KASTAMONU LÂHİKASI

169

[ 87 ]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, sâdık, hâlis, muhlis kardeşlerim,

Dört-beş kardeşime âit birer kısacık konuşacağım. Birincisi Medrese-i nûriyenin mürşidi, müessisi ve müdebbiri Hacı Hâfız kardeşimizin bu def‘a üçüncü olarak bir teberrükünü gördük. Barla’da iken, tatlı lokmaların kerâmetli, acîb bereketi ve Isparta’da İktisâd Risâlesi’ni tatlılaştıran iki buçuk okka balın hârika bir hâdiseye sebebiyet vermesi Hâşiye, bu üçüncü def‘a da, bin mübârek ve ma‘sûm hâtırlarını ve iltifâtlarını temsîl eden ve parçalanmayan bir hediyeyi göndermiş. Altmış senelik bir kāide-i hayatiyemi, o bin hâtırın hâtırı için, o kaidemin hâtırını kırdım. Şahsıma değil, belki talebelere sarf etmek niyetiyle Risâle-i Nûr hesabına onun altınını kabûl ettik.

İkincisi: Âtıf Hasan’ın hakîkaten fevkalâde yazdığı tevâfuklu Mu‘cizât-ı Kur’âniye’yi o gittikten sonra temâşâ ettim. Elimden gelse idi, her bir yaprağına mukābil bir lira verecektim. İnşâallâh o nüsha ile binler adam istifâde edip, onun hayat-ı bâkiyesine bir çeşme hükmünde vâridât verecek. Husrev’in ve kahraman Tâhirî’nin bir üçüncüsü oluyor.

Üçüncüsü: Risâle-i Nûr’un eski ve ehemmiyetli ve çalışkan bir şâkirdi olan Kâtib Osmân’ın sâdık ve hikmetli rüyası ve mutâbık ta‘bîri, onları müferrah ettiği gibi, bizleri de mesrûr eyledi. Ve o mektûbuyla, merâk ettiğim şeyleri ve Husrev ve Rüşdü, Hâfız Alî, Zühdü Bedevî, Nûrî ve Nûr fabrikası sâhibi, Tâhirîler, mübârekler hey’eti, medrese-i nûriye ve ümmî ihtiyârlar ve ma‘sûm çocuklar, umumlarının selâmlarını yazıyor.

170

Dördüncüsü: Aliköy'ünde Ali’lerin dördüncüsü ümmî Ali’nin mektûbu, bizleri derince mesrûr eyledi. Gerçi kalemi ümmî kalemidir, fakat himmeti ve gayreti kahraman Ali’lerin gayretleri, himmetleri nev‘indendir. Beş-altı ayda altmış çocuğu okutmasıyla, Risâle-i Nûr’u öğretmesiyle ve o köyde böyle nûra sarılmasıyla Aliköy’ü dahi, Sava ve Kuleönü ve İslâm ve Ağras köyleri gibi Nûrs karyesiyle beraber emvâtı dahi ma‘nevî kazanca girecek.

Beşincisi: Hacılar-ı Kebîr köyünden çobanların yüzünü ak eden çoban Hasan’ın mektûbu, çok çalışkan ve fedâkâr Marangoz Ahmed’den tam ders alan ve Risâle-i Nûr’a ihlâs ve iştiyâkları câzibesiyle Risâle-i Nûr kerâmetkârâne onlara konuşması ve Topal Ahmed’in altmış-yetmiş çocukları okutmasıyla ve Risâle-i Nûr’un fedâkâr şâkirdleri olan oradaki âhiret hemşîrelerimizin evvelce Marangoz Ahmed’in ihbârıyla Risâle-i Nûr’un yardımına koştukları gibi, yetîm çocuklara da birer kelâm-ı kadîm almaları, bizler ve buradaki Risâle-i Nûr şâkirdleri olan hanımlara ulvî bir sürûr ve derince bir sevinç verdi ve verecek. Onların hâtırları için bugünden i‘tibâren Hacılar-ı Kebîr köyü, aynen Aliköy’ü gibi Nûrs köyüne arkadaş olacak.

Bu havâlîde dahi, belki çok yerlerde, sizin fa‘âliyetinizden şevke gelip Risâle-i Nûr ziyâde tevessü‘ ettiğinden, ehl-i dünyâyı düşündürüyor, nazar-ı dikkati celb ettiriyor. Bazı ufak tefek ilişmek de ondan ileri geliyor. İhtiyât her vakitte olduğu gibi yine lâzımdır. Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh iki def‘a سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesi, Risâle-i Nûr perde altında tenevvür ve tenvîr eder diye işâret ediyor. Mümkün olduğu kadar geçici rüzgârlara ehemmiyet vermeyiniz, bakmayınız. Zâten mâbeyninizde samîmî tesânüd ve meşveret-i şer‘iye, sizi öyle şeylerden muhâfaza eder. İçinizdeki şahs-ı ma‘nevînin fikrini, o meşveretle bildirir.

Kardeşiniz ve sizinle dünyada, berzahta, âhirette müteşekkirâne iftihâr eden ve edecek hizmet-i Kur’âniyede arkadaşınız

Saîdü’n-Nûrsî

171

[88]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu yeni hâdise-i taarruziyeden müteessir olmayınız. Çünki mükerrer tecrübelerle Risâle-i Nûr inâyet altındadır. Hiç bir tâife, şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkatle kurtulan olmamış.

Hem geçen Ramazân’daki hastalığım ve Eskişehir’deki musîbetimiz gibi çok vâkıalarla, zâhirî sıkıntılı, meşakkatli hâlât altında Risâle-i Nûr’un fâidesine olarak inkişâfâtı ve daha te’sîrli fütûhâtı görülmüş. İnşâallâh bu sıkıntılı hâdise dahi, münâfıkların aks-i maksûduyla, Risâle-i Nûr’un fütûhâtını başka bir mecrâda teshîle vesîle olur.

Beşinci Şuâ‘, yirmi beş sene evvel mesâili yazılan, yalnız bir-iki sahîfe tatbîkāt ilâve edilip Şuâ‘lar'a giren Beşinci Şuâ‘ ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda da bir hikmet var. Belki onlara, kendi mesleklerini bildirmek ve cehenneme gidenin mâhiyetini bilmek için, fevkalâde, iktidâr hâricinde bir kazâ-yı İlâhîdir, diye Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine ve inâyetine ve hıfzına i‘timâd edip merâk etmeyiniz.

Hem siz, hem onlar bilsinler ki, sadaka belâyı def‘ ettiği gibi; Risâle-i Nûr Anadolu’dan, hususan Isparta, Kastamonu’dan âfât-ı semâviye ve arziyenin def‘ ve ref‘ine vesîledir. Evet, Sabrî’nin یَٓا اَرْضُ ابْلَعٖی ilâ وَاسْتَوَتْ عَلَی الْجُودِیِّ âyetinden istihrâc ettiği ma‘nâ, haktır ve mutâbıktır.

Evet, Risâle-i Nûr, Sefîne-i Nûh gibi Anadolu’yu Cebel-i Cûdî hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tufanından kurtulmasına bir sebebdir. Çünki zaaf-ı îmândan gelen tuğyân, ekser musîbet-i âmmeyi celb ettiği gibi; îmânı fevkalâde kuvvetlendiren Risâle-i Nûr, o musîbet-i âmmeyi dâiresinin hâricine bırakmaya rahmet-i İlâhiye tarafından vesîle oldu. Bu ehl-i dünyâ, bu Anadolu halkı Risâle-i Nûr’a girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler, yakında bekleyen yangınlar, tûfânlar, zelzeleler ve tâûnların istîlâsına uğrayacaklarını düşünsünler,

172

akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da lüzûmsuz bir hâlde bu derece âhiretimize karışmalarında, onlara felâket getirmek ihtimâli kavîdir.

İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdisenizle beraber, şimdi yanımdaki Feyzî ile Emîn, bütün bana temas eden dostlar şâhiddirler ki, bu sekiz ay zarfında bir tek def‘a ne harb-i umûmîyi, ne siyâseti sormamışım. Ve odamdan işitilebilen radyoyu da üç senedir dinlemedim. Hâlbuki benim, binler adam kadar dünyaya bakmak münâsebet var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmâna tecâvüz eder. Onları Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyoruz. Hem ehl-i siyâsete hiç münâsebetimiz olmadığı hâlde, kat‘î bilsinler ki, bu memlekette, bu asırda, milleti anarşilikten, tereddî ve tedennî-i mutlakadan kurtaracak yegâne çâresi, Risâle-i Nûr’un esâsâtıdır.

Bu hâdisede sıkıntı çeken ma‘sûmlar ve üstâdları bilsinler ki, ağır şerâit altında bir sâat nöbet, bir sene ibâdet ve hakîkî tefekkür-ü îmâniye ile bir saati, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşâallâh onların sıkıntıları da öyle sevâba medâr olur. Onlar da, merâk ve teessürle değil, ferah ve sürûrla karşılamalı. Fakat Hazret-i Alî’nin ra iki def‘a سِرًّا بَیَانَةً سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binâen, biz her vakit tam ihtiyât ve tam sakınmak vaz‘iyetini muhâfaza etmekle mükellefiz.

Risâle-i Nûr’un mensûbları, şuûr ve ihtiyârları hâricinde birbiriyle münâsebetdâr, birbirinin hâdiseleriyle alâkadâr olduğuna bir delîl de, bugünlerde oldu. Şöyle ki:

Oradaki hâdisenin vukūundan bugüne kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaz‘iyetleri, ehemmiyetli bir hâdise yüzünden değişmiş gibi, çekinmek ve münâfıkların nazarını kendilerine ve bizlere celb etmemek için bir tevakkuf devresi geçti. Ben de hayret ediyordum. Hem Nazîf gibi birkaç zâtın rüyalarının ta‘bîrleri, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.

Umûm kardeşlerimize birer birer ve bilhassa musîbetzedelere selâm ve duâ ediyoruz. Cenâb-ı Hakk onları çabuk kurtarıp vazîfelerinin başına göndersin. Âmîn.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

173

[89]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ الْقُرْاٰنِ وَحُرُوفَاتِهَا

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede kuvvetli, fa‘âl ve sebâtkâr arkadaşlarım,

Bugünlerde benimle altı adam, başta Marangoz Ahmed, âhirinde ben, ma‘nevî ihtâra binâen birer mes’eleye medâr olmuşuz.

Birincisi: Fa‘âl, cidden çalışkan, Risâle-i Nûr ve medrese-i nûriye talebelerinden Marangoz Ahmed’in mektûbunda, Eşref nâmında on yaşında bir ma‘sûm çocuğun köyünü, malını terk edip, iki gün mesâfeden gelip, hiç yazı yazmadığı hâlde, on gün zarfında Risâle-i Nûr’u yazmaya muvaffak olması, Risâle-i Nûr’un bir kerâmeti olduğu gibi, medrese-i nûriyenin de hârika bir çiçeğidir deniliyor.

Evet, biz de deriz ki: Maddî bir kışta, güzel çiçeklerin açılmasıyla hârika-i kudret olduğu gibi, bu asrın ma‘nevî ve dehşetli kışında, Sava karyesinin, yani Sava şeceresi bin güzel çiçekler ve cennet meyveleri açması ve Isparta memleket bahçesi, binler gül-ü Muhammedî Aleyhisselâtü Vesselâm çiçekleri açması, elbette hârika bir mu‘cize-i rahmet ve bu memlekete hârika bir kerâmet-i inâyet-i Rabbâniye ve Risâle-i Nûr talebelerine hârikulâde bir ikrâm-ı İlâhîdir diye i‘tikād edip, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükrederiz. Ve her biri sadberk Hâşiyeolarak Marangoz Ahmed’in mektûbunda, Darıviran köyünün eski zamanın çalışkan talebelerini andıran fedâkâr talebeler, bizi ve eski zaman talebelerini tahassürle yâd eden medreseden yetişme Risâle-i Nûr talebelerine derin bir sürûr verdi. Medrese-i nûriyenin hanımlar talebeleri, evrâd-ı Kur’âniye ile duâlarıyla, evrâdlarıyla çalışkan kalemlere ma‘nevî yardımları çok güzeldir. Bu havâlîde hanımlara da tam bir ders olur. Cenâb-ı Hakk onlardan ve o medresenin umûm talebelerinden ve üstâdlarından ebeden râzı olsun.

Ahmed’in rüyası çok mübârek ve güzeldir. Hazret-i Îsâ’nın as kuvvetli sadâsını işitmek, Îsevîlerden kuvvetli bir imdâd Hizbü’l-Kur’ân’a iltihâk etmeye işâret olabilir.

174

İkinci Adam ve Mes’elesi: Risâle-i Nûr talebelerinden bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: Bende unutkanlık hastalığı tezâyüd ediyor, ne yapayım? Ben de dedim: Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünki rivâyette vardır. İmâm-ı Şâfiî’nin ra dediği gibi, haram nazar, nisyân verir.

Evet, ehl-i İslâmda, nazar-ı harâm ziyâdeleştikçe, hevesât-ı nefsâniye heyecana gelip, vücûdunda sû’-i isti‘mâlât ile israfa girer. Haftada birkaç def‘a gusle mecbûr olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir.

Evet, bu asırda açık-saçıklık yüzünden, hususan bu memâlik-i hârrede o sû’-i nazardan sû’-i isti‘mâlât, umûmî bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes, cüz’î küllî o şekvâdadır. İşte, bu umûmî hastalığın tezâyüdüyle, hadîs-i şerîfin verdiği müdhiş bir haberin te’vîli ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki: Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur’ân nez‘ ediliyor, çıkıyor, unutuluyor. Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz-ı Kur’âna bu sû’-i nazarla bazılarda sed çekilecek. O hadîsin te’vîlini gösterecek. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ

Üçüncü Adam ve Mes’elesi: Bizlerle pek çok alâkadâr bir zât, çok def‘a dehşetli şekvâ ediyor ki: Ben adam olamıyorum. Gittikçe fenâlaşıyorum. Ma‘nevî hizmetlerimin netîcelerini göremiyorum diye meded istiyor. Ona yazıyoruz ki: Bu dünya dâru’l-hizmettir. Ücret almak yeri değildir. A‘mâl-i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nûrları berzahta, âhirettedir. O bâkî meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi‘ etmek demektir. O amel-i sâlihin ihlâsı kırılır, nûru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse, teşvîk için verildiğini düşünüp şükreder.

Evet, bu asırda, bir-iki mektûbda beyân edildiği gibi, o derece hayât-ı dünyeviye damarına dokunmuş ve yaralamış ve heyecana getirmiş ki, mübârek ihtiyâr ve hoca ve ehl-i salâhat olan bir zât dahi, dünyada bir nevi‘ hayât-ı uhreviye ezvâkını istiyor. Birinci derecede, dünyada zevk-i hayat, onda hükmediyor.

Dördüncüsü: Bizimle alâkadâr bir zât, pek çokların şekvâ ettikleri gibi, eskiden şiddetli bir tarîkatte okuduğu evrâdındaki zevk ve şevkini kaybettiğini ve sıkıntı ve uyku galebe ettiğini müteessifâne şekvâ etti. Ona dedik:

175

Maddî hava bozulduğu vakit, nasıl ki sıkıntı veriyor. Asabî sînelerde inkıbâz hâli başlıyor. Öyle de, bazen ma‘nevî hava bozuluyor. Hususan ma‘neviyâttan yabânîleşmiş bu asırda; ve bilhassa hevesât ve müştehiyât-ı nefsâniyeyi taammüm etmiş memleketlerde; ve hususan şuhûr-u Muharreme ve şuhûr-u mübârekede ma‘nevî havayı tasfiye eden âlem-i İslâm’ın intibâh ve teveccüh-ü umûmîsi, o mübârek şuhûrun gitmesiyle tevakkuf etmesinden fırsat bulup, havayı bozan dalâletlerin te’sîrleri zamanında; ve bilhassa kış tazyîkātı altında, bir derece hayât-ı dünyeviye ve hevesât-ı nefsâniyenin tasallutlarının noksâniyetinden, ehl-i İslâm ve ehl-i îmâna, hayat-ı uhreviyeye çalışmak iştiyâkı, baharın gelmesiyle hayât-ı dünyeviyenin ve hevesât-ı nefsâniyenin inkişâfıyla o iştiyâk-ı uhreviyeyi gizlemesi ânında elbette böyle kudsî evrâdlarda zevk, şevk yerinde, esnemek ve fütûr gelir.

Fakat, mâdem خَیْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla, meşakkatli, külfetli, zevksiz, sıkıntılı a‘mâl-i sâliha ve umûr-u hayriye daha kıymetli, daha sevablıdır. O sıkıntıda, o meşakkatteki ziyâde sevâbı ve makbûliyeti düşünüp, sabır içinde mesrûrâne şükretmek gerektir.

Beşincisi: Risâle-i Nûr’un bir talebesi, Risâle-i Nûr’a çalışamadığının bir sebebi, derd-i maîşetin ziyâdeleşmesi olduğunu söyledi. Biz de ona dedik: Risâle-i Nûr’a çalışmadığın için derd-i maîşet sana şiddetlendi. Çünki bu havâlîde her talebe i‘tirâf ediyor ve ben de ediyorum ki, Risâle-i Nûr’a çalıştıkça, yaşamakta kolaylık ve kalbde ferahlık ve maîşette suhûlet görüyoruz.

Altıncısı: Bu bîçâre Saîd’dir. Herkes arzu ettiği ve istediği ve ferahla kabûl ettiği şahsına karşı hürmet ve muhabbet ve sohbet, fakat Risâle-i Nûr’a taalluk eden noktalar hâricinde bana ağır geliyor, beni sıkıyor, müteessir ediyor. Tahmîn ediyorum ki, Risâle-i Nûr’un yüksek hâsiyetleri ve şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsinin pek büyük meziyetleri, şahsım gibi meslek-i aczde fazla ileri giden bir âciz ve bîçârenin zayıf omuzuna o dağ gibi ma‘nâlar yüklense, altında ezilir, sıkılır diye anladım. Bu âhirki iki mes’elede pek kısa kesmeye kâğıt mecbûr etti. Nûr, Gül ve Lütfü’nün kahraman vârisleri, mübâreklerin yüksek hey’eti ve medrese-i nûriye ve ma‘sûmlar ve ümmî ihtiyârların her birisine binler selâm ediyoruz.

Duânıza muhtâç, size müştâk kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

176

[90]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk ve sebâtkâr kardeşlerim ve hakîkî vârislerim,

Bu günlerde Risâle-i Nûr’a sû’-i kasd edenlerin ve sizlere sıkıntı verenlerin haklarında, bana verdiği bir hiddet netîcesinde bedduâya teşebbüs ettim. Birden Isparta’ya kıyamadım. Kaç def‘adır niyet ettim, Isparta’daki iyilerin yüzünden sû’-i kasdçiler kurtuldular. Bedduâ yerine Yâ Rab Mâdem Isparta, Risâle-i Nûr’un bir Medresetü’z-Zehrâ’sıdır, sen oradaki fenâ me’mûrları dahi ıslâh eyle. Hüsn-ü âkıbet ver diye duâ eyledim ve ediyorum.

Sâniyen: Bugünlerde Salâhaddin'in İstanbul’dan getirdiği Habbe, Katre, Şemme, Habâb gibi Arabî risâlelere baktım, gördüm ki:

Yeni Saîd’in doğrudan doğruya harekât-ı kalbiyesinde müşâhede ettiği hakîkatler, Risâle-i Nûr’un çekirdekleri hükmündedir. Zâten bunlar hem Şu‘le ve Zehre, Risâle-i Nûr’un Arabî parçalarıdır. Onlar, doğrudan doğruya benim nefsimin dersi olduğu için Arabî ve kısa ibârelerle ifade edilmiş. Başka adamlar nazara alınmamış. O zaman, başta Şeyhülislâm ve Dâru’l-Hikmet a‘zâları ve İstanbul’un büyük âlimleri, tahsîn ve takdîrle karşıladılar. Bunlar Yeni Saîd’in eserleri olduğundan, Risâle-i Nûr’un eczâlarıdırlar.

Eski Saîd’in ise, Arabî risâlelerinden yalnız İşârâtü’l-İ‘câz, Risâle-i Nûr’da en mühim bir mevki‘ almış. Hem her iki Saîd’in iştirâkiyle, bir tek Ramazân’da iki hilâl ortasında te’lîf edilen ve kendi kendine ihtiyârım hâricinde bir derece manzûm şeklini alan İşârâtü’l-İ‘câz kıt‘asında elli-altmış sahîfe bulunan Türkçe olarak Lemeât nâmındaki risâle dahi Risâle-i Nûr’a girebilir. Maatteessüf bir nüsha elde edemedim. Herkesin hoşuna gittiği için, matbû‘ nüshaları kalmamış.

177

Hem Eski Saîd’in ilm-i mantık noktasında bir şâheser hükmünde bulunan gayr-ı matbu’ Ta‘lîkāt’dan süzülen i‘câzlı bir îcâz-ı hârikada, müdakkik ulemâları hayret ve tahsîn ile dikkate sevk eden matbû‘ Kızıl Îcâz nâmındaki risâle-i mantıkiye, Risâle-i Nûr’la bağlanmasına ve şâkirdlerinin, âlimler kısmının nazarına göstermek lâyık gördüm. Fakat çok derindir. Bugünlerde, Feyzî’ye bir parça ders verdim. Belki bir zaman Feyzî kendisi, başkasının da anlaması için dersini Türkçe kaleme alacak.

Sâlisen: Ramazân-ı Şerîf’in orucunu tutmayanlara bir cezâ-yı muaccele ve iktisâdsızlık ve israf edenlere bir tokat-ı semâvî olarak şimdiki ekmek vesîkası karne ile verilmesi, herkesin nazarını mideye çevirip, kalbin hayât-ı ma‘neviyesi olan hakāik-i îmâniye ve uhreviye bu gaflet mevsimi olan baharda bir nevi‘ sed oluyor. Nazarı dünyaya hasr ediyor. Ehl-i dalâlet tam istifâde eder.

Râbian: Isparta’da Hoca Şerîf Efendi, Ağras Atabey’de Büyük Zühdü Efendi ve eski müdür İsmail Efendi hayatta mıdırlar? Hayattalar ise, onlara çok selâm ediyorum. Risâle-i Nûr’a âit onların vazîfeleri, bu hâdisede tevellüd eden evhâmı izâle etmek ve hafîf bir sûrette kapatmaktır. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve istid‘â ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[91]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, sarsılmaz, yılmaz, sebâtkâr, fedâkâr kardeşlerim,

Böyle şiddetli taarruzlara karşı sizi teşcîe lüzûm görmüyorum. Sizin kuvvetli metânetiniz ve Risâle-i Nûr’a gelen her hâdise-i elîmenin altında bir inâyet ve rahmet bulunduğuna i‘tikādınız, teşcîinize kâfîdir, biliyoruz. Yalnız bir noktayı merâk ediyorum. Elde edilen bütün Risâle-i Nûr, yalnız bir takım mıdır ve kimin imiş, anlamak isterim.

178

Her kiminse, merâk etmesin. Daha ehemmiyetli makamlarda onun hesabına fütûhât yaparlar, sevâb kazandırır. Ona, bir takım Risâle-i Nûr tedârik edilebilir. Hem tevkîf altında kimse var mı? Hem ona havâle edilen hoca kimdir?

Sâniyen: Sabrî ile Hâfız Alî’nin re’yiyle teshîl-i muhâbere için verdiği karar ile, bazen Atabey yoluyla muhâbereyi onlar gibi biz de kabûl ettik. Lütfü’nün bir vârisi Abdullâh Çavuş nâmıyla, adresiyle gönderilecek.

Sâlisen: Sabrî’nin mektûbunda, tevâfuklu yazdığı Mu‘cizât-ı Kur’âniye ve Risâle-i Nûr hakkındaki istihrâcı bizi fevkalâde mesrûr eyledi. Hasan Âtıf’ın bize yazdığı şa‘şaalı ve câzibedâr Mu‘cizât-ı Kur’ân’ı esas yapıp, sâir risâlelerde, i‘câz-ı Kur’ân’ın nüktelerine dâir mebâhisi ona zeyiller şeklinde ilhâk ettik. Güzel bir sûrete geldi.

Ezcümle: Âyetü’l-Kübrâ’nın Kur’ân’a dâir on yedinci mertebesi Yirminci Söz ve Sûre-i Feth’in âhirki âyetin mu‘cize olduğuna dâir Yedinci Lem‘a ve Fihristenin Rumûzât-ı Semâniye’ye dâir mühim parçaları ve Kenzü’l-Arş’ın iki nüktesi gibi parçalar o zeyillere girmiş. Aynen Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm zeyilleri gibi parlamış. Nûrlar santrali Sabrî, o yazdığı güzel Mu‘cizât-ı Kur’âniye’yi inşâallâh onlarla tam güzelleştirir.

Râbian: Merhûm Lütfü’nün hakîkî ve pek ciddî bir vârisi olan Abdullâh Çavuş’un mektûbu, onun derece-i sadâkat ve ihlâsını ve irtibâtını gösterdi. Her vakit İslâmköy’lü Abdullâh ile o Abdullâh Çavuş’u duâda beraber yâd ediyordum. Elhak, o makama lâyık olduğunu gösteriyor. İstediği Fihristenin musahhah son kısmı inşâallâh ona gönderilecek. Fakat zannettiği gibi çok tashîhât edilmemiş. Çünki taksîmü’l-a‘mâl sûretiyle, o mübârek kardeşlerimin yazılarını mübârek yâdigâr gördüm, değiştirmeye kıyamadım.

Hâmisen: Bugünlerde o hâdisede, Risâle-i Nûr’un bir derece tevakkufuna ve dünyaya bakmaya ve yirmi senedir konuşmadığım adamlarla konuşmaya ve hizmet-i Kur’âniye noktasında memnû‘ olduğumuz siyâsete temas etmeye mecbûr olacağım diye, endişeden gelen şiddetli bir teessürden, zâhiren görülmez, ma‘nen tehlikeli bir hastalık bana taarruz etti. Müstemir âdetimi bitamam yerine getiremediğimden, yine Ramazân hastalığı gibi, ben kardeşlerimden yine ma‘nevî muâvenetlerini çok ricâ ediyorum. Fakat merâk etmeyiniz, yatakta değilim. Yalnız fazla, yazılan nüshaları tashîh edemiyorum.

179

Sâdisen: Risâle-i Nûr bir cebhede tevakkuf etse de, başka cebhelerde fütûhâtı o tevakkufun yerini tutar. Hatta bu hâdise münâsebetiyle burada bir derece ihtiyâta binâen tevakkufa niyet edip tervîc ettiğimiz hâlde, bilakis Isparta tevakkufuna karşı, buralarda inkişâfât ile tezâhür etti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی En ziyâde bize nezâretle, bizimle ve siyâsetle alâkadâr mühim bir me’mûr yanıma geldi. Ona dedim ki:

Bu on sekiz senedir sizlere mürâcaat etmedim ve hiç bir gazete okumadım. Bu sekiz aydır, bir def‘a cihânda ne oluyor, diye sormadım. Üç senedir buradan işitilen radyoyu dinlemedim. Tâ ki kudsî hizmetimize ma‘nevî zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: Îmân hizmeti, îmân hakāiki, bu kâinâtta her şeyin fevkındedir, hiç bir şeye tâbi‘ ve âlet olamaz. Fakat bu zamanda, ehl-i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâkî elmasları şişeye tebdîl eden gāfil insanlar nazarında o hizmet-i îmâniyeyi hâriçteki kuvvetli cereyânlara tâbi‘ veya âlet telakkî etmek ve yüksek kıymetlerini umûmun nazarında tenzîl etmek endişesiyle, Kur’ân-ı Hakîm’in hizmeti, bize kat‘î bir sûrette siyâseti yasak etmiş.

Sizler, ey ehl-i siyâset ve hükûmet Evhâm edip bizlerle uğraşmayınız. Bilakis teshîlât göstermeniz lâzım. Çünki hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merhameti te’sîs ile hem âsâyişi, hem inzibâtı, hem hayât-ı ictimâiyeyi anarşilikten kurtarmaya çalışıp, sizin hakîkî vazîfenizin temel taşlarını tesbît ediyor, takviye ve te’yîd ediyor.

Sâbian: Hâfız Alî’nin mektûbunda bazılara hitâben yazdığımız bir mektûb ile ve hâdise-i hâzıra dâir, hafîf geçeceğine âit son mektûb, bugünden bir hafta evvel postaya verilmiş. Hâfız Alî, yoldaki o iki mektûbu okumuş gibi mektûbu yazması, sadâkatinin bir lem‘a-i kerâmeti olduğu gibi; aynı günde hiç vukū‘ bulmamış, yanıma ehemmiyetli büyük bir me’mûr-u siyâsî gelmesini, Nazîf’in arkadaşlarından Köroğlu Ahmed rüyada aynen görüp, o me’mûrdan üç sâat evvel rüyayı bize hikâye edip ta‘bîr istedi. Ta‘bîri, te’vîlsiz çıktı. Umûm kardeşlerimize birer birer, hususan musîbetzedelere selâm ve duâ ederiz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

180

[92]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniye ve îmâniyede sebâtkâr, sarsılmaz, yılmaz arkadaşlarım ve bu misâfirhâne-i dünyâda şefkatkâr ve fedâkâr ve vefâdâr yoldaşlarım

Bu def‘a Nûr fabrikasının sâhibiyle ve tam bir muâvini ve tam bir Husrev olan kahraman Tâhirî’nin beşâretli mektûbları ve medrese-i nûriyenin kahramanlarından Marangoz Ahmed’in ikinci rüyası üçüncü rüyanın âhirinde, ma‘lûm musîbetin akîbinde sarsılmayan fa‘âl Hâfız Mehmed’in çocuklara hatim duâsını yapması ve Risâle-i Nûr’u okutması, üstümüzden dağ gibi ma‘nevî ağırlıkları kaldırdılar. Cenâb-ı Hakk, sizleri ve onları âfât-ı ma‘neviye ve maddiyeden muhâfaza etsin. Âmîn.

Marangoz Ahmed’in ikinci rüyası, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile alâkadârlık ve sürûrlu olduğu cihetinde rüyâ-yı sâdıka olduğuna, o medrese-i nûriyenin civârlarındaki kardeşlerin ve hemşîrelerin maddî hizmetleri canlı ve rûhlu bir sûret alıp, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesinin ihyâsına medâr olacağına işâret verdiği münâsebetiyle, mektûbunuzu almadan, iki gün evvel gördüğüm bir rüyayı beyân ediyorum. Şöyle ki:

Gördüm, şimdiki reîs veya şimdiki reisler, tanıdığım ehemmiyetli bir-iki hocaya, hilâfet rütbesini ve mes’elelerini tatbîk etmeye; ve hilâfet, o hocalara veya reîslere hangisine verileceğini rüyada anladım. Ve o netice-i kararları bana göstermek için, bana karşı geldiklerini gördüm. Sonra uyandım. Sabahleyin kardeşlerime söyledim. Dedim: اَللّٰهُ اَعْلَمُ Isparta havâlîsinde, Risâle-i Nûr’un maddî mağlûbiyeti içinde ma‘nevî bir gālibiyeti olmuş ki, büyük makāmât-ı resmiyede en mühim mesâil-i İslâmiye medâr-ı bahis olacak. Biz Isparta’da,

181

o musîbetin ne derece ileri gittiğini bilemediğimizden ve çoktan beri de ne hâl-i âlemden ve ne de resmî hâlden anlamayıp dinlemediğimiz hâlde, bu rüyanın rüyâ-yı sâdıka olduğuna bir emâre olan, beni bir gün baktırdı. O emâre şudur ki:

Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir talebesi Ankara’dan gelip, ben sormadan dedi: Reîs İsmet Kur’ân’a yeni bir tefsîr yazmayı emretmiş, o da yazıyormuş.

Hem söylemiş ki, Dâhiliye Vekîli, yirmi senelik bir âdete muhâlif olarak, Dinsiz bir millet yaşayamaz diye dîn lehinde beyânâtta bulunduğunu ve Maârif Nâzırı da, âdâb-ı İslâmiye lehinde, eski prensiplerine muhâlif olarak beyânâtta bulunduğu gibi, ehemmiyetli bir değişikliği ihsâs ettiğinden, kulağımı kapadığım sekiz aydan sonra bu rüya hâtırı için bu haberleri aldım. Bunun sebebini anlamak cidden arzu ettim. Birden ihtâr edildi ki:

Ehl-i dalâlet, me’mûr-u siyasîyi aldatıp, Risâle-i Nûr aleyhinde genişçe, buradan oraya kadar bir dâire içinde taarruz edip, derece-i kuvveti anlamak istediler. Gördüler ki, sökülmeyecek, mağlûb edilmeyecek bir kuvvette gördüklerinden, ehemmiyetli, büyük makāmât-ı resmiyede mâhiyetini medâr-ı bahis ve dikkat ettiklerinden, bilmecbûriye bir nevi‘ musâlahaya yol hazırlamak ve şimdiye kadar hakîkat ve hikmete muhâlif olarak, iyilikleri ölen reîse ve fenâlıkları millete, orduya vermek yerinde, o hatâ-yı azîme bedel, bütün fenâlıkları ölene verip, kendilerini bir derece o dehşetli hatîâttan kurtarmak çâresini aramaya bir zemîn teşkîl etmeye çalışmış ki, hem rüya, hem bu haberler haber veriyor.

Birinci, ikinci Hulûsî’lerin müşterek mektûbları, bu iki rükn-ü mühimmin gayretleri, sadâkatleri, çelikten daha metîn olduğu her hâdise ile gösteriliyor.

Umûm kardeşlerime birer birer selâm.

Saîdü’n-Nûrsî

182

[93]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, sebâtkâr kardeşlerim ve hakîkî vârislerim,

Bugünlerde, Risâle-i Nûr talebeleri hesabına gāyet ehemmiyetli, endişeli bir suâl-i ma‘nevî kalbime ihtâr edildi. Sonra anladım ki, ekser Risâle-i Nûr talebelerinin lisân-ı hâlleri bu suâli soruyor ve soracaklar. Birden bir cevâb hâtıra geldi. Feyzî’ye söyledim. Dedi: Hiç olmazsa icmâlen kaydedilsin.

Endişeli Suâl: Bu âhirzaman fitnesinde açlık ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl-i dalâlet, bîçâre aç ehl-i îmânı derd-i maîşet içinde boğdurup, hissiyât-ı dîniyeyi ya unutturup, ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak diye, rivâyetlerden anlaşılıyor. Acaba her şeyde, hatta kaht-ı azabında ehl-i îmân ve ma‘sûmlar için bir vech-i rahmet ve kader-i İlâhî cihetinde adâlet olduğu, bunda ne tarzda olur? Ve ehl-i îmân, hususan Risâle-i Nûr talebeleri bu musîbete karşı îmân ve âhiret hesabına ne cihetle istifâde edip nasıl davranacaklar ve mukāvemet edecekler?

Elcevab: Şu musîbetin en ehemmiyetli sebebi, küfrân-ı ni‘met ve şükürsüzlük ve ni‘met-i İlâhiyenin kıymetini takdîr etmemeklikten gelen bir isyan olduğundan, Âdil-i Hakîm, ni‘metinin, hususan gıda kısmının, hususan hayat noktasında en büyük ni‘met olan ekmeğin hakîkî lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve ni‘metiyet noktasında fevkalâde derecesini göstermekle, hakîkî şükre sevk etmek hikmetiyle, Ramazân gibi riyâzet-i dîniyeye riâyet etmeyen şükürsüz insanlara bu musîbeti verip, aynı hikmet için adâlet etmiş.

Ehl-i îmân, ehl-i hakîkat, hususan Risâle-i Nûr talebelerinin vazîfesi, bu musîbetli açlığı, Ramazân riyâzet-i dîniyesinin tarzındaki açlık gibi vesîle-i ilticâ ve nedâmet ve teslîmiyet yapmaya çalışmaktır. Ve zarûret bahânesiyle

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç