
SAYFA 255
[123]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Risâle-i Nûr’un intişârına ve fütûhâtına karşı gelen biri semâvî, biri arzî iki musîbete mukābele edecek olan ayrı bir inâyet-i İlâhiye cilvesi görülmeye başladı.
Arzî ve insanî olan musîbet, Isparta’da ve İstanbul’da olduğu gibi, Kastamonu’nun havâlîsinde de ehl-i dalâlet Risâle-i Nûr’un intişârına sed çekmek için, hâs talebelerin ve ciddî çalışanların şevklerini kırmak ve onlara fütûr vermek için, ayrı ayrı tarzlarda, umûmî bir plân dâhilinde taarruz ediliyor. Hâlislere fütûr veremediklerinden, başka meşgaleler bulmakla çalışmalarına zarar veriyorlar.
Semâvî musîbet ise, ihtikâr netîcesinde, hayat ve yaşamak hissi, hissiyât-ı dîniyeye galebe çalıp, ekser nâs midesini, maîşetini dâimâ düşünüyor. Hatta ekser fukarâ kısmından olan Risâle-i Nûr talebeleri, bu musîbete karşı çabalamak mecbûriyetiyle hakîkî ve en mühim vazîfesi olan neşir hizmetini bırakmaya mecbûr oluyor.
Hem insanların zihinleri, fikirleri, kasden ve bizzât hakāik-i îmâniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkaydlık bir vaz‘iyet almasından, bir tevakkuf devresi gelmesine mukābil, Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve rahmetiyle başka bir tarzda Risâle-i Nûr’un intişâr ve fütûhâtına meydan açmış. Ezcümle, İstanbul âfâkından yüksek ulemânın eski Fetvâ Emîni Alî Rızâ, Ahmed-i Şîrânî ve parlak vâizlerden Şemsî gibi zâtlar, Risâle-i Nûr’la ciddî ve takdîrkârâne münâsebetdârlığa başlamalarıdır.
Hem hâtırımızda olmadığı hâlde, yeni hurûfla tab‘ etmek üzere, başta Âyetü’l-Kübrâ’nın en mühim parçası yedi parça, bir mecmûada tab‘ etmek ve gençleri uyandıran üç-dört parça ayrı bir risâlede, Hâfız Mustafâ ile beraber tab‘ etmek için matbaaya gönderdik.
Hem mühim bir zât teşebbüs ediyor ki, mühim parçalardan bir kısmını Ankara’da, büyük rütbeli birisinin muâvenetiyle tab‘ etmek niyeti var. Ben şimdilik muvâfakat etmedim.
SAYFA 256
Velhâsıl, bir kapı kapansa, inâyet-i İlâhiye daha parlak kapıları Risâle-i Nûr yüzünden açıyor, yol veriyor. Risâle-i Nûr’un mektûb ve melfûz hurûfâtı adedince Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e hamd ü senâ ve şükür olsun. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Buna binâen, bu tevakkuf ve muvakkaten fütûra merâk etmeyiniz. Zâten şimdiye kadar çalışmalar, tohumlar nev‘inden istikbâlde kâfî sünbüller verebilir. Farz-ı muhâl olarak, hiç çalışılmasa da yine kifâyet eder. Kat‘iyen takarrur etmiş ki, Risâle-i Nûr hakîkatlerine gıdaya ihtiyâç gibi bu zamanda ihtiyâç var. Bu ihtiyâç ise onu tevakkufta bırakmaz, işlettirecek inşâallâh.
Hâfız Mustafâ ile umûmunuza bedel görüştük, fakat pek az bir zamanda. Cenâb-ı Hakk, onu ve Tâhirî’yi tab‘ mes’elesinde muvaffak eylesin. Âmîn. Hâfız Alî’nin mektûbunda, medrese-i nûriyenin üstâdı olan Hacı Hâfız’la gāyet samîmâne ve uhuvvetkârâne görüşmeleri ve meşveretleri, bizleri çok mesrûr eyledi. Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Sabrî kardeş, hastaya Cenâb-ı Hakk şifâ versin. Duâ edildi. Öteki mes'ele, Hanefî mezhebinde hamil mâni‘ değil. Yalnız vaz‘-ı haml ile iddet biter. Fakat hamil vaktinde talâk menhîdir.
[124]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Nûr fabrikasının sâhibi, Birinci Şuâ‘ın dördüncü âyeti bahsinde, hakîkat-i İslâmiyetin yedi esası parlak bir sûrette isbat edildiği cümlesine dâir soruyor ki: Erkân-ı İslâmiyeyi beş biliyoruz. Hem vücûb-u zekât rüknü, risâlelerde ne sûretle îzâh edildiğini soruyor.
Elcevab: İslâm’ın rükünleri başkadır, hakîkat-i İslâmiyetin esasları yine başkadır. Hakîkat-i İslâmiyetin
SAYFA 257
esasları, altı erkân-ı îmâniye Hâşiyeile ve esâs-ı ubûdiyetki, İslâm’ın beş rüknü olan savm, salât, hac, zekât, kelime-i şehâdet mecmûunun hulâsasıdır. Risâle-i Nûr, altı rükn-ü îmânî ile bu esâs-ı ubûdiyeti isbat edip سَبْعُ الْمَثَانٖی cilvesine mazhariyeti muraddır.
Vücûb-u zekâtın îzâhından murad ise, zekâtın teferruât tafsîlâtı değil, belki zekâtın hayât-ı ictimâiyede derece-i lüzûmu ve ehemmiyetli kıymeti isbat edilmiş demektir. Evet, Risâle-i Nûr’dan evvel yazdığımız risâlelerde, hem Risâle-i Nûr’un müteaddid yerlerinde, vücûb-u zekâtın hayât-ı ictimâiyede ne derece ehemmiyetli olduğu kat‘iyen ve vâzıhan isbat edilmiş demektir. Birinci Şuâ‘ın âhirinde bir kardeşimizin mektûbu, şimdiki bize yazılacak nüshada yazılmasın. Münâsib görmediğiniz bir şeyi yazmayabilirsiniz.
Isparta’da, Risâle-i Nûr’un ders ve neşrine iki köşkünü bir zaman tahsîs eden kardeşimiz Şükrü Efendi’nin iki genç evlâdının vefâtı, beni müteessir etti. Çünki beş-altı yaşında iken, ma‘sûme kerîmesi yanıma geldikçe, her def‘a Adın nedir? soruyordum. Ma‘sûmâne, kemâl-i fahırla, Hayrunnisâ derdi. Beni şefkatle güldürüyordu. Cenâb-ı Hakk, o mübârek ma‘sûmeyi birden cennetine aldı, bu dünya cehenneminden kurtardı. Ve merhûm mahdûmu Hayatî ise, inşâallâh onu da Hayrunnisâ gibi günâhsız, ma‘sûm yaptı. Beraber cennet tarafına gittiler. Bu nokta-i nazardan ben o iki çocuğu tebrîk ediyorum. Ve peder ve vâlidelerini de hem ta‘ziye, hem ma‘nen tebrîk ediyorum ki, o iki evlâdları وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ sırrına mazhar oldular. Ben o ikisini, Risâle-i Nûr’un vefât eden şâkirdleri içinde duâlarımıza dâhil ettik.
Rüşdü Efendi benim tarafımdan, Şükrü Efendi’ye ta‘ziyenâmesi olan On Yedinci Mektûb’u benim yerimde okusun. Risâle-i Nûr’un kaptanı Sabrî, Nis adasındaki bir kardeşimiz, Onuncu Söz’ün tab‘ından sonra tehlikeden muhâfaza için kaç ay hânesinde saklayan ve peder ve vâlidesiyle, bizimle ciddî alâkadâr bulunan Veli Efendi’nin peder ve vâlidesinin vefât haberlerini yazıyor. Cenâb-ı Hakk onlara rahmet eylesin. Ben inşâallâh çok zaman onları ma‘nevî kazançlarıma şerîk edeceğim.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 258
[125]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Ben pek kat‘î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim netîcesinde kat‘î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki, Risâle-i Nûr’un hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişâf, inbisât, ferahlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı hâleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları i‘tirâf ediyor, Biz de hissediyoruz derler. Hatta size geçen sene yazdığım gibi, benim pek az gıda ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.
Hem İmâm-ı Şâfiî’den ra rivâyet var ki, Hâlis talebe-i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim demiş. Çünki rızıklarında vüs‘at ve bereket olur. Mâdem hakîkat budur ve mâdem hâlis talebe-i ulûm ünvânına Risâle-i Nûr şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler. Elbette şimdiki açlık ve kahta mukābil, Risâle-i Nûr hizmetini bırakmak ve zarûret-i maîşet özrüyle, maîşet peşine koşmak yerine en iyi çâre, şükür ve kanâat ve Risâle-i Nûr talebeliğine tam sarılmaktır.
Evet, her tarafta bu derd-i maîşet herkesi sarsıyor. Ehl-i dalâlet bundan istifâde eder. Ehl-i diyânet de kendini ma‘zur bilir, Zarûrettir, ne yapalım? der. Demek, Risâle-i Nûr şâkirdleri bu açlık ve zarûret musîbetine karşı, yine nûrla mukābele etmeli. Her şâkirdin vazîfesi, yalnız kendi îmânını kurtarmak değil, belki başkasının îmânlarını da muhâfaza etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddî devam ile olur.
Size yazmıştık ki, muârızlara adâvetle mukābele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl-i takvâ, ehl-i ilme karşı dostâne vaz‘iyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risâle-i Nûr’un zararına ve şâkirdlerinin salâbet ve metânetlerine ilişecek bir tarzda dâireniz içine sokmayınız. Öyleler niyet-i hâlisa ile girmezse, belki fütûr verirler. Eğer enâniyetli ve hodfurûş ise, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin metânetlerini kırarlar. Nazarlarını, Risâle-i Nûr’un hâricine çekip dağıtırlar. Şimdi çok dikkat ve metânet ve ihtiyât lâzımdır.
SAYFA 259
Bu havâlîde, hakîkaten ümîdimin fevkınde, Risâle-i Nûr talebelerinden iki kahraman yetiştiler. Baba-oğul, Ahmed Nazîf, Salâhaddîn. İki zât, Risâle-i Nûr’un neşrinde iki yüz adam kadar çalıştıklarını görüyoruz. Ezcümle, birisi yani oğlu, Kars’ta durup hem Van’a, hem Erzurûm’a, hem Konya’ya, hem buralara size leffen gönderdiğim mektûb gibi muhâbereler ile te’sîrli bir sûrette çalışıyor. Tam bir Abdurrahmân.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
Vefâkâr, fedâkâr, ihlâslı kardeşimiz Mustafa Osman Efendiye,
Çok kıymetli, 20 Teşrîn-i Evvel 942 târihli mektûbunuzu aldım, teşekkür ederim. Pederim yazmıştı. Cenâb-ı Hakk hayırlı günler, hayırlı saâdetler nasîb etsin. Âmîn. Gösterilen teveccühe lâyık değilim. Vazîfemizdeki kudsiyet çok büyüktür. Bu sebeble fahır ve gurur gibi âciz insanların haddi değildir. Ancak şükürle, acz ve mahviyetle enâniyeti eriteceğiz. İlkbahar yolculuğunda uğurlu, hikmetli bir tesâdüfün mahsûlü sizlerin duâsı berakâtına nihâyetsiz kusurlarımın dergâh-ı İlâhîde affedilmesine inşâallâh vesîle olur. Bilmukābele hürmetle ellerinizden öperim.
Müjde olarak aldığınız cevâbda hiç bir Risâle-i Nûr talebesinin nâil olmadığı iltifâta mazhar oldunuz, tebrîk ederim. Çünki sizde ma‘nevî bazı hasletler Üstâdım tarafından hissedilmiş. İntisâb ettiğiniz hasîb ve nesîb şeyhiniz, evvelâ o zât-ı muhteremin ellerinden ve ayaklarından öperim. Selâmımı söyleyiniz. Ve Risâle-i Nûr’u okusun. Yazı bildiği takdîrde yazmak şartıyladır. Ve Risâle-i Nûr’a talebe olur. Evvelce arz ettiğim gibi, Risâle-i Nûr şeyhlik, mürîdlik değildir. Sünnet-i seniyeye ittibâ‘ ile Hazret-i Kur’ân’a hizmet etmektir. Binâenaleyh Risâle-i Nûr’u yazmak ve okumak veya neşir etmek, başka tarîkatçe men‘ edilemez. O tarîkin halîfeleri dahi Risâle-i Nûr’a muârız değil, bilakis talebe olmaktadırlar. Bazılar müstesnâ, enâniyetlerini yenemediklerinden yemişli ağacı taşlarlar. Dikkatinizi çekerim.
Risâle-i Nûr, tarîkat değil, hakîkattir. Âyât-ı Kur’âniyeden tereşşuh eden bir nûrdur. Ne şarkın ulûmundan ve ne de garbın fünûnundan alınmış değil. Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bu zamana mahsûs bir i‘câz-ı ma‘nevîsidir. Menfaat-i şahsiye yoktur. Risâle-i Nûr’un hiç olmazsa söz ve mektûblarını tamamıyla okuyunca, bir çok hakîkatler tezâhür edeceğinden, bugünkü düşüncenizde, yani Risâle-i Nûr’u yazmaktan çekinmek ve çekilmekten derhâl teberrî edeceksiniz.
SAYFA 260
Muhterem değerli kardeşim Derhâl yazmaya başlayınız, korkmayınız. Hizmet-i Kur’ân, inşâallâh muhâfaza edecektir. Diğer efendiye ziyârete gidenlere ve Risâle-i Nûr’u yazan o havâlîdeki kardeşlerimize geçmiş olsun. HâşiyeHâfız-ı Hakîkî inşâallâh muhâfaza edecektir. İmâm-ı Alî’nin ra تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَیَانَةً تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ emrine inkıyâd etmek îcâb ettiğinden, Risâle-i Nûr’u gizli okumak, gizli yazmak, gizli neşretmek lâzımdı. O kardeşlerimizin bu emre riâyet etmemesinden ileri geldiğinden, hafîf şefkat tokatı yediklerinden tekrar geçmiş olsun. Hiç merâk etmesinler, hiç bir şey yapılmaz ve yapamaz ve göremezler. Bu hâdiseden müteessir olup çekinmeyiniz. Bilakis çalışmanızı ziyâdeleştirin ki, tecrübe-i meydân-ı imtihânda muvaffak olunuz. Risâle-i Nûr’a sık sık ilişirler, fakat bir halt edemezler. Çünki Gavs-ı A‘zam ks ve İmâm-ı Alî ra gibi zâtların himâyeleri ve duâları berekâtına, Hâfız-ı Hakîkî hıfzeder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Rûhânî inkıbâz inşâallâh geçecektir. Risâle-i Nûr لِلَّذٖینَ اٰمَنُوا هُدًی وَشِفَٓاءٌ sırrına mazhardır. Ondan istimdâd et. Risâle-i Nûr talebeleri birbirinin ibâdetinden hissedâr olduklarından, dâimî virdleri olan bu âyet-i azîmesize şifâ verir. Risâle-i Nûr’u yazınız. İhtiyâta riâyet ediniz. Bütün kardeşlerime selâm ve hürmetler. Risâle-i Nûr’a çalışmanızı tekrar tavsiye ederim, kardeşlerim.
Kardeşiniz Salâhaddin Çelebi
[126]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
[Karadağ’ın Bir Meyvesi]
Azîz kardeşlerim,
Bu def‘a mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz. Bir âyetin ma‘nâ-yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi, hürriyetten bu âna kadardır.
1358 Teşrîn-i Sânî, otuzuncu günü Karadağ başına çıkıyordum. İnsanların, hususan müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri, ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam edecek? hâtıra geldi. Birden
SAYFA 261
her müşkilimi halleden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, Sûre-i ve’l-Asr’ı karşıma çıkardı. Bak dedi. Baktım. Her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza da daha ziyâde bakan وَالْعَصْرِ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖی خُسْرٍ âyetindeki اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖی خُسْرٍ makam-ı cifrîsi bin üç yüz yirmi dört edip, hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalya harbleri ve Birinci Harb-i Umûmî mağlûbiyetleri ve muâhedeleri ve şeâir-i İslâmiyenin sarsılmaları; ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları; ve İkinci Harb-i Umûmî'nin zemîn yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musîbetlerle ve hasâret-i insaniye ile, اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖی خُسْرٍ âyetinin bu asra dahi bir hakîkatini, maddeten aynı târîhiyle gösterip bir lem‘a-i i‘câzını gösteriyor.
اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ: ise, makam-ı cifrîsi âhirdeki ت ە sayılır, şedde sayılmaz. bin üç yüz elli sekiz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı târîhini göstermekle, o hasâretlerden, bâhusûs ma‘nevî hasâretlerden kurtulmanın çâre-i yegânesi, îmân ve a‘mâl-i sâliha olduğu gibi; ve mefhûm-u muhâlifiyle o hasârâtın da sebeb-i yegânesi, küfür ve küfrân ve şükürsüzlük olduğunu, yani îmânsızlık ve fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre-i ve’l-Asr’ın azamet ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gāyet geniş ve uzun hakāikin hazînesi olduğunu tasdîk ederek Cenâb-ı Hakk’a şükrettik.
Evet, âlem-i İslâm’ın, bu asrın hasâreti olan bu dehşetli İkinci Harb-i Umûmî'den kurtulmasının sebebi, Kur’ân’dan gelen îmân ve a‘mâl-i sâliha olduğu gibi; fakîrlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı acılığını çekmedikleridir. Ve zenginlere gelen hasârât ve zâyiâtın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydân-ı harb olmamasının sebebi, اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا kelime-i kudsiyesinin hakîkatini fevkalâde bir sûrette yüz binler insanların kalblerine tahkîkî bir tarzda îmân dersi veren Risâle-i Nûr olduğunu, pek çok emârelerle ve şâkirdlerinden binler ehl-i hakîkat ve dikkatin kanâatleriyle isbat eder.
Ezcümle, bu emârelerden biri, Risâle-i Nûr’a sıkıntı veren veyâhûd hizmetinden çekilen pek çok adamların tokat yemeleri gibi; bu sene, bu memleketin etrafında umûmî bir tarzda Risâle-i Nûr’un intişârına sıkıntı verip şimdiki bir nevi‘ tevakkuf devresi vermenin hatâsı, şimdiki umûmî sıkıntının bir sebebi olduğunu göstermesidir.
SAYFA 262
[Risâle-i Nûr şâkirdleri tarafından sorulan suâle cevâbdır]
Suâl: Geçen sene sizden sormuştuk ki, elli gündür merâk edip dünya harblerine bakmadınız ve sormadınız. O zaman bize bir cevâb verdiniz. Gerçi o cevâb hakîkattir ve kâfîdir. Fakat Risâle-i Nûr’un intişârı ve hizmeti ve âlem-i İslâmiyetin menfaati noktasında bir derece bakmanız lâzım iken, şimdi, on üç ay oluyor aynı hâl devam ediyor. Merâk edip hiç sormuyorsunuz.
Elcevab: اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ âyetine en a‘zam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil tarafdâr olmak veya merâk ile o cereyânları ta‘kîb etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müteessirâne mücâdelelerini seyretmek, belki o acîb zulümlere bakmak da câiz değil. Çünki zulme rızâ zulümdür. Tarafdâr olsa, zâlim olur. Meyletse وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَی الَّذٖینَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ âyetine mazhar olur.
Evet, hak ve hakîkat ve dîn ve adâlet hesabına olmadığına ve belki inâd ve asabiyet-i milliye ve menfaat-i cinsiye ve nefsin enâniyetine dayanan, dünyada emsâli vukū‘ bulmayan gaddârâne bir zulüm hesabına olduğuna kat‘î bir delîl şudur ki:
Bin ma‘sûm çoluk-çocuk, ihtiyâr, hasta bulunan bir yerde, bir-iki düşman askeri bulunmak bahânesiyle bombalar ile onları mahvetmek; ve tabakāt-ı beşer cereyânları içinde, burjuvaların en dehşetli müstebidleri ve sosyalistlerin ve bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifâk etmek; ve binler, milyonlar ma‘sûmların kanlarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idâme ve sulhu reddetmektir.
İşte böyle hiç bir kānûn-u adâlete ve insaniyete ve hiç bir düstûr-u hakîkate ve hukuka muvâfık gelmeyen boğuşmalardan, elbette âlem-i İslâm ve Kur’ân teberrî eder. Yardımcılıklarına tenezzül edip tezellül etmez. Çünki onlarda öyle dehşetli bir firavunluk, bir hodgâmlık hükmediyor, değil Kur’ân’a, İslâm’a yardım, belki kendine tâbi‘ ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zâlimlerin kılıçlarına dayanmak, hakkāniyet-i Kur’âniye elbette tenezzül etmez.
SAYFA 263
Ve milyonlarla ma‘sûmların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hâlik-ı Kâinât’ın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur’ân’a farz ve vâcibdir. Gerçi zındıka ve dinsizlik, o boğuşanların birisine dayanıp ehl-i diyâneti ezer. O zındıkanın tazyîkinden kurtulmak, onun aksi cereyânına tarafdâr olmak bir çaredir. Fakat şimdiye kadar o tarafdârlık bir menfaat vermeyerek çok zararları dokunmuş.
Hem zındıka, nifâk hâsiyetiyle her tarafa döner. Senin dostunu kendine dost edip sana düşman eder. Senin tarafdârlık cihetiyle kazandığın günâhlar, fâidesiz boynunda kalır. Risâle-i Nûr şâkirdlerinin vazîfeleri îmân olduğundan, hayat mes’eleleri onları çok alâkadâr etmez ve merâkla baktırmaz. İşte bu hakîkate binâen, değil on üç ay, belki on üç sene Hâşiyedahi bakmasam hakkım var. Sizler baktınız, günâhlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım, ne kaybettim?
İkinci Suâl: İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi’nde Fâtiha’nın âhirinde sırât-ı müstakîm ashâbı ki, اَلَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ âyetiyle ta‘rîf edilen tâife içinde, hem لَا تَزَالُ طَٓائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖی ilâ âhir hadîsinin âhirzamanda gösterdikleri mücâhedeler içinde ve hem ve'l-Asr Sûresi’nin اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا dan başlayan üç cümlenin ma‘nâ-yı işârîsinde husûsî bir sûrette bir ferdi, Risâle-i Nûr şâkirdleri olduğuna sebeb nedir ve vech-i tahsîsi nedir?
Elcevab: Sebebi ise, Risâle-i Nûr, yüze yakın dîn tılsımlarını ve hakāik-i Kur’âniyenin muammâlarını hall ve keşfetmiştir ki, her bir tılsımın bilinmemesinden, çok insanlar şübehâta ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulamayıp, bazı îmânını kaybederdi. Şimdi bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmi Sekizinci Mektûb’daki İnâyât-ı Seb‘a’da bir kısmına işâret edilmiş. İnşâallâh bir zaman o tılsımlar müstakil bir risâlede cem‘ edilecek.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 264
[Sûre-i ve’l-Asr’ın dağ meyvesi nâmında nüktesine bir hâşiyedir]
اَلصَّالِحَاتِ: deki ت âhirdeki ت ler, ekseriyetçe vakfa rast gelmesiyle cifirce ە sayılabilir. Bu noktada اِلَّا beraberdir, bu zamanımızı gösterir. Ve telaffuzca ە okunmadığından ت kalabilir. Bu noktadan şeddeler sayılmazsa, اِلَّا beraber değildir, iki yüz küsûr zamana kadar îmân ve amel-i sâlih ile beraber, bir tâife-i azîme hasârât-ı azîmeye karşı mücâhedeye devam edeceğine işâret edip, Fâtiha’nın âhirinde صِرَاطَ الَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ gösterdiği zamana
Hem لَا تَزَالُ طَٓائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖی ظَاهِرٖینَ عَلَی الْحَقِّ حَتّٰی یَاْتِیَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖbirinci cümle, bin beş yüz kırk iki makamıyla, âhirzamanda bir tâife-i mücâhedenin son zamanlarına; ikinci cümle, bin beş yüz altı makamıyla, gālibâne mücâhedenin devamına; ve üçüncü cümle, bin beş yüz kırk beş makamıyla, pek az bir fark ile hem Fâtiha’nın, hem ve’l-Asr Sûresi'nin ikinci cümlesinin gaybî işaretlerine işâret edip tevâfuk eder.
Demek bu hadîs-i şerîfin üç cümlesinden her birisi, bin beş yüz târîhine ve mücâhedenin ne kadar devam edeceğine dâir işaretlerine, aynen bu اَلَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ bin beş yüz altmış makamıyla, hem وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِbin beş yüz altmış makamıyla iştirâk edip, o tâife-i azîmenin mücâhedâtları ne kadar devam edeceğini ma‘nâ-yı işârî ve cifrî ile gösterirler. Ve Fâtiha ve hadîsin irâe ettikleri târîhe makam-ı ebcedleriyle takarrüb edip, farklı bir derece tevâfuk ederler. Ve ma‘nâlarıyla da tam tetâbuk ederek parlak bir lem‘a-i i‘câz-ı gaybîyi gösteriyorlar.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 265
[127]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Eski Saîd çok zaman Medresetü’z-Zehrâ’yı gāye-i hayâl ederek çalışmış. Cenâb-ı Hakk kemâl-i merhametinden, Isparta’yı o Medresetü’z-Zehrâ hükmüne getirdi. Ve nâhiyemiz olan küçücük Isparta’nın mahdûd akraba ve ahbâb yerine, mübârek Isparta vilâyetini verip binler kardeşi ihsân eyledi. Belki muhtemeldir ki, o küçük Isparta’nın aslı, bu büyük Isparta’dan gitmiş. Benim vatan-ı aslîm, bu Isparta olmak câizdir. Hatta Isparta’lı kim olursa olsun, başkalara nisbeten benimle ve Risâle-i Nûr’la fazla alâkadâr görüyorum. Hatta buradaki bütün zâbitân içinde biri müstesnâ, en ziyâde bize ve Risâle-i Nûr’a ciddî alâkadâr bu hâmil-i mektûb Isparta’lı Hilmî Bey’i gördüm. Onu Risâle-i Nûr’un hâs şâkirdleri içinde kabûl eyledik.
Isparta’da ve Sava’daki taarruz bir derece umûmîdir. Risâle-i Nûr’un intişâr ettiği her tarafta bu sıralarda, şimdiye kadar bir plân dâhilinde Risâle-i Nûr’un fütûhâtına karşı tecâvüz var. Bir derece şevk ve neş’eye zarar verdi, bir devre-i tevakkuf açtı. Şimdiki kahtlığa da o tevakkuf sebebiyet veriyor.
Fakat Cenâb-ı Hakk’a şükür, Isparta ve havâlîsi kahramanları çelik gibi bir metânet göstermeleri, sâir yerlerin de kuvve-i ma‘neviyelerini takviye ediyorlar. Bazı ihtiyâtsız ve dikkatsizlerin yüzünden cüz’î zararlar olduğundan, ihtiyât ve dikkat her vakit lâzımdır.
Barla’da, Risâle-i Nûr’un muvakkat ta‘tîli sebebiyle yağmursuzluk başladığı gibi ve Risâle-i Nûr’un müdâhalesiyle yağmurun Barla etrafındaki dâireye mahsûs olarak gelmesi ve Isparta’nın Risâle-i Nûr’a karşı iştiyâklarıyla, Husrev’in dediği gibi, yağmur fevkalâde bir sûrette imdâda gelmesi gibi, pek çok emârelerle ve burada Risâle-i Nûr münâsebetiyle vücûda gelen yüzer hâdiselerin delâletiyle deriz ki, bu Anadolu’ya ayn-ı rahmet olan Risâle-i Nûr’a karşı, bu acîb zamanda böyle umûmî ve geniş bir taarruzla ve bazı yerlerde ta‘tîle mecbûr olması, bu kaht u galâyı ve
SAYFA 266
bu acîb ihtikârı ve bereketsizlik ve açlığı netice verdiğine bize kanâat verdi. Şimdi yanımdaki, Emîn ve Feyzî gibi sâir arkadaşlarım da aynı kanâattedirler.
Umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ve duâlarını istiyoruz اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[128]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ وَطَبَعْتُمْ
Azîz, sıddîk, muktedir, müteyakkız kardeşlerim,
Sizin mübârek leyâlî-i aşerenizi ve Kurban Bayram'ınızı tebrîk ederiz. Nûr fabrikası sâhibi Hâfız Alî’nin haşr-i cismânî hakkındaki hâtırına gelen mes’ele ehemmiyetlidir. Ve mektûbunun âhirindeki temsîlî, gāyet güzel ve ma‘nîdârdır. O hâtıra ile, Dokuzuncu Şuâ‘ın Mukaddeme-i Haşriye’den sonraki dokuz burhân-ı haşrîyi istiyor diye anladım. Fakat maatteessüf, bir-iki senedir te’lîf vazîfesi tevakkuf etmiş. Risâle-i Nûr’un mesâili ilimle, fikirle, niyetle ve kasdî bir ihtiyârla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünûhât, zuhûrât, ihtârât ile oluyor. Bu dokuz berâhîne şimdi ihtiyâc-ı hakîkî kalmamış ki, te’lîfe sevk olunmuyoruz.
Evet, îmân-ı billâh ve îmân-ı bi’l-yevmi’l-âhiret, âlem-i İslâmiyetin iki kutbu ve iki güneşidir.
Birincisini: Risâle-i Nûr, tamamıyla burhânlarını îzâh etmiş.
İkinci kutub ise: kısmen müstakil olarak Onuncu Söz, Yirmi Dokuzuncu Söz, Yirmi Sekizinci Söz, hususan cismânî lezzetlerin isbatında ve Mukaddeme-i Haşriye gibi risâlelerde gāyet kuvvetli haşr-i cismânîyi isbat etmiş, muannidleri de susturmuş. Ve îmân-ı billâh gibi, bu dünyadaki mevcûdât zâhir bir sûrette onu göstermediğinden, kısm-ı ekserîsi ise sâir erkân-ı îmâniye içinde haşri kuvvetli isbat eder.
SAYFA 267
Ezcümle, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hakkāniyetini isbat eden bütün huccetleri, ikinci derecede haşr-i cismânîyi, binler âyât-ı Kur’âniyenin tasvîr ve îzâhâtlarıyla isbat ediyor. Acaba Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın mu‘cizâne cennetin lezâiz-i cismâniyesinden bahisleri ve îzâhları derecesinden, daha îzâha lüzûm kalır mı?
Hem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkāniyetini isbat eden bütün mu‘cizeleri ve huccetleri, ikinci derecede haşr-i cismânîyi ve cennet ve cehennemin lezâiz ve âlâm-ı cismâniyesini hârika belâgatle tasvîr ve îzâh ediyor. O îzâhtan sonra, daha îzâha ihtiyâç kalır mı?
Hem Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûdunu ve rahîmiyet ve hakîmiyetini ve ilim ve kudretini ve âdiliyet ve hafîziyetini ve sıfât-ı kudsiyesini isbat eden bütün burhânlar, huccetler, bir cihette haşri isbat ettiği gibi; rubûbiyetin muktezâsı olan irsâl-i rusül ve inzâl-i kütüb cihetiyle, hem Risâlet-i Muhammediyeyi asm istilzâm, hem Kur’ân, onun konuşması ve kelâmı olduğunu isbat etmekle, haşr-i cismânîyi tafsîlâtıyla bu iki noktadan yine isbat ediyor.
Elhâsıl: Risâle-i Nûr’da îmân-ı billâh ve îmân-ı bi'l-yevmi'l-âhiret olan iki kutb-u îmânî, tam birbirine müsâvî gelecek bir derecede isbat edilmiş. Yalnız bu kadar var ki, haşr-i cismânî kısmen sarîhan ve kısmen zımnî ve tebeî isbat edilmiş. Çünki bu âlem-i şehâdet, Sâni‘ini gāyet sarîh ve zâhir gösteriyor. Ve haşri, zımnî ve perdeli haber verir. İnşâallâh bir zaman, Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden birisi veya birkaç tanesi, o dokuz makamı ve berâhîni te’lîf edecek ve Mukaddeme-i Haşriye’nin başındaki âyet-i a‘zamın dokuz fıkrasının hazînelerini, Risâle-i Nûr’da münteşir haşr-i cismânî berâhîniyle ve kalblerine gelen sünûhât ve ilhâmât ile açıp, Dokuzuncu Şuâ‘ı Onuncu Söz’den, daha kuvvetli bir tarzda tekmîl edecek.
Bütün kardeşlerimize, hemşîrelerimize birer birer selâm ve bayramlarını tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 268
[129]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Kahraman Tâhirî ve Hâfız Mustafâ’nın yaptıkları hizmet çok güzeldir. Onların tedbîrleri isâbetlidir, haktır. Nûr fabrikasının dîvânında verdiğiniz kararlar, ne olsa kabulümüzdür. İşârât-ı Kur’âniye, tevâbi‘leriyle beraber çok güzeldir. Yalnız Seyyid Şefîk’e giden mektûb, şahsına âit kısmı girmeyecekti. Lâhikadan aldığınız parçalar da çok güzel. Büyük Ali sisteminde, küçük ve ikinci Ali’nin ma‘nîdâr fıkrası iyidir, fakat muhtasardır.
En evvel gençlere âit üç-dört ders-ki Hâfız Mustafa’ya vermiştik el makinesiyle mümkün ise eski hurûfla, değilse yeni hurûfla HâşiyeNûr fabrikasının dîvânındaki hey’et münâsib görse ve hâl müsâade etse, yazılsın. Bize de bazı nüshalar gönderilsin. Mübâreklerin İşârâtü’l-İ‘câzlarına bedel bir nüshamı posta ile gönderdik.
Cum‘a gününe rast gelen bu bayram, çok kıymetdâr olan hacc-ı ekber olduğundan, hacca bu sene gidenler çok kazanmışlar. Cenâb-ı Hakk bizi de onların hayırlı duâlarına hissedâr eylesin. Âmîn. Tekrar be-tekrâr o bayramınızı, umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bayramlarını ve Nûr ve Gül fabrikalarının hey’etlerini ve medrese-i nûriye şâkirdlerinin ve üstâdlarının ve Barla sıddîklarının ve ma‘sûmların ve ümmî ihtiyârların, ricâlen ve nisâen umûmunun birer birer bayramlarını tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî