Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 37
Biz de, bütün kuvvetimizle bunu tasdîk ediyoruz. Çünki bunu kendimizde ve gördüğümüz dostlarımızda tecrübelerle müşâhede ettik. Hatta çokları meraklarından, cemâati, belki de namazı terk eder derecede ifrâtla, tam namaz vaktinde konuşan radyoyu dinliyor. Mimsiz medeniyetin sefâhet ve dalâlet ve İslâm’a ettiği ihânet cezâsı olarak mütemâdiyen başına gelen tokatlara, boğuşmalarına ve geniş siyâset dâirelerine alâkadârâne dikkat etmekle; ve nefesi zehirli ve başı sarhoş şahıslardan radyoda ders almak, kudsî mühim vazîfelerine de tam zarar ediyorlar.
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden
Emîn, Feyzî
[27]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve vefâdâr ve fedâkâr, sâdık kardeşlerim,
Bu def‘a çok kıymetdâr ve fevkalme’mûl ma‘nevî hediyenizden küçücük üç-dört mes’ele hâtıra geldi.
Birincisi: Üçüncü Kerâmet-i Aleviye’de, Risâlelerde yalnız iki zeyil vardır demesi, risâle şekline girmiş olan zeyillere zeyil diyor. Sâir zeyiller ise, hâtimeler, ilâveler, hâşiyeler hükmünde görmüştür.
İkincisi: İki Âyet-i Kübrâ’nın vird-i ekberinde hâtırıma geldiği hâlde ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektûb ile Otuz İkinci Söz, bana ihtiyâç bırakmayacak derecede beyân ve tercüme ettiklerinden, niyet ve va‘d ettiğim hâlde tercümesinde istihdâm edilmedim.
Üçüncüsü: Risâle-i Nûr’un benden ayrılması ve ben de dâire-i tenvîriyesinden uzak düştüğümden, bu havâlî ve Eskişehir gibi sâir yerleri de onun ehemmiyetli ve lüzûmlu bir kısım hakîkatlerinden hissedâr etmek için, inâyet-i İlâhiye, yeni yazılıyor gibi tekrar ile o kısım hakîkatlerin, fakat letâfetli başka tarzlarda îzâh edilmelerinde âdetâ ihtiyârım olmadan beni isti‘mâl ettiğini bildim, çok şükrettim.
SAYFA 38
Bu def‘a hediyelerinize mukābil, elimden gelseydi, yalnız maddî fiyatına göre her bir risâleye on lira ve Yirmi Beşinci Söz’e yirmi beş altın, belki elmas ve Yirmi Dokuzuncu Söz’e yirmi dokuz yakut verirdim. Öyle ise, verilmiş gibi kabûl ediniz. Evet, tevâfukta muvaffakiyetli olan kalem-i Alevî, Kerâmet-i Aleviye’ye göze görünür güzel bir delîl göstermiş. Yüz bin Mâşâallâh Husrev’in çok şirin ve fevkalâde yazdığı Hastalar Lem‘ası ile Esmâ-yı Sitte Lem‘ası, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektûb-u sadâkat-medâr hükmünde bana göründü. Risâle-i Nûr’a çok ehemmiyetli hizmetlerini gözyaşıyla hâtırlattı. Ve firdevsî hediyenizdeki risâlelerin harfleri adedince, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn sizlere rahmet, bereket, saâdet ihsân eylesin. Âmîn.
Yorulmaz, usanmaz, ciddî, samîmî kardeş Tevâfukta muvaffakiyetli kalemin ile yazılan İ‘câz-ı Kur’ân’ın âhirinde senin hakkında اَللّٰهُمَّ وَفِّقْهُ فٖی خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ olan duâ, bu def‘a şübhem kalmadı ki, tam kabûl olmuş. Umûm kardeşlere birer birer selâm.
Saîdü’n-Nûrsî
[28]
[بِاسْمِهٖ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَٓائِلِ النُّورِ وَمَعَانٖیهَا الْمُتَمَثِّلَةِ فِی الْهَوَٓاءِ وَفِی الْاَفْهَامِ اِلٰی یَوْمِ الْقِیَامِ
Azîz, sıddîk ve sâdık kardeşlerim,
Bu def‘a pek çok alâkadâr olduğum zâtların dört aded mektûbları beni o kadar mesrûr etti ve Risâle-i Nûr hesabına o kadar memnûn eyledi ki, güyâ yeniden o kahraman arkadaşları buldum diye sürûr yaşları çok hüzünlerimi sildi. Evet, dört mektûba dört cevâb yazmak isterim ve hakkınızdır. Fakat samîmî ittihâdınıza binâen birle iktifâ edildi. Ayrı ayrı beş-altı küçük mes’eleleri beyân ediyorum.
Birincisi: Eskiden beri, Îmân kurtarmak zamanıdır dediğimiz ve ihtiyârım olmadan tekrar ile erkân-ı îmâniyeye dâir burhânlardan tahşîdât-ı azîmeyi yaptığımız, çok haklı ve lüzûmlu olduğunu zaman gösterdi. Size bir ay evvel
SAYFA 39
ma‘nevî bir muhâverede Risâle-i Nûr’un azîm tahşîdâtına dâir gaybdan gelen bir cevâbı yazmıştım. Bazı zâtlar o fıkrayı Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nin âhirine ilhâk ettiler.
İkincisi: Şâm’lı Tevfîk kardeş Senin mektûbun beni derinden derine hem müteessir, hem müferrah eyledi. Sende bir hayırlı tahavvülât bulunduğunu ihsâs etti.
Merhûm Hâfız Ahmed’in akrabasına benim tarafımdan ta‘ziye ile beraber de ki: Bir-iki ay evvel birdenbire duâ ederken, en hâs akraba ve en hâlis talebelerin dâiresine Hâfız Ahmed girdi. Benim de bu dâirede hakkım var dedi gibi hissettim. Onu o hâs dâire içinde her vakit ma‘nevî kazançlarıma hissedâr olmak için bıraktım ve öyle de kalacak inşâallâh Ve anladım ki, ikiniz bidâyeten, beraber Risâle-i Nûr’a hizmetiniz içindir. Ve Barla’da bütün dostlara selâm.
Üçüncüsü: Sabrî kardeş Kıymetdâr Hulûsî’nin mektûbu hem Hulûsî’nin, hem Beşinci Şuâ‘ın ehemmiyetini ve kıymetlerini gösterdiğinden çok beğendim.
Evet, Beşinci Şuâ‘, umûmun ve bilhassa ehl-i ilmin îmânlarını tashîh edip kurtarıyor.
Hem sen, hem Husrev, Halîl İbrahim’den bahsediyorsunuz. O zât, Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir talebesi ve iktidarlı bir nâşiridir, hem hâslarındandır. Sâbık hâdisemizden, tam bir ihtiyât ve ciddî bir alâkadârlık dersini aldığı kanâatindeyim. Selâmımı ona ve rufekāsına teblîğ ediniz.
Dördüncüsü: Husrev kardeş Senin mektûbun benim meraklarıma Hasan, Mustafâ’lar gibi bir şifâ ve arzularıma bir devâ Mu‘cizât-ı Ahmediye asm gibi ve ümidlerime bir ziyâ Re’fet, Konyalı Sabrî gibi hükmüne geçti.
Hem Risâle-i Nûr’un muhterem bir talebesi ve hâs dâiresinde bulunan âhiret hemşîrem vâlidenizin hastalığı ve ihtiyârlığı seni Isparta’ya celbi, hayırdır. Elbette sen ona, Hastalar ve İhtiyârlar risâlelerini okumuşsun. O risâleler, benim bedelime onun keyfini sorup teselli versinler. Sadâkatte imtiyâzlı nâmdâr Rüşdü ile Şükrü’nün ticârette iştirâkleri hayırdır.
Ben, oradaki talebeleri ve dostları duâ ile çok tahattur ediyorum. Onları unutamıyorum. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 40
[29]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ رَمَضَانَ فٖی حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ مِنَ الرَّسَٓائِلِ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Hem mübârek Ramazan'ınızı, hem inşâallâh hakkınızda bin ay kadar meyvedâr Leyle-i Kadr'inizi, hem saâdetli bayramınızı, hem çok kıymetdâr hizmetinizi bütün rûhumla tebrîk ve tes‘îd ederim.
Kardeşlerim Bu def‘a kalemle kudsî hediyeleriniz o kadar beni minnetdâr ve mesrûr etti ki, güyâ dünyayı ışıklandıracak bir nûr fabrikası ve mâzî ve istikbâli râyiha-i tayyibesiyle muattar edecek bir gül fabrikası semâdan bizim imdâdımıza gönderilmiş ve benim arkamda kuvvetü'z-zahr olarak duruyor ve mütemâdiyen çalışıyorlar diye mesrûr oluyorum. Yüzbinler Elhamdülillâh
Sabrî kardeş Senin fâsılalı iki mektûbun, hizmetinin makbûliyetine iki şâhid-i gaybî gösterdi. Senin ta‘bîrin ile nûr fabrikasına ben de اَلْفُ اَلْفِ مَا شٓاءَ اللّٰهُ بَارَكَ اللّٰهُ وَفَّقَكَ اللّٰهُ derim. Sen ile Sıddîk Süleymân, benim nazarımda ve fikrimde ve duâmda dâimâ beraber bulunduğunuzdan, senin ile konuştuğum vakit, omuz omuza ikinizi beraber görüyorum. Ma‘sûm ve mübârek çocuklarınız duâdan hissedârdırlar.
Hâfız Alî kardeş Senin mektûbundaki tevâzuun ve ihlâsın ve Husrev’e âit medhin ve Risâle-i Nûr talebeleri bir tek vücûd hükmündeki kanâatin, senin hakkında büyük bir ümîdimi ve hüsn-ü zannımı tam kuvvetlendirdi. Risâle-i Nûr’un iki Lütfü’leri ve Mustafa’ları ve Hâfız Ali’leri, Küçük Sabrî olan Nûreddîn ile beraber hâs talebeler dâiresinde, Ramazân feyzine, ma‘nevî kazançlara inşâallâh hissedâr kabûl edildi. Her bir sahîfelerini birer kıymetdâr hediye hükmünde olan nüshaların yüzünden, ben sana çok, hem pek çok borçlu kaldım.
Husrev kardeş Kasem ederim, benim elimden gelseydi, yalnız bu def‘a altın yaldız ile yazdığın Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm On Dokuzuncu Mektûb Ramazân’ın on dokuzuncu gecesine tevâfuku mukābil her bir sahîfesine, yalnız maddî bir ücret
SAYFA 41
olarak birer altın hediye edecektim. Hakîkaten ebedî bir Gül fabrikasına kâtib ta‘yîn edildiğinize kanâatim kat‘iyet kesb etti. Rabb-i Rahîm’e hadsiz hamd ü senâ olsun. Ve tasavvurumda Husrev - Rüşdü, bir tek isim gibi olmuş. İkinizi, Risâle-i Nûr’a âit her şeyde beraber biliyorum ve buluyorum.
Size اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetine âit ve birden hâtıra gelen ve Sabrî’nin iki mektûbunun daha gelmeden ma‘nevî te’sîriyle yazılan bir tetimmeyi gönderdim. Bir derece mahremdir, hâs ve emînlere mahsûstur.
Şâm’lı Tevfîk, Âyetü’l-Kübrâ şuâ‘ını, Hâfız Alî’nin otuz üç لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ile tevâfuklu tarzda bana yazsa iyi olur. Kardeşlerime birer birer selâm.
Duânıza muhtâç Saîdü’n-Nûrsî
[30]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ اِشَارَاتِ الْقُرْاٰنِ وَرُمُوزِهٖ وَحَقَٓائِقِهٖ وَحُرُوفِهٖٓ اٰمٖینَ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Mübârek Ramazan’ınızı tebrîk ederim. Hâlik-ı Rahîm sizin için bu Ramazan'ın her bir gecesini bir Leyle-i Kadir kadar sevâbdâr ve her bir günü bir Ramazân kadar meyvedâr eylesin. Âmîn. Size garîb bir sehvimi beyân etmek münâsebetiyle derim ki:
Kur’ân’dan kalbime ilhâm olunan doğru ve hak olan hakîkatler bazen icmâlen olduğundan, tafsîlâtında sehiv ve nisyânım karışır, karıştırır. Ezcümle Eskişehir hapishânesinin son meyvesi ve Otuz Birinci Lem‘a’nın Birinci Şuâ‘ı olan İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi’nin beşinci âyeti bulunan اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ daki işaretini kuvvetli hissetmiştim. Fakat gāyet acele olarak üç buçuk sene evvel, karakol içinde şiddetli tarassud altında tebyîz ettiğimden, o işaretin tasvîrinde bir sehiv olmuş, ehemmiyetli
SAYFA 42
sûreti gizli kalmıştı. Mükerrer taharriyât netîcesinde o vakitten beri benim eski abâmın cebinde saklanmıştı. Ancak bu günlerde tedkîk ettim. Size doğrusunu yazacağım, nüshalarınızdaki yanlışı ona göre tashîh ediniz. Şöyle ki:
Beşinci âyet اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ dır. Bu âyetin remzi latifdir. Çünki hem kuvvetli münâsebet-i ma‘neviye ile, hem cifir ile, efrâd-ı kesîresi içinde husûsî bir sûrette Risâle-i Nûr’a, müellifine bakar. Şöyle ki: مَیْتًا kelimesi, tenvîn nûn sayılmak cihetiyle beş yüz eder. Saîdü’n-Nûrsî adedi olan beş yüze tevâfukla işâret eder ki, Saîd meyyit hükmünde idi. Risâle-i Nûr ile ihyâ edildi, taze bir hayat buldu.
Evet, اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا daki iki tenvîn, nûndurlar. Bin üç yüz otuz dört eder ki, o aynı zamanda Saîd umûmî harbde maddî ve dehşetli bir mevtten hârika bir tarzda kurtulması, felsefe ve gafletten gelen ma‘nevî ve şiddetli bir ölümden necât bulması ve Kur’ân’ın âb-ı hayâtı ile taze bir hayâta girmesi tarihidir. Ve bu tevâfuk-u ma‘nevî ve muvâfakat-ı cifriye delâlet derecesinde bir işârettir.
Hem فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ da tenvîn nûn ve şeddeli nûn iki nûn ve بِهٖ de telaffuz edilen ی sayılmak cihetiyle bin iki yüz doksan dört eder ki, velâdetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile hayat-ı ma‘neviyesine işâret eder.
Elhâsıl: Bu âyet, ma‘nâsının müteaddid çok tabakalarından bir işârî tabakadan hem Risâle-i Nûr’a, hem müellifine, hem bu on dördüncü asrın ibtidâsına, hem ibtidâsında Risâle-i Nûr’un mebdeine remzen, belki işareten, belki delâleten bakar.
İşte bu parçayı o âyetin bahsinde derc ile o sehiv izâle olur.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 43
[31]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Azîz kardeşlerim,
Temâdî eden tahrîbât-ı ma‘neviye karşısında, lillâhilhamd gittikçe Risâle-i Nûr’un mu‘cizâne mukāvemeti ve satveti ve kıymeti tezâyüd ediyor. Dalâletin temel taşı ve nokta-i istinâdı olan tabiat tâğūtunu dağıtıp, Kur’ân elinde bir elmas kılıç olarak her tarafta nûrları saçar, zulümâtı dağıtır. Fakat dalâletin envâı çoktur. O nisbette risâlelerin dahi ayrı ayrı meziyetleri, ehemmiyetleri var. Eğer kolay ise, Tabiat Lem‘ası'nı da bize gönderiniz. Umûmunuza binler selâm. Makbûl duâlarınızdan çok istifâde eden ve o hâlis duâlara çok muhtâç kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[32]
[Ahmed Nazîf’in bir fıkrasıdır]
Kıymetli Üstâdım,
Yüksek şahsiyetinizin aczi ve fakrı içinde inâyet-i Rabbâniye ve rahmet-i İlâhiye ile Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câzlarını güneşin parlak ve keskin şuâ‘ları gibi kalblerimize nüfûz ettiren ve hakāik-i dîniye ve îmâniyenin, dalâlete yüz tutan zayıf ve âciz mü’minlerin halâsı ve selâmeti ve hidâyete çıkarılmasına hâdim ve kudsî Risâle-i Nûr’un, elbette bir hâdî ve bu zamanın muhtâç bulunduğu bir sâhib-i zuhûr nâmını taşıyacağı şübhesizdir.
Binâenaleyh, hem Kur’ân’ın tercümanı ve dellâlı ve hem de bu Risâle-i Nûr’un müellif ve hâdim-i yegânesi bulunmanız, hem de âciz ve fakîr bir nefer iken, ma‘nevî hizmetinizle müşîriyet derece-i âliyesine terfî‘ ve tefeyyüze istihkāk kesb etmiş bulunmanızdadır ki, Âlim-i Mutlak, Hâkim-i Mutlak, Kādir-i Mutlak olan Zülcelâl Hazretleri, bu kudsî vazîfe-i âliyeyi, kıymetsiz gördüğünüz, çok kıymetli ve fazîletli ve feyizli ve âlî derecelerde yüksek bir dellâla tevdî‘ ve nasîb ve bilhassa me’mûr etmiştir. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Biz âciz ve âsî ve günâhkâr hizmetkârlarınızı dahi lütf u keremiyle irşâda ve hidâyete, siz Üstâdımızı rehber ve mürşid ve vâsıta buyurmuştur ki, ebedî minnet ve şükrânlarımızı edâdan âciz bulunuyoruz.
SAYFA 44
İşte, Üstâdım Çok kıymetli arkadaşımız ve hizmet-i Kur’âniyede kıymetli refîkimiz ve şerîkimiz Küçük Husrev Mehmed Feyzî’nin mektûbundan başka yerde ve mahalde mevsimsiz olduğunu idrâk ederek, bu hakîkî kelime-i mübâreke ve ism-i şerîfi Risâle-i Nûr’a dahi henüz zâhiren takmak haddim değildir ve isti‘mâlinden hazer ediyorum. Çünki Üstâdımın izin ve müsâadesi olmadıkça bu gibi lakabların kıymeti olamaz. Ancak Risâle-i Nûr’dan aldığım ilhâm üzerine muhîtimizde birinciliği ihrâz eden kardeşimiz olan Feyzî’nin mektûbunda bahsedilmesi, sırf hüsn-ü niyet ve fart-ı merbûtiyet ve sadâkatten ve ihlâstan doğmuştur.
Bu ızhârın hatâsından hâdis olan meşguliyetinize sebebiyet verdiğimden çok müteessir oldum, af buyurunuz. Îkāz ve irşâd edici ni‘met ve himmet-i itâbınızla af buyurulmasını ve Risâle-i Nûr’un ma‘nevî tokatlarından muhâfaza edilmekliğimizi kemâl-i hulûsla istirhâm eylerim.
Azîz ve kıymetli Üstâdım Cenâb-ı Hakk’ın lütf u keremiyle ve hadsiz ihsânıyla intisâben hizmet-i kudsiyesinde bulunduğum Risâle-i Nûr’un maddî ve ma‘nevî pek çok kerâmetlerini ve bereketlerini aynelyakîn görmüş ve lezzetini tatmış olan bu âciz hizmetkârınızın noksânlarını, hüsn-ü niyete ve hulûs-u kalbine bağışlamanızı ricâ ederken, bu mübârek Risâle-i Nûr’un pek çok kerâmetlerinden birkaçını arz ederim. Şöyle ki:
Risâle-i Nûr’un tercümanı ve müellif ve sâhibi bulunan zât, bin üç yüz yirmi dörtveyirmi beş rûmî senelerinde, İstanbul’da iştihârla Bedîüzzamân nâmı ve lakabı altında matbûâtın sitâyişle neşriyâtından mütehassis olarak, o zaman on yedi yaşımda bulunduğum ve çok câhil ve çocukluk devresinde iken, bu mübârek isim kalbimde yer tutmuş. Ve bu kalbî muhabbet hürmeti için olacak ki, bin üç yüz yirmi altı senesinde Hazret-i Üstâd’ın, Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî lakabı altında Karadeniz seyâhatinde iki hizmetkârı ile İnebolu’yu ziyâret ederek, o zaman İnebolu’nun meşhûr ulemâsından Hacı Ziyâ ve diğer ulemâ arasında vapura teşyî‘ edildiği sırada tesâdüfen çarşıda karşılaştığım ve çok derin muhabbet hissiyle bu mübârek zâta selâm durarak mütebessim ve nûrânî sîmâlarıyla ve keskin nazarlarıyla selâmlarına ve ma‘nevî nazarlarıyla iltifâtlarına mazhar olduğum günden beri artan muhabbet ve alâkamın, otuz senelik hâtırımdan kat‘iyen silinmediğini aynelyakîn görüyordum.
SAYFA 45
Tahmînen ve takrîben altı sene evvel, bir gazete sütununda Isparta’da halkın fazla alâka göstermesinden, dîn ve îmân telkîn etmesinden ürken ehl-i dünyâ tarafından tevkîf edildiğini teessürle okumuştum. Otuz senelik uzun bir zaman içinde bir def‘a böyle acı haber aldığım hâlde, âkıbetinden kat‘iyen başka bir ma‘lûmât edinememiştim. On seneden beri Cenâb-ı Rabbü’l-Âlemîn Hazretleri’nden niyâzımda, dâimâ beş vakit duâlarımda: Yâ Rab Bana bir mürşid-i kâmil ihsân buyur, niyâzında iken, bundan üç sene evvel, yani hicrî bin üç yüz elli yedi ve mîlâdî bin dokuz yüz otuz sekiz senesinde, İnebolu’da bir kahvede, Kastamonu'lu bir zavâllı sarhoşun sitâyişle bahsettiği bir zâtın Kastamonu’da mevcûdiyeti ve menfî olarak bulunduğunu işittim. Dikkat ettim ve tahkîk ve ta‘mîk ettim. Anladım ki, otuz senedir kalbimde saklı olarak taşıdığım o zamanki Saîd-i Kürdî olduğunu hayretle öğrendim. Ve kalbimdeki sevgi günler geçtikçe ateşlendiğini hissettiğimden, her tehlikeyi göze alarak ziyâret edip, mübârek ellerini öpmek lâzım ve şart olduğunu bildim. Ve ziyâretimde, Eski Saîd’in ism-i mübârekleri Bedîüzzamân Saîd Nûrsî ve Risâle-i Nûr müellifi ve sâhibi olarak buldum. Kemâl-i aşk ve ihlâsla sarıldım. Ve benim yegâne mürşidim ve rehberim ve büyük Üstâdım o Risâle-i Nûr’dur, dedim. Ve bana bu hadsiz ihsânâtı hidâyet ve inâyet buyuran Cenâb-ı Hakk’a, Kur’ân-ı Hakîm’in harfleri adedince şükrederek اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی dedim. Hâşiye
Risâle-i Nûr’a intisâb etmezden evvel, maddî ve dünyevî her işlerimizde ve ticarethânemizin kazançlarında ve şahsî ve husûsî işlerimizde Risâle-i Nûr’a intisâbdan sonraki hârikulâde farkları ve bereketleri görmekle beraber, en büyük bir ticâret veya mes‘ûd bir zenginin, müferrah ve serbestliğinden daha fazla ferah u sürûr ve serbest ve yaşayış tarzında sıhhat ve âfiyetle elhamdülillâh mes‘ûdâne imrâr-ı hayat eylemekte olduğumuzu ve Risâle-i Nûr’un kudsî lütf u kerâmetlerine medyûn bulunduğumuzu i‘tirâf ve tasdîk ederiz.
SAYFA 46
Üstâd hazretlerinin me’zûniyet-i husûsiyesiyle, Risâle-i Nûr nâmına neşriyât ve hakāik-i îmâniye noktasında, bilhassa ibâdet ve namaz hakkında şahsımın câhil ve âciz, nâkıs, iktidârsız vaz‘iyetim ile vâki‘ olan ve olacak bulunan telkînât-ı dîniyedeki kuvvetli iknâ‘ ve müessir hitâbelerin âsâr-ı fiiliyesini aynen müşâhede ettiğimi; Üstâdım Risâle-i Nûr nâmına kemâl-i fahirle, bir çok namazsız müslümanları elhamdülillâh namaza ve câmi‘lere devama muvaffak bulunmak gibi kudsî hizmetlerin âsâr-ı fiiliyesinden, Risâle-i Nûr’un büyük hârika kerâmetinden tulû‘ ettiğini ve etmekte olduğunu tasdîk ederiz.
Bu içinde bulunduğumuz Alman ve İngiliz harbinin bidâyetinden, devamı müddetince, hadsiz zındıka ve münâfıkların hiç yoktan, sebebsiz olarak şahsıma bir isnâdât olsun için, gerek münevver fikirli âlim ve gerekse câhil, mülhid, hemen hemen birkaç dostlarım müstesnâ, memleket halkı ve kudsî hizmetimden küstürmek için, شَیْطَانٌ عَلَیْهِ مَا یَسْتَحِقُّ bütün memleket halkını iğfâl ederek aleyhime tahrîk etmiş olacaktır ki, Nazîf, muhâlif bir siyâsetle ittihâd-ı İslâm’a tarafdâr eder, siyâset propagandası yapıyor zihniyetini şiddetle aleyhimde, memleket halkına ve erkân-ı hükûmete kadar sirâyet ettiriyorlar. Ve bütün şeytanların tecessüsleri tahrîk edilmiş, güyâ aleyhdârlarım benden bir intikām almak hasebiyle, gıyâbımda hem müdhiş cereyânı şiddetlendirmek için, kendilerince menfûr telakkî ettikleri Almancı nâmıyla hakāretlere ma‘rûz bırakmaktan çekinmediler. Hâlbuki ben lillâhilhamd Risâle-i Nûr’un irşâdıyla, hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeyi bütün kâinâtın fevkınde gördüğümden ve i‘tikād ettiğimden, değil küre-i arzdaki cereyânlara, belki bana verilse de bütün dünya saltanatına da âlet edemem. Ben, yalnız hakîkatçi ve îmâncı ve Kur’âncı Risâle-i Nûr’un bir hâdimiyim. Kaç senedir bütün bu hücumlarıyla beraber, iki eser-i inâyet var.
Birisi: Risâle-i Nûr’un neşriyâtındaki hizmetime zarar verilmediği gibi, fevkalme’mûl muvaffak olduk.
İkincisi: Her ne vakit şiddetli hücûm edileceği zaman, Üstâdımızdan Dikkat emrini alıyorduk. Hem de Risâle-i Nûr’un âşikâr bir kerâmetindendir ki, bin üç yüz elli dokuz sene-i hicriye, Ramazân-ı Şerîf’in on veya on ikinci günlerinde, Allâh rahmet etsin, vefât eden kardeşlerimizden Hatîb Mehmed nâmındaki zât, Yirmi Altıncı Lem‘a olan İhtiyârlar Risâlesi’ni yazarken hasta olarak yazmaya kādir olamadığından لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ kelime-i tevhîdi yazarak bıraktığı,
SAYFA 47
ziyâretine gelen diğer kardeşimiz ve fa‘âl arkadaşımız, Feyzî Mehmed Efendi’ye ikmâlini ricâ ederek dünyaya vedâ‘ ve ebedî hayatına inşâallâh bu kelime-i tayyibe ile hayatının sonunu mühürleyerek îmânlı olarak kabre girdiğini ızhâr ve Risâle-i Nûr’un talebelerine açık bir müjde ve tebşîrâtta bulunmuştur.
İşârât-ı Kur’âniyenin, yirmi altıncı âyetinin فَفِی الْجَنَّةِ خَالِدٖینَ sırrıyla, Risâle-i Nûr talebeleri, îmân ile kabre gireceklerdir tebşîrâtının sıdkını gösteren bu açık kerâmetin ve tebşîrât-ı azîmenin bütün kardeşlerimize ta‘mîm olunmasını, Risâle-i Nûr’un derece-i ulviyetini ve hâdimlerinin mükâfâtlarının ne zaman ve ne sûretle verilmekte olduğunu aynelyakîn bilinmek ve görülmek üzere şu hakîkat muvâfık ise İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi’ne tahşiye olunmasını ricâ ederim, kıymetli Üstâdım.
Risâle-i Nûr şâkirdlerinden
Ahmed Nazîf Çelebi
[33]
[Risâle-i Nûr’un fa‘âl bir şâkirdi olan Ahmed Nazîf’in bir istihrâcı ve bir fıkrasıdır]
Bunu hem Birinci Şuâ‘ın otuz ikinci âyeti olarak, hem Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkralarında kaydetmek münâsib görüldü. O kendisi, Ahmed Nazîf diyor: Gelen âyetleri hâfızdan dinledim. Sûre-i Ahzâb’dan
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
[یَٓا اَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا اذْكُرُو اللّٰهَ ذِكْرًا كَثٖیرًا وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصٖیلاً هُوَ الَّذٖی یُصَلّٖی عَلَیْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِیُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَحٖیمًا تَحِیَّتُهُمْ یَوْمَ یَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَرٖیمًا یَٓا اَیُّهَا النَّبِیُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذٖیرًا وَدَاعِیًا اِلَی اللّٰهِ بِاِذْنِهٖ وَسِرَاجًا مُنٖیرًا وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖینَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَبٖیرًا صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظٖیمُ]
SAYFA 48
Bu âyetlerde Risâle-i Nûr’a îmâ ve remiz ve belki işaretler var diye hissettim. Evet, mâdem bu âyet gibi vazîfe-i risâlet ve da‘vete bakan âyetler, her asra bakıyorlar, her asırda efrâdları ve mâsadakları var. Ve mâdem bu âyetlerde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a verilen sıfatlar ve ünvânlar her zamanda cereyân ediyor. Ve her bir asırda hükmetmek haysiyetiyle o ünvanların altında ma‘nâ-yı remzî ile Risâle-i Nûr gibi o vazîfeyi yerine getiren eserler ve zâtlar bu gibi âyâtın şumûllü dâirelerine girmeleri, Kur’ân’daki i‘câz-ı ma‘nevînin şe’nidir. Belki muktezâsıdır ve lâzımıdır. Ve mâdem Risâle-i Nûr bu acîb asırda müstesnâ bir sûrette bu âyetin işâret ettiği vazîfeyi yapıyor ve ma‘nâsının dâire-i külliyesinde bir ferdidir. Elbette müteaddid emârelerle ve gizli karînelerle diyebiliriz ki, bu âyet dahi, Birinci Şuâ‘ın sâir otuz bir aded âyetleri gibi, Risâle-i Nûr’a ma‘nâ-yı işârî ile bakar. Şöyle ki:
لِیُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَحٖیمًا: cümlesi, ma‘nâ-yı işârîsiyle bin üç yüzyetmişe kadar tecâvüz eden en karanlık bir zulmetten, sizi ey ehl-i îmân ve Kur’ân, Kur’ân’dan gelen nûrlara ve îmânın ışıklarına çıkaran ve isminde nûr ve ma‘nâsında rahîmiyet bulunan ve ism-i Nûr ve ism-i Rahîm’in mazharı olan bir lem‘a-i Kur’âniyeye ve bu asrımıza bakıp îmâ ediyor.
Ma‘nâ mutâbakatından başka bir emâre ve karînesi budur ki: اِلَی النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَحٖیمًا fıkrasının makam-ı cifrîsi dokuz yüz kırk yedi edip, Risâletü’n-Nûr veya Risâlet-i Nûr olan isminin makamı olan dokuz yüz kırk yedi adedine tam tamına tevâfuk ediyor.
اِنَّٓا اَرْسَلْناَكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا: cümlesi, şeddeler sayılmaz ve âhirki tenvîn vakıftır, elif sayılır makam-ı cifrîsi bin üç yüz yirmi üç târîhini gösterir. Ve o târihte merkez-i hilâfette dehşetli bir inkılâbın mebde’-iinfilâkı içinde ye’se düşen ehl-i îmâna müjde verip, İslâmiyet’in hakkāniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehâdet eden ve verâset-i nübüvvet noktasında da‘vette bulunan bir şâhide işâret eder.
وَنَذٖیرًا وَدَاعِیًا اِلَی اللّٰهِ: cümlesi, tenvînler vakıf olmadığından sayılır makam-ı cifrîsi bin iki yüz elli altı târîhini göstermekle, bu asra ve bu zamandaki İslâmiyet’in inhisâfını bir asır evvel ihzâr eden mukaddemâtına
SAYFA 49
bakarak وَدَاعِیًا اِلَی اللّٰهِ Hâşiye kelimesi, Risâle-i Nûr’un bir ismi olan Bedîüzzamân’ın yüz doksan bir adedine tam tamına tevâfukla îmâ eder ki, Risâle-i Nûr dahi o inhisâf içinde bir دَاعٖٓئِ اِلَی اللّٰهِ tır.
بِاِذْنِهٖ وَسِرَاجًا مُنٖیرًا: Hâşiye kelimesi ise, tam tamına Resâilü’n-Nûr’un bir ismi olan Sirâcünnûr’a lafzen ve ma‘nen ve cifren tevâfukla bakar. مُنٖیرًا daki م ی, اَلنُّورُ daki şeddeli ن mukābilidir. Evet, İmâm-ı Alî ra kerâmet-i gaybiyesinde Risâle-i Nûr’a Sirâcünnûr nâmını vermesi, bu âyetin bu fıkrasından mülhemdir denilebilir ve çekinmeyerek deriz.
وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖینَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ: cümlesi, şedde sayılmak cihetiyle makam-ı cifrîsi bin üç yüz elli dokuz târîhini göstermekle, bu asrımızın tam bulunduğumuz bu senesine bakarak ehl-i îmâna bir büyük ihsânı var diye, ma‘nâ-yı remziyle haber veriyor.
Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsân îmânı kurtarmaktır. Ve görüyoruz, îmânı hârika burhânlarla kurtaran başta Risâle-i Nûr’dur. Demek bu zamana nisbeten bir fazl-ı kebîr, Risâle-i Nûr’dur.
SAYFA 50
Bu işareti kuvvetlendiren şudur: فَضْلاً كَبٖیرًا Hâşiyedaki فَضْلاً kelimesi, dokuz yüz altmış edip Risâle-i Nûr’un bu ismi izâfetten tavsîf tarzına geçmekle Risâlet-i Nûriye olup, dokuz yüz altmış iki adedine ma‘nîdâr iki farkla tevâfuku, onun başına remzen ve îmâen parmak basmasıdır.
İlâhî Yâ Rab Sen Risâle-i Nûr’u ve Risâle-i Nûr müellifi azîz Üstâdımız Saîd Nûrsî Hazretleri'ni ve Risâle-i Nûr talebeler ve şâkirdlerini ve mensûblarını muhâfaza-i hıfzında ve kal‘a-i İlâhiyen içinde muhâfaza ve emîn eyle. Âmîn. Ve hizmet-i Kur’ân ve îmânda sâbit ve dâim eyle. Âmîn. Ve bu kudsî hizmetlerinde muvaffakiyetler ve yardım ve muâvenetler ihsân eyle. Âmîn.
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân-ı Azîmüşşân’ın sırr-ı a‘zamına, ma‘rifetullâh, muhabbetullâh ve muhabbet-i Resûlullâh sırr-ı kudsîsine ve حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ sırr-ı uzmâsına ve rızâullâh ve rü’yet-i Cemâlullâh lütf u ihsânına mazhar eyle. Âmîn. اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَاَهْلِ بَیْتِهٖٓ اَجْمَعٖینَ الطَّیِّبٖینَ الطَّاهِرٖینَ اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
Ahmed Nazîf Çelebi
[Birinci Şuâ‘dan Otuz Birinci Âyet]
Pederiyle beraber Risâle-i Nûr talebelerinden olan Salâhaddin Çelebi’nin Risâle-i Nûr’a âit bir âyetten bir istihrâcıdır.
وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓی اَوْ عَلٰی سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعیٖدًا طَیِّبًا : âyeti, ma‘nâ-yı zâhirîsiyle diyor ki: Su bulamadığınız vakit, temiz toprak ile teyemmüm ediniz.