
SAYFA 284
Talebelerinizi müsterih olunuz, müjdeler olsun size, hiç müteessir olmayınız. Hepsi de muvakkattir. Ben dinsizlerin her türlü işkencelerine tahammüle karar verdim. Sabra azmettim diyerek teselli ediyorsunuz ki, bu hâlleriniz bizi daha çok ağlatıyor. Yalnız şu on sene içinde geçen üç menfî ve iki hapishâne hayatınız, bu hâllerinize şâhid-i âdildir. Evet, azîz ve muhterem Üstâdımız, bizler size bakıp ağlıyoruz. Yüreklerimiz bu hâllerinize tahammül etmiyor. Meded Ya Sabûr
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Çok kusûrlu talebeniz Husrev
[99]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Salâhaddîn İnebolu sebâtkâr talebeleri nâmına bu mektûbu buraya göndermiş. Biz de o fedâkâr kardeşlerimizin hâtırları için Lâhika’ya yazdık. Siz dahi ondan münâsib gördüğünüz parçayı kayıt edersiniz. Hem bana yazıyor ki tab‘ için onların verdikleri masrafı bize iâde etmeyiniz. Risâle-i Nûr’un başka bir işine sarf edilsin. Siz ona yazınız, mâdem başkalarınki iâde edildi, sizinki de sizde kalsın. Siz muhâfaza ediniz.
SAYFA 285
Kardeşlerim,
Siz müteessir olmayınız, hem merâk etmeyiniz. Yalnız duâ ile bana yardım ediniz. Çünkü birkaç gündür sol kolum çok ağrıyor, gece râhatsız ediyor. Kimseyi yanıma bırakmadığımdan, oda içindeki zarûrî işlerimi zahmetle yapabilirim. Zannederim, eskiden beri bende bulunan kulunç illetinin bir şu‘besidir ki, buranın mizâcıma çok dokunan maddî havası ve kışı, o insafsızların evhâmlı tazyîkātları ve ma‘nevî kışı, damarıma dokunuyor. Âdetâ bir yarım nüzûl isâbeti gibi ızdırâb çektim. Fakat Lillâhi’l-hamd sizin makbûl duâlarınız, o tehlikeyi de hafîf bir sûrete çevirdi. İnşâallâh o sûret de geçer, çok sevâblı fâidesi yerinde kalır.
Kardeşlerim, Salâhaddîn’in yazısına göre, o havâlîde dahi Asâ-yı Mûsâ Mecmûası çok fa‘âliyettedir, fütûhât yapıyor. Demek o tarafta o çok ehemmiyetli vazîfe-i nûriyeyi yapıyor. Yüz bin Elhamdülillâh ve yazanlara da yüz Mâşâallâh, Bârekallaâh
Duânıza muhtâç ve her vakit duânızdan istifâde eden kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 286
(100)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
Müstensihin Üstâdı hakkında edindiği kısa bir ma‘lûmât
İhtiyâr, bîçâre, eşsiz yaşamış, dostsuz bırakılmış, senelerdir inzivâya çekilmiş olduğu hâlde ikāmete me’mûr, dâimî tarassud altında bulundurulan yetmişlik bir fâtinü’l-asr, yirminci asrın hem Bedîüzzamân’ı, hem garîbüzzamânı, hem îmân kurtarıcısı Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri.
[Tercüme-i hâline kısaca bir nazar]
1Bitlis’in Hizan kazâsının İsparit nâhiyesinin Nûrs köyünde doğmuştur. Anası Nûriye Hanım, babası Mîrzâ Efendi’dir. Kürt âilesine mensûb olmakla beraber, kendisi aslâ Türklük-Kürtlük, Araplık-Acemlik tanımaz. Milliyeti ancak dîn bakımından kabûl eder. Dünyadaki bütün Müslümanlar ve muhtelif dinlerden İslâmiyet’e girenler kardeşidir. Bu fikriyle, dünyadaki ikilikleri azaltan ve İslâm Âlemi’nde bir vahdet kurulmasına güzel bir numûne.
2 Tahsîl ve terbiyesi ümmîdir. Çocukluğunda, hastalığını okuyan hocadan dönerken merdivenden yuvarlanıyor. Ağzından burnundan dehşetli sûrette akan kandan sonra, min tarafillâh fazîlet, ismet, fetânet, şefkat, zekâvet hâsseleri peydâ oluyor. Fikren mevcûdâttan ders alıyor. Ulûm-u dîniye ile fünûn-u asriyeyi
SAYFA 287
mezc, Hakāik-i dîniyeyi fünûn-u müsbete ile te’yîd etmiştir. Bu hârika hâliyle, asrının insanlarına fevka’l-beşer bir hoca, bir muallim oluyor.
3İstikbâlde şarkta cehâlet yüzünden vukū‘ bulacak zararları hissederek önlenmesi için mekteb medrese açtırmak gāyesiyle İstanbul’a gelen millî kıyafetli genç âlimin mücâdelesi maârifin bugün mekteblere verdiği ehemmiyet o vakit yapılsa idi, şarkta belki bir hâdise bile çıkmazdı.
4Ulemâyı ve müsbet ilimler profesörlerini da‘vet ile bütün suâllere tatmînkâr cevâb vermesi ile bir çok mesâilde âlim ve feylesofların şüphelerini izâle etmiş olduğundan, beyne’l-milel meşhûr Mısırlı âlim Abdülazîz, Fâtinü’l-asr nâmıyla yâd ve i‘lân etmiştir. Câmiü’l-Ezher’e mukābil, el-Medresetü’z-Zehrâ nâmında Van’da bir üniversite yapılmasına irâde alınmış ise de, Harb-i Umûmî zuhûr etti. Anadolu’nun sînesinde doğan, büyüyen ve acz-i mutlakla ve fakr-ı mutlakla ve şükr-ü mutlakla Hâlıkına sığınan; ve rızâen Lillâh îmân kurtarmak için ihlâs ve sebâtla çalışan bu zâttan asrın Müslümanları, bilhassa Anadolu halkı iftihâr eder.
5Vatanımıza, dinimize, nâmûsumuza taarruz eden Rus ordularına karşı Bitlis milis kuvvetleri kumandanı olarak çok fâik kuvvetlerle hücûm eden Rus ordusuna günlerce ve kahramanca müdâfaa ile, şehirdeki bütün mühimmât ve erzâk
SAYFA 288
ve halkın ve askerin geri taşınmasını te’mîn etmiş. Yaralandığı hâlde geri çekilmeyi şahsen zül saydığından, gāzîlik makamıyla da karârgâhında son mermisine kadar şerefle döğüşmüş, nihâyet bilmecbûriye Ruslara esîr düşmüştür. Dininin ve vatan ve milletinin selâmeti için canını fedâdan çekinmeyen bu kahraman kumandana üç Rus mermisinden biri isâbetle kalbinin üzerindeki ma‘den tabakayı deliyor, iç çamaşırda kalıyor. İkincisi, sol tarafta hançerin sapını delerek durur. Üçüncüsü, omuzunda hafîf bir yara açar. Nihâyet Bitlis’in hîn-i sukūtunda ayağı kırılmış ve omuzu mecrûh bir hâlde Ruslara esîr düşüyor
6Sibirya’da üserâ kamplarında iki sene üç ay kardeşlerinin ma‘neviyâtlarını takviye etmiş. Ve Varşova yoluyla İstanbul’a gelmiştir. O sırada İngiltere Anglikan kiliseleri baş piskoposunun ve Japon baş kumandanının pâdişâh-ı hükûmetinden sorduğu suâllere cevâb veren; ve Lemeât, Katre, Zerre, Habbe, Kızıl Îcâz ve İşarât-ı Αcâz nâmında yazdığı Arabî eserleri okuyanlara mevcûdâtın tılsımını keşf ile bir hakîkat yolu açılması; o vakit makarr-ı ulemâ olan İstanbul ile Hicâz, Yemen, Mısır, Sûriye, Irâk, Îrân ve Afgān ve Hindistân ulemâsının teması bulunduğundan bu eserleri kendi eserlerine me’haz tutmaları ve Daru’l-Hikmetü’l-İslâmiye a‘zâlığında ilmiye ve diniye ile meşgūl olması.
SAYFA 289
7 İstanbul’da mutantan ve şa‘şaalı, muhteşem siyâsî ve ictimâî hayâta dalarken, ma‘nevî üstâdlarından ve muhâfızlarından Abdülkādir-i Geylânî kaddesallâhü sırrahü’nün Fütûhu’l-Gayb ismindeki eserini okurken Ey dinini dünyaya satan hâin cümlesiyle başlayan ağır hitâbı ve itâbı şahsına kabûl ederek, o anda câzib ve şerefli, siyâsî ve ictimâî hayatı terk ile, eski Saîdlikten yeni Saîdliğe geçmiş. Bir müddet Yûşa‘ Tepesi ve Eyüp mezarlıklarını kendine ev ve taşlarını arkadaş yaptığı hâlde, sık sık eski dostları ziyâret ederek dünyaya da‘vet ile râhatsız ettiklerinden uzaklara, ıssız dağlara, Ağrı mâverâsına çekilmiştir.
8İstiklâl Harbi’nin en tehlikeli anlarında Türk milletini ve ordusunu ve kumandanlarını teşcî‘ için yazdığı Hutuvât-ı Sitte nâmındaki eseriyle, millet meclisinin ve başkumandanın fevkalâde takdîri ile Ankara’ya ısrârla da‘vet edilmesi, hem meb‘ûsluk, hem vâiz-i umûmîlik ile taltîf edilmesi, fakat siyâsetle ve ictimâiyâtla alâkasını kestiğinden tekrar Van Kalesi’ne inzivâya giriyor.
9Şark isyanında Şeyh Saîd, Bedîüzzamân’a şarktaki büyük nüfûzundan istifâde için mücâdeleye iştirâka da‘vet ettiği zaman cevâben: Yaptığınız mücâdele kardeşi kardeşe öldürtmektir. Ve netîcesizdir. Çünkü Türk Kürt birdir, kardeştir.
SAYFA 290
Türk milleti bin senedir İslâmiyet’e bayrakdârlık etmiş, dîni uğrunda binler şehîd vermiş ve binlerle velî yetiştirmiştir. Binâen aleyh, kahraman ve fedâkâr İslâm müdâfi‘lerinin torunlarına, Türk milletine kılıç çekilmez. Ve ben de çekmem diye hem redd cevâb ve hem mücâdelesinden vazgeçmesini söylemiştir. İsyan hitâmında, şarkta ileri gelen nüfûzlu şahısları yurdun muhtelif yerlerine nakilleri münâsebetiyle müşârun ileyh de Isparta’ya ikāmete me’mûr bırakılıyor.
10Sekiz sene sonra, Menemen hâdisesi münâsebetiyle meşhûr hoca ve şeyhlerde yapılan aramada, Isparta’da te’lîf edilmiş Risâle-i Nûr’un yüz yirmi eseri ve yüz yirmi talebesi Üstâdlarıyla birlikte Menemen hâdisesiyle alâkaları olmadığı hâlde Dâhiliye Vekîli Kaya Şükrü’nün sûikaste makrûn emriyle tevkîf edilerek Eskişehir Mahkemesi’nde altı ay mevkūf bırakarak, bir kısmı ve eserlerin tamamı berâet ettirilmiş, Üstâdım da Kastamonu’ya ikāmete me’mûr edilmişti.
11 Sekiz sene sonra, kırk sene evvel çekirdeği yazılan Beşinci Şuâ‘ın ele geçmesi; ve Âyetü’l-Kübrâ’nın tab‘ı münâsebetiyle her tarafta toplattırılan ve aranılan binlerle Risâle-i Nûr eczâlarının ve ifadeye celbedilen yüzlerle Risâle-i Nûr talebesinden, ancak yüz yirmi temiz nâsiyeli, sâf kalpli ve düşünceli, dîndâr Türklerin dokuz ay Denizli’de mevkūfiyeti ve yüz otuz beş parça Risâle-i Nûr eczâlarının Ankara’da teşekkül eden bir hey’et-i ilmiyenin tedkîkinde
SAYFA 291
Kur’ân’ın bir tefsîri olduğu ilmî raporla tevsîk ve tasdîk edilmesinden, eserlerle beraber yüz yirmi talebenin berâetiyle netîcelenir. Hazret-i Üstâd da Afyon’a ikāmete me’mûr ediliyor.
Yetmişlik bir ömrün on bir mühim hâdisesi, bu tehlikeli, madde, tabîiyyûn, enâniyet asrında bu ömür ve vücûdun yegâne vazîfesi, gāyesi, emeli ve arzusu, insanların îmânlarını kurtarmak olduğunu; hem Mutlakiyet, hem Meşrûtiyet, hem Cumhûriyet devrinde ayrı ayrı gāyet muhakkik, müdakkik ulemâ ve hukemâ ve fuzalânın ve gāyet kurnaz, şeytan ve evhâmlı câsûs ve feylesofların inceden inceye yirmi sene tahkîk ve tedkîk ve tahlîli netîcesinde dünyevî ve siyâsî hiç bir maksat olmadığı kat‘î anlaşılmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hadîs-i Şerîfin binlerle hakîkatlerini isbat eden Risâle-i Nûr’u, hiç bir dîndâr âlim veya dinsiz bir feylesof bir kelimesini dahi cerh ve nakzedememiştir. Ve tasdîke mecbûr olmuşlardır. Yirmi üç senede tamamlanan Risâle-i Nûr, Resâilü’n-Nûr, Risâletü’n-Nûr adlı yüz kırk parça eserler, Kur’ân-ı Azîm ve Hadîs-i Şerîfin evvelki asırlarda meşkûk ve şüpheli bıraktırılmış veya rumûzlu ve şümûllü ve mecâzî yazdırılmış tefsîrlerden alınmış değildir. Menba-ı Kur’ân’dan, hadîsten asrımızda teraşşuh etmiştir. Üstâdım der: Beyânâtımız Kur’ân-ı Hakîm’in feyzindendir.
SAYFA 292
Nefsi teslîme, kalbi kabûle ihzârdan ibârettir. Asıl söz ise Kur’ân’ındır. Zîrâ söz O’dur ve söz Onun’dur der. Ve kendine hâs bir usûl-ü tedrîs bularak, beş kıt‘a büyüklüğündeki Medresetü’z-Zehrâ’sında milyonlarla talebeye hocalık eder. Ulûm-u dîniye ile fünûn-u asriyeyi mezc ve hakāik-i dîniyeyi fünûn-u müsbete ile te’yîd ve teşdîd etmek sûretiyle talebenin fikir ve îmânının tenvîrine çalışır. İstediği anda hocasından, istediği dersi alabilir. Ve aldığı dersle amel ettiği takdîrde de îmânını muhâfaza edebilir.
Risâle-i Nûr’un hulâsası makamında olan bu Asâ-yı Mûsâ Risâlesi’ni dikkatli anlayarak okuyan veya dinleyen bilâ-istisnâ dînli-dînsiz, âlim-câhil herkes, İslâmiyet’in esası olan îmânın altı şartını tamâmen diliyle ikrâr ve kalbiyle tasdîk etmekle beraber, îmânı muhâfaza İslâm’ın binâsı olan namaz kılmayı, oruç tutmayı, hacca gitmeyi, zekât vermeyi, kelime-i şehâdet getirmeyi kendine vazîfe-i asliye bilecektir. Risâle-i Nûr’u okumaya, yazmaya ve neşretmeye çalışacak ferdler, cemi'yetler, milletler, devletler dünyevî ve uhrevî fenâlıklardan kurtulacak ve zulümden nûra çıkacak, saâdet ve selâmet te’mîn edecektir. Risâle-i Nûr’un hulâsası olan Asâ-yı Mûsâ Risâlesi, atomdan daha kuvvetli ve te’sîrli, nûrlu bir silâh ve hikmetli bir asâdır. Atom gibi beşeriyetin ve medeniyetin mahvına değil, saâdet ve selâmetine çalışıyor. هٰذَا مِنْ فَضْلِ ربّٖی
SAYFA 293
Asâ-yı Mûsâ’yı as okuyan insan diyecek ki: Bugüne kadar, kısa ömr-ü dünyevî için geceli gündüzlü çalıştık. Ölüm öldürülmüyor. Ba‘demâ da uzun olan ömr-ü uhrevîyemiz için elimizden geldiği kadar çalışacağız. Çünkü Allâh’ı tanıyan ve itâat eden zindanda olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır. Bedbahttır.
Asâ-yı Mûsâ’yı as okuyan cemi'yetler bilecek ki, eğer îmân-ı âhiret o büyük âile efrâdında hükmetmezse, güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, samîmiyet, fazîlet, hamiyet, fedâkârlık, rızâ-yı İlâhî, sevâb-ı uhrevî yerine; garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu‘, riyâ, rüşvet, aldatmak gibi hâller meydan alır. Zâhirî âsâyiş, insaniyet altında anarşilik ve vahşet ma‘nâları hükmeder. O hayât-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyârlar ağlamaya başlar.
Asâ-yı Mûsâ as okuyan milletler öğrenecekler ki, eğer îmân-ı âhiret o büyük milletlerde hükmetse, birden samîmî hürmet ve ciddî merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muâvenet ve hilesiz hizmet ve muâşeret ve riyâsız ihsân ve fazîlet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayâtta inkişâfa başlar. Çocuklara der: Cennet var, haylazlığı bırak Kur’ân dersiyle temkîn verir. Gençlere der: Cehennem var. Sarhoşluğu bırak Aklı başlarına getirir. Zâlime der: Şiddetli azâb var, tokat yiyeceksin
SAYFA 294
Adâlete başını eğdirir. İhtiyârlara der: Senin elinden çıkmış bütün saâdetlerinden çok yüksek ve dâimî bir uhrevî saâdet ve taze bâkî bir gençlik seni bekliyor. Onları kazanmaya çalış ağlamasını gülmeye çevirir. Bunlara kıyâsen, cüz'î küllî her bir tâifede hüsn-ü te’sîrini gösterir, ışıklandırır.
Milletlerden seçilen siyâsetçi ve ictimâiyâtçı dünya idârecileri hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeleri mukāyese edilince, tuttukları yolun gece ve gündüz gibi tamâmen zıd ve zararlı olduğunu, Risâle-i Nûr’daki şu düstûrlarla anlayacaklardır.
Hikmet-i felsefe ile hayât-ı ictimâiyede nokta-i istinâdı kuvvet kabûl eder. Hedefi menfaat bilir. Düstûr-u hayatı cidâl tanır. Cemâatlerin râbıtasını unsuriyet-i menfî milliyeti tutar. Semerâtı ise hevasât-ı nefsâniyeyi tatmîn ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyîddir. Hâlbuki kuvvetin şe’ni tecâvüzdür. Menfaatin şe’ni her arzuya kâfî gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır. Düstûr-u cidâlin şe’ni çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecâvüzdür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saâdeti selbolmuştur, daha düzelmiyor.
Ammâ Hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinâdı kuvvete bedel, hakkı kabûl eder. Gāyede menfaate bedel, fazîlet ve rızâ-yı İlâhî’yi kabûl eder. Hayâtta düstûr-u cidâl yerine, düstûr-u teâvünü esas tutar. Cemâatlerin râbıtalarında unsuriyet-i milliyet yerine,
SAYFA 295
râbıta-i dîni ve sınıfı ve vatanı kabul eder. Gāyâtı, hevâsât-ı nefsâniyenin tecâvüzâtına sed çekip rûhu maâliyâta teşvîk ve hissiyât-ı ulviyesini tatmîn eder. Ve insanı kemâlât-ı insâniyeye sevkedip insan eder. Hakkın şe’ni ittifâktır. Fazîletin şe’ni tesânüddür. Düstûr-u teâvünün şe’ni birbirinin imdâdına yetişmektir. Dinin şe’ni uhuvvettir, incizâbdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmak şe’ni, saâdet-i dâreyndir.
Beşeriyeti saâdete kavuşturacak nûrlu yol budur. Bu nûr karşısında artık ne top, ne tüfenk, ne zırhlı, ne tayyâre, ne gaz, ne atom, hepsi tehlikesiz kalıyor. Çünkü beşeriyetin mahvına değil, saâdetine çalıştıracaktır.
Hey bedbahtlar Beşeriyetin dünyevî ve uhrevî saâdet ve selâmeti için hizmetinde bin bir zahmetle, meşakkatle, mahrûmiyetle, hasta, bazen aç ve garîp olarak, bazen dağda, bazen kırda, bazen hapiste, bazen nezârette hiddetlenmeden, darılmadan şefkatle, ihlâsla, gayretle îmânınızı kurtarmak isteyen ve çalışan Üstâdımızdan ne istiyorsunuz? Devleti ve hükûmeti ve milleti aleyhine iğfâle cür’et eden kimlerdir?
Risâle-i Nûr talebelerinden çok günâhkâr Abdurrahmân Salâhaddîn
SAYFA 296
[101]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok Azîz, çok Sıddîk ve Sâdık Kardeşlerim ve Risâle-i Nûr cihetinde Emîn ve Hâlis Vârislerim,
Çok ma‘nîdâr ve kuvvetli bir tevâfuk ve şâkirdlerin sadâkatlerine delîl, bir zâhir kerâmet-i nûriyeyi beyân etmeme bir ihtâr aldım. Şöyle ki:
Ben vasiyetnâmemi yazdığım aynı zamanda, gizli münâfıklar benim i‘timâd ettiğim hizmetçilerimi zâbıta tarafından yanıma gelmekten men‘ettikleri aynı vakitte, fırsat bulup tanımadığım birisiyle sâbık dokuz def‘adan daha te’sîrli bir zehiri bana yutturdular.
Hem aynı zamandaTunuslu ve âlim kardeşlerimizden geçen sene buraya kadar beni görmek için gelip görüşmeden giden Hoca Haşmet, Yozgat’tan buraya yazıyor ki: Saîd vefât etmiş. Risâle-i Nûr’un yüz otuz risâlesi muhâfaza edilsin, tâ ki ileride tab‘edeceğiz.
Hem aynı zamanda Halîl İbrâhîm’in vefâtım hakkında bir hazîn mersiye hükmündeki parlak mektûbu şâkirdleri ağlattırdı. Hem bu zamanapek çok yakın Husrev’in kendi âdetine muhâlif, benim vefâtıma dâir bir iki mektûbunda iki üç gün ömür gibi
SAYFA 297
ta‘bîrlerle ecelime işaretleri, bir parça beni müteessir etti. Acaba ben gidiyor muyum? diye endişe ettim. Hem aynıbu hengâmlarda en ziyâde hayât-ı dünyeviyedeki vazîfemi düşünüp, Vefâtımdan sonra şâkirdler bu dehşetli zamanda benim bedelime de o vazîfeyi yapacaklar mı? diye çok merâk ederken; birden Denizli, Milâs, Isparta, İnebolu ümîdimin yüz derece fevkinde öyle sahâbetkârâne ve iltizâmperverâne o vazîfeye koşup, başkalarını da ve muallim ve âlimleri de koşturdular ki, beni hayretler içerisinde bıraktılar. Elhâsıl, bu beş cihetteki tevâfuk, zâhir bir kerâmet-i nûriyedir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی
Kardeşlerim, merâk etmeyiniz. Cevşen ve Evrâd-ı Bahâiye, bu def‘a dahi o dehşetli zehirin tehlikesine galebe etti. Tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine duâ edip, şüphesiz makbûl olan duâlarını isterim. Ve İnebolu’da ve civârında çok hanımların, hem küçük yavrularının Risâle-i Nûr’u yazmaya başlamalarını ve Kur’ân dersini çok ma‘sûmların almasını bütün rûh u cânımızla tebrîk ediyoruz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî