KASTAMONU LÂHİKASI

47

ziyâretine gelen diğer kardeşimiz ve fa‘âl arkadaşımız, Feyzî Mehmed Efendi’ye ikmâlini ricâ ederek dünyaya vedâ‘ ve ebedî hayatına inşâallâh bu kelime-i tayyibe ile hayatının sonunu mühürleyerek îmânlı olarak kabre girdiğini ızhâr ve Risâle-i Nûr’un talebelerine açık bir müjde ve tebşîrâtta bulunmuştur.

İşârât-ı Kur’âniyenin, yirmi altıncı âyetinin فَفِی الْجَنَّةِ خَالِدٖینَ sırrıyla, Risâle-i Nûr talebeleri, îmân ile kabre gireceklerdir tebşîrâtının sıdkını gösteren bu açık kerâmetin ve tebşîrât-ı azîmenin bütün kardeşlerimize ta‘mîm olunmasını, Risâle-i Nûr’un derece-i ulviyetini ve hâdimlerinin mükâfâtlarının ne zaman ve ne sûretle verilmekte olduğunu aynelyakîn bilinmek ve görülmek üzere şu hakîkat muvâfık ise İşârât-ı Kur’âniye Risâlesi’ne tahşiye olunmasını ricâ ederim, kıymetli Üstâdım.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Ahmed Nazîf Çelebi

[33]

[Risâle-i Nûr’un fa‘âl bir şâkirdi olan Ahmed Nazîf’in bir istihrâcı ve bir fıkrasıdır]

Bunu hem Birinci Şuâ‘ın otuz ikinci âyeti olarak, hem Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkralarında kaydetmek münâsib görüldü. O kendisi, Ahmed Nazîf diyor: Gelen âyetleri hâfızdan dinledim. Sûre-i Ahzâb’dan

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

[یَٓا اَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا اذْكُرُو اللّٰهَ ذِكْرًا كَثٖیرًا وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصٖیلاً هُوَ الَّذٖی یُصَلّٖی عَلَیْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِیُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَحٖیمًا تَحِیَّتُهُمْ یَوْمَ یَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَرٖیمًا یَٓا اَیُّهَا النَّبِیُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذٖیرًا وَدَاعِیًا اِلَی اللّٰهِ بِاِذْنِهٖ وَسِرَاجًا مُنٖیرًا وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖینَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَبٖیرًا صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظٖیمُ]

48

Bu âyetlerde Risâle-i Nûr’a îmâ ve remiz ve belki işaretler var diye hissettim. Evet, mâdem bu âyet gibi vazîfe-i risâlet ve da‘vete bakan âyetler, her asra bakıyorlar, her asırda efrâdları ve mâsadakları var. Ve mâdem bu âyetlerde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a verilen sıfatlar ve ünvânlar her zamanda cereyân ediyor. Ve her bir asırda hükmetmek haysiyetiyle o ünvanların altında ma‘nâ-yı remzî ile Risâle-i Nûr gibi o vazîfeyi yerine getiren eserler ve zâtlar bu gibi âyâtın şumûllü dâirelerine girmeleri, Kur’ân’daki i‘câz-ı ma‘nevînin şe’nidir. Belki muktezâsıdır ve lâzımıdır. Ve mâdem Risâle-i Nûr bu acîb asırda müstesnâ bir sûrette bu âyetin işâret ettiği vazîfeyi yapıyor ve ma‘nâsının dâire-i külliyesinde bir ferdidir. Elbette müteaddid emârelerle ve gizli karînelerle diyebiliriz ki, bu âyet dahi, Birinci Şuâ‘ın sâir otuz bir aded âyetleri gibi, Risâle-i Nûr’a ma‘nâ-yı işârî ile bakar. Şöyle ki:

لِیُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَی النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَحٖیمًا: cümlesi, ma‘nâ-yı işârîsiyle bin üç yüzyetmişe kadar tecâvüz eden en karanlık bir zulmetten, sizi ey ehl-i îmân ve Kur’ân, Kur’ân’dan gelen nûrlara ve îmânın ışıklarına çıkaran ve isminde nûr ve ma‘nâsında rahîmiyet bulunan ve ism-i Nûr ve ism-i Rahîm’in mazharı olan bir lem‘a-i Kur’âniyeye ve bu asrımıza bakıp îmâ ediyor.

Ma‘nâ mutâbakatından başka bir emâre ve karînesi budur ki: اِلَی النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَحٖیمًا fıkrasının makam-ı cifrîsi dokuz yüz kırk yedi edip, Risâletü’n-Nûr veya Risâlet-i Nûr olan isminin makamı olan dokuz yüz kırk yedi adedine tam tamına tevâfuk ediyor.

اِنَّٓا اَرْسَلْناَكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا: cümlesi, şeddeler sayılmaz ve âhirki tenvîn vakıftır, elif sayılır makam-ı cifrîsi bin üç yüz yirmi üç târîhini gösterir. Ve o târihte merkez-i hilâfette dehşetli bir inkılâbın mebde’-iinfilâkı içinde ye’se düşen ehl-i îmâna müjde verip, İslâmiyet’in hakkāniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehâdet eden ve verâset-i nübüvvet noktasında da‘vette bulunan bir şâhide işâret eder.

وَنَذٖیرًا وَدَاعِیًا اِلَی اللّٰهِ: cümlesi, tenvînler vakıf olmadığından sayılır makam-ı cifrîsi bin iki yüz elli altı târîhini göstermekle, bu asra ve bu zamandaki İslâmiyet’in inhisâfını bir asır evvel ihzâr eden mukaddemâtına

49

bakarak وَدَاعِیًا اِلَی اللّٰهِ Hâşiye kelimesi, Risâle-i Nûr’un bir ismi olan Bedîüzzamân’ın yüz doksan bir adedine tam tamına tevâfukla îmâ eder ki, Risâle-i Nûr dahi o inhisâf içinde bir دَاعٖٓئِ اِلَی اللّٰهِ tır.

بِاِذْنِهٖ وَسِرَاجًا مُنٖیرًا: Hâşiye kelimesi ise, tam tamına Resâilü’n-Nûr’un bir ismi olan Sirâcünnûr’a lafzen ve ma‘nen ve cifren tevâfukla bakar. مُنٖیرًا daki م ی, اَلنُّورُ daki şeddeli ن mukābilidir. Evet, İmâm-ı Alî ra kerâmet-i gaybiyesinde Risâle-i Nûr’a Sirâcünnûr nâmını vermesi, bu âyetin bu fıkrasından mülhemdir denilebilir ve çekinmeyerek deriz.

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖینَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ: cümlesi, şedde sayılmak cihetiyle makam-ı cifrîsi bin üç yüz elli dokuz târîhini göstermekle, bu asrımızın tam bulunduğumuz bu senesine bakarak ehl-i îmâna bir büyük ihsânı var diye, ma‘nâ-yı remziyle haber veriyor.

Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsân îmânı kurtarmaktır. Ve görüyoruz, îmânı hârika burhânlarla kurtaran başta Risâle-i Nûr’dur. Demek bu zamana nisbeten bir fazl-ı kebîr, Risâle-i Nûr’dur.

50

Bu işareti kuvvetlendiren şudur: فَضْلاً كَبٖیرًا Hâşiyedaki فَضْلاً kelimesi, dokuz yüz altmış edip Risâle-i Nûr’un bu ismi izâfetten tavsîf tarzına geçmekle Risâlet-i Nûriye olup, dokuz yüz altmış iki adedine ma‘nîdâr iki farkla tevâfuku, onun başına remzen ve îmâen parmak basmasıdır.

İlâhî Yâ Rab Sen Risâle-i Nûr’u ve Risâle-i Nûr müellifi azîz Üstâdımız Saîd Nûrsî Hazretleri'ni ve Risâle-i Nûr talebeler ve şâkirdlerini ve mensûblarını muhâfaza-i hıfzında ve kal‘a-i İlâhiyen içinde muhâfaza ve emîn eyle. Âmîn. Ve hizmet-i Kur’ân ve îmânda sâbit ve dâim eyle. Âmîn. Ve bu kudsî hizmetlerinde muvaffakiyetler ve yardım ve muâvenetler ihsân eyle. Âmîn.

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân-ı Azîmüşşân’ın sırr-ı a‘zamına, ma‘rifetullâh, muhabbetullâh ve muhabbet-i Resûlullâh sırr-ı kudsîsine ve حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ sırr-ı uzmâsına ve rızâullâh ve rü’yet-i Cemâlullâh lütf u ihsânına mazhar eyle. Âmîn. اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَاَهْلِ بَیْتِهٖٓ اَجْمَعٖینَ الطَّیِّبٖینَ الطَّاهِرٖینَ اٰمٖینَ بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ

Ahmed Nazîf Çelebi

[Birinci Şuâ‘dan Otuz Birinci Âyet]

Pederiyle beraber Risâle-i Nûr talebelerinden olan Salâhaddin Çelebi’nin Risâle-i Nûr’a âit bir âyetten bir istihrâcıdır.

وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓی اَوْ عَلٰی سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعیٖدًا طَیِّبًا : âyeti, ma‘nâ-yı zâhirîsiyle diyor ki: Su bulamadığınız vakit, temiz toprak ile teyemmüm ediniz.

51

Ve ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki: Bin üç yüz elliyedide ma‘nevî âb-ı hayât menba‘ları kapatıldığı zamanda, temiz toprağa kasıd ve teveccüh ediniz. Onda bir menba‘-ı hayât ve bir ma‘den-i nûr bulursunuz. Bu âyetin işareti husûsî bir sûrette Risâle-i Nûr’a baktığına iki emâre var:

Birincisi: Bu فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعیٖدًا طَیِّبًا âyetinin makam-ı ebcedîsi ve cifrîsi, bin üç yüz elli yedi eder. O târihlerde medreselerin ve irşâdgâhların seddiyle ve ehl-i ilmin sarıklarının açılmasıyla ma‘nevî susuzluk başladığı hengâmda, Risâle-i Nûr hakāik-i îmâniye cihetinde on beş senede kazanılan îmân-ı tahkîkîyi on beş haftada, belki on beş günde, belki tam müsteidlere on beş saatte, sarsılmayacak derecede îmân-ı tahkîkîyi kazandırması, kavî bir emâredir ki, şu işâret ona husûsî bakar.

İkinci Emâre: ص ve س birbirine tam kardeş olması ve bir kelimede birbirinin yerine geçmesi münâsebetiyle, bu âyetteki صَعٖیدًا kelimesindeki ص س okunsa, Risâle-i Nûr’un tercümanını göstermesi; hem bu cümlenin birinci mukaddimesi olan اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ fıkrasının işaretiyle, kadınların çıplak bacak olarak erkeklere karışması ve Risâle-i Nûr’un şiddetli taarruzlar içinde tesettür lehinde kuvvetli mukāvemeti zamanına, şeddeli ن iki ن olmak üzere makam-ı ebcedîsi فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً ile beraber bin üç yüz kırk yedi adediyle parmak basması;

اَوْ عَلٰی سَفَرٍ: fıkrasının işaretiyle, umûmî harblerin asrında her millet seferberlik vaz‘iyetinde bulunması; ve اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ fıkrasının aynen bin üç yüz elli yedi makam-ı ebcedîsiyle, hem bu senenin târîhini, hem فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا طَیِّبًا cümlesinin aynı târîhini göstermesiyle beraber, müteaffin çukur ma‘nâsında olan غَٓائِطٍ den, yani Ma‘nevî bataklıktan çıktığınız ve temizlenmek için su aradığınız zaman ma‘nâsını ifade etmesi latîf ve kuvvetli bir emâredir ki, فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا طَیِّبًا âyetinin işareti, bu asra ve Risâle-i Nûr’a bir husûsiyeti var ve remzen ona bakar.

Evet, makam-ı ebcedîsi ve cifrîsi, tenvînler hâlet-i vakıfta elifler sayılmak ve şeddeli bir sayılmak cihetiyle bin üç yüz elli yedi eder. Çünki iki ت sekizyüz, birinci ف seksen, üç م ikinci ف iki yüz,

52

dördüncü م bir ص bir ع iki yüz, ل ve iki ی elli, iki و iki د bir ج dört الف yirmi yedi eder. Yekünü bin üç yüz elli yedi olur. Hâşiye Hâşiye Hâşiye Hâşiye Hâşiye

Otuz birinci âyetin: birinci mukaddimesi olan وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰی cümlesinden كُنْتُمْ مَرْضٰی bin beş yüz küsûr olan makam-ı cifrîsiyle, ehl-i dalâlet tarafından aşılanan ma‘nevî hastalıkların kısm-ı a‘zamı, Risâle-i Nûr’un Kur’ânî ilaçlarıyla izâle edilebilir diye işâret etmekle beraber, maatteessüf iki yüz seneye kadar dünyanın ömrü bâkî kalmışsa, bir fırka-i dâllede ma‘nevî hastalıkların devam edeceğine îmâ ediyor.

53

تَیَمَّمُوا صَعٖیدًا: cümlesinin ma‘nâ-yı işârîsinde, ikinci emârenin birinci noktasında س harfi ص harfinin altında gizlenmesi ve ص görünmesinin iki remzi var.

Birisi: Saîd, toprak gibi mahviyet ve terk-i enâniyet ve tevâzu‘-u mutlakta bulunması şarttır. Tâ ki Risâle-i Nûr’u bulandırmasın, te’sîrini kırmasın.

İkincisi: Şimdiki bataklığa ve ma‘nevî tâûna sukūtun sebebi ise, terakkî etmek fikrinden neş’et ettiği cihetiyle onların hatâlarını gösterip, Müslüman için suûd ve terakkî, ancak İslâmiyet’te ve îmânlı olmakta olduğuna işâret etmektir.

Selâhaddîn Çelebi

[34]

Azîz kardeşlerim, bu fıkrayı bir mektûb yerine kabûl ediniz. Şimdi vakit bulamadım. Bunun müstensihi kendisi Küçük Husrev nâmını almış, ciddî çalışıyor.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا Âyetinin Tetimmesi

اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا فَاَحْیَیْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا یَمْشٖی بِهٖ فِی النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِی الظُّلُمَاتِ لَیْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا: âyetinin kuvvetli işaretini hem te’yîd, hem letâfetlendiren üç münâsebet birden Ramazân’da kalbime geldi.

Birincisi: Bana kat‘î bir kanâat verdi ki, مَیْتًا kelimesine tam münâsib Saîddir. Bu âyet, Risâle-i Nûr’un tercümanı olan Saîd’i meyyit ünvânıyla göstermesinin hikmeti budur ki: Mevtin muammâsını ve tılsımını Risâle-i Nûr’la o açmış. O dehşetli yüzün altında ehl-i îmâna çok ünsiyetli ve sürûrlu ve nûrlu bir hakîkat keşfedip isbat etmiş.

54

Ve mevt-âlûd hayât-ı fâniyede boğulan ehl-i ilhâda karşı, bâkıyâne, hayat-âlûd, muvakkat bir mevt-i zâhirî ile gālibâne mukābele eder. كَمَنْ مَثَلُهُ فِی الظُّلُمَاتِ sırrına mazhar olan ehl-i ilhâd, gayr-i meşrû‘ müştehiyâtın ibâhasıyla fânî dünyayı süslendirmesine mukābil, Risâle-i Nûr, mevti o aldatıcı fânî hayâta karşı çıkarıp, lezzet ve ziynetini zîr u zeber eder. Ve der ve isbat eder ki: Mevt, ehl-i dalâlet için i‘dâm-ı ebedîdir. Ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti mübârek bir terhîs tezkeresine çeviren, yalnız Kur’ân ve îmândır.

İşte bunun içindir ki, bu hakîkat-i muazzama-i mevtiye, Risâle-i Nûr’da gāyet mühim ve geniş bir mevki‘ almış. Hatta ekser hücûmunda mevti elinde tutup ehl-i dalâletin başına vurur. Aklını başına getirmeye çalışır.

İkincisi: Ehl-i tarîkatin ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri olan râbıta-i mevt, Eski Saîd’i Yeni Saîd’e çevirmiş. Ve dâimâ hareket-i fikriyede Yeni Saîd’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyârlar Risâlesi olarak, risâlelerde o râbıta-i keşfiyâtı göstere göstere, tâ ehl-i îmân hakkında mevtin nûrânî ve hayâtdâr ve güzel hakîkatini görüp gösterdi.

Üçüncüsü: Bu âyet, cifir ve ebced hesabıyla, her tarafta Saîd’e hücûm eden üç çeşit mevtin temas zamanını ve târîhini aynen gösterip tevâfuk eder.

Demek, âyetteki مَیتًا kelimesinin efrâdından medâr-ı nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi مَیْتًا adedine tam tevâfukla husûsî işarete mazhar bir mâsadak Saîdü’n-Nûrsî’dir.

Saîdü’n-Nûrsî

[Sabrî’nin sadâkatinin bir kerâmetidir]

Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddîk Süleymân’ın halefi Emîn, Sabrî’nin اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetine dâir parçayı aldığını ve Ramazân’ın feyzinden onun îzâhı gibi nûrlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emîn’e gösterdim. Hayretle dedi: Bu hem Sabrî’nin, hem Risâle-i Nûr’un bir kerâmetidir.

Bu âyetteki esrârlı muvâzene-i Kur’âniyeyi düşünürken, Sûre-i Hûd’daki فَاَمَّا الَّذٖینَ شَقُوا fıkrasına karşı, وَاَمَّا الَّذٖینَ سُعِدُوا فَفِی الْجَنَّةِ deki muvâzene hâtıra geldi. Ve bildirdi ki: Nasıl ki bu ikinci âyet ve birinci

55

fıkra, Risâle-i Nûr’un mesleğine, şâkirdlerine tam tamına ma‘nen ve cifirce bakıyor. Öyle de فَاَمَّا الَّذٖینَ âyeti dahi, Risâle-i Nûr’un muârızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyânlarının mebdeine ve fa‘âliyet devresine ve müntehâsına cifir ile, tevâfuk ile işâret eder.

Şöyle ki: یُرٖیدُونَ اَنْ یُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde, Birinci Şuâ‘da yedi-sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üç yüz on altı ve yedi tarihi ki, Kur’ân’a karşı olan sû’-i kasdin mebdeidir. فَاَمَّا الَّذٖینَ شَقُوا cifirce aynı târîhî gösteriyor. Eğer şeddeli م iki م sayılsa bin üç yüz elli yedi eğer şeddeli ل iki ل sayılsa bin üç yüz kırk yedi eder ki, bu asrın tâğıyâne fa‘âliyet tarihidir.

Her iki şeddeli ikişer sayılsa bin üç yüz seksen yedi eder. لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ dehşetli bir cereyânın müntehâsı târîhî olmak ihtimâli var.

فَفِی النَّارِ لَهُمْ فٖیهَا زَفٖیرٌ وَشَهٖیقٌ: ise, bin üç yüz altmış bir eğer فَفِی النَّارِ daki okunmayan ی sayılmazsa, bin üç yüz elli bir târîhini; eğer şeddeli ن asıl i‘tibâriyle bir ل, bir ن sayılsa, yine bin üç yüz otuz bir târîhini ve harb-i umûmî ateşinin feryâd u fîzâr içindeki yangınını göstererek cehennem ateşinde zefîr ve şehîk eden ehl-i şekāvetin azâbını haber verip, ehl-i îmânı fitnelere düşüren şakîlerin hem dünyada, hem âhirette cezâlarına işâret eder.

Aynen öyle de, bu asra da zâhiren bakan, esrârlı olan Sûre-i وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ den şu âyetin اِنَّ الَّذٖینَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنٖینَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ یَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرٖیقِ ifâdesi gibi, İstanbul’un iki harîk-ı kebîrine, hem harb-i umûmî’nin dehşetli yangınına, cehennem azâbı gibi o fitnenin bir cezâsıdır diye işâret eder.

Elhâsıl: Bu âyet her asra baktığı gibi, bu asra daha ziyâde nazar-ı dikkati celb etmek için, cifirce bu asrın üç-dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işâret; ve ma‘nâsının sûretiyle ve tarz-ı ifâdesiyle iki cereyânın keyfiyetlerine ve vaz‘iyetlerine îmâ eder.

56

Sabrî’nin mektûbu yolda iken ve gelmeden evvel, o mektûbun ma‘nevî te’sîri ile bu âyeti, اَوَمَنْ كَانَ مَیْتًا âyetiyle beraber düşünürken hâtırıma geldi. Risâle-i Nûr bu derece kuvvetli işârât-ı Kur’âniyeye ve şâkirdlerinin bu kadar kıymetli beşâret-i Furkāniyeye ve aktâbların iltifâtına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musîbetin azameti ve dehşetidir ki, Risâle-i Nûr hiç bir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdîr ve tahsîn almış.

Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünde değil, belki musîbetin fevkalâde dehşetine ve tahrîbâtına karşı mücâhedesi cüz’î ve az olduğu hâlde, gāyet büyük bir ehemmiyet kesb etmiş ki, bu âyette işâret ve beşâret-i Kur’âniye ifade eder. Risâle-i Nûr dâiresi içine girenler, tehlikede olan îmânlarını kurtarıyorlar ve îmân ile kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet, bazı vakit oluyor ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşîrin fevkine çıkar, binler derece kıymet alır.

Saîdü'n-Nûrsî

[35]

[Risâle-i Nûr şâkirdlerinden Emîn ve Tahsîn ve Hilmî’nin bir fıkrasıdır]

Yirmi Yedinci Mektûb’un fıkraları içine girmeye münâsib görüldü.

Bugünlerde ziyâde bir hassâsiyetle risâlelere bakıldığından, inâyetin himâyesi dahi, bir nevi‘ hassâsiyetle ikrâmını gösterdi. Gāyet cüz’î bir numûnesi şudur:

Risâle-i Nûr şâkirdlerine maîşet cihetinde bir ikrâm-ı İlâhî ve küçük, fakat şâyân-ı hayret ve gāyet latîf bir tevâfuk ve bir vâkıadır. Ve Risâle-i Nûr hizmetinin şübhesiz bir kerâmetidir. Evet, Risâle-i Nûr’un bir silsile-i kerâmetinin menba‘ı olan tevâfuk, bu vâkıada o cinsten olan altı aded tevâfukātın ittifâkı ise, tesâdüf ihtimâlini köküyle keser diye hükmettik. Şöyle ki:

Birkaç günden beri Üstâdımızın ziyâretine gitmemiştik. Kardeşim Emîn ile beraber Üstâdımızın ziyâretine gittik. İkindi vakti beraber namaz kıldıktan sonra bize emretti ki: Size yemek yedireceğim. Burada ta‘yîniniz var. Mükerreren dedi:

57

Yemezseniz bana dokuz zarar olur. Çünki yiyeceğinize karşı Cenâb-ı Hakk gönderecek. Yemek yemekten affımızı ricâ ettik. Emretti: Rızkınızı yiyin, bana gelir dedi. Emrini kırmamak için lütuf buyurduğu tereyağı ve kabak tatlısını ekmek ile yemeye başladık. Daha sofrada iken, ümîd edilmeyen bir vakitte ve bir tarzda ve aynı mikdarda, bir adam geldi, elinde yediğimiz kadar taze ekmek, aynı yediğimiz mikdarda fındık kadar tereyağı ve diğer elinde bize verilenin tam bir misli kabak tatlısı olarak kapıyı açtı. Artık taaccüb edilecek, hiç bir cihette tesâdüfe mahal kalmadı. Risâle-i Nûr şâkirdlerinin rızkındaki bereket-i Rabbâniyeyi gözümüzle gördük. Üstâdımız buyurdular: İhsân on misli olacak. Hâlbuki bu ikrâm tam tamına mislidir. Demek ta‘yîn ciheti galebe etti. Ta‘yîn te’mîni ise mîzân ile olur.

Sonra aynı akşamda sadaka ciheti de hükmünü gösterdi. Biz gördük ki, ekmek on misli, tereyağı tatlısı, o da on misli, kabak tatlısı yerine çok sevmediği için kabak ve patlıcan turşusu olarak on misli, me’mûlün hilâfında Risâle-i Nûr’dan İkinci Şuâ‘ın bir hafta mütâlaasına mukābil bir ma‘nevî ücret olarak geldi. Gözümüzle gördük. Demek kabak tatlısının tatlılığı, tereyağı un helvasına girdi. Kendisi turşuda kaldı.

Risâle-i Nûr şâkirdleri hüsn-ü hizmet içinde acele bir mükâfât gördükleri gibi, hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini, Isparta’da olduğu gibi burada dahi gözümüzle gördük. Pek çok vukūâtından beş-altısını beyânediyoruz.

Birincisi: Ben, yani Tahsîn, bir gün yeni açtığım dükkân meşgalesiyle bana emrolunan vazîfe-i nûriyeyi tenbellik edip yapamadım. Aynı vakitte şefkatli bir tokat yedim. Dükkânda otururken birisi bana geldi. Tebdîl edilmek için emânet olmak üzere yüz lira verdi. Bu paranın sâhibine Allâh için bir hizmet yapmak üzere tebdîl için Mâliye Sandığı’na gittim. Bu parayı sayarken aralarında bir kalp lira bulundu. Bu yüzden ifadeye, suâl-cevâba ve muâhezeye ma‘rûz kaldığım gibi, evimizi de taharrî etmek îcâb etti. Beni mahkemeye verdiler. Fakat terbiye ve şefkat tokatı olmak cihetiyle, yine Risâle-i Nûr kerâmetini gösterdi, zararsız kurtulduk.

58

İkincisi: Üstâdımıza ve Risâle-i Nûr’a dört-beş sene hizmet eden ve okutturan ve cidden tarafdâr bulunan bir zât, elinde dine âit bir gazete ile geldi. Risâle-i Nûr’un mesleğine muhâlif bir cereyânın sâhiblerine tarafdârâne bir tavır gösterdiği zaman, Üstâdımın canı çok sıkıldı. Bir-iki gün sonra şiddetli, fakat şefkatli bir tokat yedi. Bir doktor ona dedi ki: Eğer ameliyât yaptırmazsan yüzde yüz ölüm var. O da bilmecbûriyeameliyat yaptırdı. Fakat şefkat ciheti imdâda yetişerek çabuk kurtuldu.

Üçüncüsü: Bir me’mûr, Risâle-i Nûr’u kemâl-i iştiyâkla okurdu. Hem Üstâd ile görüşmeye ve tam ders almaya çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evhâm verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken, birden sebebsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı. Bir ay çekti. Yine şefkat yâr oldu. Şimdi okumaya şevk ile başladı.

Dördüncüsü: Ehemmiyetli bir zât, Risâle-i Nûr’u kemâl-i takdîr ile okur yazardı. Birden sebatsızlık gösterdi. Şefkatsiz bir tokat yedi. Gāyet meftûn olduğu refîkası öldü. İki oğlu da başka yere gitti. Acınacak bir hâle girdi.

Beşincisi: Dört senedir, Üstâdın çarşı işinde hizmetine bakan bir zât, birden sadâkatini bırakıp mesleğini değiştirdi. Birden şefkatsiz bir tokat yedi. Bir senedir daha çekiyor.

Altıncısı: Bir hocaya âit bir hâdisedir, belki helâl etmez. Biz de onu görmüyoruz. Şimdilik tokatı kaldı.

Bu vukūât nev‘inden hem çok var, hem Risâle-i Nûr’a karşı kusura binâen tokat olduğunda kat‘iyen şübhemiz kalmadı.

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Emîn, Tahsîn, Hilmî

Evet, ben de tasdîk ediyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

59

Hem Risâle-i Nûr’un suhûletle intişârının bir kerâmetini, bu mektûbu yazdığımız zamanda ve yemekteki kerâmet dakikasında gözümüzle gördük. Şöyle ki:

Ehemmiyetli yedi-sekiz risâle ve İşârât-ı Kur’âniye şuâ‘ı ve mühim bir mektûbla beraber, bir torbada, bir şehre ehemmiyetli bir kardeşimize göndermiştik. Şoför o paketi düşürmüş. Böyle bir zamanda böyle eserler, münâfıklar, câsûslar haber almadan emîn bir el ile beş gün sonra elimize geçti. Kanâatimiz geldi ki, bir inâyet bizi himâye ediyor.

Hem Risâle-i Nûr’un hakkında inâyet-i Rabbâniyenin latîf bir himâyesi şudur ki: Karanlık bir vaz‘iyette, korkutucu bir zamanda, câsûsların ve taharrî me’mûrlarının tecessüsleri Üstâdımızın menzilini sardığı dakikasında, bir fare, Üstâdımızın bir çorabını almış. Ne kadar aradık, hiç bir yerde bulamadık. O farenin yuvasını gördük. Kābil değil, çorap oraya giremez. İki gün sonra gördük ki, o hayvan o çorabı getirmiş, öyle bir yere saklamış ki, muhteviyâtı unutulmuş olan mahrem mektûbların ve evrâkların tam yanında bırakmış. Hâlbuki iki def‘a oraya bakmıştık, görememiştik. Hem o çorabı o yere getirmek, soba borusuna çıkıp yukarıdan bırakmakla olur. Gāyet kurnaz ve zeki adam ancak o işi yapabilir. Hiç bir cihette tesâdüf ihtimâli kalmadığından, Üstâdımız dedi: Bu mektûbları oradan kaldıracağız. Biz onlara baktık, gerçi siyâsetle alâkaları yoktur. Fakat vehhâm câsûslar aleyhimizde habbeyi kubbe yapmaya ehemmiyetli bir vesîle olur. Biz hem onları, hem daha bahâneye medâr olabilen başka şeyleri kaldırdık. O heyecanımızdan câsûslar haber alıp anladılar ki, hazırlandık. Daha hücûm etmediler. Yalnız ikinci gün Emîn, elinde bir torba ile menzile girdi. Tam arkasında karakol komiseri gizlice hissettirmeden girdi. Emîn’in elinde kitaplar yerinde yoğurdu gördü, tavrını değiştirdi. Mehmed Feyzî o zaman askerdi, yoktu. Yoksa birinci imza onun hakkı idi.

Elhâsıl: Risâle-i Nûr’un intişârına karşı gelen düşman ve câsûslara mukābil, bir tek fare çıktı, plânlarını zîr u zeber etti.

Evet Evet Evet Evet Evet Evet

Tevfîk Ahmed Tahsîn Hilmî Feyzî Saîdü’n-Nûrsî

60

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Bu def‘a size mektûbum yerinde Emîn, Tahsîn, Hilmî’nin fıkrası gönderildi. Pek çok selâm, hem şimdi yanımda Tahsîn ve Emîn sizlere arz-ı hürmet ve selâm ederler.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[36]

[Ahmed Nazîf’in mektûbundan bir parçadır]

Maddî ve ma‘nevî borcumuz olan hizmetleri îfâdan kendimizi çekmek, hissizlik ve bîgânelik fıtratımızda ve yaradılışımızda yoktur ki kalalım. Mâdem Cenâb-ı Hâlik-ı Rahîm bizleri insan yaratmıştır. İnsanlığın emrettiği vezâifin binde birini dahi îfâ edemediğimiz hâlde, büsbütün nasıl bîgâne kalalım? Bu husûsta ma‘zur görmenizle beraber, azimkâr ve cefâkâr ve fedâkâr ve hadsiz mütehammil, garîb ve kudsî ve azîz bir misafirimiz olan çok kıymetli Üstâdımızın biz âsî ve günahkârların kalblerini nûrlarla doldurduğu hâlde, mukābil borcumuzu, ma‘neviyâta uzanamadığımızdan ancak değersiz ve kıymetsiz olan maddiyâtla ödeyebiliriz zannıyla teselli bulmaktayız.

Af buyurunuz Üstâdım Dellâl-ı Kur’ân’ın nidâlarını işiten hangi Müslüman vardır ki, kulaklarını tıkasın. Hâşâ sümme hâşâ Nûrlarınızın şuâ‘ı gözlerimizi kamaştırıyor. Kalblerimizi bütün sâfiyetiyle Allâh’a, Kur’ân’a ve Resûl-ü Müctebâ’ya asm ve İki Cihân Serveri’nin azîz vârislerine bağlıyor ve bağlamıştır. Bu bağ öyle bir bağ ki, inâyet-i hakla hiç bir maddiyyûnun ve hiç bir mülhid ve fırak-ı dâllenin değil, bütün dünya kâfirlerinin bütün kuvvetleri bir araya gelse, bu kudsî râbıta-i kalbiye bağını koparamaz. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Zât-ı fâzılânelerince lüzûm görülüp, îcâb etmeden hiç bir zaman mektûb yazmak zahmetlerini ihtiyâr etmenize râzı olamam. Bu husûsta gücenmek şöyle dursun, kıymetli Üstâdımın kudsî vazîfelerinin îfâsına mâni‘ teşkîl eden işgāli, büyük hatâ ve hürmetsizlik sayarım.

Ahmed Nazîf Çelebi

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç