
SAYFA 6
[5]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ وَمَا تَكْتُبُونَ
Azîz, sıddîk, fedâkâr, vefâkâr kardeşlerim,
Sizlerle muhâbere edemediğimin sebebi, fevkalâde bir dikkat ve tazyîk ve tecrîd altında bulunduğumdur. Hâlik-ı Rahîmime hadsiz şükürler olsun ki, kuvvetli bir sabır ve tahammülü ihsân ederek sû’-i kasdlerini akîm bıraktı. Burada mufârakat zamanımın her bir ayı bir sene haps-i münferid hükmünde ezici olduğu hâlde, duâlarınız berekâtıyla, inâyet-i İlâhiye her günümü bir ay kadar mes‘ûdâne bir ömre çevirdi. Benim istirâhatim cihetinde merâk etmeyiniz. Rahmetin iltifâtı devamdadır.
Sabrî kardeş Sabırlı ol. Ehemmiyetsiz ve zararsız olan vehmî ve asabî hastalığına ehemmiyet verme. Şifâya duâ edilmekle beraber, zararsız, hatarsızdır. Çünki eğer hâtırât, seyyie ise, nasıl ki aynada temessül eden pislik, pis değil ve aynadaki yılan sûreti ısırmaz ve ateşin timsâli yakmaz. Öyle de, kalbin ve hayâlin aynalarında rızâsız, ihtiyârsız gelen pis ve çirkin ve küfrî hâtıralar zarar vermezler. Çünki ilm-i usûlde tasavvur-u küfür, küfür değil; ve tahayyül-ü şetim, şetim olmaz.
Hasene ise nûrânî olduğundan, tasavvur ve tahayyülü dahi hasenedir. Çünki aynada nûrânînin timsâli ziyâ verir hâsiyeti var. Kesîfin misâli ölüdür, hayatsızdır, te’sîri yoktur. Eğer sâir teellümât-ı rûhâniye ise sabra, mücâhedeye alıştırmak için Rabbânî bir kamçıdır. Çünki, emn ü ye’sin vartasına düşmemek hikmetiyle, havf ve recâ muvâzenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz ve bast hâletleri, celâl ve cemâl tecellîsinden intibâh ehline gelmesi, ehl-i hakîkatçe medâr-ı terakkî bir düstûr-u meşhûrdur.
Şam’lıTevfîk’in ihtiyâtını takdîr etmekle beraber, eski kıymetdâr hizmetlerinin onun defter-i a‘mâline dâimî bir sûrette yazı yazmaları için, o dahi dâimî çalışması gerekti. Şükür yine, elmas kalemiyle vazîfesine başlaması, rûhumu ümidler ve iştiyâklar ile neş’elendirdi, Barla hayatını hasretle hâtırlattı.
SAYFA 7
Sabrî kardeş İmamet vazîfesinde Risâle-i Nûr’a zarar yok. Ruhsâtla amel niyeti ile, şimdilik çekilme. Husrev kardeş Beşinci Şuâ‘ın kıymetini tam beyân ve takdîrin beni çok mesrûr etti. İkinci def‘a yaldızlı bir Kur’ân’ı yazdığın, beni fevkalâde müferrah etti. Hem benim için de yeni risâleleri mübârek kaleminle Hâşiyeistinsâh ettiğin, beni minnetdârlık hissinden mesrûrâne ağlattı.
Rüşdü ve Re’fet’in sıhhatleri ve kemâl-i sadâkat ve sebatları, hazîn endişelerimi izâle etti. Isparta talebeleri hâtırları için, ben Isparta’yı kendi karyem Nûrs ile beraber duâmda dâhil ediyorum. Hatta emvâtına, Nûrs emvâtı gibi duâ ediyorum. Hakîkî vatanım ve memleketim nazarıyla o vilâyete bakıyorum.
Makinesi kuvvetli Alî kardeş Sizlerin hâlisâne ve ciddî fa‘âliyetinizden, Risâle-i Nûr’a sizler gibi sarsılmaz çok talebeler zuhûr ve devam ettiklerini ümîd ederdim. Bildiğim Abdullâh gibi ve bilmediğim umûm kardeşlerime selâmımı ve bütün ma‘nevî kazançlarıma onları teşrîk ettiğimi teblîğ ediniz. Muhâberemde isimlerini yazmadığım ve hâtırımda yazdığım kıymetdâr kardeşlerimle çok alâkadârım.
Kardeşlerim Çok ihtiyât ediniz, münâfıklar çoktur. Mümkün oldukça risâlelerin buradan irsâl edildiğini söylemeyiniz. Tâ Risâle-i Nûr hizmetine zarar gelmesin. Maatteessüf, ben burada bütün bütün yalnız kaldığım için, çok ehemmiyetli hakîkatler yazılmadan, kaydedilmeden geldiler ve gittiler. Kuleönü’nün hâlis ve ciddî ve mübârek çalışkanlarına ve İslâmköyü’nün sâdık ve gayretli ve kesretli talebelerine ve Barla’da vefâdâr ve kıymetli dostlarıma ve bilhassa Eğirdir’de fedâkâr ve vefâdâr Hakkı ve Mehmed gibi kardeşlerime ve sâir umûm ihvânıma binler selâm ve duâlar.
Duâlarınıza kuvvetli i‘timâd eden ve çok muhtâç bulunan kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 8
[6]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَٓا اَرْسَلْتَهُ مِنَ الرَّسَٓائِلِ النُّورِ
Azîz ve sıddîk ve fedâkâr ve vefâkâr kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniye ve îmâniyede kuvvetli ve kıymetli ve çalışkan ve muktedir arkadaşlarım,
Bu dünyada benim için medâr-ı teselli sizlersiniz ve hakkınızda büyük ümidlerimi doğru çıkardınız. Cenâb-ı Hakk sizden ebediyen râzı olsun. Âmîn
İrsâlâtınız ve bilhassa Onuncu Söz buraya o derece fâide verdi ki, her bir sahîfesine mukābil, elimden gelse idi, büyük bir hediye verirdim. Çoktan beri görmediğim için, ben hangisini okursam En birinci budur derdim. Ötekine bakardım, Bu birincidir. Daha öbürüsüne baktıkça hayret ederek kat‘î kanâatim geldi ki, Risâle-i Nûr’un kitapları birbirine tercîh edilmez. Her birinin kendi makamında riyâseti var. Ve bu zamanı tenvîr eden bir mu‘cize-i ma‘neviye-i Kur’âniyedir.
Onuncu Söz'ün tatlı bir kerâmeti: İki üç senedir bana hapisde verdikleri gibi arzuma muhâlif olarak her gün bir ta‘yîn veriliyordu. Ehemmiyetli bir-iki sebebe binâen kabûl etmeye mecbûrdum. Fakat onu yemezdim. Tebdîl ederek şeker, çay, ekmek tedârik ederdim. Bir gün iskân me’mûru geldi, ta‘yîn verdi ve dedi: Bundan sonra daha sana ta‘yîn vermeyeceğiz. Ben memnûn oldum. Fakat birden hâtırıma geldi ki şeker, çay lâzımdır. Hediyeleri de kabûl etmem diye bir endişeye düştüm. Aynı günde beş sene şeker ve çayımı te’mîn eden ve merhûm Abdurrahmân’a beş senede aldığı yaraları tedâvi ile kuvvetli bir îmân kazandıran ve vefâtından bir-iki ay evvel imdâdına yetişen ve ehl-i ilhâdı azm ettikleri inkâr-ı haşirden vazgeçiren Onuncu Söz'ün fevkalme’mûl, ne nüshalarının vücûdundan ve ne de gelmesinden hiç haberim yokken, müteaddid nüshaları o vakitte geldi. Lisân-ı hâl ile dedi: Merâk etme Senin hem vazîfene, hem hayatına yardım için geldim. İnâyet-i Rabbâniye tarafından gönderildim.
Evet, bu asrın ehemmiyetli ve ma‘nevî ve ilmî bir mürşidi olan Risâle-i Nûr’un hey’et-i mecmûası, sâir şahsî büyük mürşidler gibi, kendine muvâfık ve hakîkat-i ilmiyeye münâsib olarak, birkaç nev‘de ve bilhassa hakāik-i îmâniyenin
SAYFA 9
ızhârında, intişârında azîm kerâmetleri olduğu gibi; üç kerâmet-i zâhiresi bulunan Mu‘cizât-ı Ahmediye asm, Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve Âyetü’l-Kübrâ gibi çok risâleleri dahi, her biri kendine mahsûs kerâmetleri bulunduğunu çok emâreler ve vâkıalar bana kat‘î bir kanâat vermiş. Hatta sekerâtta bulunan talebelerine îmânını kurtarmak için bir mürşid gibi yetiştiğine, müteaddid vâkıalar şübhe bırakmıyor.
Hem kezâ her biri, bir sâat tefekkür, bir sene ibâdet-i nâfile hükmünde; bir misâli, Hizbü’l-Ekber’dir diye müşâhede ettim ve kanâat getirdim. Hâşiye
Sizlere Risâle-i Nûr’un Hizb-i Ekber'ini ve Kur’ân’ın Hizb-i A‘zam'ını göndermek isterdim. Fakat Hizb-i A‘zam çok uzun olduğundan daha yazdıramadım. Hizb-i Ekber ise, tercüme etmek istedim, şimdilik vazgeçtim. Sizin gibi kardeşlerim tercümeye muhtâç olmadığını düşünüp, yalnız Arabî sûretini göndereceğim, inşâallâh.
Sizlere evvelce Âyetü’l-Kübrâ’nın Birinci Makamı’nın hulâsası nâmıyla gönderdiğim parça, o hizbin esasıdır. İhtiyârsız, o esasa küçük fıkralar ve bazı kayıdlar ilâve edildiği vakit, birden başka bir şekil aldı. İnkişâf ve inbisât ederek Âyetü’l-Kübrâ’nın misâl-i musaggarı gibi şehâdet-i tevhîdiyesi parladı, ma‘nâları ziyâlandı. Rûhuma, kalbime, fikrime büyük bir inşirâh vermeye başladı. Ben de en yorgunluk ve usanç zamanımda onu mütefekkirâne okudum, büyük zevk ve şevk hissettim.
Bir suâle cevâb olarak: yazdığım bir fıkrayı, size de fâidesi olur ihtimâliyle beyân ediyorum. Şöyle ki: Evliyâ dîvânlarını ve ulemânın kitaplarını çok mütâlaa eden bir kısım zâtlar tarafından soruldu: Risâle-i Nûr’un verdiği zevk ve şevk ve îmân ve iz‘ân, onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?
SAYFA 10
Elcevab: Eski mübârek zâtların ekserî dîvânları ve ulemânın bir kısım risâleleri, îmânın ve ma‘rifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında îmânın esâsâtına ve köklerine hücûm yoktu ve erkân-ı îmâniye sarsılmıyordu. Şimdi ise, îmân ve ma‘rifetin köklerine ve erkânına şiddetli ve cemâatli bir sûrette taarruz ediliyor. Ve o dîvânların ve risâlelerin çoğu, hâs mü’minlere ve ferdlere hitâb ediyorlar. Bu zamanın şiddetli taarruzunu def‘ edemiyorlar.
Risâle-i Nûr ise, Kur’ân’ın bir ma‘nevî mu‘cizesi olarak îmânın esâsâtını kurtarıyor. Mevcûd ve muhkem îmândan istifâde cihetine değil, belki çok delîller ve parlak burhânlarla îmânın isbatına ve tahakkukuna ve muhâfazasına ve şübehâttan kurtarılmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilaç gibi lüzûmu var olduğunu, dikkatle bakanlar hükmediyorlar.
O dîvânlar derler ki: Velî ol, gör. Makamâta çık, bak. Nûrları, feyizleri al. Risâle-i Nûr ise der: Her kim olursan ol, bak, gör. Yalnız gözünü aç, hakîkati müşâhede et. Saâdet-i ebediyenin anahtarı olan îmânını kurtar.
Hem Risâle-i Nûr, en evvel tercümanının nefsini iknâa çalışır, sonra başkalarına bakar. Elbette tercümanının nefs-i emmâresini tam iknâ‘ eden ve vesvesesini tamâmen izâle eden bir ders, gāyet kuvvetli ve hâlisdir ki, bu zamanda cemâat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı ma‘nevî-i dalâlet karşısında, tek başıyla gālibâne mukābele eder.
Hem Risâle-i Nûr, sâir ulemânın eserleri gibi, yalnız aklın ayağıyla ve nazarıyla ders vermiyor. Ve evliyâ misillü, yalnız kalbin keşif ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki aklın ve kalbin ittihâd ve imtizâcı ve rûh ve sâir letâifin teâvünü ayağıyla hareket ederek evc-i a‘lâya uçar. Taarruz eden felsefenin, değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar. Hakāik-i îmâniyeyi kör gözlerine de gösterir.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 11
[7]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
Azîz, tam sıddîk kardeşlerim,
Benim, bu dünyada medâr-ı tesellim ve sürûrum sizlersiniz. Eğer sizler olmasa idiniz, bu dört sene azâba dayanamazdım. Sizin sebât ve metânetiniz, bana da kuvvetli bir sabır ve tahammülü verdi.
[Birden hâtıra gelen dört nokta]
Birincisi: Kardeşlerim, bu zelzele, benim i‘tikādımda şakk-ı kamer gibi bir mu‘cize-i Kur’ândır. En mütemerridi dahi tasdîke mecbûr eder bir vaz‘iyete girdi.
İkincisi: Eski zamandan beri hiç bir cemâat, Risâle-i Nûr’un şâkirdleri kadar hak ve hakîkat mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz, dâimâ Şükür ve Elhamdülillâh dedirten bir haldeyiz.
Üçüncüsü: Ben gönderilen risâleleri mütâlaa ettim. Bir kısım hakîkatleri mükerrer gördüm. Makam münâsebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyârım olmadan ne için böyle olmuş, kuvve-i hâfızama gelen nisyândan sıkıldım. Birden, şiddetli bir ihtâr ile, On Dokuzuncu Söz’ün âhirine bak, denildi. Baktım, risâlet-i Ahmediyenin asm mu‘cize-i Kur’âniyesinde tekrârâtının çok güzel hikmetleri, tam tefsîri olan Risâle-i Nûr’da tamamıyla tezâhür etmiş. O tekrârât, o hikmetleri için tam yerinde ve münâsib ve lâzım olmuş.
Hem Lütfü, hem Abdurrahmân, hem Hâfız Alî hükmünde Küçük Ali sizin nâmınıza da Yirmi Dokuzuncu Lem‘a-i Arabiye’nin tefsîr ve tercümesini istemiş. Benim şimdi onun ile meşgul olmaya ne vaktim var ve ne de hâlim müsâade eder. İnşâallâh ileride Risâle-i Nûr’un başka bir şâkirdi o vazîfeyi yapacak.
Hem Yirminci Mektûb ile Otuz İkinci Söz, bir derece o lem‘ayı îzâh ederler. Hazret-i Alî ra iki def‘a تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا sırrıyla, perde altında gizli parlamasına işareti bizi ihtiyâta sevk ve emreder.
SAYFA 12
Bir mes’eleye gāyet kısacık bir remiz ile zekâvetinize fehmini havâle ediyorum.
Suâl: Yerin korkudan titremesi ve hiddeti, neden Rus’a gelmiyor yalnız?
Cevâb: Çünki nesh olup tahrîf olmuş bir dine karşı dinsizlik ile ihânet başkadır. Ve hak ebedî bir dine karşı ihânet ise, yeri titretiyor, kızdırıyor.
Mukaddeme-i Haşriye’nin makamâtını istiyorsunuz. Şimdiki vaz‘iyetim hiç bir vecihle müsâade etmediği gibi, haşre dâir yazılan hakîkatler, burhânlar umûma nisbeten ihtiyaca tam kâfî olduğundan, çabuk yazmasına ma‘nen icbâr edilmiyorum. Bir parça te’hîr edildi ve ta‘cîl edilmedi. Hem ben burada kayıdlar altındayım. اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ وَالسُّرُورِ
Azîz kardeşim, sizler ile çok konuşacaktım. Fakat şimdi vaktim çok dardır. İki Hulûsî’lerin mektûbları beni fevkalâde mesrûr edip şükre sevk etti. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim.
Sizin ile her günde çok def‘alar beraber bulunan kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[8]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sebâtkâr, fedâkâr, sıddîk kardeşlerim,
Evvelen: Gelecek bayramınızı tebrîk ederim. وَالْفَجْرِ وَلَیَالٍ عَشْرٍ kasem-i Kur’âniyle fevkalâde kıymetleri tahakkuk eden o mübârek gecelerde ve seherlerde mübârek kardeşlerimin mübârek duâları hem bana, hem ehl-i îmâna çok bereketli ve nûrlu olmasını rahmet-i Rahmândan niyâz ederim.
Sâniyen: Size bir küçük sehvin bir nükte-i gaybiyesiyle, karşı sahîfedeki hâşiyeyi, mevki‘lerinde yazmak için gönderdim.
SAYFA 13
Sâlisen: Hulûsî’nin bir gāilesi var diye hissediyorum. Merâk etmesin, Risâle-i Nûr’un şâkirdlerine inâyet ve rahmet, nezâret ve himâyet ederler. Dünyanın meşakkatleri mâdem sevâb verir, geçerler o musîbetlere karşı sabır içinde şükür ile, metânetle mukābele edilmek gerektir. Hem o, hem sizler bütün duâlarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz.
Râbian: Risâle-i Nûr, kendi kendine Kur’ân’ın himâyeti ve hıfz-ı Rabbânî altında intişâr ediyor. İmâm-ı Alî ra iki def‘a سِرًّا, سِرًّا demesi işâret eder ki, perde altında daha ziyâde feyiz ve nûr verir. Sizin gibi kardeşlerim, zamanın sarsıntılı hâdisâtına karşı şimdiye kadar gibi yine tam mukāvemet eder ümîdindeyim. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düstûrumuz olmalı.
Bütün kardeşlerime birer birer selâm ederim.
Duânızdan çok istifâde eden Kardeşiniz
Saîd
[9]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Azîz kardeşlerim,
Bilmukābele bayramınızı tebrîk ederim.
Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç hazîn gurbetin te’sîri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlık ile kābil-i tahammül olmayacak çok zahmetlere ma‘rûz olduğum hâlde, Hâlikıma hadsiz şükür ederim ki, her derdin en kudsî dermânı olan îmânı; ve îmân-ı bilkaderden, kazâya rızâ ilacını imdâdıma gönderdi. Tam sabır içinde şükrettirdi.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 14
[10]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ
Azîz ve sıddîk ve hâlis kardeşlerim,
Rabb-i Rahîmime hadsiz şükür olsun ki, sizin gibileri Risâle-i Nûr’a sâhib ve nâşir ve muhâfız halketmiş; benim gibi âciz bir bîçârenin zayıf omuzundaki ağır yükü çok hafifleştirmiş.
Kardeşlerim Bu def‘a üç mektûbunuzda birden üç Hulûsî, üç Sabrî, üç Hakkı gibi kıymetdâr dokuz kardeş gördüm. Hapiste, Abdurrahmân’ın pederi yerinde benim elbiselerimi yamalayan Hakkı’nın, ciddî ve hakîkatli uhuvvetini ve talebeliğini tahmînimden daha ileri terakkî ettiğini bildim, çok mesrûr oldum.
Sabrî kardeş Beni saran ve bağlayan ağır kayıdlara ehemmiyet vermiyorsun. Hâlbuki buradaki evhâmlı ehl-i dünyâ benim ile pek fazla meşgul ve alâkadârdırlar. Hatta hatta hatta Her ne ise
Hem benim hakkımda, bin derece haddimden ziyâde hüsn-ü zan ile kıymet ve makam vermek, yalnız Risâle-i Nûr nâmına ve onun hizmeti ve Kur’ân elmaslarının dellâllığı hesabına kabûl olabilir. Yoksa, hiç ender hiç olan şahsım i‘tibâriyle kabûle hakkım yok.
Parlak ve çalışkan kalemiyle hem Risâle-i Nûr’un, hem bizim hâtıralarımızda çok ehemmiyetli mevki‘ tutan ve yerleşen Hâfız Tevfîk’in yazdığı Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni münâsib gördüğünüz zamanda gönderirsiniz. Dokuz sene yazılarıyla mesrûrâne ünsiyet eden gözlerim, hasretle o yazıları görmek istiyor.
Kıymetdâr Hulûsî ve Hakkı gibi kardeşlerim Hakkı’nın dediği gibi, Sabrî’nin mektûblarını aynen onların yerine kabûl olmuş; o cihette Hulûsî ile muhâbere kesilmemiş, devam ediyor.
Hadsiz şükür ve hamd ü senâ olsun ki, Risâle-i Nûr gittikçe parlak, hârikāne fütûhât-ı îmâniye yapar. Kendi kendine, inşâallâh her görenin kalbinde yerleşir, muannidleri susturur. Bir hıfz-ı gaybî altında düşmanları şaşırtmış,
SAYFA 15
kör gözleri onu görmüyor. İzini bulamadığı hâlde, parlak fa‘âliyetini müşâhede ediyorlar. Bu vakit pek ziyâde ihtiyât lâzım.
Başta hem hem hem hem Bütün kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve duâlarını ricâ ederim.
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[11]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَرَكَاتِ اَقْلَامِكُمْ
Azîz, sıddîk, kıymetdâr kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede metîn, ciddî, çalışkan arkadaşlarım,
Yeni bir medâr-ı kerâmet ve inâyet ve sürûr olan mektûbunuzu aldım. Ve Risâle-i Nûr’a âit bir ikrâm ve inâyet-i İlâhiyeyi gösterdi. Şöyle ki:
Bundan dört-beş gün evvel, şiddetli bir taharrî ile menzilim teftîş edildi. Her tarafa baktıkları hâlde, hıfz-ı İlâhî ile, bizi mahzûn edecek bir şey bulamadılar. Yalnız İktisâd, Hastalar, İstiâze gibi altı-yedi risâleyi zararsız buldular. Sonra da Husrev’in ezân mes’elesi gibi müsâdere kaidelerine tam muhâlif olarak noksânsız iâde ettiler. Ben o hâdiseden size endişe edip, dağdan dönerken Abdülmecîd, Sabrî, Husrev, Hâfız Alî ile beraber konuşmak, Acaba size de bir taarruz var mı? diye sormak istedim. Ve lisânla bağırdım, geldim. Birden Emîn kapıyı açtı, dördünüzün mübârek mektûblarınızı verdi. Her ikimiz bu ikrâm ve taharrîdeki kerâmet-i hıfziyeyi ve Husrev’in hilâf-ı me’mûl öyle bir istid‘â, öyle bir netice vermesindeki inâyet-i Rabbâniyeye aynı zamanda muvâfık gördük ve Risâle-i Nûr her vakit inâyete mazhardır diye şükrettik.
Azîz Kardeşlerim Fihrist bakiyesinin te’lîfi size havâle edilmişti. Taksîmü’l-a‘mâl tarzında yapsanız iyi olur.
SAYFA 16
Mâşâallâh, bârekallâh Kalemlerinizin mükemmel çalışmaları devam etmekle beraber tezâyüd etmeleri ve hususan Sav’da birden çoğalması Hacı Hâfız’a ve köyüne bin bârekallâh bizi fevkalâde mesrûr etti. Ve Husrev’in tevâfuklu yazıları, hususan yaldızlı Mu‘cizât-ı Ahmediye asm nüshası ve Büyük ve Küçük Ali’lerin risâleleri buralarda tatlı, hem çok fütûhâtı var. İnşâallâh o mübârek kalemlerin daha çok fütûhâtı olacak ve göreceğiz.
Re’fet, Rüşdü, Süleymân, Tevfîk, Abdullâh H, P, Ş, M, R, Z gibi bütün kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederiz.
Kardeşiniz ve duânıza çok muhtâç
Saîdü’n-Nûrsî
[12]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ كَمَا یَلٖیقُ بِرَحْمَتِهٖ
Azîz, kıymetdâr, sâdık ve sebâtkâr kardeşlerim,
Fihristeyi, taksîmü’l-a‘mâl tarzında mütesânid hey’etinizin şahs-ı ma‘nevîsine tevdîiniz çok güzeldir. Tam ve dâimî bir üstâd buldunuz. O ma‘nevî üstâd, bu âciz kardeşinizden çok yüksektir; daha bana ihtiyâç bırakmıyor.
Sabrî kardeş Senin rüyan mübârektir ve ma‘nîdârdır. İnşâallâh zaman onu ta‘bîr edecek.
Kardeşlerim Sizin hâtırınız ve askerliğiniz endişesi için hâdisât-ı zamana baktım, kalbime böyle geldi: Menfî esâsâta binâ edilen ve Kārûn gibi اِنَّمَٓا اُوتٖیتُهُ عَلٰی عِلْمٍ deyip, ihsân-ı Rabbânî olduğunu bilmeyip şükür etmeyen ve maddiyyûn fikriyle şirke düşen ve seyyiâtı hasenâtına gālib gelen şu medeniyet-i Avrupaîye öyle bir semâvî tokat yedi ki, yüzer senelik terakkîsinin mahsûlünü yaktı, tahrîb edip yangına verdi.
Avrupa zâlim hükûmetleri zulümleriyle ve Sevr muâhedesiyle âlem-i İslâm’a ve merkez-i hilâfete ettikleri ihânete mukābil öyle bir mağlûbiyet tokatını yediler ki, dünyada dahi bir cehenneme girip çıkamıyorlar, azabda çırpınıyorlar.
SAYFA 17
Evet, bu mağlûbiyet, aynen zelzele gibi, ihânetin cezâsıdır. Burada çok zâtlar kat‘iyen hükmediyorlar ki, Risâle-i Nûr’un iki merkez-i intişârı olan Isparta ve Kastamonu vilâyetleri sâir yerlere nisbeten âfât-ı semâviyeden mahfûz kaldıklarının sebebi, Risâle-i Nûr’un verdiği îmân-ı tahkîkî ve kuvvet-i i‘tikādiyedir. Çünki böyle âfâtlar, za‘f-ı îmândan neş’et eden hataların netîcesidir. Hadîsçe, sadaka belâyı def‘ ettiği gibi, kuvve-i îmâniye dahi o âfâta karşı derecesiyle mukābele ediyor.
Emîn, Süleymân ve Hilmî ve hâkezâ, ben de her birinize ayrı ayrı selâm eder ve mübârek duâlarınızı isterim.
Size çok müştâk kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[13]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve sıddîk ve sâdık ve fedâkâr ve vefâdâr kardeşlerim,
Sizin bu def‘aki ma‘nevî ve nûrlu hediyeniz benim nazarımda Cennetü’l-Firdevs’den bir desti âb-ı kevser hediyesi, âlem-i bekādan bize gelmiş gibi rûhum inşirâh ile doldu. Bütün duygularım sürûr ile şükrettiler. Size uzun bir mektûb yazmak arzu ediyordum. Fakat zaman ve hâlim müsâade ve muvâfakat etmediğinden, kısa kesmeye mecbûr oldum. Yalnız, o hediyelerin husûsî sâhiblerine مَا شَٓاءَ اللّٰهُ, بَارَكَ اللّٰهُ, وَفَّقَكُمُ اللّٰهُ, اَسْعَدَكُمُ اللّٰهُ derim.
Bilhassa Yirmi Yedinci Mektûb’un medresesinde mütehassirâne müştâk bulunduğum kardeşlerimle mâzîye gidip tekrar görüştüm ve mükerreren ayrı ayrı görüşüyorum.
Otuz birinci âyetin birinci mukaddemesi olan وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰی cümlesi, bin beş yüz küsûr olan makam-ı cifrîsiyle, ehl-i dalâlet tarafından aşılanan ma‘nevî hastalıkların kısm-ı a‘zamı, Risâle-i Nûr’un Kur’ânî ilaçlarıyla
SAYFA 18
izâle edilebilir diye işâret etmekle beraber; maatteessüf iki yüz sene kadar dünyanın ömrü bâkî kalmışsa, bir fırka-i dâlle dahi devam edeceğine îmâ ediyor. فَتَیَمَّمُوا صَعٖیدًا cümlesi, ma‘nâ-yı işârîsinde, ikinci emârenin birinci noktasında sîn harfi sâd harfinin altında gizlenmesi ve sâd görünmesinin iki sebebi var.
Birisi: Saîd, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enâniyet ve tevâzu‘-u mutlakta bulunmak şarttır. Tâ ki Risâle-i Nûr’u bulandırmasın, te’sîrini kırmasın.
İkincisi: Şimdiki bataklığa ve ma‘nevî tâûna sukūtun sebebi ise, terakkî fikrinden neş’et ettiği cihetle, onların hatâlarını gösterip, suûd ve terakkî, müslüman için ancak İslâmiyet’te ve îmânlı olmakta olduğuna işâret etmektir.
Saîdü’n-Nûrsî
[14]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ اَسْرَارِ الْقُرْاٰنِ
Kardeşlerim, bugünlerde biri Risâle-i Nûr talebelerine, diğeri bana âit iki mes’ele ihtâr edildi. Ehemmiyetine binâen yazıyorum.
Birinci Mes’ele: Birinci Şuâ‘da bir-iki âyetin işaretinde, Risâle-i Nûr’un sâdık talebeleri îmân ile kabre gireceklerine ve ehl-i cennet olacaklarına kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşâret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük mes’eleye ve çok kıymetdâr işârâta tam kuvvet verecek bir delîl ister diye çoktan beri muntazırdım. Lillâhilhamd, İki Emâre birden kalbime geldi.
Birinci Emâre: Îmân-ı tahkîkî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selb edilmeyeceğine, ehl-i keşif ve tahkîk hükmetmişler, demişler ki: Sekerât vaktinde şeytan, vesvesesiyle ancak akla şübheler verip tereddüde düşürebilir. Bu nevi‘ îmân-ı tahkîkî ise, yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem rûha, hem sırra, hem öyle letâife sirâyet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin îmânı zevâlden mahfûz
SAYFA 19
kalıyor. Bu îmân-ı tahkîkînin vusûlüne vesîle olan Birinci yol velâyet-i kâmile ile, keşif ve şuhûd ile hakîkate yetişmektir. Bu yol ehass-ı havâssa mahsûstur. Îmân-ı şuhûdîdir. İkinci yol îmân-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, burhânî ve Kur’ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizâcıyla, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile, zarûret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakîn ile hakāik-i îmâniyeyi tasdîk etmektir. Bu ikinci yol, Risâle-i Nûr’un esası, mayası, temeli, rûhu, hakîkati olduğunu hâs talebeleri görüyorlar. Başkaları da insafla baksalar, Risâle-i Nûr hakāik-i îmâniyeye muhâlif olan yolları gayr-i mümkin, muhâl ve mümteni‘ derecesinde gösterdiğini görecekler.
İkinci Emâre: Risâle-i Nûr’un sâdık şâkirdlerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve îmân-ı kâmil kazanmalarına, o derece kesretli ve makbûl ve samîmî duâlar oluyor ki, o duâların içinde hiç birinin kabûl olmamasına akıl imkân veremiyor.
Ezcümle, Risâle-i Nûr’un bir hâdimi ve bir tek şâkirdi, Risâle-i Nûr talebelerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve saâdet-i ebediyeye mazhar olmalarına, yirmi dört saatte lâakal yüz def‘a ettiği duâları içinde, hiç olmazsa yirmi-otuz def‘a selâmet-i îmânlarına ve husûsî hüsn-ü âkıbetlerine, ve îmân ile kabre girmelerine, aynı duâyı, en ziyâde kabûle medâr olan şerâit içinde ediyor.
Hem Risâle-i Nûr talebeleri, bu zamanda her cihetten ziyâde hücûma ma‘rûz kaldıklarından, îmân husûsunda birbirine selâmet-i îmân hakkındaki samîmî ve ma‘sûm lisânlarıyla ettikleri duâlarının yekünü öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet-i İlâhiye onun reddine müsâade etmez. Farazâ, mecmûu i‘tibâriyle reddedilse, tek bir tanesi onların içinde kabûl olunsa, yine her biri selâmet-i îmân ile kabre gireceğine kâfî geliyor. Çünki her bir duâ umûma bakar.
İkinci Mes’ele: Yirmi sene evvel tab‘ edilen Sünûhât Risâlesi’nde, hakîkatli bir rüyada, âlem-i İslâm’ın mukadderâtını meşveret eden rûhânî bir meclis tarafından bu asrın hesabına Eski Saîd’den sordukları suâle karşı verdiği