
SAYFA 348
Râbian: Yazıda merhûm Âsım’a benzeyen Ya‘kūb Cemâl’in hayâtta olduğunu ve hayâtta ise nûrlarla, o güzel kalemiyle hizmet ediyor mu bilemediğim için, çok def‘a hazînâne ve müteessifâne düşünüyordum. Hadsiz şükür olsun ki, hem hayâtta, hem nûrlara hizmette, hem sadâkatte olduğunu gösteren bir mektûbunu aldım, Elhamdülillâh dedim. Benim gözüm onun nûrlardan bir yazısını yine görmek ister. Umûm kardeşlerime birer birer selâm
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(121)
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُ
Muazzez Ve Muhterem Üstâdım,
Nâçîz vücûdum ebediyet yolunda sevk-i kaderle sürüklenerek, biraz da her tarafı beyaz kefene bürünmüş ve bu sûretle bir nevi‘ ölmüş bulunan Kars mıntıkasına getirildi. Nûrların en değersiz bir hâdimini, elbette Kars’a gönderen Hakîm-i Mutlak, onu şuûru taalluk etmeden en hayırlı işte istihdâm edecektir.
Azîz ve muhterem Üstâdım, kalbime şimdi gelen ve hayâtta beni çok zevkli tefekküre sevkeden اِنَّماَ الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ fermanını tefsîr eden dersinizdir. Risâle-i Nûr ehl-i îmânı bir nevi‘ livâ-yı Ahmedî asm altında topluyor. Tefrikadan kurtarıyor.
SAYFA 349
Kuvvetleştiriyor. O livâ-yı Ahmedî asm Barla’da açılmış ve kemâl-i hikmetle muhtelif yerlerde bulundurulmuştur. Bir kere nûrlar yolu ile kendilerini bu kudsî ma‘nevî sancak altına girmiş bilenlere ayrılık kalmıyor. Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, hep bir yerde imiş gibi, hep o mübârek ve mukaddes livâ-yı şerîfin gölgesini düşünüyorlar. Bir kalp gibi çarpıyor, bir göz gibi görüyor, bir dimağ gibi düşünüyorlar. Ayrılık ve ayrılmak, hiss-i rekābet aslâ düşünülmüyor. Bu mukaddes, fakat dünyevî hiç bir zararı olmayan varlığa karşı çok sûikastler yapıldı. Müellif-i muhteremine ve yakınlarına çok râhatsızlıklar verildi. Fakat netîcede اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ fermanının tecellîsi oldu.
Şu birkaç satırı birkaç gün izin ile yanıma gelmiş olan yeğeniniz birâderzâdemiz Nihâd ile beraber bulunduğumuz zaman yazıyorum. Yani yazdırılıyor. Demek bu tahrîr işinde de âciz ve nâçîz bir vâsıtayım. Kalbimi kim sun‘u ile işletiyorsa, kalemimi de hikmeti ile o tahrîk ediyor. Size çok benzeyen Nihâd’ın yüzüne bakmakla, azîz ve muhterem Üstâdımın ma‘nevî huzûrlarında geçirdiğim dakîkaları hâtırladım. Evet, bu dârın fânî olduğuna, ebedî ve sermedî diğer bir dârın mutlak açılacağına îmândan gelen kuvvetli tesellîdir ki, bu sûrî iftirâka tahammül ettiriyor. Bilirim her dakîkanızı ebedî âleme yarayacak ve mütehayyir insanları dalâletten hidâyete götürecek hayırlı umûra hasretmişsinizdir. Şu birkaç satırın mütâlaası
SAYFA 350
İnşâallâh huzûrunuza mâni‘ olmaz. Ve ebediyen size merbût, âciz talebenize mübârek duânızı celbe vesîle olur temennîsindeyim. Nihâd’la birlikte mübârek ellerinizi öper hayır duânızı istirhâm ederiz. Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak her muradınıza nâil etsin. Âmîn
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Âciz kardeşiniz Hulûsî
(122)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve Muhterem Ve Şefkatli Üstâdım Efendim Hazretleri,
Vasiyetnâmenizi okuduğum günden beri huzûr-u kalble vakit geçirmek müyesser olmadı. Yalnız teessürâtımı tahfîf edebilmek için bir çâre bulabildim. O da Kur’ân-ı Hakîm’e sarılmak ve çok büyük bir merâk ve iştiyâkla Kur’ân okumaya çalışan ma‘sûmlarla meşgūl olmaktır. Bunların arasında da Lemaât’ın yazılması ve mütâlaası bir tiryâk hükmüne geçmektedir. Şimdi en büyük emelim, hastalığın tamâmen zâil olduğuna dâir tebşîrât-ı üstâdânelerini almaktır. Hafiflediğine dâir bize müjde verdiniz. İnşâallâh tamâmen iâde-i âfiyet ettiğinize dâir yakında beşâret bekliyoruz.
Bazı kardeşlerin aynı teessürât tahtında bir çok mektûblar yazarak, her biri
SAYFA 351
Üstâdımızı tavsîf etmeye çabaladıklarını gördüm. Ve kendi kendime dedim: Benim Üstâdım, mâdem ki Şeyh-i Geylânî ks ve Hazret-i Alî radıyallâhü anh gibi zevât-ı muhtereme tarafından medh ü senâ edilmiş. Ve hakkında كُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ denilmiş. Ve Celcelûtiye’de sarâhaten kendisinden bahsedilerek Hazret-i Alî radıyallâhü anhın iltifâtına mazhar olmuş. Mübârek Üstâdımızın hakkında ne yazsak, onların yanında sönük kalır. Şimdiye kadar Risâle-i Nûr müellifinden başka hiç bir müellif ve müfessir ile bu kadar alâka olmamış. Ve hatta Kur’ân-ı Hakîm’in otuz üç âyeti ile de te’yîd edilmiş bir te’lîfât işitilmemiştir.
Binâen aleyh âciz ve kuvve-i kalemiyesi pek nâkıs olan bu talebeniz, diğer kardeşlere şu tavsiyede bulunmak isterim. Üstâdımızın mâhiyet-i hakîkiyesini hakkıyla kavrayabilmek için Risâle-i Nûr eczâlarının kâffesini anlamak şartıyla ve gāyet müdakkikāne mütâlaa etmek ve bilhassa Otuzuncu Lemʻa’yı tekrar tekrar okumak ve hazmetmekle Üstâdımızın ma‘nevî rütbesini herkes anlar. Ve tavsîf edemeyeceğine kanâat getirerek lâl ve ebkem kalır. Ve kalemi de bu husûsta hiç birşey yazmayarak durur.
Hakkınızda yapılan sûikasta gelince, bu mes’ele hakkında da fikrim şudur: Bu mel’aneti bir Türk yapmaz. Olsa olsa milliyetsiz bir dönme, bir zındık ve milliyetsiz bir dinsiz tarafından deruhte edilmiş bir vazîfe olabilir. Bu alçak hakkında yazacak
SAYFA 352
söz bulamıyorum. Yalnız kendimi şöyle teselli ve teskîn edebiliyorum. Mâdem ki bu vicdânsız ve denâetkârâne hareket, Türk olmayan bir zındık komitesinin işidir. Ve mâdem onların bu dîn-i mübîn ile alâkaları yoktur. Ve mâdem küfr-ü mutlaktadırlar. Biz de onlar hakkında sarâhat-i Kur’âniyeye istinâden şu âyet-i celîle ile intikāmımızı alabiliriz. Estaîzübillah اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْلَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعٖینَ مَرَّةً فَلَنْ یَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ ve kezâ فَالْیَوْمَ الَّذٖینَ اٰمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ یَضْحَكُونَ âyet-i kerîmesiyle de gülmek sırasının âhirette mü’minlere geleceği tebşîr buyurulmaktadır. Ve onların ecelleri, ölümleri bir i‘dâm-ı ebedî olmaktır.
İşte muhterem ve sevgili Üstâdım, eğer mü’minleri teselli eden böyle yüzer âyet olmasa idi, ehl-i dalâletin bize karşı yapmış olduğu muâmelâta dayanılmazdı. Geçen mektûbunuzda buyurduğunuz gibi, mâdem hayat-ı bâkiyede beraberiz. Bu îmân kuvvetiyle bu misâfirhânede ne kadar meşakkate ma‘rûz kalsak حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ diyerek mütesellî olabiliriz. Biz dâimâ sevgili Üstâdımızdan sıhhat haberi bekliyoruz. Gözyaşlarımızı azaltacak yegâne çâre odur. Cenâb-ı Hakk ömrünüzü müzdâd buyursun duâsını tekrar ile, Kur’ân okuyan ma‘sûmlarla beraber mübârek ellerinizden ve ayaklarınızdan öper ve arz-ı ta'zîmât eylerim. Şefkatli Üstâdım efendim hazretleri.
Size çok müştâk ve duânıza muhtâç âciz talebeniz Re’fet
SAYFA 353
(123)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Ey Muhterem Üstâdım,
Anam babam ve tatlı canım ve altı evlâdım senin yoluna fedâ olsun. Senelerden beri zâhirî esârette, akıl ve hayâle gelmeyen türlü türlü ezâ ve işkenceler altında yaşarken, şimdi de hayâta göz kapamayı mı kendinize tercîh ettiniz? Sizin o mübârek hayatınızın varlığından bütün dünya istifâde ferahnâktır. Fakat benim gibi bir echelin varlığıyla yokluğunda hiç bir fark olmadığından, yerinize beni tercîh ediniz. Burdur’daki Âsım Bey ve Hâfız Alî kardeşlerimiz, senin yerinde şehîd olmaları gibi, gerçi ben talebelik vazîfesini tamâmen îfâ etmemiş isem de, siz tamâma sayarak yerinize hemen beni tercîh ediniz sevgili Üstâdım. Gece gündüz Risâle-i Nûr’a hizmet eden ihvân kardeşlerimi yetîm bırakmayarak başlarında biraz daha bulunmanızı, Hakîm-i zü’l-Celâl Hazretleri’nden temennî ve niyâz ederim.
Üstâdım, sizin varlığınızdaki feyz ve nûr ile yokluğunuzdaki bir midir? Tabîî bir değildir. On bir senedir hasretinizi çekip, acaba bir daha dünya gözüyle görmek nasîb olacak mı derken, bu acı haberi işitir işitmez bütün vücûdumdaki et ile kemik birbirinden ayrıldı zannettim. Gece gündüz gözyaşlarım durmaz oldu.
SAYFA 354
Dünya başıma zindan oldu. Bu gözyaşlarımızı kim teskîn edecek, Sevgili Üstâdım
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kuleönü İstasyonu’ndaki hammal Yaʻkūb’u Cemâl Yaʻkūb’a çevirdiğiniz ve mütevaffâ Âsım Bey kardeşimize refîk ettiğiniz kusûrlu Yaʻkūb
[124]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Yüz defʻadan ziyâde, gāyet kıymetli bir hakîkat-i îmâniye bana görünüyor. Te’lîf zamanı tamam olması hikmetiyle, ne kadar çalıştım, o çok ehemmiyetli hakîkati avlayamadım. Vâzıhan ifade ve ihsâs etmek için bekledim, muvaffak olamadım. Şimdi gāyet kısa bir işaretle, o çok geniş ve çok uzun hakîkatten kısaca bahsedeceğim: اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hadîsi, hem cevâmi‘ü’l-kelimden, hem müteşâbih hadîslerdendir. Pek büyük ve küllî bir nüktesi, benim kalbime Hulâsatü’l-Hulâsa ile Cevşenü’l-Kebîr’i okuduğum vakit zâhir oldu. Ben de o acîb ve çok güzel nükteyi kaçırmamak için, şifreli işaretler nevʻinden Hulâsatü’l-Hulâsa’nın on yedinci mertebesi olan, Kur’ân lisânıyla
SAYFA 355
şehâdet ve on sekizinci mertebesi olan, kâinât lisânıyla şehâdet ortasında o şifreli işaretleri şöyle koydum:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ بِلِسَانِ الْحَقٖیقَةِ الْاِنْسَانِیَّةِ بِكَلِمَاتِ حَیَاتِهَا وَحِسِّیَّاتِهَا وَسَجِیَّاتِهَا وَمِقْیَاسِیَّتِهَا وَمِرْاٰتِیَّتِهَا وَبِكَلِمَاتِ صِفَاتِهَا وَاَخْلَاقِهَا وَخِلَافَتِهَا وَفِهْرِسْتِیَّتِهَا وَاَنَانِیَّتِهَا وَبِكَلِمَاتِ مَخْلُوقِیَّتِهَا الْجَامِعَةِ وَعُبُودِیَّتِهَا الْمُتَنَوِّعَةِ وَاِحْتِیَاجَاتِهَا الْكَثٖیرَةِ وَفَقْرِهَا وَعَجْزِهَا وَنَقْصِهَا الْغَیْرِ الْمَحْدُودَةِ وَاسْتِعْدَادَاتِهَا الْغَیْرِ الْمَحْصُورَةِ
İşte bu kısa şifreyi, yine gāyet muhtasar bir şifre ile tercüme ve îzâh edeceğim. Bunu Hulâsatü’l-Hulâsa’ya bir hâşiye yapınız.
Evet, ben Hulâsatü’l-Hulâsa’yı okuduğum zaman, koca kâinât, nazarımda bir halka-i zikir oluyor. Fakat her nevʻin lisânı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfât ve Esmâ-yı İlâhiyeyi ilmelyakîn ile izʻân etmek için akıl çok çabalıyor, sonra tâm görür.
Hakîkat-ı insâniyeye baktığı vakit, o câmiʻ mikyâsta, o küçük haritacıkta, o doğru numûnecikte, o hassâs mîzâncıkta, o enâniyet hissiyâtında öyle katʻî ve şuhûdî ve vicdânî bir izʻân, bir itmiʻnân, bir îmân ile o sıfât ve esmâyı tasdîk eder. Hem çok kolay, hem hazır yanındaki âyînesinde, hiç uzun
SAYFA 356
bir seyâhat-ı fikriyeye muhtâç olmadan îmân-ı tahkîkîyi kazanır ve اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hakîkî bir ma‘nâsını anlar. Çünkü Cenâb-ı Hakk hakkında sûret muhâl olmasından, sûretten murad, sîrettir, ahlâk ve sıfâttır.
Evet, nasıl ki ehl-i tarîkat, seyr-i enfüsî ve âfâkî ile ma‘rifet-i İlâhiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itmi’nânlı yolunu enfüsîde, yani kalbinde, zikr-i hafiyy-i kalble bulmuşlar. Aynen öyle de, yüksek ehl-i hakîkat dahi, ma‘rifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan îmân ve tasdîkte, iki cadde ile hareket etmişler:
Biri, kitâb-ı kâinâtı mütâlaa ile, Âyetü’l-Kübrâ ve Hizbü’n-Nûriye ve Hulâsatü’l-Hulâsa gibi âfâka bakmaktır. Diğeri ve en kuvvetli ve hakkalyakîn derecesinde vicdânî ve hissî ve bir derece şuhûdî olan hakîkat-ı insâniye haritasını ve enâniyet-i beşeriye fihristesini ve mâhiyet-i nefsiyesini mütâlaa ile, îmânın şübhesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki, sırr-ı akrebiyete ve verâset-i nübüvvete bakar. Ve bu enfüsî tefekkür-ü îmânî hakîkatinin bir parçası, Otuzuncu Söz’ün ene ve enâniyette ve Otuz Üçüncü Mektûb’un Hayat Penceresinde ve İnsan Penceresinde ve bazı parçaları da sâir eczâ-yı nûriyede bir derece beyân edilmiş. Bunu hem Lâhika’ya, hem Sikke-i Gaybiye’ye, hem Hulâsa’nın âhirine yazılsın.
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 357
[125]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Hâlimin müsâadesizliği için, müteaddid mektûblarınıza bir tek perişan mektûbla cevâb verdiğimden gücenmeyiniz.
Evvelen: Gizli düşmanlarımız hükûmetin ehemmiyetli ve büyük birkaç vazîfedârını elde edip beni tazyîkātla, Menemen ve Şeyh Saîd Hâdisesi gibi bir hâdise çıkarmak için, bütün kuvvetiyle en hassâs damarlarıma dokunduracak tarzda her desîseyi istiʻmâl ettiler. Gördüler ki, Eski Saîd yok, yenisi ise her şeye tahammül ediyor, o plânı sâir sûikastlere, ezcümle Şeyh Esad ve Abdülbâkî ve Abdülhakîm gibi zehir vermeye tebdîl ettiler. Hıfz-ı İlâhî onu da akîm bıraktı. Şimdi o münâfıklar resmen hükûmetin nüfûzunu, benden halkları ürkütmek ve vazgeçirmek için burada dehşetli bir propaganda ile istiʻmâl ediyorlar. Fakat siz hiç telâş etmeyiniz. İnâyet-i Rabbâniye devam eder. Gittikçe fütûhât-ı Nûriye tevessüʻ ediyor.
SAYFA 358
Sâniyen: Bu defʻa Hasan Feyzî’nin ve bir hafta evvel Halîl İbrâhîm’in şahsıma karşı fevkalâde hüsn-ü zannı ile mersiyeleri ve samîmî ve hazîn vedânâmeleri, az taʻdîl ile üç sebeb için kabûl edildi:
Birincisi: Onlar, şahsıma değil, belki Kur’ân ve îmâna ve nûrlara hâdimliğime ve o vazîfe-i kudsiyeye bakıp yazmışlar.
İkincisi: Onların ve onlar temsîl ettikleri o civârdaki hâlis kardeşlerimizin bu haddimin pek çok fevkindeki taʻrîfâtlarını, bir nevi‘ samîmî duâ ve ulvî bir tefe’ül ve yüksek bir arzu-yu hayır ve isti‘dâdlarının ve i‘tikādlarının ve nûrlara pek ciddî alâkalarının bir in‘ikâsı olmasıdır.
Üçüncüsü: Ben onların nazarında Risâle-i Nûr ve şâkirdlerdeki şahs-ı ma‘nevîsinin mümessili ve numûnesi olmam cihetiyle, onların sebeb-i teşvîkleri olan o hârika hüsn-ü zanlarını ve kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak, maslahat değildir. O ikisine ve arkadaşlarına, husûsen Ahmed Feyzî ve Denizli ve hapsindeki kardeşlerimize ve hakkımızda adâlete çalışanlara binler selâm.
Sâlisen: Çok defʻa benim sıkıntılarıma birer merhem hükmüne geçmiş ve yanımda sakladığım kahraman Husrev’in çok mektûbları var, onların her birinden birer ehemmiyetli fıkrayı alıp mecmûunu Lâhika’ya geçirmek için zaman bulamıyorum.
SAYFA 359
İnşâallâh bir istirâhat zamanında tedkîk edeceğim. Ahmed Nazîf’in İnebolu talebeleri nâmına yazdığı ve Halîl İbrâhîm’in ağlatıcı mersiyesine iştirâklerini gösteren mektûbu, benim o havâlîdeki sebâtkâr kardeşlerim hakkında endişelerimi izâle eyledi. Cenâb-ı Hakk onlardan râzı olsun. Âmîn.
Râbian: Çoban Îsâ Köyü’nden Ahmed’in mektûbunda isimleri bulunan mahdûmu ve eski ve yeni kardeşlerimizin Risâle-i Nûr’a çalışmaları ve çocukları da Kur’ân’a ve nûrlara çalıştırmaları, bu vakitte nûrlara büyük hizmettir. Cenâb-ı Hakk onları muvaffak eylesin, Âmîn
Hâmisen: Münâfık düşmanlarımın maddî ve ma‘nevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibend ks beni ölüm tehlikesinden, on ve belki yirmi defʻa kudsiyetleriyle kurtardılar. Fakat maatteessüf a‘sâbımda ve sinirlerimde ve hassâsiyetimde, o zulümden öyle şiddetli bir teessür, bir heyecan, bir teellüm, bir teneffür gelmiş ki, en samîmî bir dostumu ve tâm sâdık bir kardeşimi bir sâat yanımda tahammül edemiyorum, rûhum kaldırmıyor. Hatta biri bana baksa da sıkılıyorum. Eskide bende biraz bulunan merdümgirîzlik hastalığı, o zâlimlerin gaddârâne tazyîkleriyle ve tarassudlarıyla bende çok şiddetlenmiş. Güyâ ölmeden evvel hayât-ı ictimâiye cihetinde ölmüşüm ki, bu hakîkat ve bu sır için hakkımda, hâs kardeşlerim vefât mersiyelerini yazıyorlar.
SAYFA 360
Hem buranın havası benim a‘sâbıma pek çok dokunuyor. Bu kışın bir günü, Denizli hapsi’nin o geçirdiğimiz kışı kadar bana ağır geliyor, beni üzüyor. Evet, nasıl göz, bir saçı kaldırmıyor; aynen öyle de, benim şimdiki rûhum ve omuzum, bir saç kadar sıkletten, ağırlıktan müteessir olduğu hâlde, Risâle-i Nûr’un ve şâkirdlerinin selâmetlerine, onların bedellerine ve yerlerinde dağ gibi ağır tazyîkāt ve sıkıntıları memnûniyetle o rûh, o omuz çeker, tahammül eder ve şâkirâne sabreder diye size katʻiyen haber veriyorum.
Fakat mâdem acz ve za‘fım ve teessürâtım çok ziyâdedir; hâs kardeşlerim beni medihlerle yüklerimi ağırlaştırmaya bedel, duâlarıyla ve şefkatleriyle ve himmetleriyle ve acımalarıyla yardım edip, yükümü hafifleştirmek lâzımdır. İnâyet-i Rabbâniyenin bir cilvesidir ki, bu şiddetli merdümgirîzlik hastalığıyla, zâlimlerin tecrîd-i mutlaklarını hiçe indiriyor. Beni ta‘zîb etmiyor, bir cihette memnûn ediyor.
Umûm kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz. Ve kat‘î bir kanâatle husûsen bu kışta hakkımdaki duâları makbûl olmuş kardeşlerimin duâlarını rûh u cânla isteyen
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 361
[126]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ
Hasan Feyzî’nin Denizli ve hapsi’nin ve civârının hâs talebelerini temsîl ederek, onların nâmına Üstâdının vasiyetnâmesi ve zehirlenmeden şiddetli hasta olması münâsebetiyle yazdığı bir mersiyedir. Ve vefât haberini almış gibi kalemi ağlamış. Lâhika’ya geçirilsin
Saîdü’n-Nûrsî
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عِلْمِ اللّٰهِ
(فَدَاكَ اَبٖی وَاُمّٖی وَنَفْسٖی یَٓا اُسْتَاذٖی)
Anam ve Babam ve Tatlı canım Sana Fedâ olsun Üstâdım
Birkaç gündür, acılarımıza zehirler katan ve ciğerlerimize şişler ve hançerler saplayan ve gözyaşlarımızı kızıl ırmaklara çeviren acı ve kara haberler almaktayız. Işığında derdimize devâlar aradığımız o mübârek ay, âkıbet husûfa mı uğruyor? Nûruyla bu güzel vatanı aydınlatan ve parlatan Üstâdımız, bir daha dönmemek ve bizlere görünmemek üzere, âkıbet göç mü ediyor? Vâ halîlâh