
SAYFA 104
[55]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰە وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ حُرُوفِ مَٓا اَرْسَلْتُمْ لَنَا مِنَ الرَّسَٓائِلِ فٖی عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ هٰذِهِ اللَّیْلَةِ الرَّغَٓائِبِ وَلَیْلَةِ الْمِعْرَاجِ وَلَیْلَةِ الْبَرَٓائَةِ وَلَیْلَةِ الْقَدْرِ وَاَعْطَاكُمُ اللّٰهُ بِعَدَدِهَا ثَوَابًا وَحَسَنَاتٍ اٰمٖینَ
Azîz ve sıddîk kardeşlerim ve fedâkâr ve sâdık arkadaşlarım,
Evvelen: Sizin bu mübârek şuhûr-u selâse ve içindeki kıymetdâr leyâlî-i mübârekeleri tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Hakk, her bir geceyi sizin hakkınızda bir Leyle-i Regāib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevâb versin. Âmîn.
Sâniyen: Sizin bu def‘a nûrlu hediyelerinizin her bir harfine mukābil Cenâb-ı Erhamürrâhimîn defter-i a‘mâlinize bin hasene yazsın ve Âsım’ın ruhuna bin rahmet versin. Âmîn.
Sâlisen: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ve Risâle-i Nûr’un hazînelerinin kerâmetli ve yaldızlı bir anahtarı olan kalem-i Husrevî, elhak, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm gizli güzelliğini her göze gāyet parlak ve güzel gösteriyor. Cenâb-ı Hakk bu kalemi, bu hizmette muvaffak ve dâim eylesin. Âmîn.
Mübârek hey’etinin büyük bir kahramanı Büyük Alî’nin sisteminde Küçük Alî’nin Mu‘cizât-ı Kur’âniye’si, Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm tam mutâbık bir bâkî pırlanta tarzında mevki‘ aldı. Erhamürrâhimîn her harfine mukābil, yazana on sevâb ihsân eylesin. Âmîn.
Mehmed Tâhirî, Küçük Lütfü’nün hayru’l-halefi ve Atabey’in kahramanı, bu havâlîye nûrlu ve güzel hediyeleri çok kıymetdârdır. Rahmânü’r-Rahîm, hazîne-i rahmetinden ona ve pederine her harfine ve her kelimeye mukābil rahmet etsin. Âmîn.
Aydın’lı Hasan Âtıf’ın kuvvetli kalemi inşâallâh merhûm Âsım’ın noksân bıraktığı vazîfe-i nûriyeyi tekmîl edecek. Ve o güzel kalemle Âsım’ın ve Lütfü’nün rûhlarını şâd edecek. Onun küçük hediyesi, ilerideki kıymetdâr hizmetlerini ihsâs ederek büyük bir mevki‘ aldı. Allâh ondan râzı olsun. Âmîn.
SAYFA 105
Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden ve resâil içinde suâlleriyle ehemmiyetli bir mevki‘ tutan ve onunla beraber ma‘nen yaşayan kardeşimiz Re’fet Bey’in mektûbuyla ve Gül fabrikasının gül-ü Muhammedî asm bahçesini yetiştiren Husrev’in mektûbuna ayrı bir mektûbla cevâb yazmak isterdim. Fakat şimdilik vakit müsâade etmedi.
Umûm kardeşlerime birer birer ve bilhassa ve bilhassa bilhassa çok selâm ve duâ ederim. Ve onların mübârek duâlarını bu şuhûr-u mübârekede ve leyâlî-i muazzamada ricâ ederiz
. اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz ve duâdan çok istifâde eden
Saîdü’n-Nûrsî
Buradaki umûm kardeşleriniz nâmına, Feyzî, Nazîf, Emîn, Hilmî, Salâhaddîn, Tevfîk selâm ve arz-ı hürmet ve şuhûr-u selâseyi hakkınızda tebrîk ederler. Rûh ve kalbimiz pek çok arzu ediyordu ki, yaldızlı Kur’ân’ımız bu def‘aki irsâlât içinde bu Ramazân’da okumak için bunlar beraber olsa idi.
Saîdü’n-Nûrsî
[56]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ عُمْرِكُمْ فِی الدُّنْیَا
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin mektûblarınızdan o kadar mesrûr oldum ki, ta‘rîf edemem. Hususan Husrev’in çok kıymetdâr iki mektûbunda, Hacı Hâfız’ın köyünde Risâle-i Nûr’un pek fevkalâde bir sûrette tevessüü, o iki mektûbu nusha gibi ve bir huccet-i kātıa gibi saklayıp, bu havâlîdeki talebelere bir tâziyâne-i teşvîk olarak gösteriliyor.
Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın bir mu‘cize-i ma‘nevîsi olduğu gibi; Husrev’in kalemi de, Risâle-i Nûr’un pek kuvvetli bir kerâmeti olduğunu buraca her gün tasdîk ediyoruz. Husrev’in mektûbuna karşı uzun mektûb yazmak istiyorduk, arzumuza muvaffak olamadık.
SAYFA 106
Mübârekler kahramanlarından Küçük Alî’nin mektûbu da bana büyük bir ümîd verdi. Merhûm Abdurrahmân’ın elhak tam bir halefi olan kıymetdâr ve mübârek büyük kardeşi olan Mustafa Hulûsî’nin, Hâfız Ahmed isminde mübârek bir mahdûmu, peder ve amcaları sisteminde Risâle-i Nûr’a hizmet etmesi, yeniden Abdurrahmân dünyaya gelmesi kadar beni müferrah etti.
Ağras Atabey’de, eskide Lütfü, Zekâî gibi iki kıymetdâr şâkirdlerin yerlerini boş bırakmayan, Ağras kahramanları olan Tâhirî ve Abdullâh Çavuş’un Risâle-i Nûr’a hizmetleri, Ağras hakkında endişelerimi tamâmen izâle etti.
İsmâîloğlu Hüseyin’in hastalığı beni müteessir etti. İnşâallâh tam bir Lütfü olacak, çok da hizmet edecek. Sizlerin buraya gelen mektûblarınız, kısmen tensîkle lâhikaya derc ediliyor. Size bu def‘a mahrem Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’da istihrâc-ı gaybîdeki mücmel hakîkate dâir birden kalbe ihtâr edilen bir fıkra ile Tesettür Risâlesi’ne hâşiye gönderiyoruz.
Bu şuhûr-u selâse, seksen küsûr sene bir ömrü kazandırıyor. Elbette sizler gibi mücâhidler, onu kazanmaya çalışacaksınız. Cenâb-ı Hakk her bir gecesini sizin hakkınızda Leyle-i Mi‘râc ve Leyle-i Berât ve Leyle-i Kadir kadar kıymetdâr eylesin, âmîn.
Duânıza bu şuhûr-u selâsede çok muhtâç kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Burada umûm talebeleri nâmına Feyzî de selâm ve duâ ve istid‘â eder.
[Ehemmiyetli, fakat bir derece mahremdir]
Azîz kardeşlerim,
Mahrem Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’da cifirle istihrâcım, aynen Münâzarât Risâlesi’nde Bir nûr çıkacak ve göreceğiz diye gaybî müjdeler gibi, ilhâmî ve hak bir hakîkati, fikrimle olan tatbîkātımda bir kusur vardı. O kusur, beni düşündürüyordu. Münâzarât ve Sünûhât gibi risâlelerdeki müjde-i nûriye ise, Risâle-i Nûr tam halletti. Geniş dâire-i siyâsiye yerine, yüksek bir dâire-i nûriye ile o kusuru izâle ettiği gibi, İnnâ A‘taynâ sırr-ı mahreminde, On iki, on üç sene
SAYFA 107
sonra İslâmiyet’e darbe vuranların başlarında öyle müdhiş bir patlayış olacak ki, kıyâmete kadar unutulmayacak, meâlindeki istihrâc-ı cifrî çok geniş bir dâirede olduğu hâlde, nûr müjdesi sırrının aksine olarak dar bir dâirede, husûsî bir hükûmette tatbîk etmek sûretiyle, fikrim o geniş dâireyi ihâta edemeyerek o hakîkatin sûretini değiştirmiş.
Hâlbuki o istihrâcın gösterdiği aynı târihte, o rejimin müessisi ve başı dünyadan göçtü, darbesini yedi. Ve aynı senede, perde altında bilinmeyen ve küre-i arzın ekserini ve nev‘-i beşerin kısm-ı a‘zamını istibdâdı altına alan bir müdhiş cereyânın düğümü ve düğmesi ve ma‘nen binler başından bir başı ve en müdhişi olan o göçüp giden adam, tokat yediği aynı zamanda, daha sene tamam olmadan, o müdhiş cereyânın bütün başları ve tarafdârları öyle semâvî müdhiş tokatlara ve şiddetli fırtınalı musîbetlere tutulmaya başladılar; kıyâmete kadar azâbını çekecekler ve çekiyorlar. Ve edyân-ı semâviyeye ve İslâmiyet’e ettikleri cinâyetlerin cezâsını, çok geniş bir dâirede gördüler ve görüyorlar. Mimsiz medeniyetin boku ile dünyayı mülevves ettikleri için, aynı istihrâcın gösterdiği târihte, o mimsiz medeniyetin başına da öyle bir semâvî tokat indi ki, en karanlık vahşetten daha aşağı indirdi.
Elhâsıl: Sırr-ı İnnâ A‘taynâ’da çok geniş bir dâire, dar bir dâirede tatbîk edilmiş. Nûr müjdesi ise, dar ve ma‘nevî, fakat yüksek bir dâireyi, geniş ve maddî bir dâire sûretinde tasvîr edilmişti. Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki, bu iki kusurumu, kuvvetli bir ihtâr-ı ma‘nevî ile ıslâh etti. یُبَدِّلُ اللّٰهُ سَیِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar eyledi. اَلْحَمْدُلِلّٰهِ بِعَدَدِ ذَرّاتِ الْكَٓائِنَاتِ
Azîz kardeşlerim Sakın bu fıkranın vâsıtasıyla o sırr-ı mahremi fâş etmeyin ve o risâleyi de araştırmayın. Yalnız bu fıkrayı zararsız görseniz hâslara gösterebilirsiniz.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 108
[57]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیَالٖی شَهْرِ رَجَبَ وَشَعْبَانَ وَرَمَضَانَ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu def‘aki mektûblarınız gelmeden evvel, bir ihtâr ile kendi cevâbını kerâmetkârâne yazdırmış. Demek, mektûb sâhiblerinin fevkalâde sadâkatleri kerâmet derecesine çıkmış.
Kardeşlerim, mektublarınızda çok yüksek düşünce ve takdîrât, binden bir hisse de benim olsa hadsiz şükür ederim. Belki Risâle-i Nûr’un ma‘nevî şahsiyeti ve çok kesretli talebeleri içinde bilmediğimiz gāyet yüksek bir makam sâhibi bir zâtın te’sîrâtı ve kumandası hissediliyor. Benim gibi bin derece uzak bir bîçârede tasavvur ediliyor. Hakkım olmadan bana verilen ziyâde ehemmiyetiniz, inşâallâh size zararı olmaz. Fakat Risâle-i Nûr’un hüsn-ü cereyânına zarar ihtimâli var. Siz bir hakîkati hissediyorsunuz ve fevkalâde sadâkat ve ihlâsınız inşâallâh hak görür. Fakat sûrette bazen aldanılır. Biz hizmetle mükellefiz. Netîceleri ve muvaffakiyet, Cenâb-ı Hakk’a âittir.
Lütfü vârislerinin mektûbundaki Osman Hâlidî’nin beyânâtı yalnız Risâle-i Nûr hesabına bir cihette kayıd ediliyor. Şahsıma âidiyeti yok. Husrev’in çok te’sîrli câzibedâr mektûbuna cevâb yazmaya vakit bulamadık. Başta bu mektûblarda isimleri bulunan zâtlar olarak umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve eyyâm-ı mübârekede duâ ederiz ve edeceğiz. Onlardan bu kudsî leyâlî ve eyyâm-ı mübârekede duâlarını isteriz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 109
[Ehemmiyetlidir]
[Risâle-i Nûr talebelerinden bir kısım kardeşlerimin benim haddimin çok fevkınde hüsn-ü zanlarını ve ifrâtlarını ta‘dîl etmek için ihtâr edilen bir muhâveredir]
Bundan kırk-elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullâh rh ile bir muhâveremi hikâye ediyorum:
O merhûm kardeşim, evliyâ-yı azîmeden olan Hazret-i Ziyâeddin’in ks hâs mürîdi idi. Ehl-i tarîkatçe, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbûl gördükleri için, o merhûm kardeşim dedi ki: Hazret-i Ziyâeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinâtta, kutb-u a‘zam gibi her şeye ıttılâı var. Beni, onunla rabt etmek için çok hârika makamlarını beyân etti.
Ben de o kardeşime dedim ki: Sen mübâlağa ediyorsun. Ben onu görsem, çok mes’elelerde ilzâm edebilirim. Hem sen, benim kadar onu hakîkî sevmiyorsun. Çünki kâinâttaki ulûmları bilir bir kutb-u a‘zam sûretinde tahayyül ettiğin bir Ziyâeddin'i seversin. Yani o ünvân ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa ve hakîkat görünse, senin muhabbetin ya zâil olur veyâhûd dörtten birisine iner.
Fakat ben o zât-ı mübâreki, senin gibi pek ciddî severim, takdîr ederim. Çünki sünnet-i seniye dâiresinde, hakîkat mesleğinde, ehl-i îmâna hâlis ve te’sîrli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için rûhumu ona fedâ ederim. Perde açılsa ve hakîkî makamı görülse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksân olmak; bilakis daha ziyâde hürmet ve takdîr ile bağlanacağım. Demek ben hakîkî bir Ziyâeddin’i, sen de hayâlî bir Ziyâeddin’i seversin. Hâşiye
SAYFA 110
Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabûl edip takdîr etti. Ey Risâle-i Nûr’un kıymetdâr talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedâkâr kardeşlerim Şahsiyetim i‘tibâriyle sizin ziyâde hüsn-ü zannınız, belki size zarar vermez. Fakat sizin gibi hakîkatbîn zâtlar vazîfeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusûrât ile âlûde mâhiyetim görünse, benden kaçmaya bir vesîle olur. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için, şahsiyetime karşı haddimin pek fevkınde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibâtınızı bağlamayınız.
Ben size nisbeten kardeşim, mürşidlik haddim değil. Üstâd da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin, kusurâtıma karşı şefkatkârâne duâ ve himmetlerinize muhtâcım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkākım var. Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ve keremiyle sizlerle gāyet kudsî ve gāyet ehemmiyetli ve gāyet kıymetdâr ve her ehl-i îmâna menfaâtli bir hizmette, taksîmü’l-mesâî kāidesiyle iştirâk etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı ma‘nevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstâdlığı ve irşâdı bize kâfîdir.
Hem mâdem bu zamanda her şeyin fevkınde hizmet-i îmâniye en ehemmiyetli bir vazîfedir. Hem kemiyet ise keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır. Hem muvakkat ve mütehavvil siyâset âlemleri ebedî, dâimî, sâbit hıdemât-ı îmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyâs olamaz, medâr da olamaz. Risâle-i Nûr’un ta‘lîmâtı dâiresinde ve bizlere bahş ettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanâat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritâne âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebât ve müfritâne irtibât ve ihlâs lâzımdır. Onda terakkî etmeliyiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 111
[58]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابَاتِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ فٖی شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Risâle-i Nûr’un kahramanı olan Husrev’in bu def‘aki iki hediye-i kudsiyesi ve kerâmetkârâne o iki semâvî hediyenin ma‘nevî i‘câzını gözlere de gösterir bir tarzda bu şuhûr-u selâsede bizlere ve bu muhîte hediye etmesi, Risâle-i Nûr nokta-i nazarında mu‘cizâne bir hizmettir. İnşâallâh o Gül fabrikasının kalemi, buraları da bir gülistana çevirecek. Cenâb-ı Hakk o kalem sâhibine, yazdığı her harf-i Kur’âna mukābil, Leyle-i Kadir’deki gibi otuz bin sevâb ve rahmet ve hasene versin. Âmîn âmîn âmîn.
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Sizin fevkalâde sadâkat ve ulüvv-ü himmetinizden tereşşuh eden bir hafta evvelki mektûbunuza karşı hüsn-ü zannınızı bir derece cerh eden benim cevâbımın hikmeti şudur ki: Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyânlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîkî beklenen o zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyânlara kaptırmamak için siyâset âlemindeki vaz‘iyetten ferâgat edecek ve hedefini değiştirecek, diye tahmîn ediyorum.
Hem üç mes’ele var: Biri hayat, biri şerîat, biri îmândır. Hakîkat noktasında en mühimmi ve en a‘zamı, îmân mes’elesidir. Fakat şimdi umûmun nazarında ve hâl-i âlem ilcââtında en mühim mes’ele hayat ve şerîat göründüğünden; o zât şimdi olsa da, üç mes’eleyi birden umûm rûy-u zemîndeki vaz‘iyetleri değiştirmesi, nev‘-i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, her hâlde en azîm mes’eleyi esas yapıp, öteki mes’eleleri esas yapmayacak. Tâ ki îmân hizmeti safvetini umûmun nazarında bozmasın. Ve avâmın çabuk iğfâl olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.
SAYFA 112
Hem de yirmi seneden beri tahrîbkârlıkla ve eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve o derece metânet ve sadâkat kaybolmuş ki, ondan, belki yirmiden birisine i‘timâd edilmez. Bu acîb hâlâta karşı çok fevkalâde sebât ve metânet ve sadâkat ve hamiyet-i İslâmiye lâzımdır. Yoksa akîm kalır, zarar verir. Demek en hâlis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakiyetli hizmet, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin çalıştıkları dâire içindeki kudsî hizmettir. Her ne ise, şimdilik bu mes’eleye bu kadar yeter.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve bu eyyâm-ı mübârekede duâ ederiz. Ve makbûl duâlarını, gelecek eyyâm ve leyâlî-i mübârekede istiyoruz.
Elhak, Tâhirî’nin de Lemeât hediyesini pek çok kıymetdâr gördük. İnşâallâh bu havâlîde ona çok sevâb kazandıracak, tam bir Lütfü’dür. Allâh muvaffak eylesin.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[59]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابَاتِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنَیْنِ اللَّذَیْنَ اَرْسَلْتُمْ لَنَا
Azîz sıddîk kardeşlerim,
Evvelen: Sizin Leyle-i Berât’inizi ve gelecek Ramazan'ınızı tebrîk eder ve bu gelecek Leyle-i Kadr’i hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i a‘mâlimize böyle geçmesini Cenâb-ı Hakk’dan niyâz ediyoruz. Ve böylece, bayrama kadar اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ لَیْلَةَ قَدْرِنَا فٖی هٰذَا الرَّمَضَانَ خَیْرًا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ لَنَا وَلِطَلَبَةِ الرَّسَٓائِلِ النُّورِ الصَّادِقٖینَ duâsını etmeye niyet ettik.
Hem sizin iki mu‘cizeli Kur’ân’ı bizlere bu mübârek aylarda göndermeniz, inşâallâh o derece medâr-ı bereket ve sevâb ve hasenât ve fütûhât olacak ki, hakkımızda bu Ramazân’ın her bir günü bir Leyle-i Kadir hükmüne geçeceğini rahmet-i İlâhiyeden ümîd ederiz.
SAYFA 113
Şimdiden biz tedbîr ettik ki, iki Kur’ân’ı, Risâle-i Nûr’un buradaki hâs talebeleri Ramazân-ı Şerîf’de, her biri her günde bir cüz’ünü sizin ile beraber okumak ile, Ramazân’ın her gününde bir hatme-i Kur’âniye olarak, ma‘nevî ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve Kastamonu’yu ihâta eden bir dâirede halka tutan Risâle-i Nûr talebelerinin ve o dâirenin merkezinde sizler bulunmak cihetiyle Risâle-i Nûr şâkirdlerinin etrafınızda olarak, Nakşî’de hatme-i hâcegân tarzında, fakat çok büyük bir mikyâsta Risâle-i Nûr’un bütün şâkirdleri ma‘nen hazır ve o dâirede bulunuyor niyetiyle, tasavvuruyla okunmak, o kudsî hatmeyi yapmak, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden tevfîk niyâz ederiz.
Sâniyen: Hacı Hâfız’ın Sav köyünün kahraman talebelerinin fevkalâde hizmetleri, oralarda sebeb-i teşvîk ve medâr-ı gayret ve numûne-i imtisâl olduğu gibi, bu havâlîde dahi onların o hârikulâde sa‘y ü gayretleri, fevkalâde hüsn-ü misâl ve numûne-i gayret olarak ehemmiyetli bir intibâh ve iştiyâka sebebiyet vermiş. Kahraman Husrev’in onlara dâir mektûbları, mübârek nushalar gibi, tenbellik, lâkaydlık hastalıklarına mübtelâ olanlara şifâ olur, ellerde gezer.
Sâlisen: Sizin buraya gelen kıymetdâr mektûblarınızı lâhikaya yazmışız, fakat bazı kelimeleri tayyettik. Müfritâne hüsn-ü zandan gelen cümleleri ta‘dîl ettik, gücenmeyiniz.
Râbian: İslâmköy’ü, Kuleönü ortasında olan ve Sıddîk Sabrî ve Lütfü, Zekâî gibi talebeleri yetiştiren Ağras Atabey karyesi, çok def‘a hâtırıma geliyordu. Acaba bu köy neden geri kaldı, söndü? diye düşünüp müteessir oluyordum. Fakat Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Tâhirî ve Abdullâh Çavuş o endişemi tamamıyla izâle ettiler, büyük bir teselli bana verdiler. Hatta bu def‘a Tâhirî’nin bize hediye ettiği Lem‘alar ve Yedinci Şuâ‘ı bir cild içinde cildlettikten sonra mütâlaa ettim. O Tâhirî’de bir Husrev, bir Lütfü, bir Âsım, bir Zekâî gördüm. Cenâb-ı Hakk ondan ve sizlerden ebediyen râzı olsun. Onun nüshası, burada çok iş görecek inşâallâh.
SAYFA 114
Kur’ân-ı Azîmüşşân ve Mu‘cizü’l-Beyân’ın Hizbü’l-Ekberi’l-A‘zam nâmında, Resâilü'n-Nûriye’nin menba‘ları ve esasları olan beş yüzden fazla âyâtları yazdık. Bu Ramazân’da size göndermeye muvaffak olamadık. İnşâallâh bir vakit size gönderilecek.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz. Ve bu mübârek eyyâmda ve leyâlîde duâlarını isteriz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[60]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Gavs-ı A‘zam’ın ks فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَیْنِ الْعِنَایَةِ te’mînkârâne fıkrası, şimdiye kadar Risâle-i Nûr’un şâkirdleri hakkında tamâmen mutâbık çıktı. İnşâallâh Husrev, Rüşdü, Re’fet gibi kardeşlerimizin, bilhassa Husrev gibi çok metîn bir rüknün mufârakati, sûreten elîm ve zararlı göründüğü hâlde, gāyet hayırlı bir sûret almasını rahmet-i İlâhiyeden ümîdvârız.
Hatta hapsimiz musîbeti, gerçi zâhirî bir azâb idi, fakat hakîkat noktasında hizmetimiz hakkında büyük bir inâyet ve rahmete çevrildi. Lillâhilhamd, sizlerin gayretinizle o havâlîde çok Husrev’ler var, meydana çıkmaya başlamışlar. Belki çok zamandan beri mütemâdiyen çalışmaktan Husrev’e bir istirâhat verildi ve kıymetdâr kalemi yerinde mübârek lisânı ve hâlisâne ahvâli, yine kudsî hizmetini idâme etmesini inâyet-i İlâhiyeden ümîdvârız. Nasıl ki Feyzî, Salâhaddîn’in askerliği de öyle mübârek oldu.
Kardeşlerim Bu hâdise münâsebetiyle Risâle-i Nûr’un tam mutâbık çıkan bir ihbâr-ı gaybîsini beyân ediyorum:
SAYFA 115
Husrev ve Hulûsî ve Rüşdü ve Re’fet gibi Risâle-i Nûr’un çok şâkirdleri, meslek-i askerîye ve bu ikinci harb-i umûmîye münâsebetdâr bir sûrette girmelerini ve ikinci bir harb-i umûmî olacağını ve iştirâkimizi yani talebelerin iştirâkini altı-yedi sene evvel haber vermiş. Çünki Yirmi Sekizinci Lem‘a olan İkinci Kerâmet-i Aleviye’nin İkinci Emâre’de فَیَا حَامِلَ الْاِسْمِ bahsinde فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ beraber olsa, bin dokuz yüz kırk küsûr oluyor. اللّٰە اعلم, o târihte, bir harb-i umûmîye iştirâkimizi işâret ediyor diye haber vermiş. İşte şimdi aynı tarihdeki, Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesi iştirâk ediyor.
Kardeşlerimize birer birer selâm ederiz. Hilmî, Feyzî, Emîn, Nazîf sizlere selâm ve arz-ı hürmet ederler.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
[61]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیْلَةِ الْقَدْرِ فٖی حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Evvelen: Bütün rûh u cânımla mübârek Ramazan'ınızı tebrîk ederim. Ve o mübârek şehirde ettiğiniz duâların, Cenâb-ı Hakk yanında makbûl olmasını Erhamürrâhimîn’den niyâz ederim.
Sâniyen: Bu seneki Ramazân-ı Şerîf hem âlem-i İslâm için, hem Risâle-i Nûr şâkirdleri için gāyet ehemmiyetli ve pek çok kıymetlidir. Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin iştirâk-i a‘mâl-i uhreviye düstûr-u esâsîleri sırrınca, her birisinin kazandığı mikdâr, her bir kardeşlerine aynı mikdâr defter-i a‘mâline geçmesi, o düstûrun ve rahmet-i İlâhiyenin muktezâsı olmak haysiyetiyle, Risâle-i Nûr dâiresine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Her biri, binler hisse alır. İnşâallâh emvâl-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısâm ve tecezzî etmeden her birisine aynı amel defterine
SAYFA 116
geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler aynaların her birisine aynı lâmba inkısâm etmeden girmesi gibidir. Demek Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdlerinden birisi, Leyle-i Kadr’in hakîkatini ve Ramazân’ın yüksek mertebesini kazansa, umûm sâdık şâkirdler sâhib ve hissedâr olmak, vüs‘at-i rahmet-i İlâhiyeden çok kuvvetli ümîdvârız.
Sâlisen: Fedâkâr ve sebâtkâr kardeşimiz Halîl İbrâhîm’in haddimden bin derece ziyâde hüsn-ü zannıyla isti‘mâl ettiği ta‘bîrât, mektûbunda gösterdiği samîmiyet, şiddet-i merbûtiyeti ve sarsılmaz alâkasını gösteriyor. Onun üstâdına karşı ta‘bîrâtını Risâle-i Nûr hakkında muvâfık bulduğumuzdan Üstâd kelimesini kaldırdık. Onun yerine Risâle-i Nûr’u bıraktık. Risâle-i Nûr’u onun merhabalarına muhâtab ettik. Öylece lâhika fıkraları içine girdi.
Benim tarafımdan ona yazınız: Şimdiye kadar onu Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesindendir diye erkânlar içinde her vakit benim kazancımda ismiyle hissedardır. Onunla teşrîk-i mesâî eden ince Mehmed gibi ve hapiste kitabetiyle Risâle-i Nûr’un tesvîdinde çok hizmet eden Şefîk Bey gibi kardeşlerime selâm ederim. Halîl İbrâhîm’in Husrev hakkındaki nûrlu fıkrası beni mesrûr etti.
Râbian: Hulûsî Bey’in gāyet samîmî ve dikkatli ve nükteli olan Sabrî’ye yazdığı mektûbu, Hulûsî’nin dâimâ ihlâs ve sadâkatte terakkîsini gösteriyor. Benim tarafımdan da ona yazınız ki: şâkirdlerin erkânında birinciliği dâimâ muhâfaza ediyor. Ve benden hiç ayrılmamış gibi bir vaz‘iyettedir.
Hâmisen: Mübâreklerin köyünden ve cemâatinden ve merhûm Lütfü’nün haleflerinden ve askere giden küçük Hüseyin bana bir-iki mektûb yazdı. Ben cevâbını yazmıştım. Şimdi ise mektûbun cevâbını almadım diye yazıyor. Öyle ise, mübârekler benim tarafımdan ona cevâb yazsınlar. Dâim kalemi işlediği gibi yine askerliği müddetince öylece hissedardır. Mektûb yazmadığıma gücenmesin. Hem terhîsten sonra benim yanıma gelmek arzu edip yazıyor. Gelmek münâsib değil.
Mübâreklerin ve başta Birinci Abdurrahmân, Büyük Mustafa ve Hâfız Mustafâ ve kahraman Küçük Ali olarak cemâatlerine selâm ederim. İslâmköy'ü ile Ağras kahramanı başta Hâfız Alî ve Lütfü vârisleri ve halefleri Sav köyünün,
SAYFA 117
başta Hacı Hâfız ve kahramanları olarak pek çok selâm ederim. Ve o havâlîlerde bulunan bütün kardeşlerimize ve Isparta’da ve bilhassa Barla ve Bedre'de Eğirdir’de bulunan kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve Ramazan'larını tebrîk ederim. Ve duâlarını isterim. Buradaki kardeşleriniz de sizlere selâm ve Ramazan’ınızı tebrîk ediyorlar.
Husrev’in müfârakatinin verdiği heyecan, nazar-ı dikkati tâ buraya kadar da celb ettiğinden, ihtiyât her vakit münâsib olduğu gibi, şimdi de münâsibdir.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza çok muhtâç kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[62]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddîk, mübârek, kahraman kardeşlerim,
Evvelen: Bu mübârek Ramazân’da iştirâk-i a‘mâl düstûr-u esâsiyle, her bir hâs kardeşimizin kırk bin dili bulunan bir melâike hükmünde, kırk bin diller ile, yani kardeşlerin adedince ma‘nevî diller ile ettikleri ve edecekleri duâlar, rahmet-i İlâhiye nezdinde makbûl olmasını, o lisânlar adedince, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’den niyâz ediyoruz. Bu mâhiyetteki Ramazân’ınızı tebrîk ediyoruz.
Sâniyen: Bu def‘aki müteaddid te’sîrli ve sürûrlu ve müjdeli mektûblarınıza karşı, bir kitap kadar cevâb vermek lâyık iken, vaktin müsâadesizliğiyle kısa cevâbımdan gücenmeyiniz.
En başta, kahramanlar yatağı olan Sava köyünün ehemmiyetli bir talebesi olan Ahmed’in mektûbunda öyle büyük bir mes’ele gördüm ki, beni sürûr yaşlarıyla ağlattırdı.