KASTAMONU LÂHİKASI

201

oradaki hemşîrelerine ve kardeşlerine selâm ve duâ ediyorlar. Biz de onlar gibi umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Mâşâallâh Salâhaddin Çelebi şarkta Kars’ta, garbtaki Isparta kahramânlarına omuz omuza verip fütûhât yapıyor, pederi Nazîf'e yetişmeye çalışıyor. Bu baba-oğul, hakîkaten Risâle-i Nûr’un iki kahramanıdırlar. Başta Nazîf, Emîn, Hilmî, Zühdü, Salâhaddîn, Feyzî olarak burada umûm kardeşlerimiz oradaki umûm kardeşlerine selâm ederler.

[106]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ شَعْبَانَ وَرَمَضَانَ

Azîz, sıddîk, mübârek, metîn kardeşlerim,

Sizin Leyle-i Berât’inizi ve gelen Ramazân-ı mübârekinizi tebrîk ederiz. Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür olsun ki, Risâle-i Nûr kendi kendine tevessü‘ ediyor. Her tarafta fütûhâtı var. Ehl-i dalâletin hileleri onu durdurmuyor. Bilakis çok dinsizler teslîm-i silâh ediyorlar. Hâfız Alî’nin dediği gibi, korkuları pek ziyâdedir. Şimdi dinsizlik taassubuyla değil, korku cihetiyle ilişiyorlar. O korku, Risâle-i Nûr lehine dönecek inşâallâh.

Nûr fabrikasının sâhibi, bu def‘aki mektûbundaki hârika ve yüksek duâsı, onun fevkalâde ihlâs ve sadâkatinin bir tereşşuhâtı nazarıyla baktığımızdan, bin derece haddimden ziyâde hüsn-ü zannını Risâle-i Nûr hesabına kabûl edip, duâsına âmîn deriz. O Nûr fabrikasının mektûbu, Hasan Âtıf’ın mektûbuyla Leyle-i Berât akşamında elimize geçti. O gecemize, bereketli ve mübârek bir tebrîk nev‘inde telakkî eyledik. Hasan Âtıf’ın uzun mektûblarına uzun bir mektûbla cevâb vermek onun hakkıdır. Fakat onun tam kanâat getirdiği terk-i şahsiyet ve teveccüh eylediği şahsiyet-ima‘neviye-i nûriye, husûsî mektûba ihtiyâç göstermiyor. Hâlis, muhlis Âtıf’ın uzun mektûblarında üç ehemmiyetli cihet gördük:

202

Birincisi: Bu âciz kardeşiniz, nasıl ki esrâr-ı gaybiye-i Kur’âniyeye tevâfuk anahtarıyla bir zaman müteveccih oldu. Kaç def‘a kapı açıldı. Fakat onda istihdâm edilmedim, kapandı. Çünki hakāik-i îmâniyeye hizmet ciheti yüz def‘a ihtiyâç noktasında müreccah olduğundan, o merâklı, zevkli olan tevâfukāt-ı gaybiye o vazîfe-i hakîkiyeye mâni‘ olmasından o yolu bıraktık. Aynen öyle de, Hasan Âtıf’ın gāyet sâfî kalbi ve gāyet ince hissiyâtı ve gāyet hâlis sadâkati onu Risâle-i Nûr’un hazinesine garîb bir tevâfuk anahtarıyla girmeye çalışıyor. Gāyet zevkli bir hakîkati hissediyor. Fakat hissiyâtını kuvvetli şeylerle bağlayıp ifade edemiyor. Hâlbuki onun fevkalâde, herkesin nazar-ı istihsânını kendine celb eden kalemi ve sadâkat ve ihlâsı, en ehemmiyetli vazîfe olan Risâle-i Nûr’un neşrindeki hizmetine bir derece zarar verdiğinden, o da benim gibi o zevkli, merâklı yolda çok meşgul olmasa, daha ziyâde ondan istifâde edilir.

İkinci cihet: Hakîkaten Âtıf, fıtraten Risâle-i Nûr’a ve meşrebine ve hizmetine ve tam talebe olmasına ve sırr-ı ihlâs ile fenâ fil-ihvân düstûruna tam müsâiddir. Fakat pek hassâs ve ince düşünceleri vardır. Hatta ben iyi dikkatle ancak hissedebiliyorum.

Üçüncü: Müstesnâ ve parlak hattıyla beş-on mühim düstûrları ve vecîzeleri Risâle-i Nûr’dan intihâb edip on parça kâğıtlar yazıp göndermiş. Biz de o mübârek vecîzeleri odamızda her gelenlere Âtıf’dan bir ders-i nûriye almak ve Âtıf’a hayır kazandırmak için duvara astık, odamızı tezyîn ettik.

Azîz kardeşlerim Bu mübârek Ramazân’da dahi geçen Ramazân gibi, bu âciz ve zayıf kardeşinize, ma‘nevî ve uhrevî sa‘y ve çalışmanızdan zekât mikdârınca vermenizi ve onun hesabına bir mikdâr çalışmanızı ve ziyâde hüsn-ü zannınız ile ona tahmîl ettiğiniz ağır yüke o cihette yardımınızı pek çok ricâ ederim.

Derd-i maîşet sersemliğiyle, ekser halk âhiret işlerine ikinci derecede bakmalarından, ehl-i dalâlet istifâde edip onları avlıyorlar. Risâle-i Nûr şâkirdleri kanâat ve iktisâd düstûrlarıyla bu ma‘nevî hastalığa da mukābele ederler, inşâallâh.

Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

203

[107]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Sizin mübârek Ramazân-ı Şerîf’inizi tebrîk ediyoruz. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn bu Ramazân-ı mübârekin hürmetine, Rahmeten Lil’âlemîn olan Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vessellâm'ın hürmetine rahmetiyle imdâd eylesin. Âmîn. Âsâr-ı gazab-ı İlâhî olan âfât ve dalâletlerden muhâfaza eylesin. Âmîn. Ve Risâle-i Nûr şâkirdlerini neşr-i envâr-ı Kur’âniyede muvaffak eylesin. Âmîn. Âmîn.

Hizbü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’nin gelmesini iştiyâkla bekliyoruz.

Sâniyen: Hâfız Alî’nin mektûbunda, kahraman Süleyman Rüşdü’nün gelmesini tebşîr ediyor. Biz de ona, Binler safâlarla geldin deyip ve üç cihetle onu ve ma‘sûmlarını tebrîk ediyoruz. Ve Hasan Âtıf’ın, Demirci Mehmed nâmını verdiği Bedevî kardeşimize yazdığı uzun mektûbu, buradaki kardeşlerimize ihlâs noktasında ehemmiyetli te’sîri var. İhlâs Risâlesi’nin sırrını ve düstûrlarını yerleştirmeye çalışması, bizi çok mesrûr eyledi. Cenâb-ı Hakk, onun gibi hâlis kardeşleri çoğaltsın. Ve Âtıf’ın o mektûbda medrese-i nûriyedeki kahramanlardan kıymetdâr bir-iki yüksek ihtiyârın, Risâle-i Nûr’a parlak irtibâtları, bizi sürûr yaşıyla ağlattırdı.

Bu def‘a, evvelce size gönderilen gençler îkāznâmesinin bir tetimmesi olarak bu havâlîdeki tehlikeli vaz‘iyette bulunan gençlere bir ihtârnâme nâmında bir fıkra gönderiyoruz. Tâ ki Risâle-i Nûr’un genç şâkirdlerinin gittikleri istikāmet ve iffet ve ittibâ‘-ı sünnet-i seniye, gençlik noktasında ne kadar kıymetdâr bulunduğunu ve hakîkî ve zevkli gençlik ise, o tarzdaki bahtiyarların gençlikleri olduğunu bir kat daha isbat edip, hakîkî genç Türkler kimler olduğunu göstersin.

Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize selâm ve duâ ederiz. Ve mübârek duâlarını bu mübârek Ramazân-ı Şerîf’de ve bire bin kazancı kazandıran eyyâm ve leyâlî-i mübârekede ricâ ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

204

Evvelce size gönderilen gençler îkāznâmesinin bir tetimmesi

[Birkaç bîçâre gençlere verilen bir tenbîh, bir ders ve bir ihtârdır]

Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için te’sîrli bir ihtâr almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risâle-i Nûr’dan meded isteyen gençlere dediğim gibi bunlara dahi dedim ki: Sizdeki gençlik kat‘iyen gidecek. Eğer siz dâire-i meşrûada kalmazsanız, o gençlik zâyi‘ olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik ni‘metine karşı bir şükür olarak iffet ve nâmusluluk ve tâatte sarf etseniz, o gençlik ma‘nen bâkî kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.

Hayat ise, eğer îmân olmazsa veyâhûd isyan ile o îmân te’sîr etmezse, hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir. Çünki insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadârdır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor.

İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler, o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-i meşrû‘ ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücûdu, belki kâinâtı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinâtlar, onun dalâleti noktasında ma‘dûmdur, ölmüştür. Akıl alâkadârlığı ile ona zulümâtlar, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, i‘tikādsızlığı cihetiyle yine ma‘dûmdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firâklar, mütemâdiyen onun fikir yoluyla hayatına zulümâtlar veriyorlar.

Eğer îmân hayâta hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar îmânın nûruyla ışıklanır ve vücûd bulur. Zaman-ı hâzır gibi, rûh ve kalbine îmân noktasında ulvî ve ma‘nevî ezvâkı ve envâr-ı vücûdiyeyi veriyor. Bu hakîkatin İhtiyâr Risâlesi’nde Yedinci Recâ’da îzâhı var. Ona bakmalısınız.

205

İşte hayat böyledir. Hayâtın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı îmân ile hayatlandırınız. Ve ferâizle ziynetlendiriniz. Ve günâhlardan çekinmekle muhâfaza ediniz. Her gün ve her yerde ve her vakit vefeyâtların gösterdikleri dehşetli hakîkat-i mevt ise, size başka gençlere söylediğim gibi bir temsîl ile beyân ediyorum:

Meselâ burada, gözümüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango, fakat pek büyük bir ikrâmiye biletleri veren dâiresi var. Biz buradaki on kişi alâ küll-i hâl ister istemez, hiç başka çâre yok, oraya da‘vet edileceğiz. Bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından, her dakîka ya Gel, i‘dâm biletini al, darağacına çık Veyâhûd Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikrâmiye bileti sana çıkmış. Gel, al demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gāyet tatlı, fakat zehirli bir helvâ getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de aldatmaz ve aldanmaz, ciddî bir adam, o kadının arkasından girdi.

Dedi ki: Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile o emsâlsiz ikrâmiye biletini alırsınız. İşte bu dârağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar. Ve oraya girinceye kadar da o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikrâmiye biletini alanlar, çendân görünmüyorlar. Ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikrâmiye dâiresine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şâhidler var, haber veriyorlar.

İşte pencerelerden bakınız. En büyük me’mûrlar ve bu işle alâkadâr büyük zâtlar, yüksek sesle i‘lân ediyorlar ve haber veriyorlar ki, o darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüz ile gördüğünüz gibi bu ikrâmiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şekk ve şübhesiz gündüz gibi kat‘î biliniz, dedi.

İşte bu temsîl gibi, zehirli bir bal hükmünde olan gayr-i meşrû‘ dâiredeki gençliğin sefâhetkârâne zevkleri, hazîne-i ebediyenin ve saadet-i sermediyenin bileti ve vesîkası olan îmânı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümât kapısı olan kabrin musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli

206

olduğu için, genç-ihtiyâr, fark etmeyerek her vakit ecel cellâdı başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesât-ı gayr-i meşrûayı terk edip, tılsım-ı Kur’ânî olan îmân ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderât-ı beşer piyangosundan çıkan saâdet-i ebediye hazînesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin enbiyâ aleyhimüsselâm ile beraber had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyet ve ehl-i hakîkat müttefikan haber veriyorlar. Ve âsârını gösteriyorlar.

Elhâsıl: Gençlik gidecek. Sefâhette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini; ve öyle gençler ekseriyetle sû’-i isti‘mâl ile, isrâfât ile gelen evhâmlı hastalıkla hastahânelere; ve taşkınlıklarıyla hapishânelere veya sefâlethânelere; ve ma‘nevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhânelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastahânelerden ve hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz.

Elbette hastahânelerin ekseriyetle lisân-ı hâlinden gençlik sâikasıyla isrâfât ve sû’-i isti‘mâlden gelen hastalıktan enînler, eyvâhlar işittiğiniz gibi; hapishânelerden dahi ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr-i meşrû‘ dâiredeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz.

Ve kabristanda ve mütemâdiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta ehl-i keşfü’l-kubûrun müşâhedâtıyla ve bütün ehl-i hakîkatin tasdîkiyle ve şehâdetiyle ekser azâblar, gençlik sû’-i isti‘mâlâtının netîcesi olduğunu bileceksiniz.

Hem nev‘-i insanın ekseriyetini teşkîl eden ihtiyârlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile, Eyvâh Gençliğimizi bâd-ı hevâ, belki zararlı zâyi‘ ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız diyecekler. Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-i meşrû‘ zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder; ve berzahta azâb ve zarar; ve âhirette cehennem ve sakar belâsını çeken adam, en acınacak bir hâlde olduğu hâlde اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızâsıyla girene merhamet edilmez. Ve lâyık değildir. Cenâb-ı Hakk bizi ve sizi, bu zamanın câzibedâr fitnesinden kurtarsın ve muhâfaza eylesin. Âmîn.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

207

[108]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz, sıddîk Risâle-i Nûr şâkirdleri kardeşlerim,

Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin zayıf kısımlarına zarar veren, hâtıra gelmeyen ihtiyâr bir zât tarafından bir i‘tirâz münâsebetiyle ve o gibi i‘tirâzların esasını kesecek bir hakîkati beyân etmeye mecbûr oldum. Evvelce birisine dediğim gibi bunu tekrar ediyorum:

Hem mûcib-i taaccüb, hem medâr-ı teessüftür ki, ehl-i hakîkat, ittifâktaki fevkalâde kuvveti zâyi‘ ettikleri ve ziyâ‘ sebebiyle mağlûb oldukları hâlde, ehl-i nifâk ve dalâlet, meşreblerine zıd olduğu hâlde, ittifâktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifâk ediyorlar. Bu ittifâktan kazandıkları kuvvetle yüzde on iken, doksan ehl-i hakîkati mağlûb ediyorlar. Ve en ziyâde medâr-ı taaccüb ve medâr-ı hayret şudur ki: En ziyâde muâvenet ve teşvîk beklediğimiz ve onlar da, o yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazîfe-i dîniyece mükellef oldukları hâlde bize yardımı yapmayıp, bilakis yanlış anlamasına binâen, Risâle-i Nûr’un hizmetine fütûr verecek bir tarzda, mevki‘-i ictimâîlerinin ehemmiyetine istinâden i‘tirâz etmişler. Bir hakîkate dâir beyânâta i‘tirâz etmişler.

Ben bilmiyorum hangi mes’eledir, hangi âyete dâirdir? Olsa olsa, gāyet mahrem kısmından olan Birinci Şuâ‘ nâmında, İşârât-ı Kur’âniyeden bir mes’eleye dâir olacaktır. Bu âciz kardeşiniz, hem i‘tirâz eden o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki:

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın feyziyle, Yeni Saîd, hakāik-i îmâniyeye dâir mantıkça ve hakîkatçe o derece kuvvetli burhânlar zikrediyor ki, değil yalnız Müslüman ulemâsını, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbûr ediyor ve etmektedir. Ama Risâle-i Nûr’un kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda, Hazret-i Alî ra ve Gavs-ı A‘zam’ın ks ihbârâtı nev‘inden, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân dahi bu zamanda bir mu‘cize-i ma‘neviyesi olan Risâle-i Nûr’a nazar-ı dikkati celb etmesi, Kur’ân’ın ma‘nâ-yı işârî tabakasından rumûz ve îmâları bulunması, i‘câzının şe’nindendir. Ve o lisân-ı gaybın, belâgat-i mu‘cizekârânesinin muktezâsıdır.

208

Evet, Eskişehir hapishânesinde, dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtâç olduğumuz hengâmda ma‘nevî bir ihtâr ile, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine dâir eski evliyâlardan şâhidler getiriyorsun. Hâlbuki وَلَا رَطْبٍ وَلَا یَابِسٍ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ sırrıyla en ziyâde bu mes’elede söz sâhibi Kur’ân’dır. Acaba Kur’ân, Risâle-i Nûr’u kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor? denildi. Böyle acîb suâl karşısında bulundum. Ben de Kur’ân’dan istimdâd eyledim.

Birden, otuz üç âyetin ma‘nâ-yı sarîhinin teferruâtı nev‘indeki tabakāttan, ma‘nâ-yı işârî tabakasından ve o ma‘nâ-yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi Risâle-i Nûr olduğunu; ve duhûlüne ve medâr-ı imtiyâzına bir kuvvetli karîne bulunduğunu, bir sâat zarfında hissettim. Bir kısmını bir derece îzâhlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatimde hiç bir şekk ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de ehl-i îmânın îmânını, Risâle-i Nûr’la takviye niyetiyle o kat‘î kanâatimi yazdım ve hâs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim.

Hem o risâlede, biz demiyoruz ki, Âyâtın ma‘nâ-yı sarîhî budur. Tâ hocalar فٖیهِ نَظَرٌ desin. Hem dememişiz ki, Ma‘nâ-yı işârînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, ma‘nâ-yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da, ma‘nâ-yı işârî ve remzîdir. Ve o ma‘nâ-yı işârî de, bir küllîdir. Her asırda cüz’iyâtları var. Ve Risâle-i Nûr dahi bu asırda o ma‘nâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medâr-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazîfe göreceğine, eskiden beri ulemâ mâbeynindeki cârî bir düstûr-u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki huccetler gösterilmiş iken, Kur’ân’ın âyetini veya sarâhatini, değil incitmek, belki i‘câzına ve belâgatine hizmet ediyor. Bu nevi‘ işârât-ı gaybiyeye i‘tirâz edilmez. Ehl-i hakîkatin, nihâyetsiz işârât-ı Kur’âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihrâcâtlarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.

Ama benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrâb ve istib‘âd edip, böyle i‘tirâz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halk etmek azamet ve kudret-i İlâhiyeye delîl olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz-i mutlak ve fakr-ı mutlakta bulunan bir kimseden, böyle ihtiyâc-ı şedîd zamanında, böyle bir eserin zuhûru, vüs‘at-i rahmet-i İlâhiyeye delîldir demeye mecbûr olur.

209

Ben, sizi ve mu‘terizleri Risâle-i Nûr’un şeref ve haysiyetiyle te’mîn ediyorum ki, bu işaretler ve evliyâların îmâlı haberleri ve remizleri, beni dâimâ şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfâra sevk etmiş. Hiç bir vakitte, hiç bir dakîka, nefs-i emmâreme medâr-ı fahr ve gurur olan bir enâniyet ve benlik vermediğini, sizin gözünüzün önündeki yirmi sene hayâtımın tereşşuhâtıyla isbat ediyorum.

Evet, bu hakîkatle beraber, insan kusurdan, nisyândan hâlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risâlelerde bazı hatâlar da olmuş. Fakat Kur’ân’ın hurûfât-ı kudsiyesinin yerine, beşerin tercümesini ikāme perdesi altında, noksân harflerle, yeni hat altında, tahrîfkârâne ehl-i dalâletin te'vîlât-ı fâsideleri âyâtın sarâhatini incitmelerine bakmıyor gibi; bîçâre, mazlum bir adamın, kardeşlerinin îmânını kuvvetlendirmek için, bir nükte-i i‘câziyeyi beyân ettiği için, hizmet-i îmâniyesine fütûr verecek derecede i‘tirâz etmek, elbette değil ehl-i hakîkat zâtlar, belki zerre mikdâr insafı bulunan i‘tirâz edemez.

Benim şahsım için mûcib-i hayrettir ki, o i‘tirâz eden ihtiyâr, benim silsile-i ilimde en mühim üstâdım olan Şeyh Fehîm’in kstilmîzi ve en ziyâde merbût olduğum İmâm-ı Rabbânî’nin ra bir talebesi olduğu hâlde, herkesten ziyâde kusurlarıma, eski karışık hayatlarıma, taşkınlıklarıma bakmayarak bütün kuvvetiyle imdâdıma koşmak lâzım iken, maatteessüf ondan tereşşuh eden bir i‘tirâz, bazı zayıf arkadaşlarımıza fütûr ve ehl-i dalâlete bir sened hükmüne geçtiğini çok teessüfle işittik.

O ihtiyâr zâttan, çabuk bu sû’-i tefehhümü izâle etmek için ta‘mîre çalışmasını, hem duâsıyla, hem te’sîrli nasihatiyle yardımını bekleriz.

Bunu da ilâve ediyorum ki: Bu zamanda gāyet kuvvetli ve hakîkatli milyonlar fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatler, bu dehşetli dalâlet hücûmuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz ve mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müteaddid cihetlerle aleyhimde müdhiş propagandalar ve herkesi benden tenfîr etmek vaz‘iyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risâle-i Nûr’a sâhib değildir. O eser, onun hüneri olamaz. Onunla iftihâr edemez. Belki doğrudan doğruya

210

Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanda bir nevi‘ mu‘cize-i ma‘neviyesi olarak, rahmet-i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur’âniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazîfesi ona düşmüş.

Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına kat‘î delîl, Risâle-i Nûr’da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı kırk dakîkada, bazı on dakîkada yazılan risâleler var. Ben yeminle te’mîn ediyorum ki, Eski Saîd’in Hâşiyekuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla, o on dakîkalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risâleyi, iki günde isti‘dâdımla, zihnimle yapamıyorum. Ve o bir günde altı saatlik risâle olan Otuzuncu Söz’ü, ne ben yapabilirim ve ne de en müdakkik dîndâr feylesoflar, altı günde o tahkîkātı yapabilirler. Ve hâkezâ

Demek, biz müflis olduğumuz hâlde, gāyet zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenâb-ı Hakk, fazl u keremiyle, bizi ve umûm Risâle-i Nûr talebelerini şu hizmet-i kudsiyede hâlisâne ve muhlisâne dâim muvaffak eylesin. Âmîn. بِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ.

Saîdü’n-Nûrsî

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Ehl-i dalâletin Isparta muvaffakiyetine karşı, bir meb‘ûsun amcası ve akrabasından on taneden fazla me’muriyette bulunan İstanbul’da hoca ve şeyh zâtın cereyânlarına bir perde sûretinde, elîm bir tarzda ihtiyârlık atehinden ve vehhâmlık ve taasubundan istifâde edip aleyhimizde isti‘mâl ettiler. Fakat merâk etmeyiniz, bu cebhede de bir şey kazanamayacaklar. Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyoruz. Nakliyât-ı askeriye sebebiyle Hizbü’l-Kur’ân’ı daha alamadık. Umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ve Ramazan'larını tebrîk ederiz.

Saîdü’n-Nûrsî

211

Ahmed Nazîf ve arkadaşlarına yazılan bir mektûbun sûretidir. Belki size de fâidesi var diye gönderildi.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sarsılmaz, sıddîk, kahraman kardeşlerim,

Bugün tesbîhâtta bir ma‘nâ hâtıra geldi. Risâle-i Nûr şâkirdlerinin yeni bir silâh-ı müdâfaa ma‘nâsında kalbime geldi ki, Abdülhakîm gibi mantıksız ve ma‘nâsız tecâvüzlere karşı isti‘mâl edilebilir te’sîrli bir silâh, o da şudur: Umûm Risâle-i Nûr talebeleri müşterek bir noktaya duâ etmeleridir. Mâdem biz mazlumuz. Mâdem karşımızda zındıka ve dalâlet var. Bize ilişen, zındıkaya yardım çıkar.

Eğer o adam yazdığımız mektûbla intibâha gelip nedâmet etse, ta‘mîre çalışsa, onu Risâle-i Nûr şâkirdleri helâl ederler. Yoksa Kur’ân’ın hizmetinde bizi istihdâm eden Zât-ı Zülcelâl'in adâletine havâle ederek Yâ Rabbî Haksız bize zulüm eden, vazîfemize zarar veren adamları ya ıslâh eyle, ya intikāmımızı al diye umûm şâkirdler bu duâda ittifâk edecekler. Mütecâvizlerin kuvveti varsa dayansınlar.

Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri her biri yüzer rûhu olsa, îmânına fedâ ettiği hâlde, böyle bir zamanda onlardan birisini garazkârâne, zındıklara hoş görünmek fikriyle tekfîr etmek, ne derece bir cinâyet olduğunu veya Beşinci Şuâ‘ın tokatına mukābele, meb‘ûsların teşvîkiyle zındıka hesabına Risâle-i Nûr’un hâlis, muhlis şâkirdlerini tekzîb veya tadlîl etmek, kabirdeki cenazeleri de ağlatacak bir cinâyet ve İslâmiyet’e bir hıyânettir. Bu hıyânet ve cinâyete karşı silâhımız bedduâdır. Eğer o adam ısrâr etti, nedâmet etmedi, kat‘iyen anlaşılıyor ki, arkasında dehşetli zındıklar onun atehinden ve zayıf damarından veya korkaklığından istifâde edip isti‘mâl ediyorlar. O bedduâya müstehak olurlar.

Bu mektûbu İstanbul’a gönderme. Yalnız bir vâsıta ile ısrarından sonra bu gelecek fıkrayı ona gönderirsiniz.

212

Biz Saîd’in kardeşleri ve Risâle-i Nûr’un şâkirdleri, îmânımız için ve hakîkat-i Kur’âniye için her bir şeyi fedâ etmeye karar verdiğimiz ve şimdiye kadar bağlandığımız hakîkatleri hiç kimse cerh edememiş. İnşâallâh edilmez. Bizim bu kudsî ve sırf uhrevî hizmetimize bir sû’-i tevehhüm netîcesinde sizin tahkîksiz telkînâtınız, bize ehemmiyetli zarar verdi. Çabuk bize acıyıp ta‘mîr etmezseniz, binler lisân ile Yâ Rab Bize böyle haksız tecâvüz edip zulmedenlerden intikāmımızı al diyeceğiz.

Kardeşlerim Bu zâtın amcazâdesi yirmi seneden beri hem meb‘ûs, hem ölen reîsin en hâs dostudur. Isparta’da bu def‘a ellerine geçen mahrem risâlelerin cerh edilmez hakîkatlerine karşı, hiç hâtıra gelmeyen böyle bir ihtiyâr hocayı isti‘mâl etmeleri muhtemeldir. Telâş etmeyiniz, hiç bir halt edemezler. Hem ihtimâl var ki, o sofî meşreb zât, bazı talebelerin haddimden çok ziyâde hüsn-ü zanları ve Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin fevkalâde ehemmiyeti ve Eski Saîd’in siyâsî hayatı, o adama çok yanlış bir fikir vermiş. Bizi enâniyet ve benlik, hubb-u câh hesabına âyetleri te’vîl edip lehimize çeviriyor diye ithâm ediyor.

Siz dahi bu ihtimâle karşı deyiniz ki: Yeni Saîd makam noktasında bütün ısrarımıza ve bu hizmette üstâdlık noktasında bütün hüsn-ü zanlarımıza karşı, Eski Saîd’in aksine olarak, terk-i enâniyet ve dünyaya karışmamak esasları ile şiddetle mukābele ediyor. Hatta her meşrebde bulunan ve makbûl olan ziyâde bir muhabbet ve hürmeti ve makam vermesini kabûl etmiyor, reddediyor. Hizmetkârlık bana yeter diyor. Ve bilfiil isbat ediyor. Biz gözümüzle görüyoruz.

Hem kırk seneden beri en muannid ve müdakkik feylesoflar ve meşhûr âlimlere karşı, dâimâ kuvvetli bir mantıkla gālibâne münâzara eden ve meydanda âsârıyla ve yirmi sene hayatıyla delîlsiz hiç bir hakîkati yazmayan bir adam, elbette ve her hâlde enâniyet şatahâtından gelen saçma sapan da‘vâlar ondan sudûr etmez. وَعَیْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَیْبٍ كَلٖیلَةٌ وَلٰكِنَّ عَیْنَ السُّخْطِ تُبْدِی الْمَسَاوِیَا kāidesince, sû’-i tefehhüm ile habbeyi kubbe yapıp ona söylenmiş, o da bir taassub damarına dokunmuş, müfritâne i‘tirâz etmiş. Sonra onun i‘tirâzını aleyhimize propaganda yapmak için o çürük habbeyi dahi kubbe yapmış.

213

Kardeşlerim Bu hâdiseyi i‘zâm edip işâa etmeyiniz. Aldırmayınız, ehemmiyet vermeyiniz. Tâ propagandacılar istifâde etmesinler. el-Bâkî, işimizi, bizi istihdâm edene havâle ediyoruz.

Azîz kardeşim Nazîf Bu yeni hâdise ve hasta mes’elesi, senin rüyanın ta‘bîridir, ehemmiyeti yoktur. Yirmi seneden beri yüzer bin insanların ellerine geçen ve ekserine ma‘nevî şifâ veren ve pek çoklarına da maddî bir ilaç hükmüne geçen وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا âyetinin ma‘nâ-yı işârîsine mazhar bulunan Risâle-i Nûr’dan zarar tevehhüm etmek, saçma bir hezeyanla bir propagandadır, merâk etmeyiniz. Hastayı buraya yanıma göndermeyiniz. Cenâb-ı Hakk ona şifâ versin. O talebe olduğu cihetle sâir şâkirdlerin duâlarından istifâde eder. İnşâallâh şifâ bulur.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[109]

Eski Saîd’in âsârından İşârâtü’l-İ‘câz tefsîri Risâle-i Nûr’a girmesi münâsebetiyle, Eski Saîd’in Risâle-i Nûr dâiresinde, Yeni Saîd’in ve arkadaşlarının fıkraları içinde bir-iki fıkrası girmek hakkını kazandığından, yirmi üç sene evvel Ramazân-ı Şerîf’de, Fâtiha’nın âhirine âit birden ehemmiyetli, îmânî bir fıkrası, lâhikanın üçüncü parçasının başına girdi. Fakat o gāyet muhtasar konuşduğu için tam dikkatle anlaşılabilir. İkinci fıkrası, Sûre-i İhlâs’ın bir nükte-i i‘câziyesine dâirdir.

[Fâtiha’nın âhirinde işâret olunan üç yolun beyânı]

Ey birâder-i pür-emel Hayâlini ele al, benimle beraber gel. İşte bir zemindeyiz. Etrafına bakarız. Kimse de görmez bizi.

Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde, karanlıklı bir bulut tabakası atılmış. Hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü,

müncemid bir sakf olmuş. Fakat alt yüzü açıkmış, o yüz güneş görürmüş. İşte bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi.

214

Sıkıntı da boğuyor, havasızlık öldürür. Şimdi bize Üç Yol var, bir âlem-i ziyâdâr. Bir kerre seyrettimdi bu zemîn-i mecâzî.

Evet, bir kerre buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı gitmişim. Birinci yol, budur; Ekserî burdan gider. O da devr-i âlemdir, seyahate çeker bizi.

İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak, şu sahrânın kum deryalarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdîd ediyor bizi.

Bak, şu deryanın dağvârî emvâcına, o da bize kızıyor. İşte Elhamdülillâh, öteki yüze çıktık. Görürüz güneş yüzü.

Fakat çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of, tekrar buraya döndük, şu zemîn-i vahşetzâr, bulut damı zulmetdâr, bize lâzım, revnakdâr eder kalbdeki gözü,

bir âlem-i ziyâdâr. Fevkalâde eğer bir cesâretin var, gireriz de beraber. Bu yol pür-hatarkâr. İkinci yolumuzu,

tabîat-ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz, ya fıtrî bir tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî-nâz ve pür-niyâzî.

Fakat o zaman, tabiatın zemîni eritecek, yırtacak bir madde var idi elimde. Üçüncü yolun o delîl-i mu‘cizi, Kur’ân onu bana vermişti.

Kardeşim Arkamı da bırakma, hiç de korkma Bak, hâ şurada tünelvârî mağaralar, tahtelarz akıntılar beklerler ikimizi.

Bizi geçirecekler. Tabiat da, şu müdhiş cümûdiyeleri de seni hiç korkutmasın. Zîrâ bu abûs çehresi altında merhametli sâhibinin tebessümlü yüzü.

Radyumvârî o madde-i Kur’ânı ışıkla sezmiştim. İşte gözüne aydın Ziyâdâr âleme çıktık. Bak, şu zemîn-i pür-nâzî.

Bu fezâ-yı latîf-i şîrîn. Yâhû başını kaldır Bak, semâvâta ser çekmiş, bulutları da yırtmış, aşağıda bırakmış, da‘vet ediyor bizi,

şu şecere-i tûbâ. Meğer o Kur’ân imiş. Dalları her tarafa uzanmış. Tedellî eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi.

O şecere-i semâvî, bir timsâli, zeminde olmuş şer‘-i enveri. Demek zahmet çekmeden o yol ile çıkardık bu âlem-i ziyâya, sıkmadan zahmet bizi.

Mâdem yanlış etmişiz, eski yere döneriz, doğru yolu buluruz. Bak, üçüncü yolumuz, şu dağlar üstünde durmuş olan şehbâzî.

Hem de bütün cihâna okuyor bir ezanı. Bak müezzin-i a‘zama. Muhammedü’l-Hâşimî asm, da‘vet eder insanı, âlem-i nûr-u envere. İlzâm eder niyâz ile namazı.

Bulutları da yırtmış, bak, bu hüdâ dağlarına. Semâvâta ser çekmiş, bak, şerîat cibâline. Nasıl müzeyyen etmiş zeminimizin yüzü gözü.

İşte çıkmalıyız buradan, himmet tayyâresiyle. Ziyâ-yı nesîm orada, nûr-u cemâl orada. İşte buradadır Uhud-u tevhîd, o cebel-i azîzi.

İşte şuradadır Cûdiyy-i İslâmiyet, o cebel-i selâmet. İşte Cebelü’l-Kamer olan Kur’ân-ı Ezher, zülâl-i Nîl akıyor o muhteşem menba‘dan. İç, o âb-ı lezîzi.

[فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ وَاٰخِرُ دَعْوٰینَٓا اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ]

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç