KASTAMONU LÂHİKASI

292

dâir müjdeniz ve kahraman Tâhirîlerin ve mübâreklerin sârî ve dehşetli hastalıklara tiryâklar ve ilaçlar yetiştirmeleri ve mütemâdiyen çalışmaları bizi, belki rûhânîleri ve ricâlü’l-gayb zâtları dahi sevindiriyor. Hulûsî’nin ve’l-Asr nükte-i i‘câziyesine karşı tam takdîri ve tasdîki ve Konya’ya tahvîli, hizmet-i nûriye noktasında beni memnûn eyledi. Evet, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin birincilerinden fa‘âl birisi, o ehemmiyetli şehre gitmesi lâzım idi.

Kardeşlerim Lem‘a-i Müdâfaât’da Isparta muhbirleri ünvânıyla, bizi hapse sevk eden Ankara’daki zâlimler irâde edilmiş. Mecbûriyet tahtında öyle demişiz. Şimdi Isparta, benim mübârek bir vatanım ve çok kıymetdâr kardeşlerimin dahi sevgili vatanları olduğundan, Isparta muhbirleri kelimesini o makamlardan kaldırdım, onların yerlerine mülhid zâlimler yazdım. Siz de öyle yazınız.

Hem kahraman Tâhirî’nin bana yazdığı Müdâfaât Risâlesi’nde, İhtiyâr Lem‘ası’nda Ankara’ya âit bahsinde, Sekizinci Recâ yazmış. Hâlbuki Yedinci Recâ’dır. Onu da tashîh ediniz. Tâhirî gibi kahraman bir mahdûma sâhib olan ve hânesinde Risâle-i Nûr’un altı şâkirdi bulunan kardeşimiz Hüsnü’ye bilmukābele selâm ve tebrîk ederiz. Ve umûm kardeş ve hemşîrelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[145]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Birden bire kalbe gelen bir nükte-i i‘câziyedir

Azîz kardeşlerim,

Kur’ân’a âit en cüz’î ve en küçük bir nükte dahi kıymeti büyük olduğundan, işârât-ı Kur’âniyenin bu zamanımıza tevâfuk eden küçük bir şuâ‘ı, bugün Sûre-i ve’l-Asr nükte-i i‘câziyesi münâsebetiyle, Sûre-i Fîl’den, ma‘nâ-yı işârî tabakasından tevâfuk düstûruna istinâden bir nüktesini beyân etmem ihtâr edildi. Şöyle ki:

Sûre-i اَلَمْ تَرَ كَیْفَ meşhûr ve târîhî bir hâdise-i cüz’iyeyi beyân ile gelen ve her asırda efrâdı bulunan ve o gibi ve ona benzeyen hâdiseleri ihtâr ve tabakāt-ı işâriyeden her bir tabakaya göre bir ma‘nâyı ifade etmek, umûm asırlarda

293

umûm nev‘-i beşer ile konuşan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın belâgatinin muktezâsı olduğundan, bu kudsî sûre bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor. Fenâları tokatlıyor. Ma‘nâ-yı işârî tabakasında bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber, dünyayı her cihetle dine tercîh etmenin ve dalâlette gitmenin cezâsı olarak cifir ve hesâb-ı ebced ile üç cümlesi, aynı hâdisenin zamanına tetâbuk edip işâret ediyor.

Birinci Cümle: Ka‘be-i Muazzama’ya hücûm eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebâbîl tayyâreleriyle semâvî bombalar yağdırdığını ifade eden تَرْمٖیهِمْ بِحِجَارَةٍ cümle-i kudsiyesi, bin üç yüz elli dokuz edip, dünyayı dine tercîh eden ve nev‘-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semâvî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevâfukla işâret ediyor.

İkinci Cümle: اَلَمْ یَجْعَلْ كَیْدَهُمْ فٖی تَضْلٖیلٍ cümle-i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Ka‘be’nin nûrunu söndürmek için hileler ile hücûm edenlerin kendileri yokluk zulümâtı dalâletinde aksülamel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi; bu asrın aynen hileler ile ve desîseler ile edyân-ı semâviye Ka‘be’sini ve kıblegâhını, dalâlet hesabına tahrîbe çalışan cebbâr ve mağrûr ehl-i dalâletin tadlîl ve idlâllerine mukābil, semâvî bombalar tokatıyla cezâlanmalarının aynı târîhine فٖی تَضْلٖیلٍ kelime-i kudsiyesi, bin üç yüz altmış makam-ı cifrîsi ile tevâfuk edip işâret ediyor.

Üçüncü Cümlesi: اَلَمْ تَرَ كَیْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفٖیلِ cümle-i kudsiyesi, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hitâben: Senin mübârek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke-i Mükerreme’yi ve Ka‘be-i Muazzama’yı hârikulâde bir sûrette düşmanlardan kurtardığını ve o düşmanların nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun? diye ma‘nâ-yı sarîhiyle ifade ettiği gibi; bu asra dahi hitâb eden o cümle-i kudsiye, ma‘nâ-yı işârîsiyle der ki: Senin dinin ve İslâmiyet’in ve Kur’ân’ın ve ehl-i hak ve hakîkatin cebbâr düşmanları olan dünyaperest ve dünyanın menfaati için mukaddesâtı çiğneyen o ashâb-ı dünyâya, senin Rabbin nasıl tokatlarla cezâlarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak diye, ma‘nâ-yı işârîsiyle bu cümle aynen makam-ı cifrîsiyle tam bin üç yüz elli dokuz târîhiyle, aynen Âfât-ı semâviye nev‘inden semâvî tokatlar ile, İslâmiyet’e ihânet cezâsı olarak tokatlandılar diye, ma‘nâ-yı işârî ifade ediyor.

294

Yalnız Ashâbü’l-Fîl yerinde, ashâbü’d-dünyâ gelir. Fîl kalkar, dünya gelir Hâşiye.

Tahlîl: تَرْمٖیهِمْ بِحِجَارَةٍ iki ت ت sekiz yüz.. iki ر ر dört yüz.. iki م م, bir ب, bir ح, bir ی yüz.. tenvîn vakıf olmadığından ن dur, elli.. bir ە, bir ج, bir medde elif dokuz; mecmûu bin üç yüz elli dokuz.

فٖی تَضْلٖیلٍ: ض sekiz yüz, ت dört yüz, ف seksen, iki ی yirmi, iki ل altmış, tenvîn vakfa rast gelmiş, sayılmaz; yekünü bin üç yüz altmış eder. اَلَمْ تَرَ كَیْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفٖیلِ iki ر ر, bir ت sekiz yüz; iki ف ف, iki ك ك iki yüz; iki ل ل, bir م yüz; bir ع, bir ص yüz altmış; dört ب ب ب ب, üç ا ا ا, bir ی, bir ح yirmi dokuz; اَلْفٖیلِ yerine اَلدُّنْیَا daki iki د د, bir ا dokuz; bir ن elli; bir ی, bir ا on bir, bu yekün bin üç yüz elli dokuz eder. Okunmayan elif sayılmazsa, bin üç yüz elli sekiz eder. Hem Arabî, hem Rûmî târîhiyle bu semâvî tokatlarınayrı ayrı çeşitlerinin zamanlarına tevâfuk ile parmak basıyor. Hâşiye Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâlar eylerim.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

295

[146]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ حِزْبِ الْاَكْبَرِ الْمَطْبُوعَةِ وَالْمَقْرُٓوئَةِ اِلٰٓی اٰخِرِ الزَّمَانِ اٰمٖینَ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,

Sabrî’nin ta‘bîriyle, Risâle-i Nûr’un Zülfikār'ı olan Hizbü’l-Ekber-i Nûrî, elhak, me’mûlümüzün fevkınde gāyet parlak ve güzel ve dikkatli ve sıhhatli ve yanlışları pek az bir tarzda Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle vücûda gelmiş. Hâfız Alî, Tâhirî, Hâfız Mustafâ bu vazîfede elhak tam çalışmışlar. Risâle-i Nûr’un eline bir elmas kılıç verdiler.

Kardeşlerim Bu kudsî hediyeniz bu şehre girdiği aynı zamanda, daha biz haber almadan, memleketimizde talebeler bir kitaba başladığı zaman, Kürdce meftûhâne nâmında bir ziyâfet verdiklerine tam bir misâl olarak, Risâle-i Nûr’un beş talebesi ayrı ayrı köylerde, ne biz, ne onlar postadan haberimiz yokken, güyâ bu kudsî kitabın meftûhânesi olarak her biri, ayrı ayrı taâmdan mürekkeb bir küçük ziyâfet getirdikleri nev‘inde, hiç bir sebeb yokken, bütün bütün âdete muhâlif bir tarzda o beşlerin bu noktada ittifâkı ve tevâfukları, beşimiz Ben, Emîn, Feyzî, Hilmî, Tevfîk müttefikan karar verdik ki, tesâdüf kat‘iyen imkânı yok. Demek buradaki medrese-i nûriyenin meftûhânesi olarak, rahmet-i İlâhiye tarafından bir kerâmet-i nûriyedir.

Hem otuz günden beri İnebolu’dan her hafta bir-iki def‘a geldikleri hâlde, hiç biri gelmeden, birden, sebebsiz, bir hâs talebe üç günde yayan olarak, Hizbü’l-Ekber’le beraber geldi. İkinci gün, güyâ onun için gönderilmiş gibi, Hizb-i Ekber-i Nûrî’nin bir kısmını aldı, götürdü.

296

Azîz kardeşlerim,

Bu Hizb-i Nûrî benim şahsıma âit pek büyük bir kerâmet-i ma‘neviyesi var. Şimdi beyân etmek zamanı geldi. Yirmi üç sene evvel, Eski Saîd Yeni Saîd’e inkılâb ettiği zaman, tefekkür mesleğinde gittiği için تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَیْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ sırrını aradım. Her bir-iki senede o sır ya Arabî, ya Türkçe bir risâleyi netice verip sûret değişiyordu. Arabî Katre Risâlesi’nden, tâ Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ne kadar, o hakîkat devam edip sûretler değiştirerek, tâ Hizbü’l-Ekber-i Nûrî sûret-i dâimesine girdi. Yirmi üç seneden beridir ki, ne vakit sıkılsam ve fikir ve kalbe yorgunluk ve usanç gelse, bu hizbin bir kısmını mütefekkirâne okumuşsam, o sıkıntıyı ve usanç ve yorgunluğu izâle ediyordu. Hatta bilâ-istisnâ, her gün, gece sabaha yakın dört-beş sâat meşguliyetten gelen usanç ve yorgunluk, o hizbin altısından birisini okumasıyla hiç bir eseri kalmadığı, bin def‘a tekrar etmiş.

Mühim bir hakîkati, bu hakîkat münâsebetiyle bu zamanda ehl-i medreseye ve hocalara taalluk eden bir mes’eleyi beyân ediyorum. Şöyle ki:

Eski zamandan beri ekser yerlerde medrese tâifesi, tekkeler tâifesine serfürû etmiş. Yani inkıyâd gösterip onlara velâyet semereleri için mürâcaat etmişler. Onların dükkânlarında ezvâk-ı îmâniyeyi ve envâr-ı hakîkati aramışlar. Hatta medresenin en büyük bir âlimi, tekkenin küçük bir velî şeyhinin elini öper, tâbi‘ olurdu. O âb-ı hayât çeşmesini tekkede aramışlar. Hâlbuki medrese içinde daha kısa bir yol hakîkatin envârına gittiğini ve ulûm-u îmâniyede daha sâfî ve daha hâlis bir âb-ı hayât çeşmesi bulunduğunu ve amel ve ubûdiyet ve tarîkatten daha yüksek ve daha tatlı ve daha kuvvetli bir tarîk-i velâyet, ilimde, hakāik-i îmâniyede ve ehl-i sünnet’in ilm-i kelâmında bulunmasını, Risâle-i Nûr, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın mu‘cize-i ma‘neviyesiyle açmış, göstermiş, meydandadır.

İşte, Risâle-i Nûr’a herkesten ziyâde kemâl-i şevk ile tarafdârâne ve müftehirâne medrese tâifesinden olan ulemâlar koşmaları lâzım ve elzem iken, maatteessüf, daha medrese ehlinin ekserî, kendi medresesinden çıkan bu âb-ı hayât çeşmesini ve bu kıymetdâr bâkî hazînesini tanımıyor, aramıyor, muhâfaza edemiyor.

297

Hizb-i Nûrî başındaki Türkçe parçasının tam Arabî bilen kelimesinden sonra bu yazılsın: Veyâhûd Âyetü’l-Kübrâ ve Münâcât ve Yirminci Mektûb risâleleri yanında bulunan ve okuyan Hem dördüncü sahîfenin nihâyetinden ikinci satırın başındaki لِلْاَوْقَاتِ و tekaddüm etmiş, لِلْاَقْوَاتِ yazılsın, kūt'un cem‘îdir.

Hem yirmi ikinci sahîfenin dördüncü satırında فٖی صَحٖیفَةِ حَسَنَاتِنَا وَفٖی صَحٖیفَةِ kelimesinden sonra Hâfız Alî ve Tâhirî ve Hâfız Mustafâ ve Nazîf ilâve edilecek. وَاَمْثَالِهٖ kelimesi de, وَاَمْثَالِهِمْ yazılacak. Salavâtlarda ise, Gavs-ı A‘zam’a âit Bu Gavs-ı A‘zam’ındır üstünde işâret edilecek ve arkasındaki Bu Seyyid Ahmed Bedevi’nindir Bunun arkasında Bu meşîşe Şâzeliye’nindir Ve onun arkasında Muhammed Hanefî Sıddîkîn’indir diye işâret edilsin. Arkasında Bu Saîd’indir işâret edilsin.

Kırk altıncı sahîfede âhirdeki üçüncü satırın başında یَا نُورَ الْاَنْوَارِ dan başlayan Bu Şâh-ı Nakşibend'indir . Kırk yedinci sahîfesinin عَلٰی مَنْ اُنْزِلَ عَلَیْهِ الْفُرْقَانِ الْحَكٖیمُ Bu da Saîd’indir işâret edilsin. Kırk dokuzuncu sahîfede وَصَلِّ اِلٰهٖی ile başlayan Bu salavât Hazret-i Alî’nin Risâle-i Nûr’dan gaybî haber verdiği Celcelûtiye kasîdesinin âhirinde zikretmiş diye sizler bu cümleleri her bir sahîfesinin hâşiyesinde yazıp işâret edersiniz.

Ellinci sahîfede Sekîne kelimesinden sonra İsm-i A‘zam olan Esmâ-yı Sitte on dokuz def‘a arkasında olan âyetleri her biri bir maksad içindir. İsteyen umumunu da Esmâ-yı Sitte ile beraber on dokuz def‘a okur. İsterse maksadına muvâfık âyetleri beraber on dokuz def‘a okusun diye yazarsınız. Hizb'de münâcâttan alınan parçaların yalnız tercümesi olan kısımları Arabî bilmeyenler için Huccetullâh mecmûasında yazılsa veya müstakil teksîr edilse çok iyi olur. Hizbü’l-Ekber’in başında yazılsın ki, Baştan tâ yirmi ikinci sahîfeye kadar kısmının tercümesi ve îzâhı Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nin ikinci makamında vardır.

Ve yirmi dokuzuncu sahîfede yazılsın ki: Bu kısmın tâ salavâta kadar tercümesi ve îzâhı Risâle-i Münâcât’da vardır. Ve yirmi üçüncü sahîfenin kenarında yazılsın ki: Bu kısmın tâ yirmi sekizinci sahîfenin âhirine kadar tercümesi ve îzâhı Yirminci Mektub'da vardır.

Saîdü’n-Nûrsî

298

[147]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الرَّسَٓائِلِ الَّتٖٓی اَرْسَلْتُمُوهَا لَنَا

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Isparta vilâyetini, eskiden beri bir gāye-i hayâlim olan bir Medresetü’z-Zehrâ, bir Câmiü’l-Ezher yapmış. Sizin kalemleriniz, Risâle-i Nûr’u matbaaya muhtâç etmeyeceğini, böyle kısa bir zamanda bu kadar mükemmel tevâfuklu nüshaları teksîr etmesi, bugün sabahleyin söylediğim bir da‘vâya, öğleye yakın sizin bu cennet bahçelerinin meyveleri gibi tatlı ve güzel hediyenizi Emîn getirdi. Sabahtaki da‘vâyı tam isbat etti. Da‘vâ da budur:

Demiştim: Risâle-i Nûr’un hizmet ettiği hakāik-i îmâniye her şeyin fevkınde olduğu gibi, bu zamanda her şeyden ziyâde onlara ihtiyâç var. Fakat kalbini öldürmüş, nefsi hevesâtla şımarmış mülhidler, îmândaki hakîkatin derece-i ihtiyâcını inkâr ettiklerinden, Ehl-i diyânet ve ehl-i ilmi sevk eden, tahrîk eden makāsıd-ı dünyeviye ihtiyâcâtıdır diye ithâm ediyorlar. O ithâma göre de pek insafsızcasına onlara ilişiyorlar. Bu bedbaht mülhidleri kat‘î bir sûrette iskât etmek, bilfiil, maddeten öyle fedâkârlar lâzım ki, dünyanın en mühim meşgaleleri, belki büyük zararları, onların hakāik-i îmâniye ihtiyâçlarını susturmuyor.

Acaba öyleler var mı? diye hâtırlarına geldi. Evet, vardır. İşte Isparta vilâyeti ve havâlîsi. İşte, Sandıklı tarafından üç-dört ay zarfında Risâle-i Nûr’u her şeye tercîh eden efeleri ve mücâhidleri diye da‘vâ etmiştim. İki sâat sonra, hiç me’mûl etmediğimiz bir tarzda, Rahmetullâh nâmını alan Emîn, iki sandıkla o da‘vâya iki huccet gösterdi. Kardeşimiz Kâtib Osmân’ın mektûbu, ayrı ayrı çok meraklarıma bir merhem oldu. Cenâb-ı Hakk, onun gibi Risâle-i Nûr’a binler şâkirdleri medrese-i nûrâniyede yetiştirsin. Âmîn. Âtıf’ın da Sandıklı tarafına gitmesi, muvaffakiyet kazanması, değil bizleri, melâikeleri de sevindirdi. Karye-i İrfân nâmı inşâallâh bir medrese-i nûriye olur. Zâten Âtıf’ın da ihlâsı, öyle netice vereceğini hissediyordum. Gül, Nûr, mübârek medrese-i nûriye, ma‘sûm ihtiyârlar hey’etine binler selâm ve selâmetlerine duâ ediyoruz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

299

[148]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Hizb-i Nûrî’de, hem تَفَكُّرُ سَاعَةٍ sırrı, hem küllî bir ubûdiyet bulunduğundan, şimdi bu vakitte kuvvetli bir emâreyi müşâhede ettim. Bugün Risâle-i Nûr’un Hizb-i Nûrî’sinden bir kısmını ve Cevşenü’l-Kebîr’den dahi bir kısmını okurken gördüm ki, kâinâtın envâını ve âlemlerini Yirmi Dokuzuncu Mektûb’un âhir kısmı اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin beyânında, seyâhat-i kalbiye ile, her bir ism-i İlâhî bu kâinâttaki bir âlemi nûrlandırdığını ve zulümâtı dağıttığını gördüğüm gibi; aynen ve daha başka bir şekilde, Cevşenü’l-Kebîr ve Risâle-i Nûr ve Hizb-i Nûrî dahi kâinâtı baştan başa nûrlandırıyor, zulümât karanlıklarını dağıtıyor, gafletleri, tabiatları parça parça ediyor, ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor gördüm. Kâinâtı envâıyla pamuk gibi hallâc ediyor, tarak ile tarıyor müşâhede ettim. Ehl-i dalâletin boğulduğu en son ve en geniş kâinât perdelerinin arkasında envâr-ı tevhîdi gösteriyor.

Ezcümle, iki gün evvel, İsm-i Hakem Nüktesi’ni okuyan bir Nakşî dervişi, güneşin ve manzûmesinin bahsini, Risâle-i Nûr mesleğine vech-i tatbîkini anlamamış. Demiş: Bu da ehl-i fen ve kozmoğrafyacılar gibi bahseder, tevehhüm etmiş. Yanımda, ona okundu, ayıldı. Bu bütün bütün başkadır dedi. Demek kozmoğrafyacılar gibi ehl-i fennin en son ve geniş nokta-i istinâdları ve medâr-ı gafletleri olan perdelerde nûr-u ehadiyeti gösteriyor. Orada da düşmanlarını ta‘kîb ediyor, en uzak tahassungâhlarını bozuyor. Her yerde, huzûra bir yol gösteriyor. Eğer güneşe kaçsa, ona der: O bir soba, bir lâmbadır. Odununu, gazyağını veren kimdir? Bil, ayıl Başına vurur.

Hem kâinâtı baştan başa aynalar hükmünde tecelliyât-ı esmâya mazhariyetlerini öyle gösteriyor ki, gafletin imkânı olmuyor. Hiç bir şey huzûra mâni‘ olmuyor. Ehl-i tarîkat ve hakîkat gibi, huzûr-u dâimî kazanmak için kâinâtı ya nefyetmek veya unutmak, daha hâtıra getirmemek değil, belki kâinât kadar geniş bir mertebe-i huzûru kazandırdığını ve geniş ve küllî ve dâimî kâinât vüs‘atinde bir ubûdiyet dâiresini açtığını gördüm. Daha var. Fakat şimdi bu kadar yazdırıldı.

Saîdü’n-Nûrsî

300

[149]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin bu def‘a hem çok güzel, hem çok tevâfuklu, hem kesretli nüshaları yazdığınız Huccetullâhi’l-Bâliğa mecmûası, sizin elinize geçen yeni hurûf nüshasında yanlışlar vardı. Siz de ona göre yazdığınızdan çok yerlerde yanlışlar var. Siz kendinizde olan Âyetü’l-Kübrâ ile ve Otuz İkinci Söz'ün Birinci Mevkıf'i ve Tabiat Risâlesi, daha mecmûadaki parçalar hangi kitaptan alınmış ise, güzelce elinizdeki mecmûalar o kitaplar ile tashîh edilsin. Biz de öyle yapıyoruz.

Ezcümle, Huccetullâh mecmûasının 147. gibi sahîfesinde Otuzuncu Lem‘a’nın Üçüncü Nüktesi’nin Üçüncü Noktası’nın âhirlerinde bulunan Ahmak zannedilen sofestailerin akıllılarıdır. cümlesi, bir elif noksâniyetle ma‘nâ bozulmuş. Doğrusu budur: Sofestâîler en akıllılarıdır.

Size evvelce yazdığımız gibi, bizim için yazacağınız Münâcât Risâlesi’nden, Münâcât-ı Aleviye’nin tercümesinden sonra gelen Türkçe kısmı, yirmi-otuz nüsha kadar olsun, buradaki Hizb-i Nûrî nüshalarının âhirlerine ilhâk etmek için o kıt‘a da olsun. Ve bir kısmı da Mukaddeme-i Haşriye ile beraber olsun. Huccetullâh mecmûasının âhirine girecek o kıt‘a da olsun.

Hakîkaten kardeşlerim, sizin fa‘âl kalemleriniz Risâle-i Nûr’u matbaalara muhtâç etmiyor. Bu def‘a nüshalarınızın size kazandıracak sevâbları pek azîmdir. Asrî matbaacılar o hayra lâyık değildiler ki öyle oldu.

[اَلْخَیْرُ فٖی مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ]

Bu fıkra Gençlik Rehberi'nin bir zaman Eskişehir hapishânesi’nin penceresinde oturmuştum. serlevhasıyla yazılan fıkrasında Îmân bu dünyada dahi te’mîn ettiği bir ma‘nevî cennete girmek cümlesine bir hâşiyedir.

301

gördüğün dakikasında Hekîm-i Lokmân ve Hızır gibi bir doktor geldi. Birden dirildi. Ne kadar derince bir sürûr, bir sevinç hissediyorsun. Öyle de, sen sevdiğin ve alâkadâr olduğun ölmüşlerin adedince sevinçleri, sürûrları îmân veriyor. Çünki mâzî mezaristanında milyonlarla sence mahbûb zâtlar, mahivden ve ölümden birden îmân nûruyla senin karşında diriliyor. Ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, deyip hayat buluyorlar. O hadsiz firâklardan gelen hadsiz elemler yerine, visâl ve hayat bulmalarından nihâyetsiz lezzetler ve sevinçler îmân noktasında bu dünyada dahi geldiğini gösteriyor ki, îmân öyle bir çekirdektir ki, ehl-i îmâna cenneti bütün lezâiz ve mehâsiniyle sünbül veriyor ve verecektir.

Saîdü'n-Nûrsî

[150]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu def‘a Hâfız Alî’nin ve Halîl İbrâhîm’in ve Lütfü’nün bir vârisi Abdullâh’ın, ehemmiyetli üç mektûblarını aldım. Hâfız Alî’nin, Hizb-i Kur’ânî ve Hizb-i Nûrî’deki yanlışlardan teessürünü bildiriyor. Kat‘iyen o bilsin ki, o ve Tâhirî ve Hâfız Mustafâ ve arkadaşlarının gayretleriyle tab‘ edilen o iki hizb, bu zamanda, bu şerâit içinde gāyet parlak bir muzafferiyet-i nûriyedir. Onların defter-i a‘mâline, her tarafta hasenâtları geçirilir. Kim okursa, onların hissesi var. Yanlışları tahmînimizden pek azdır. Lillâhilhamd, kolayca tashîh ettik. Lâyık ellere girmiş.

Halîl İbrâhîm’in, Risâle-i Nûr hakkında gāyet tatlı ve güzel ve mutâbık temsîlî ve tavsîfi, içinde samîmî ihlâsından ve kanâatinden geldiği cihetle, bizce gāyet parlak ve edîbâne düşmüş. Risâle-i Nûr’a âit kısmını lâhikaya yazacağız. Hakîkaten Risâle-i Nûr’un mühim ve sebâtkâr ve dâimî bir rüknü olduğuna şübhe kalmamış. Ona ve rufekāsına her gün husûsî duâlarımıza, kazançlarımıza hususan İnce Mehmed hissedâr olmalarını ve selâmımızı teblîğ edersiniz.

302

Merhûm Lütfü’nün ciddî ve hakîkî bir vârisi olan Abdullâh’ın mektûbunda, Risâle-i Nûr’la alâkadâr olan, başta Tâhirî ve babası ve Alî, Vehbî, Şükrü, Mustafâ, Fahreddîn, Osmân, Tal‘at, Mustafâ, Mehmed, Hüseyin, Muhammed, Hakkı ve bilhassa eskiden Risâle-i Nûr’da mevkii bulunan Büyük Zühdü gibi kardeşlerimizin selâmları beni çok ziyâde mesrûr eyledi. Ben de o kardeşlerimize hem selâm, hem duâ, hem istid‘â ediyorum. Onun mektûbundaki suâllere ise, şimdi bu dakîkada ise zihnim başka yerle meşgul; onların cevabına bakamıyor. Size bu def‘a üç nokta beyân edeceğim.

Birincisi: Dünyaya ve hayâta ve maîşete nazar-ı dikkati ziyâde celb eden bu bahar mevsimi, herhalde şuhûr-u mübâreke gelinceye kadar bir fütûr, bir rehâvet verecek. Fakat bizce kat‘iyet kesb etmiş ki, dünya maksadlarını gāye ve maksad yapmamak şartıyla, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin dünya belâlarına ve maîşet derdlerine karşı da en sağlam, en kuvvetli çâreleri, yine Risâle-i Nûr ile iştigaldir. O iştigāl, dünya meşgalelerini hem kolaylaştırır, hem sıkıntı verdirmiyor. Derd-i maîşet meşgalesi için hizmeti bırakana şiddetleniyor. Onun için şuhûr-u mübâreke gelinceye kadar da hizmet-i nûriyeye devam etmek vazîfemizdir.

İkinci mes'ele: Yazdığınız, bize gönderdiğiniz Huccetu’l-Bâliğa'yı kendilerine yazan buradaki Risâle-i Nûr ma‘sûm şâkirdlerinden üç tanesi, yanımda mukābele etmek için üçüncü nükte olan İsm-i Hakem’in Üçüncü Noktası'nda Meselâ, tıb fenninden suâl olsa bu kâinât nedir? Fenn-i kimyâ hem fenn-i makine, fenn-i ticâret, fenn-i rızk, fenn-i elektrikten sorulsa böyle diyecekler mebhasine dâir onlar lisân-ı hâl ve lisân-ı kāl ile dediler: Bu fenler nasıl Allâh’ı tanıttırır? Ben de o ma‘sûmlara îzâh ettim, muhtasar hulâsası bu, dedim ki:

Nasıl bir eczâhâne, bir doktoru ve eczâcıyı kat‘î gösteriyor. Öyle de kâinâtta küre-i arz, o eczâhâneden ne derece büyük ve ne derece mükemmel ve intizâmı nisbetinde, o derece Hakîm-i Zülcelâl'i tıb lisânıyla gösteriyor. Ve muntazam bir kimyahâne, nasıl şübhesiz bir mütefennin-i kimyâgeri gösteriyor. Küre-i arz o kimyahâneye nisbeten büyüklüğü ve intizâmı derecesinde, o Hakîm-i Zülcelâl'i fenn-i kimyâ lisânıyla şübhesiz gösteriyor. Nasıl bir fabrika ustasını kat‘î gösteriyor. Küre-i arz bir fabrikaya nisbeten büyüklüğü, câmiiyeti ve binler fabrikayı işlettiren gāyet mükemmel intizâmı derecesinde

303

Sâni‘-i Zülcelâl'i fenn-i makine lisânıyla şehâdet eder, kat‘î isbat eder. Hem muntazam bir bahçe ve mükemmel bir dükkân ve her nevi‘ erzâk içinde bulunan bir anbar ve mütenevvi‘ yemekler pişiren bir matbah, şeksiz şübhesiz bir bahçeci ve dükkâncı ve hazinedâr ve aşçıya delâlet eder, gösterir.

Aynen öyle de, küre-i arz büyüklüğü nisbetinde ve intizâmı derecesinde ve erzâkın envâ‘larının adedi nisbetinde ve taâmların mikdarları ve güzel pişirilmeleri nisbetinde, o küre-i arz denilen matbah-ı Rabbânî, hazîne-i Rahmâniye, bahçe-i İlâhî sâhibini, müdebbirini, Rabb'ini güneş gibi gösteriyor. Ve hâkezâ, fenn-i askerî, fenn-i elektrik daha parlak, daha şa‘şaalı bir sûrette Sultân-ı Ezelî'nin haşmetini, hâkimiyetini semâvât ve arzın büyüklüğü nisbetinde i‘lân ediyor demektir, diye ma‘sûmlara dedim.

Üçüncü Mes’ele: Bir kardeşimiz, kusûrunu görmediği münâsebetiyle, onu îkāz için yazılmış ince bir mes’eledir. Yalnız size fâidesi olur, diye yazdık.

Bir zaman evliyâ-yı azîmeden, nefs-i emmâresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücâhede-i nefsiyeler ve nefs-i emmâreden şekvâlarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmârenin kendi desâisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyâde söz dinlemez ve daha ziyâde ahlâk-ı seyyieyi idâme eden ve heves ve damar ve a‘sâb, tabiat ve hissiyât halîtasından çıkan ve nefs-i emmârenin son tahassungâhı bulunan ve nefs-i emmâreyi tezkiyeden sonra onun eski vazîfe-i seyyiesini gören ve mücâhedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir ma‘nevî nefs-i emmâreyi gördüm. Ve anladım ki, o mübârek zâtlar, hakîkî nefs-i emmâreden değil, belki mecâzî bir nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Sonra gördüm ki, İmâm-ı Rabbânî ks dahi bu mecâzî nefs-i emmâreden haber veriyor.

Bu ikinci nefs-i emmârede şuûrsuz kör hissiyât bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki, onlarla ıslâh olsun ve kusûrunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip, veya tam bir fedâîlikle her hissini maksadına fedâ etsin. Ve Risâle-i Nûr’un erkânları gibi her şeyini, enâniyetini bıraksın.

304

Bu acîb asırda dehşetli bir aşılamak ve şırınga ile hem hakîkî, hem mecâzî iki nefs-i emmâre ittifâk edip öyle seyyiâta, öyle günâhlara severek giriyor, kâinâtı hiddete getiriyor. Hatta kendim bir dakîka zarfında, yirmi paralık bir sıkıntı ile, altmış liralık bir haseneye tercîh etmeye çalıştım. Hem on dakîka zarfında, büyük bir mücâhede-i ma‘neviyede, benim cebhemde, kırk ikilik bir top gibi düşmanlarıma atıp yol açtığı hâlde, o iki nefs-i emmârenin muvakkat bir gaflet fırsatında, hodgâmlık ve meyl-i tefevvuk gibi gāyet zulümlü ve zulümâtlı hissiyle, büyük bir şükür ve teşekkür yerine, Ne için ben atmadım diye en çirkin bir riyâ ve rekābet damarını hissettim.

Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki, Risâle-i Nûr ve bilhassa İhlâs Risâleleri, o iki nefsin bütün desâisini izâle ve onların açtığı yaraları tedâvi ettiği gibi, o bir dakîka ve o dakikadaki hâlleri birden izâle etti. Ve ma‘nevî bir istiğfâr olan kusurumu bildim. O hatânın muaccel cezâsı olan içindeki elemden ve azâbdan kurtuldum. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[151]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu def‘a Hâfız Alî’nin mektûbunda büyük bir beşâret hissettik ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ımızı tab‘ edilecek esbâb var, mâni‘ler yok. Mâdem mübârek Husrev geldi. En birinci hak, bu mes’elede onundur. Ve mâdem iki Alî ile Tâhirî, Hâfız Mustafâ, hârika tesânüdleriyle ve şimdiye kadar bütün Risâle-i Nûr talebelerini sevindiren ve ehl-i îmânı memnûn ve minnetdâr eden meydandaki hizmetleriyle kahraman Rüşdü’nün lâyetezelzel sadâkatiyle, Husrev’le beraber bu büyük ve ağır ve kıymetdâr hizmet-i Kur’âniyeye kemâl-i tesânüdle çalışmak lâzımdır.

Sakın Dikkat ediniz İhtilâf-ı meşrebinizden ve zayıf damarlarınızdan ve derd-i maîşet zarûretinizden ehl-i dalâlet istifâde edip, birbirinizi tenkîd ettirmeye meydan vermeyiniz. Meşveret-i şer‘iye ile re’ylerinizi teşettütten muhâfaza

305

ediniz. İhlâs Risâlesi’nin düstûrlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa az bir ihtilâf, bu vakitte Risâle-i Nûr’a büyük zarar verebilir. Hatta sizden saklamam, işte şimdi Feyzî de, Emîn de biliyorlar ki, mâbeyninizde gāyet ehemmiyetsiz bir tenkîd, bize burada zarar veriyor gibi, size hiç bilmediğim hâlde, bu noktaya dâir iki mektûb yazdım. Ve rûhen çok endişe ediyordum. Acaba yeni bir taarruz mu var? diye muzdarib idim.

Hem o zarardandır ki, mübârek Husrev’in gelmesiyle yeni bir şevk ve sür‘atle bize Hizb-i Nûrî’nin arkasına ilhâk edilen münâcât parçası on beş gün te’hîre uğradı. On beş gün evvel bize geleceğini tahmîn ediyordum. İnsan kusursuz olmaz ve rakibsiz de olmaz. Risâle-i Nûr’un kahraman şâkirdleri her müşkilâta galebe ettikleri gibi, inşâallâh bu ehemmiyetli ve dehşetli mevsimde yine galebe ederler. Safvet ve ihlâslarını bozmayacaklar ve hizmetlerine de fütûr getirmeyecekler. Siz tedbîr-i maddîyi benden daha iyi bilirsiniz.

Fakat mâdem Husrev’le Rüşdü, Risâle-i Nûr’da çok ehemmiyetli rükünlerdir. Hem etraflarında Risâle-i Nûr’un çok ehemmiyetli şâkirdleri var. Ve mâdem Hâfız Alî, Tâhirî, Hâfız Mustafâ, Küçük Ali Risâle-i Nûr hizmetinde tam muvaffakiyetleriyle tam makbûl oldukları tahakkuk etmiş. Bu iki cereyân, baştaki iki göz gibi olmalı. Tam bir tesânüd lâzım ki, bu ağır defineye omuzları dayanabilsin.

Sava medrese-i nûriyenin kıymetdâr bir talebesi Marangoz Ahmed’in güzel ve hâlis manzûmesi, bizi memnûn edip, lâhikaya girdi. Hususan Risâle-i Nûr’un sandalyesinden ma‘sûmları inmedikleri ve o nûrlu sandalyede oturan, yangınlar, tuğyânlardan kurtulur diye sözleri, güyâ tam Medresetü’z-Zehrâ’nın hakîkî bir talebesi, istikbâlden zamanımıza gelmiş, bize teselli veriyor ve ma‘sûm talebelerin çoğalmasını müjde veriyor.

Risâle-i Nûr’un te’lîfi başında başkâtib Şâm’lı Hâfız Tevfîk’in haremi merhûme Zehrâ, ben Barla’da iken, Şâm’lı Hâfız Risâle-i Nûr’u yazmasına çalışmak için o merhûme, Hâfızın bedeline belinde odun taşımakla odun getiriyordu ve Hâfızın işlerini görüyordu, tâ nûrları yazsın. Biz de o merhumeyi, o iyiliğine mukābil, Risâle-i Nûr’un vefât etmiş hâs talebeleri içinde o vakitten beri duâmızda şerîk ediyoruz. Hem duâ edeceğiz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç