KASTAMONU LÂHİKASI

121

mahsûs kisveyi giymek yakışmadığı; sâniyen, o zamanda büyük âlimler, bana karşı üstâdlık vaz‘iyeti değil, ya rakîb veyâhûd teslîmiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstâdlık vaz‘iyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâ-yı azîmeden dört-beş zâtın vefât etmeleri cihetinde, elli altı senedir icâzetin zâhir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstâdın elini öpmek, üstâdlığını kabûl etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesâfede Hazret-i Mevlânâ Zülcenâheyn Hâlid Ziyâeddin ks, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garîb bir tarzda kendi cübbesini bana giydirmek için gönderdiğini bazı emârelerle bana kanâat geldi. Ben de o mübârek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. HâşiyeCenâb-ı Hakk’a yüz binler şükrediyorum. Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve istid‘â ediyoruz. İnşâallâh bu günlerde yazdırmış olduğumuz Hizbü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’yi posta vâsıtasıyla göndereceğiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[64]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ رَمَضَانَ وَعَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ لَیْلَةِ الْقَدْرِ

Size gönderdiğimiz el-Hizbü’l-Ekberi’l-Kur’ânî’nin başında yazılan ünvân içinde bir cümle noksân kalmış. Şöyle ki:

Mu‘cizâtlı bir vird okumak isteyen, bunu okusun yerinde, Mu‘cizâtlı ve her bir harfi on ve yüz ve beş yüz ve bin ve binler kadar sevâb ve meyve veren bir virdi okumak isteyen, bu semâvî virdi okusun yazılacak.

Sâniyen: Bundan evvel müjdeli hâtırada, Her bir hâlis ve hakîkî müttakî şâkird, kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfâr eder fıkrasına, yine bir ihtâr ile bu gelen cümle ilâve edilsin. Cümle de budur:

122

(Risâle-i Nûr dâiresine, sadâkat ve hizmet ve takvâ ve ictinâb-ı kebâir derecesiyle, o ulvî ve küllî ubûdiyete sâhib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta, sadâkatte çalışmak gerektir.)

Sâlisen: Leyle-i Kadr’inizi, hem bu gelen bayramınızı bütün rûh u cânımızla tebrîk ve tes‘îd ediyoruz. Birer birer kardeşlerimize selâm ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[65]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ وَحُرُوفِ الْقُرْاٰنِ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim,

Dünyada medâr-ı tesellilerim ve berzah yolunda nûrânî yoldaşlarım ve mahşerde inşâallâh şefaatçilerim Sizin hem Leyle-i Kadr’inizi, hem bayramınızı bütün rûh u cânımla tebrîk ediyorum, tes‘îd ediyorum.

Sâniyen: Şimdiye kadar hiç görmediğim bir sûrette, dehşetli bir hastalıktan fevkalme’mûl bir tarzda Risâle-i Nûr’un hâs talebelerinin şifâ duâsının netîcesi olarak, mu‘cize gibi, birden hârika bir kerâmetle şifâ bulmamı size müjde veriyorum. Bu vâkıayı müşâhede eden Emîn ile Feyzî’nin o hârika hastalığa âit bu gelecek fıkrasını medâr-ı ibret için size gönderiyorum. Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyorum. Husrev’i de merâk ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Isparta’daki azîz kardeşlerimize,

Üstâdımızın hastalığı hakkındaki meşhûdâtımızı arz ve Üstâdımızın kesb-i âfiyetini sizlere müjde etmek istiyoruz. Ramazân-ı Şerîf’de beş gün savm-ı visâl içinde, gıda olarak ekmeksiz muhallebî üç kaşık ve beş-altı kaşık da

123

soğuk yoğurttan; üçüncü gece, yarım kaşık muhallebî; ve dördüncü gece, iftârda sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da sahûrda yine o şehriyeden ve yoğurttan üç kaşık, su sayılmamak şartıyla şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebî susuz altı-yedi dirhem; beşinci gecede, tanesiz gibi gāyet hafîf şehriye beş-altı kaşık, sahûrda altı-yedi kaşık pirinç çorbası, mecmûu otuz dirhem 96 gr gıda ile beş gün savm-ı visâli, terâvîh noksân olarak sâir vazîfelerin yapılması, Risâle-i Nûr şâkirdlerini ihâta eden inâyetin hârikalarından bir kerâmetini gördük.

Üstâdımızdan hiç görmediğimiz, ikimiz yani Emîn, Feyzî; Barla, Isparta Süleymân'ları gibi inceden inceye hastalık Hâşiyehiddetlerini tahrîk etmemek için ihtiyât edemediğimizden, şiddetli hiddetini gördük. Bu hastalıkta yine eser-i rahmettir ki, hiç hâtır ve hayâle gelmeyen aşr-ı ahîrin gāyet mühim gecelerinde, Üstâdımızın tam îfâ edemediği vazîfesi yerinde, bu havâlîde her bir şâkird, kendi husûsî çalışmasından başka, bir saati üstâdı hesabına, Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinin mücâhede-i ma‘neviyelerine iştirâk ve onları hedef edip onların defter-i a‘mâline geçmeye, aynı üstâd gibi çalışmaya başladılar.

Demek üstâd yerinde onun birkaç sâat çalışmasına bedel, pek çok saatler aynı vazîfeyi görmeye başladılar. Hatta Üstâdımız diyordu: Ehemmiyetsizliğimle beraber Isparta havâlîsinde kardeşlerimizin a‘mâl-i uhreviyesine bir medâr, bir müheyyic hükmünde benim kusûrlu çalışmam kâfî gelmiyordu. Cenâb-ı Hakk rahmetiyle, bu hastalık vesîlesiyle bir şahs-ı ma‘nevî ve kuvvetli bir medâr olacak bu tedbîri ihsân etti. Cüz’iyetten külliyete çıkardı.

Yine bu hastalığın letâifindendir ki, Üstâdımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, iftâr vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstâdımız dedi ki: Ben hastalığımı muâyene ettirmem, ben hekimlere muhtâç değilim. Hekim, Cenâb-ı Hakk’dır. Birden canlandı, sesi çıkmaya başladı. Güyâ kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise, hasta vaz‘iyetine girdi. Doktora ehemmiyetli bir mektûb okudu, doktorun derdine devâ olacak bir ilaç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi ki: Burada iftâr et. Doktor dedi ki: Bugün

124

kusur etmişim, oruc tutamadım demesiyle çok hayret ettiğimiz Üstâdımızın vaz‘iyeti, orucunu bozmuş bir doktorun tıb noktasında hekîmâne vaz‘iyetini kabûl etmediği için o vaz‘iyet ona verildiğini bildik.

Evet, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinden gelen şifâ duâsı, öyle yüz bin doktora mukābil gelir diye, biz de tasdîk ettik. Bu hastalığın Leyle-i Kadir’de Risâle-i Nûr’un talebeleri, hususan ma‘sûmların ettikleri şifâ duâları öyle bir derece hârika bir sûrette te’sîrini gösterdi ki, Üstâdımıza sıhhat hâlinden daha ileri bir sûrette birden bir vaz‘iyet verildi. Leyle-i Kadr’e lâyık bir tarzda çalışmaya başladı. Risâle-i Nûr şâkirdlerinden gelen bu duâ-yı şifâ, hârika bir mu‘cize gibi bir kerâmet olduğunu biz gözümüzle gördük.

Orada bulunan kardeşlerimize birer birer selâm ve arz-ı hürmet eder, duâlarını isteriz.

Bura Risâle-i Nûr şâkirdlerinden

Kardeşiniz Emîn, Mehmed Feyzî

[66]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, mübârek kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede çalışkan ve kuvvetli arkadaşlarım ve tarîk-i hakta ve berzah seyâhatinde ve âhiret yolunda nûrânî yoldaşlarım,

Sizin bayramınızı, Leyle-i Kadr’inizi, Ramazân-ı Şerîf’de makbûl duâlarınızı bütün rûh u cânımla tebrîk ve tes‘îd ediyorum. Cenâb-ı Hakk bu bayramın sürûrunu, hakîkî ve geniş ve umûmî sürûra mukaddeme ve vesîle eylesin. Âmîn.

Sâniyen: Sizin bu mübârek bayramın hediyesi olarak gönderdiğiniz nûrlu kalem hediyelerinizi o kadar kıymetdâr görüyorum ki, ta‘rîf edemem. Cennetü’l-Firdevs’de âb-ı kevser destileri gibi, kemâl-i iştiyâk ve şükrânla ve sürûrlu gözyaşıyla kabûl edip başıma koydum. Böyle elmas kılıç gibi kalemleri ve hakîkat kahramanlarını Risâle-i Nûr’a

125

ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a hadsiz hamd ve şükrederim. Sizlere de o mübârek kitapların, yazıların her bir harfine mukābil, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn on hasene ihsân eylesin, diye niyâz ediyorum.

Hakîkaten Husrev’in infikâki beni çok müteessir etmişti. Fakat Tâhirî, o parlak kalemiyle benim o teessürâtımı izâle eyledi. O bütün efrâd ve âilesiyle, peder ve vâlidesiyle Risâle-i Nûr’un hâs talebeleri içinde her vakit hissedâr olacaklardır.

Hem bu Tâhirî’nin yüzünden bugünden i‘tibâren Atabey, İslâmköy'ü, Sava köyü, Kuleönü karyeleri gibi Nûrs karyesine arkadaş olup umûm ma‘nevî kazancımıza hissedâr oldu.

Isparta’nın Kâtib Osman’ı elhak ikinci bir Husrev olduğuna, benim de kanâatim geldi. Cenâb-ı Hakk onu ve Mehmed Zühdü gibi çok fedâkârları ve Risâle-i Nûr’un hakîkî sâhiblerini Isparta’ya ihsân eylesin. Âmîn.

Mübâreklerin kahramanlarından Büyük Abdurrahmân’ın, Küçük Alî’nin, Hâfız Mustafâ’nın fa‘âliyet ve gayretleri ve Hâfız Mustafâ’nın bu def‘aki mektûbundaki bazı noktaları, beni sürûr yaşıyla ağlattırdı.

Yalnız bu kadar var ki, bir zarf içinde gönderilen yirmi beş banknot bulundu, kimin tarafından olduğunu bilemedik. Bilirsiniz ki, bütün ömrümde kimseden böyle hediyeleri kabûl edemiyorum. Hatta Rüşdü’nün bu def‘aki hediyesini de reddedip hâtırını kırdım, geri çevirdim. Cenâb-ı Hakk, beni muhtâç bırakmıyor. İnsanlara da muhtâç etmiyor. Beni merâk etmeyiniz.

Fakat mübârekler hey’etinden öyle bir şahs-ı ma‘nevî hissediyorum ki, kāidemi ona karşı muhâfaza edemiyorum. O şahs-ı ma‘nevîyi kızdırmamak ve rencîde etmemek için, yalnız o paradan borç olarak beş lirayı bu bayram umûr-u hayriyesine sarf etmek için kabûl ettim. Yirmisini Sabrî vâsıtasıyla ve nâmıyla geri gönderip iâde ediyorum, gücenmeyiniz. Ve bilhassa Hasan A. M. gāyet müstesnâ kalemiyle dört güzel hediyeleri pek çok kıymetdâr göründü. İnşâallâh bu havâlîde çokları şevkle kitabete sevk edecek. Böyle kuvvetli kalemleri Risâle-i Nûr’a ihsân eden Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür.

126

Mübârekler hey’etinden Mehmed’in mektûbu beni çok sevindirdi. Şimdi yazdığım vakitte yanımda bulunan memleketin eşrâfına okudum. O eşrâflar da Mâşâallâh, Bârekallâh dediler, hayretle alkışladılar. O mektûbun ve ötekilerin birer kısmını lâhikaya kaydedeceğiz.

Abdurrahmân’ın birinci vârisi ve Risâle-i Nûr’un birinci şâkirdi Büyük Mustafâ’nın kapı istikbâlinde arkadaşı olan Hacı Osman’ın mektûbu ve o mektûbdaki rüyalar ma‘nîdâr ve ettiği ta‘bîr de doğrudur.

Azîz kardeşlerim, sizinle konuştuğum bu dakîka iftâr vaktine yarım sâat kalmış. Bayram gecesidir, hastalık şiddetlidir. Onun için fazla konuşamıyorum. Bende büyük ve tehlikeli hastalıktan, Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin mu‘cize gibi şifâ duâsı kerâmetiyle o tehlike geçti. Fakat öyle şiddetli bir öksürük, bir heyecan var ki, sizin gibi canımdan ziyâde sevdiğim kardeşlerimle konuşmayı kısa kesiyorum.

Yalnız bu kadar var ki, Isparta ve havâlîsinde yüz genç Saîd'ler ve Husrev’ler yetişmişler. Bu ihtiyâr ve zayıf Saîd, dünyadan kemâl-i istirâhat-ı kalble vedâ‘ etmeye hazırdır. Ve bilhassa mühim bir medrese-i nûriye olan Sava köyünün başta Hacı Hâfız olarak Ahmed'leri, Mehmed’leri, hatta muhterem hanımları Tâhirî’nin refîka ve kerîmeleri gibi ve ma‘sûm çocuklar Risâle-i Nûr’la meşgul olmalarını düşündükçe, bu dünyada cennet hayatının ma‘nevî bir nev‘ini zevk ediyorum, görüyorum. Oranın Ahmed'lerinin hediyesini umûm o köy hesabına bir teberrük deyip, öpüp başıma koydum.

Barla’daki sıddîklar ne hâldedir? Ve bilhassa Şâmlı’nın kalemi çalışıyor mu? Merâk ediyorum. Benim tarafımdan oradakilere ve bütün Nûr fabrikası ve Medrese-i nûriye ve Gül fabrikası ve Mübârekler hey’et-i nûrâniyesi başta olarak umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim. Emîn, Feyzî, Hilmî, Tevfîk gibi bu havâlîdeki sâir kardeşleriniz bayramınızı tebrîk ederler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta, yorgun, zayıf fakat mesrûr kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

127

[67]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ كُلِّ دَٓاءٍ وَدَوَٓاءٍ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, gāyet şiddetli ve dehşetli hastalığım, gāyet merhametli ve çok sevâblı olarak âfiyete yerini bırakıp gitti. Çok büyük bir ni‘met, içinde bulunduğunu ben ve buradaki arkadaşlarım tasdîk ettik.

Hem Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ve hamdediyorum ki, sizlerin bu def‘aki hediye-i Ramazâniyeniz olan çok güzel nüshalarınız, bu bayramımı çok bayramları birden toplayan bir küllî bayram hükmüne geçti. Ve bilhassa ikinci Husrev olan birinci Tâhirî’nin gāyet dikkat ve tevâfuklu yazdığı risâleler beni o derece minnetdâr ve mesrûr ediyor ki, elimden gelse idi her bir nüshasına on altın lira verecektim. Bu derece kuvvetli bir şâkird Risâle-i Nûr’a sâhib çıkması, ümidlerimizi çok kuvvetlendirdi.

Sav kahramanlarının ve mübâreklerin karyelerine kendi karyesini, onların safına getirdi. Atabey Ağras onunla ve onun gibilerle iftihâr etmeli. Onun nüshalarında yanlışlar pek çok azdır. Yalnız, oralardaki nüshalarda ma‘nâsı anlaşılmayan bazı kelimeler varmış ki, istinsâhta öylece kaydedilmiş. Benim tashîhimden geçen nüshalara mukābele edilse iyi olur. O kuvvetli ve fedâkâr kardeşimizin ma‘sûm çocuklarının ve refîkasının yazdıkları risâleleri güzelce bir cild yaptık. Görenlere, hususan buradaki Risâle-i Nûr’un kadınlar dâiresindeki kızlar ve hanımlara gāyet te’sîrli ve câzibedâr bir numûne-i teşvîk oldu.

Aydın’lı Hasan’ın hakîkaten gāyet müstesnâ bir kalemi var ve yazılarında tam bir ihlâs görünüyor. Bu zât ne vakitten beri Risâle-i Nûr’a girdiğini ve ne hâlde olduğunu merâk ediyorum.

Bu def‘a Hulûsî’den uzun bir mektûb, Abdülmecîd vâsıtasıyla aldım. Elhak o kardeşimiz sebât ve metânet ve ihlâsta birinciliğini muhâfaza ediyor. Ben de Abdülmecîd vâsıtasıyla ona yazdım ki: Isparta’daki kardeşlerimize

128

yazdığım mektûblarda sen dahi bir muhâtabımsın, seninle muhâbere kesilmemiş diye yazdım. Husrev, Re’fet, Rüşdü’nün vaz‘iyetlerini de merâk ediyorum. Ve bilhassa Husrev ne hâldedir? Ve Nûr fabrikasının sâhibi Hâfız Alî rahat mıdır? Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

[68]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Hâfız Alî’nin bu def‘aki mektûbu, birkaç cihette Risâle-i Nûr’a âit ikrâmât-ı İlâhiye ve Risâle-i Nûr talebelerinin birbiriyle bir cesedin a‘zâları gibi alâkadâr olduklarını gösterir.

Medrese-i nûriye olan Sav’ın ümmîleri Mustafâ ve Hüseyin kardeşlerimizin gördükleri rüya pek ma‘nîdârdır. Ve Isparta’nın Hâfız Ali’si Mehmed Zühdü’yle Hizbü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’nin ihtiyârsız istikbâline gelmeleri, o hizbin Risâle-i Nûr’a çok menfaatdâr olacağını gösteriyor. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, gittikçe Isparta, havâlîsiyle Risâle-i Nûr’a tam sâhib oluyor, yerleştiriyor. Bir Saîd, bir Husrev’e bedel, pek çok Saîd’leri, Husrev’leri yetiştiriyor. İkimizin çekilmesiyle daha ziyâde gayretle fa‘âliyete geçen nâşirleri yetiştiriyor.

Bu anda bu gelen kelimeler hâtırıma geldi. Üç Kerâmet-i Aleviye Risâle-i Nûr’a verdikleri kuvvet, üç Alî maddeten kalemleriyle o üç kerâmeti imza ediyorlar. Mübârek ve kıymetdâr Hacı Hâfız’ın çok kıymetdâr, çok fa‘âl ve sebâtkâr köyünde kahraman Ahmedlerin ve Mehmet’lerin gayretleri, bu havâlîde de o hâli onların vaz‘iyetlerini işitenleri, lâkaydları ve tembelleri gayrete şevke getiriyor. Hâfız Alî’nin bazı noktalarını ta‘bîr ve cevâb olarak Mehmed Feyzî’nin ve Emîn’in yazdıkları fıkrayı leffen gönderiyoruz.

129

Bu def‘a bana gelen risâleler içinde bazı mühimleri var. Kimin yazısı olduklarını bilemedim. Tahmînen Savlılarındır diyorum. Hakîkaten en lâzım risâleleri göndermişler. Eğer ben istese idim, bunları isteyecektim. Başta Tâhir olarak onları yazan zâtların defter-i a‘mâline Cenâb-ı Hakk her bir harfine mukābil on hasene ihsân eylesin. Âmîn. Umûm kardeşlerimize selâm ederiz.

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Azîz, sıddîk kardeşimiz Hâfız Alî Efendi,

Mektûbunuzda yazmış olduğunuz Sav ümmîlerinden kardeşimiz Mustafâ ve Hüseyin’in rüyaları, Üstâdımız hakkında tam tamına zâhir ta‘bîrini gözümüz ile gördük. Hem Risâle-i Nûr’un talebeleri telsiz telefon gibi ma‘nevî haber alıyorlar gibi bir hâdisedir.

Evet, Üstâdımızın tesbîhi kırıldı, yani mübârek gecelerde evrâd-ı muntazamasını tesbîhlerle çekmek vazîfesi parçalandı. Ehl-i dünyâ Hâşiyedoktorlarıyla Üstâdımızı muâyene edip bahânelerle, belki kendi hastahânelerinde misâfir etmek yüzde yüz ihtimâl vardı. Hem o tesbîh tanelerinin bir cihette sevâblarını onlar toplayacaktılar. Fakat Risâle-i Nûr’un şâkirdleri şifâ duâsıyla o tesbîhi tam toplattırdılar, devam ettirdiler. Ve fedâkâr şâkirdleri Üstâdımızı kucağına alıp onların hastahânelerindeki bakıcılarından daha mükemmel baktılar, ma‘nen misâfir ettiler. Mustafâ ve Hüseyin’in rüyalarını tam tamına ta‘bîr ettiler.

Evet, kardeşimiz Hâfız Alî’nin Risâle-i Nûr’un esası, menba‘ı olan beş yüz âyetten fazla olan âyât-ı Kur’âniyeden mürekkeb Virdü’l-A‘zam-ı Kur’ânî’nin Hâfız Alî Efendi'ye akşamda gelmesiyle, gecede ve fecirde Risâle-i Nûr şâkirdlerinin erkânları, kahramanları aynı gecede ve fecrinde Hâfız Alî Efendi'nin yanına gelmeleri, şübhesiz

130

o mübârek Hizbü’l-Ekber’in bir kerâmeti olduğunu biz de tasdîk ediyoruz. Hem kardeşimiz Hâfız Alî’nin husûsî bir mektûbunu arzu etmek münâsebetiyle, Üstâdımız son mektûbunda Nûr fabrikası sâhibi nasıl? diye yazmasıyla, kardeşimiz büyük Hâfız Alî’nin bu def‘a yoldaki mektûbunun ma‘nâ-yı işârîsini bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile hissetmiş gibi bu mektûbu yazması, ihlâsının bir nevi‘ kerâmeti olduğunu hissettik.

Bunların münâsebetiyle yirmi günden beri Üstâdımız musırrâne tekrar ettiği bir mes’elenin ucunda garîb bir vâkıa gördük. Şöyle ki: Yirmi günden beri bizlere ısrâr ile diyordu: İki-üç rızık, benim rızkım içine girmiş, ben yiyemiyorum. Feyzî, birisi senin rızkın olmak kanâatim geliyor. İkisi daha var. Herhalde ehemmiyetli iki misafirim olacak. Çünki ben bunu Barla’da çok tecrübe ettim. Ne vakit ehemmiyetli bir misafirim gelecek, herhalde o vakte yakın bir rızık benim rızkım içine girdiğini benim kat‘î kanâatim gelmişti. Şimdi daha ehemmiyetli görüyorum. Ya Isparta’dan veyâhûd başka yerden ehemmiyetli misafirim olacak. Bu hâdiseyi yirmi-otuz gündür musırrâne bize söylüyordu. Şimdi birdenbire hiç hâtır ve hayâle gelmeyen kardeşi Abdülmecîd Efendi’nin büyük oğlu Nihâd, pederinden izin almadan, bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile o dehşetli hastalık zamanında kendi parasıyla Ankara’ya gidip merhûm Abdurrahmân’ın oğlu Vahdet’i görüp, Gel beraber amcamıza gideceğiz deyip acele olarak o geldi. Vahdet de gelmek üzeredir. İnşâallâh bahara kadar Üstâdımızın yanında kalacaklar.

Üstâdımız diyor ki: Bu dehşetli hastalıktan sonra, nisbeten en ziyâde alâkadâr olduğum iki biraderzâdelerim, belki eski zamanda Abdülmecîd ve Abdurrahmân’ın sisteminde bir küçük Abdülmecîd ve bir küçük Abdurrahmân medâr-ı teselli olarak Cenâb-ı Hakk Feyzî’yle ihsân etti. Oradaki umûm kardeşlerimize Üstâdımızla beraber çok selâm ve duâ ve istid‘â ediyoruz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Risâle-i Nûr şâkirdlerinden ve âhiret kardeşlerinizden

Emîn ve Küçük Husrev olan Feyzî

131

[69]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Bu günlerde iki ince mes’ele kalbe geldi. Vaktinde kaleme alamadım. O vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakîkatlere birer işâret ederiz:

Birincisi: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbîhâtında yaptığı tekâsülüne binâen dedim: Namazdan sonraki tesbîhâtlar, tarîkat-i Muhammediyedir asm. Ve velâyet-i Ahmediyenin asm bir evrâdıdır. O nokta-i nazarda ehemmiyeti büyüktür. Sonra bu kelimenin hakîkati böyle inkişâf etti:

Nasıl ki risâlete inkılâb eden velâyet-i Ahmediye asm bütün velâyetlerin fevkındedir. Öyle de, o velâyetin tarîkati de ve o velâyet-i kübrânın evrâd-ı mahsûsası olan farz namazların akabindeki tesbîhâtlar da, o derece sâir tarîkatlerin ve evrâdların fevkındedir.

Ve bu sır dahi şöyle inkişâf etti: Nasıl zikir dâiresinde bir mecliste veyâhûd bir mescidde, hatme-i Nakşiyede, birbiriyle alâkadâr hey’et-i mecmûada nûrânî bir vaz‘iyet hissediliyor. Öyle de, kalbi hüşyâr bir zât, namazdan sonra سُبْحَانَ اللّٰهِ, سُبْحَانَ اللّٰهِ deyip tesbîhi çekerken, o dâire-i zikrin reîsi olan Zât-ı Ahmediye’nin asm muvâcehesinde, tesbîh elinde, yüz milyon adamın tesbîh çektiklerini ma‘nen hisseder. O azamet ve ulviyet ile سُبْحَانَ اللّٰهِ, سُبْحَانَ اللّٰهِ der.

Sonra o serzâkirin emr-i ma‘nevîsiyle, ona ittibâen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği vakit, o halka-i zikrin ve o geniş dâiresi bulunan hatme-i Ahmediyenin asm dâiresinde yüz milyon mürîdlerin اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ diye olan hamdlerinden tezâhür eden azametli bir hamdi düşünerek, içinde kendisi de اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile iştirâk eder ve hâkezâ اَللّٰهُ اَكْبَرُ, اَللّٰهُ اَكْبَرُ der. Duâdan sonra da otuz üç def‘a لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der.

Sonra o tarîkat-i Ahmediyenin asm halka-i zikrinde ve hatme-i kübrâsında o sâbık ma‘nâ ile o ihvân-ı tarîkatı nazara alıp, o halkanın serzâkiri olan Zât-ı Ahmediye’ye asm müteveccih olup اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَیْكَ یَا رَسُولَ اللّٰهِ der, diye anladım ve hissettim ve hayâlen gördüm. Demek tesbîhât-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti vardır.

132

İkinci Mes’ele: Otuz birinci âyetin işâretinin beyânında یَسْتَحِبُّونَ الْحَیٰوةَ الدُّنْیَا عَلَی الْاٰخِرَةِ bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hâssası şudur ki, hayât-ı dünyeviyeyi, hayât-ı bâkiyeye bilerek tercîh ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını, bâkî elmaslara bildiği hâlde tercîh etmek bir düstûr hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtâr edildi ki:

Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa, sâir a‘zâ vazîfelerini kısmen bırakıp onun imdâdına koşar. Öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı; ve zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede derc edilen bir cihâz-ı insanî, çok esbâbla yaralanmış sâir letâifi kendiyle meşgul edip sukūt ettirmeye başlamış. Vazîfe-i hakîkiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.

Hem nasıl ki bir câzibedâr, sefîhâne ve sarhoşâne, şa‘şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o câzibeye kapılıp hakîkî vazîfelerini ta‘tîl ederek iştirâk ediyorlar. Öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı ictimâiyesi öyle dehşetli, fakat câzibeli ve elîm, fakat merâklı bir vaz‘iyet almış ki, insanın ulvî latîfelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmârenin arkasına düşürüp, pervâne gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.

Evet, hayât-ı dünyeviyenin muhâfazası için zarûret derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercîh edilmesine ruhsat-ı şer‘iye var. Fakat yalnız bir ihtiyaca binâen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercîh edilmez, ruhsât yoktur. Hâlbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyâç ve âdî bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr-u dîniyeyi terk eder.

Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda isrâfât ile ve iktisâdsızlık ve kanâatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zarûret, maîşet ziyâdeleşmesiyle, o derece o damar yaralanmış ve şerâit-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemâdiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayâta celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcet-i hayatiyeyi, büyük bir mes’ele-i dîniyeye tercîh ettiriyor.

133

Bu acîb asrın bu acîb hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın tiryâk-misâl ilaçlarının nâşiri olan Risâle-i Nûr dayanabilir. Ve onun metîn, sarsılmaz, sebâtkâr, hâlis, sâdık, fedâkâr şâkirdleri mukāvemet edebilir. Öyle ise, her şeyden evvel onun dâiresine girmeli. Sadâkatle, tam metânet ve ciddî ihlâs ve tam i‘timâd ile ona yapışmak lâzım ki, o acîb hastalığın te’sîrinden kurtulsun.

Saîdü’n-Nûrsî

[70]

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, sebâtkâr, metîn kardeşlerim,

Sizin fa‘âliyetiniz ve sebâtkârâne çalışmanız, Risâle-i Nûr dâiresinin zenbereği hükmünde bizleri ve çok yerleri harekete getiriyorsunuz. Allâh sizden ebeden râzı olsun. Âmîn, bin âmîn.

Size, Hizbü’l-Kur’ânî’den evvel gönderilen Risâle-i Nûr’un Virdü’l-A‘zam’ına ilhâk etmek için bir parçayı yazdık. Bir parçayı da Yirmi Dokuzuncu Lem‘a'da yerini gösterdik. Benim husûsî tefekkürâtım o nev‘den olduğu cihetle bana ihtâr edildi, ben de yazdım.

Sâniyen: Birkaç gün evvel size gönderdiğim son mektûbdaki, hayât-ı dünyeviyenin hayat-ı dîniyeye galebe etmesine dâir ikinci mes’elesi münâsebetiyle gāyet ince ve kaleme alınmaz bir ma‘nâ kalbe zâhir oldu. Yalnız gāyet kısa o ma‘nâya işâret edeceğim. Şöyle ki:

Bu acîb asrın hayatperest ehl-i dalâleti aldatan, sarhoş eden, fânîlerden sûrî aldıkları zevki gāyet acı ve elîm olduğunu ve ehl-i îmânın ve hidâyetin aynı yerde ve o fâniyâtta bâkıyâne ve ulvî bir zevk bulunduğunu gördüm ve hissettim, fakat ifade edemiyorum.

Risâle-i Nûr’un müteaddid yerinde nasıl isbat etmiş ki, ehl-i dalâlet için, zaman-ı hâzırdan mâadâ her şey ma‘dûm ve firâkların elemleriyle doludur. Ehl-i hidâyet için mâzî, müstakbel müştemelâtıyla mevcûddur, nûrludur.

134

Aynen öyle de, fâniyâtta, yani geçmiş, muvakkat vaz‘iyetler, ehl-i dünyâ için fenâ-yı mutlak karanlıklarında ma‘dûmdur, ehl-i hidâyet için mevcûddur, diye gördüm.

Çünki eski zamanda çok alâkadâr olduğum zevkli veya kıymetli ve şerefli muvakkat vaz‘iyetleri mütehassirâne hâtırladım, müştâkāne arzuladım. Neden bu mübârek vaz‘iyetler mâzîde kalıp fânî olsun? düşünürken, îmân-ı billâh nûru ihtâr etti ki: O vaz‘iyetler gerçi sûreten fânîdirler, birkaç cihette mevcûddurlar. Çünki Cenâb-ı Hakk’ın bâkî isimlerinin cilveleri olan o vaz‘iyetler, dâire-i ilimde ve elvâh-ı mahfûzada ve elvâh-ı misâliyede bâkî oldukları gibi; nûr-u îmânın verdiği bâkıyâne münâsebet noktasında fevkazzaman bir vaz‘iyette mevcûddurlar. Sen o vaz‘iyetleri çok cihetle ve çok ma‘nevî sinemalarla görebilir ve girebilirsin diye anladım. Ve dedim: Mâdem Allâh var, her şey var darb-ı mesel cümlesi, bu büyük hakîkati ifade eder. Kimin için Allâh varsa, yani Allâh’ı bilse, her şey mevcûddur. Kim Allâh’ı bilmezse, ona her şey ma‘dûmdur, diye delâlet eder. Demek elîm, karanlıklı, tahassürlü bir dirhem zevki, aynı yerde yüz derece ziyâde dâimî, elemsiz bir zevke, sefâhetle tercîh edenler, aks-i maksûdlarıyla aynı zevkte elîm elemler alır.

Sâlisen: Şahsen görmediğim ve yazılarıyla çok def‘a görüştüğüm yeni meydana çıkan Risâle-i Nûr’un şâkirdlerinden medrese-i nûriye olan Sav’ın ve Hacılar-ı Kebîr gibi köylülerin hâlis şâkirdleriyle hayâlen çok meşgul oluyoruz.

Aydın şehri eskide Risâle-i Nûr’un mühim bir merkezi olmak ümîdimiz vardı. O ümîdim kırılmıştı. Şimdilik Aydın’lı Hasan nâmında mümtâz kalemi ile ve isâbetli dirâyeti ile ve hâlis sadâkati ile Risâle-i Nûr dâiresinde, hususan Mehmed Zühdü gibi ehemmiyetli bir rükünle el ele verip çalışmakla, o kırılmış ümîdimi canlandırdı. Burada bulunan kardeşlerimizle beraber oradaki bütün Risâle-i Nûr talebelerine selâm ve duâ ve istid‘â ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç