten memzûc olan şa‘şaa-i medenî, bu dalâletten gelen şu müdhiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehir-bâz.

Ey azîz arkadaşım İkinci yolumuzda, o nûrânî tarîkte bir hâleti hissettik. O hâletle oluyor hayat ma‘den-i lezzet, âlâm olur lezâiz.

Onunla bunu bildik ki, mütefâvit derecede, kuvvet-i îmân nisbetinde rûha bir hâlet verir. Cesed ruhla mütelezzizdir, rûh vicdânla mütelezziz.

Bir saadet-i âcile vicdânda mündericdir. Bir Firdevs-i ma‘nevî kalbinde mündemicdir. Düşünmekse deşmektir, şuûr ise şiâr-ı râz.

Şimdi ne kadar kalb îkāz edilirse, vicdân tahrîk edilse, rûha ihsâs verilse, lezzet ziyâde olur. Hem de döner ateşi nûr, şitâsı yaz.

Vicdânda Firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir cennet. İçinde rûhlarımız eder pervâz ve perdâz, olur şehbâz ve şehnâz, yelpaz namaz ve niyâz.

Ey azîz yoldaşım Şimdi Allâh’a ısmarladık. Gel, beraber bir duâ ederiz. Sonra da buluşmak üzere ayrılırız.

اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ. اٰمٖینَ

219

[Îcâz ile beyân i‘câz-ı Kur’ân ]

Bir zaman rüyada gördüm ki, Eğri Dağ altındayım. Birden o dağ patladı. Dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihânı.

Füc’eten bir adam yanımda peydâ oldu. Dedi ki: Îcâz ile beyân et, icmâl ile îcâz et, bildiğin envâ‘-ı i‘câz-ı Kur’ânı.

Daha rüyada iken ta‘bîrini düşündüm. Dedim: Şuradaki infilâk, beşerde bir inkılâba misâl. İnkılâbda ise elbet hüdâ-yı Furkānî

her tarafta yükselip, hem de hâkim olacak. İ‘câzının beyânı zamanı da gelecek. O sâile cevâben dedim: İ‘câz-ı Kur’ânî,

yedi menâbi‘-i külliyeden tecellî, hem yedi anâsırdan terekküb eder. Birinci Menba‘: Lafzın fesâhatinden, selâset-i lisânı,

nazmın cezâletinden, ma‘nâ belâgatinden, mefhûmların bedâatinden, mazmûnların berâatinden, üslûbların garâbetinden birden tevellüd eden bârika-i beyânı.

Onlarla oldu mümtezic, mizâc-ı i‘câzında acîb bir nakş-ı beyân, garîb bir san‘at-ı lisânî. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı.

İkinci unsur ise: Umûr-u kevniyede gaybî olan esâsât, İlâhî hakāikten, gaybî olan esrârdan gaybî-i âsumânî.

Mâzîde kaybolan, gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvâlden birden tazammun eden bir ilmü’l-guyûb hızânı.

Âlemü’l-guyûb lisânı, şehâdet âlemiyle konuşuyor erkânı. Rumûz ile beyânı, hedef nev‘-i insanî, i‘câzın bir lem‘a-i nûrânî.

Üçüncü menba‘ ise: Beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır. Lafzında, ma‘nâsında, ahkâmda, hem ilminde, makāsıdın mîzânı.

Lafzı tazammun eder pek vâsi‘ ihtimâlât, hem vücûh-u kesîre ki her biri nazar-ı belâgatte müstahsen, Arabiyece sahîh, sırr-ı teşrîi lâyık görüyor ânı.

Ma‘nâsında meşârib-i evliyâ, ezvâk-ı ârifîni, mezâhib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menâhic-i hukemâ o i‘câz-ı beyânı,

birden ihâta etmiş, hem de tazammun etmiş. Delâletinde vüs‘at, ma‘nâsında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydanı.

Ahkâmdaki istîâb şu hârika şerîat ondan olmuş istinbât. Saadet-i dâreynin bütün desâtîrini, bütün esbâb-ı emni,

ictimâî hayâtın bütün revâbıtını, vesâil-i terbiye, hakāik-i ahvâli birden tazammun etmiş onun tarz-ı beyânı.

İlmindeki istiğrâk hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlâhiye, onda merâtib-i delâlât, rumûz ile işârât, sûreler sûrlarında cem‘ etmiştir cinânı.

Makāsıd ve gāyâtta muvâzenet, ıttırâd, fıtrat desâtîrine mutâbakat, ittihâd; tamam mürâât etmiş, hıfzeylemiş mîzânı.

İşte lafzın ihâtasında, ma‘nânın vüs‘atinde, hükmün istîâbında, ilmin istiğrâkında, muvâzene-i gāyâtta câmiiyet-i pür-şânı.

Dördüncü unsur ise: Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakāta derece-i isti‘dâd, rütbe-i kābiliyet nisbetinde ediyor bir ifâza-i nûrânî.

Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşâde. Güyâ her demde, her yerde taze nâzil oluyor o kelâm-ı Rahmânî.

220

İhtiyârlandıkça zaman, Kur’ân da gençleşiyor, rumûzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbâbın perdesini de yırtar o hitâb-ı Yezdânî.

Nûr-u tevhîdi, her dem her âyetten fışkırır, şehâdet perdesini gayb üstünde kaldırır. Ulviyet-i hitâbı, dikkate da‘vet eder o nazar-ı insanı.

Ki o lisân-ı gaybdır, şehâdet âlemiyle bizzât odur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar: Hârika tazeliği bir ihâta-i ummânî.

Te’nîs-i ezhân için akl-ı beşere karşı İlâhî tenezzülât. Tenzîlin üslûbunda tenevvüü, mûnisliğidir mahbûb-u ins ü cânı.

Beşinci menba‘ ise: Nakil ve hikâyâtında, ahbâr-ı sâdıkada esâsî noktalardan hazır müşâhid gibi bir üslûb-u bedî‘-i pür-maânî

naklederek beşeri onunla îkāz eder. Menkūlâtı şunlardır: Ahbâr-ı evvelîni, ahvâl-i âhirîni, esrâr-ı cehennem ve cinânı,

hakāik-i gaybiye, hem esrâr-ı şehâdet, serâir-i İlâhî, revâbıt-ı kevniyeye dâir hikâyâtıdır hikâyet-i ıyânî.

Ki ne vâki‘ reddeylemiş, ne mantık tekzîb etmiş. Mantık kabûl etmezse, red de bile edemez. Semâvî kitapların ki matmah-ı cihânî,

ittifâkî noktalarda musaddıkāne nakleder, ihtilâfî yerlerinde musahhihâne bahseder. Böyle naklî umûrlar bir Ümmî asm'den sudûru hârika-i zamanî.

Altıncı unsur ise: Mutazammın ve müessis olmuş Dîn-i İslâm’a. İslâmiyet misline ne mâzî muktedirdir, ne müstakbel muktedir, araştırsan zaman ile mekânı.

Arzımızı senevî, yevmî dâiresinde şu hayt-ı semâvîdir, tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş, bırakmıyor isyanı.

Yedinci menba‘ ise: Şu altı menba‘dan çıkan envâr-ı sitte, birden eder imtizâc. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vâsıta-i nûrânî.

Şundan çıkan bir zevktir, zevk-i i‘câz bilinir, ta‘bîrine lisânımız yetişmez. Fikir dahi kāsırdır, görünür de tutulmaz o nücûm-u âsumânî.

On üç asır müddette meylü’t-tahaddî varmış Kur’ân’ın a‘dâsında. Şevk-i taklîd uyanmış Kur’ân’ın ahbâbında. İşte i‘câzın bir burhânı.

Şu iki meyl-i şedîdle yazılmıştır, meydanda milyonlarla kütüb-ü Arabiye, gelmiştir kütübhâne-i vücûda. Onlar ile tenzîli, düşerse bir mîzânı,

muvâzene edilse, değil dânâ-yı bîmüdânî, hatta en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumânî.

Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise ya umumdan aşağı; bu ise bilbedâhe ma‘lûm olmuş butlânı.

Öyle ise umûmun fevkındedir. Mazmûnları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş, kendine da‘vet etmiş ervâhıyla ezhânı.

Beşer onda tasarruf, kendine de mal etmiş. Onun mazmûnlarıyla yine Kur’ân’a karşı çıkmamış. Hiç bir zaman çıkamaz, geçti zaman-ı imtihânı.

Sâir kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz. Zîrâ yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzûlü, müteferrik, mütekātı‘ bir hikmet-i Rabbânî.

Esbâb-ı nüzûlü muhtelif, mütebâyin. Bir maddede es’ile mütekerrir, mütefâvit. Hâdisât-ı ahkâmı müteaddid, mütegāyir. Muhtelif, mütefârık nüzûlünün ezmânı.

Hâlât-ı telakkîsi mütenevvi‘, mütehâlif. Aksâm-ı muhâtabı müteaddid, mütebâid. Gāyât-ı irşâdında mütederric, mütefâvit. Şu esaslara müstenid binâî, hem beyânî.

221

Cevâbî, hem hitâbî. Bununla da beraber selâset ve selâmet, tenâsüb ve tesânüd kemâlini göstermiş. İşte onun şâhidi, fenn-i beyân-ı maânî.

Kur’ân’da bir hâssa var, başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sâhib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun; uslûb, âyîne-i insanî.

Kur’ân ise, zâhiren o nebî muhâtabı gösterir. Muhâtab, sâhib-i kelâma perde. Zîrâ bir Vâcibü’l-Vücûd ki bînefâd ve bînihâyet hitâb ve kelimâtı,

lâyuhad muhâtabînine ezelden tâ ebede birden teveccüh etmiş. Tekellüm de ediyor. Şöyle mahdûd kelâmın arkasında, Ezel Ebed Sultânı.

Yalnız bir lem‘a-i tecellîsi kābildir sıkışması. Eğer bütün o bînihâyet kelimât def‘aten dinlemesi dâire-i imkânda olsa idi, bir mekânı

yâhûd bütün muhâtabîni zerrât-ı kâinât sûretinde tek bir kulak olsa idi, o üzn-ü cihânî, hem bir nûr-u îmânî, hem bir hads-i vicdânî,

belki kelâm-ı bînihâyet arkasında ya içinde, bînihâyet celâl-i azameti içinde o haşmet-i sübhânî görürdü timsâlini.

Demek tenzîlin esâlîbinde tenevvü‘, İlâhî tenezzülât, tecellî-i esmâ-yı sıfâttır ki, kelâmın arkasında görüyor onu bir nazar-ı îmânî.

Her adam diyebilir: Şems, benim için yakılmış, evim olan dünyada. Şu aynada güneş bana tebessüm eder, bakıyor o ayn-ı âsûmânî.

Allâh, eğer şuûru ona, hem de sözü verse idi, o nâzenîn semâ benimle konuşurdu. Ayna da olurdu vâsıta-i beyânı.

İnhisâr-ı zihniyet ona bu hakkı verir. Hem dahi diyebilir: Rabbim benimle konuşur. Kelâmın arkasında görüyorum, îmânla bir Rahmân-ı Nûrânî.

Bütün zîruh, hem de bütün kâinât birden böyle derler. Zîrâ onda tezâhum yoktur. İnhisâr da olamaz. O sermedîdir, lâ-mekânî.

Ey sâil-i misâlî Sen ki îcâz istedin, ben de işâret ettim. Eğer tafsîl istersen, haddimin hâricinde. Sinek seyretmez âsumânı.

Zîrâ o kırk envâ‘-ı i‘câzından yalnız bir tekini ki, cezâlet-i nazmîdir, İşârâtü’l-İ‘câz’da sıkışmadı tibyânı.

Yüz sahîfe tefsîrim ona kâfî gelmedi. Senin gibi rûhânî ilhâmları ziyâde, ben istiyorum senden tafsîl ile beyânı.

اولاشماز دَسْتِ اَدَبِ غَرْبِ هَوَسْبَارِ هَوَاكَارِ دَهَادَارْ

دَأْبِ اَدَبْ أَبَدْ مُدَّتْ قُرْآنِ ضِیَابَارِ شِفَاكَارِ هُدٰی دَارْ

Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnûd eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefîhçe bir tabiat sâhibine hoş gelmez.

Onları eğlendirmez. Bu hikmete binâen, bir zevk-i süflî, sefîh, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk-i rûhîyi bilmez.

Avrupa’dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyât, romanvârî nazarla, Kur’ân’da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-yı haşmeti göremez, hem tadamaz.

Kendindeki mihengi ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydân-ı cevelân; onlar içinde gezer, hâricine çıkamaz.

Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvîr-i hakîkat. İşte yabânî edebse, hamâset noktasında hakperestliği etmez.

222

Belki zâlim nev‘-i beşerin gaddârlıklarını alkışlamakla kuvvetperestlik hissini telkîn eder. Hüsün ve aşk noktasında aşk-ı hakîkî bilmez.

Şehvet-engîz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvîr-i hakîkat maddesinde, kâinâta san‘at-ı İlâhî sûretinde bakmaz.

Bir sıbga-i Rahmânî sûretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvîr ediyor. Hem ondan da çıkamaz.

Ânın için telkîni, aşk-ı tabîat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir. Ondan ucuzca kendini kurtaramaz.

Yine ondan gelen dalâletten neş’et eden rûhun ızdırâbâtına, o edebsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim, hakîkî fâide vermez.

Tek bir ilacı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvât. Meyyit hayat veremez.

Hem tiyatro gibi tenâsühvârî, mâzî denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi‘ romanlarıyla hiç de utanmaz.

Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.

Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kārie ihtâr eder. Zâhiren der: Sefâhet fenâdır, insanlara yakışmaz.

Netice-i muzırrayı gösterir. Hâlbuki sefâhete öyle müşevvikāne bir tasvîri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.

İştihâyı kabartır, hevesi tehyîc eder, his daha söz dinlemez. Kur’ân’daki edebse, hevâyı karıştırmaz.

Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemâlperestlik zevki, hakîkatperestlik şevki verir, hem de aldatmaz.

Kâinâta tabiat cihetinde bakmıyor, belki bir san‘at-ı İlâhî, bir sıbga-i Rahmânî noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz.

Ma‘rifet-i Sâni‘in nûrunu telkîn eder, her şeyde âyetini gösterir. Her ikisi rikkatli bir hüzün de veriyor, fakat birbirine benzemez.

Avrupazâde edebse, fakdü’l-ahbâbdan, sâhibsizlikten neş’et eden gamlı bir hüznü veriyor, ulvî hüznü veremez.

Zîrâ sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemâne aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdâr, âlemi bir vahşetzâr tanır, başka çeşit göstermez.

O sûrette gösterir, hem de mahzûnu tutar, sâhibsiz de olarak yabânîler içinde koyar, ümîd bırakmaz.

Kendine verdiği şu hissî heyecanla git gide ilhâda kadar gider, ta‘tîle kadar yol verir, dönmesi müşkil olur, belki daha dönemez.

Kur’ân’ın edebiyse, öyle bir hüznü verir ki, âşıkāne hüzündür, yetîmâne değildir. Firâku’l-ahbâbdan gelir, fakdü’l-ahbâbdan gelmez.

Kâinâtta nazarı, kör tabiat yerine, şuûrlu, hem rahmetli bir san‘at-ı İlâhî, onun medâr-ı bahsi, tabiattan bahsetmez.

Kör kuvvetin yerine, inâyetli, hikmetli bir kudret-i İlâhî ona medâr-ı beyân. Onun için, kâinât vahşetzâr sûreti giymez.

Belki muhâtab-ı mahzûnun nazarında oluyor bir cem‘iyet-i ahbâb. Her tarafta tecâvüb, her cânibde tahabbüb, ona sıkıntı vermez.

223

Her köşede istînâs, o cem‘iyet içinde mahzûnu vaz‘ ediyor bir hüzn-ü müştâkāne, bir hiss-i ulvî verir, gamlı bir hüznü vermez.

İkisi birer şevki de verir. O yabânî edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit, rûha ferah veremez.

Kur’ân’ın şevki ise, rûh düşer heyecana, şevk-i maâlî verir. İşte bu sırra binâen Şerîat-ı Ahmediye asm lehviyâtı istemez.

Bazı âlât-ı lehvi tahrîm edip, bir kısmı helâl diye izin verip, demek hüzn-ü Kur’ânî veya şevk-i tenzîlî veren âlet zarar vermez.

Eğer hüzn-ü yetîmî veya şevk-i nefsânî verse, âlet harâmdır. Değişir eşhâsa göre, herkes birbirine benzemez.

Risâle-i Nûr’un : Habbe zeylinin bir fıkrasıdır. İsterseniz onun tercümesini yazarsınız.

اِعْلَمْ اَنَّ مِنْ لَطَٓائِفِ اِعْجَازِ الْقُرْاٰنِ وَمِنْ دَلَٓائِلِ اَنَّهُ رَحْمَةٌ عَٓامَّةٌ لِلْكَٓافَّةِ اَنَّهُ كَمَٓا اَنَّ لِكُلِّ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِ عَالَمٌ یَخُصُّهُ كَذٰلِكَ لِكُلٍّ بِاعْتِبَارِ مَشْرَبِهٖ مِنَ الْقُرْاٰنِ قُرْاٰنٌ یَخُصُّهُ وَیُرَبّٖیهِ وَیُدَاوٖیهِ وَمِنْ مَزَایَا لُطْفِ اِرْشَادِهٖٓ اَنَّ اٰیَاتِهٖ مَعَ كَمَالِ الاِنْسِجَامِ وَغَایَةِ الاِرْتِبَاطِ وَتَمَامِ الاِتِّصَالِ بَیْنَهَا یَتَیَسَّرُ لِكُلِّ اَحَدٍ اَنْ یَأْخُذَ مِنَ السُّوَرِ الْمُتَعَدِّدَةِ اٰیَاتٍ مُتَفَرِّقَةً لِهِدَایَتِهٖ وَشِفَٓائِهٖ كَمَٓا اَخَذَهَا عُمُومُ اَهْلِ الْمَشَارِبِ وَاَهْلِ الْعُلُومِ Hâşiyeفَبَیْنَمَا تَرَاهَٓا اَشْتَاتًا بِاعْتِبَارِ الْمَنَازِلِ وَالنُّزُولِ اِذَا تَرَاهَا قَدْصَارَتْ كَقِلَادَةٍ مُنَظَّمَةٍ ائْتَلَفَتْ مَعَ اِخْوَانِهِ الْجَدٖیدَةِ فَلَا بِالْفَصْلِ مِنَ الْاَصْلِ تَنْتَقِصُ وَلَا بِالْوَصْلِ بِالْاٰیَاتِ الْاُخَرِ تَسْتَوْحِشُ فَهٰذَا السِّرُّ یُشٖیرُ اِلٰٓی اَنَّ لِاَكْثَرِ الْاٰیَاتِ الْفُرْقَانِیَّةِ مَعَ سَٓائِرِ الْاٰیَاتِ مُنَاسَبَاتٌ دَقٖیقَةٌ یَجُوزُ ذِكْرُهَا مَعَهَا وَاتِّصَالُهَابِهَا; فَكَمَٓا اَنَّ سُورَةَ الْاِخْلَاصِ اشْتَمَلَتْ عَلٰی ثَلَاثٖینَ سُورَةً بِضَمِّ جُمَلِهَا بَعْضٌ اِلٰی بَعْضٍ دَلٖیلاً وَنَتٖیجَةً كَمَا ذُكِرَ فٖی لَمَعَاتٍ فٖی صَحٖیفَةِ ٣٩كَذٰلِكَ الْقُرْاٰنُ الْكُلِّیُّ الْجُزْئِیُّ وَالنَّوْعُ الْمُنْحَصِرُ فِی الشَّخْصِ یَشْتَمِلُ بِجَامِعِیَّةِ الْاٰیَاتِ لِلْمَعَانِی الْمُتَعَدِّدَةِ وَبِمُنَاسَبَةِ الْكُلِّ لِلْكُلِّ یَحْتَوٖی عَلٰٓی اُلُوفِ اُلُوفِ قُرْاٰنٍ فٖی نَفْسِ الْقُرْاٰنِ فَلِكُلِّ ذٖی حَقٖیقَةٍ فٖیهِ كِتَابٌ یَخُصُّهُ وَمَنِ اتَّبَعَهُ

اَللّٰهُمَّ یَامُنْزِلَ الْقُرْاٰنِ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ مُونِسًا لٖی وَلِطَلَبَةِ رَسَٓائِلِ النُّورِ فٖی حَیَاتِنَا وَبَعْدَ مَمَاتِنَا وَنُورًا فٖی قَلْبٖی وَقُلُوبِهِمْ وَقَبْرٖی وَقُبُورِهِمْ اٰمٖینَ

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ عَلَیْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ

224

[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ]

اَلْحَمْدُ للّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ

[Tevhîdin iki burhân-ı muazzamı ve Sûre-i İhlâs’ın bir nükte-i i‘câziyesi]

Şu kâinât tamamıyla bir burhân-ı muazzamdır. Lisân-ı gayb şehâdetle müsebbihtir, muvahhiddir. Evet, tevhîd-i Rahmânla, büyük bir sesle zâkirdir ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُو.

Bütün zerrât-ı hüceyrâtı, bütün erkân ve a‘zâsı birer lisân-ı zâkirdir. O büyük sesle beraber der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

O dillerde tenevvü‘ var. O seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

Bu bir insan-ı ekberdir, büyük sesle eder zikri. Bütün eczâsı, zerrâtı küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

Şu âlem halka-i zikri içinde okuyor aşrı, şu Kur’ân maşrık-ı nûru, bütün zîruh eder fikri ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

Bu Furkān-ı Celîlüşşân, o tevhîde nâtık burhân, bütün âyât sâdık lisân, şuââtı bârika-i îmân, beraber der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkān’ın sînesine, derinden tâ derine sarîhan işitirsin, semâvî bir sadâ der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

O sestir gayeten ulvî, nihâyet derecede ciddî, hakîkî pek samîmî, hem nihâyet mûnis ve mukni‘ ve burhânla mücehhezdir, mükerrer der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

Şu burhân-ı münevverde cihât-ı sittesi şeffaf. Ki üstünde münakkaştır müzehher sikke-i i‘câz içinde parlayan nûr-u hidâyet, der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

Evet, altında nesc olmuş mühefhef mantık ve burhân, sağında aklı istintâk, mürefref her taraf, ezhân صَدَقْتَ der ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

Yemîn olan şimâlinde eder vicdânı istişhâd, emâmında hüsn-ü hayırdır, hedefinde saâdettir. Onun miftâhıdır her dem ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

Emâm olan verâsında ona mesned semâvîdir ki vahy-i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdârdır, bürûcunda tecellîdâr ki: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

Evet, vesvese-i sârık, bâvehim şübhe-i târık, ne haddi var ki o mârık girebilsin bu bârik kasra, hem şârık ki sûr-u sûreler şâhik. Her kelime bir melek-i nâtık ki لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ.

O Kur’ân-ı Azîmüşşân nasıl bir bahr-i tevhîddir, bir tek katre, misâl için bir tek sûre, fakat kısa bir tek remzi, nihâyetsiz rumûzundan,

bütün envâ‘-ı şirki reddeder. Hem de yedi envâ‘-ı tevhîdi eder isbat. Üçü menfî, üçü müsbet, şu altı cümlede birden.

225

Birinci cümle: قُلْ هُوَ karînesiz işârettir. Demek ıtlâkla ta‘yîndir. O ta‘yînde taayyün var. Ey لَا هُوَ اِلَّا هُوَ.

Şu tevhîd-i şuhûda bir işârettir. Hakîkatbîn nazar, tevhîde müstağrak olursa der ki: لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ.

İkinci cümle: اللّٰهُ اَحَدٌ dir. Ki tevhîd-i ulûhiyete tasrîhtir. Hakîkat, hak lisânı der ki: لَا مَعْبُودَ اِلَّا هُوَ.

Üçüncü cümle: اللّٰهُ الصَّمَدُ dir. İki cevher-i tevhîde sadeftir. Birinci dürrü, tevhîd-i rubûbiyet. Evet, nizâm-ı kevn lisânı der ki: لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ.

İkinci dürrü, tevhîd-i kayyûmiyet. Evet, serâser kâinâtta, vücûd ve hem bekāda müessire ihtiyâç lisânı der ki: لَا قَیُّومَ اِلَّا هُوَ.

Dördüncü: لَمْ یَلِدْ dir. Bir tevhîd-i celâlî müstetirdir, envâ‘-ı şirki reddeder. Küfrü keser bî-iştibâh.

Yani tagayyür, ya tenâsül, ya tecezzî eden elbet, ne hâliktır, ne kayyûmdur, ne ilâh.

Veled fikri, tevellüd küfrünü لَمْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrâh.

Ki Îsâ as, ya Üzeyr’in as, ya melâik, ya ukūlün tevellüd şirki meydan alıyor nev‘-i beşerde gâh bâ-gâh.

Beşincisi: وَلَمْ یُولَدْ Bir tevhîd-i sermedî işareti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa, olmaz İlâh.

Yani ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinâta penâh.

Esbâbperestî, nücûmperestlik, sanemperestî, tabiatperestlik şirkin birer nev‘idir, dalâlette birer çâh.

Altıncı: وَلَمْ یَكُنْ Bir tevhîd-i câmi‘dir. Ne zâtında nazîri, ne ef‘âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi لم lafzına nazargâh.

Şu altı cümle ma‘nen birbirine netice, hem birbirinin burhânı, müselseldir berâhîn, mürettebdir netâic şu sûrede karargâh.

Demek şu Sûre-i İhlâs’da, kendi mikdâr-ı kāmetinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderic, bu bunlara sehergâh.

لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ

Saîdü’n-Nûrsî

226

[110]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu parça hem lâhikaya, hem İ‘câz-ı Kur’ân’ın âhirine yazılacak. Birkaç gün sonra ehemmiyetli bir parçayı da göndereceğiz.

Mübârek Ramazân’ın Leyle-i Kadir sırrıyla, seksen üç sene bir ömr-ü ma‘nevî kazandırması sırr-ı hikmetiyle ve Risâle-i Nûr şâkirdlerindeki sırr-ı ihlâsla, tesânüd ve iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûruyla her bir sâdık şâkird, o fevkalâde ma‘nevî kazancı elde edeceğine gāyet kuvvetli bir delîli budur ki: Bu dâire içinde kırk bin, belki yüz bin hâlis, hakîkî mü’minlerin içinde hakîkat-i Leyle-i Kadri elde edecek bir, iki, on, yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimâli kavîdir.

Sırr-ı ihlâs ile ve iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûrunun sırrıyla biz ve siz bu hakîkate müteveccihen, bu Ramazân-ı Şerîf’de her birimiz umûmun hesabına ve umûm arkadaşları içinde kendini farz edip, nûn-u mütekellim-i maal-gayr, yani dâimâ اَجِرْنَا وَارْحَمْنَا وَاغْفِرْلَنَا وَوَفِّقْنَا وَاهْدِنَا وَاجْعَلْ لَیْلَةَ الْقَدْرِ فٖی هٰذَا الرَّمَضَانَ خَیْرًا فٖی حَقِّنَا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ gibi kelimelerde, نَا içinde umûm kardeşleri niyet etmektir. Ve bilhassa en zayıf olan bu kardeşinizi, ağır vazîfesinde, o husûsî niyetle yardım etmektir.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç