EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

339

(116)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Ma‘nevî Babamız, İlimde Hocamız, Îmân Yolunda Üstâdımız, çok Mübârek ve Sevgili Efendimiz Hazretleri,

Emirdağı’na teşrîf buyurup biz hakîr ve âciz âileyi gaflet uykusundan uyandıran ve sû’-i ahlâklardan ayırıp koruyan, dalâlet yolundan çevirip hakîkat yoluna koyan, çok temiz ve tâhir ma‘nevî Âl-i Resûl’den olduğunuza kat‘iyen şüphe olmayan zât-ı âlînize, bizler gibi insanlıkla alâkası olmayan, içi dışı günâhlarla dolu olan bizleri kendine akraba eden, yazan, kaydeden mübârek mümtâz vücûd-u şerîfinize nasıl hizmet edeceğiz, bu şükrü nasıl îfâ edeceğiz, bize hakîkati haber veren dürüst îmânı içimize dolduran, ebediyet yolunu gösteren zât-ı âlînize nasıl hizmet edelim bilmiyoruz. Zayıf aklımıza, âciz fikrimize göre nûrun kerâmetleri, nûrun bereketleri pek açık ve âşikârdır. İsâbet olan yangın dolayısıyla bütün dünyadan ve vefâkâr hâssü’l-hâs kardeşlerimizden gelen ta‘ziyeye, tebrîke, takdîre, çalışkanlığa hiç de lâyık olmayan bizler ve âciz, zayıf, miskîn bizler, nasıl cevâb verelim? O müdhiş nûr deryalarına nasıl kalem kaldıralım? Hemen ancak dilimize kalbimize gelen şudur:

340

Yâ Rabbî, İsm-i A‘zam ve Nûr-u Kur’ân ve Habîb-i Ekrem ve Müceddid-i Ekber olan Risâle-i Nûr yüzü hürmetine dünyada Nûrcular milyarlara çıksın. Ve bütün dünya Nûrcular ve nûr ile dolsun. Kalemleri mahşere kadar yazsın. Dilleri berzaha kadar okusun. Nûrculara sûikast eden münâfıkları ve zındıka şebekelerini Cenâb-ı Rabbü’l-Mennân Hazretleri kahretsin. Nûrcuları ta‘zîb için tecessüs etmek isteyenlerin gözlerini kör etsin. İlişmek isteyenlerin el ve ayakları kırılsın veyâhûd Cenâb-ı Hakk kalplerini nûr şuâı ile doldurup, nefislerini ıslâh edip îmân nasip etsin. Âmîn

Çalışkanlar nâmına Osmân

(Bu mektûbu lâhikaya yazınız. Ve merhûm Süleymân’ın akrabasını benim tarafımdan ta‘ziye ediniz.)

İslâmköylü Mustafa’nın mektûbudur.

(117)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Merhûm ve şehîd ve nûrun kahramanı olan Hâfız Alî rh Efendi’nin talebelerinden Mollâ Süleymân Efendi, bu âdem beş altı senedir kemâl-i sadâkatle, bî-fütûr Risâle-i Nûr’a

341

hizmet etti Ve hâlen etmekte idi. Huccetullâhi’l-Bâliğa’nın dokuz hüccetini bitirmiş ve Meyve Risâlesi’nin Sekizinci Mes’elesi’nin hitâmına yaklaşmış Ve Asâ-yı Mûsâ Risâlesi’ni tamamlamaya ahdetmiş olan bu altmış beş yaşında ihtiyâr Süleymân Efendi, ma‘nevî kılınç olan kalemini bırakarak emr-i Hakk olan eceline ecel, sen hoş geldin. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’den bana terhîs tezkeresini getirdin Elhamdülillâh. Ben Cenâb-ı Hakk’tan gelene râzıyım. Fakat Cenâb-ı Hakk kemâl-i îmân nasîb etsin. Hem îmânımı ins ve cin şeytânlarından ve beni kabir azâbından muhâfaza etsin. Ve suâl meleklerimi cânî ve kātillere gönderdiği dehşetli melâikeler gibi değil, padişahın bir ziyâfetgâhında iki arkadaşın musâlahakârâne birbirlerinin hâl ve ahvâllerini sorar gibi melâikelerini göndersin. Âmîn.

İslâmköylü Mustafa

[118]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Hadsiz şükür olsun ki, Isparta tâm bir Medresetü’z-Zehrâ ve bir Câmiü’l-Ezher olacağını ve olmaya başladığını, kahraman talebelerinin bu ağır şerâit altında

342

sarsılmadan fa‘âliyetleri isbat ediyor. Ve diyânetçe ve Kur’ân ve Risâle-i Nûr’a müştâkāne çalışmaları, hatta Alîköy'ünde, Alî'lerin gayretiyle çok çocukların talebeliğe girmeleri ve diğer bir köyün umûm gençleri gecede Kur’ân’a çalışmaları ve câmi‘ler cemâatle dolmaları, nûr şâkirdlerinin çektikleri bütün zahmetleri ve bütün sıkıntılarımı hiçe indiriyor. Rahmetlere, ferâhlara çeviriyor.

Sâniyen: Fevkalâde sadâkat ve alâka taşıyan Halîl İbrâhîm’in bu dördüncü şehnâmesi, benim nûra hâdimliğim noktasında haddimin pek fevkindeki ta‘rîfnâmesi gerçi çok güzeldir, fakat Risâle-i Nûr’dan ziyâde benim şahsıma baktığı cihetiyle, şimdilik size göndermedim. Ta‘dîlden sonra gönderilecek. Hem ona, hem onun rüfekālarına bilhassa selâm ederiz.

Sâlisen: Siz bana karşı sûikastleri hiç merâk etmeyiniz, belki bir cihette memnûn olunuz ki, Risâle-i Nûr ve şâkirdleri yerinde, benim cüz’î ve vazîfesi bitmiş olan şahsıma hücûm ediyorlar, ta‘zîb ederler. Bugünlerde buranın büyük me’mûrları, çekinmeyerek bazılara demiş: Saîd’in vücûdu ortadan kalkmalı. Hâşiyesi var

İşte gizli düşmanlarım, bunun bu gibi fikirlerinden istifâde ederek, mu‘temed hizmetçilerimi dağıtmakla fırsat bulup beni zehirlediler. Ve bu gibi me’mûrlardan kuvvet alıyorlar. Fakat hıfz ve inâyet-i İlâhiye, bu sûikasti de akîm bıraktı. İnşâallâh dâimâ inâyet himâyet edecek, bütün plânlarını akîm bırakacak.

343

Râbian: Talâk hakkındaki mes’ele ise, Şâfiîce bu anda fetvâ veremiyorum. Başka mezhepler ile meşgūl zâtlardan sorunuz, belki bir çâresi bulunur.

Hâmisen: Konyalı Sabrî’ye bazı mecmûalar gönderdim. Ve daha başkaları da göndereceğim yazmıştım. Mâşâallâh tâm ve lüzûmlu bir ihtiyâta binâen bu sırada cevâb vermedi, isâbet oldu. Onun bir sıkıntısı olmasa yeter. Benim bir antika kutuma mukābil, çok para vermek istemiş. Ben kabûl etmedim, gücenmesin. Hem muhâbere etmediğim için merâk ediyorum, onun parası iâde edilmiş mi? Hem ona, hem Konya’da nûrlara alâkadâr âlimlere çok selâm ederim. Umûm kardeşlerimize de binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

Mustafâ Usman’ın mektûbu münâsebetiyle yazdığım mektûbda bir sehiv var. Yirmi Sekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes’elesi’nde Azrâîl’den bahis var, zannıyla öyle yazdım. Hâlbuki üçüncü değil, başka mes’elededir. Siz tashîh ediniz. İkinci mes’ele olarak tashîh edilecektir.

344

Mahrem Bir Hâşiyedir. Bunu Şimdilik Neşretmeyiniz.

Bana karşı sûikast resmen tahakkuk ediyor. Buranın kaymakamı nâmında aleyhimdeki gizli dolabı, Niğdeli o ma‘lûm zâbıtla ve İzmirli bir çavuşla çeviriyor. En hassâs damarlarıma dokunduracak tarzlarda beni sıkıyorlar. Hatta resmen demiş: Belediyece bir adam ta‘yîn edeceğiz. Yalnız o gidecek, zarûrî hizmetini görecek. Başkası gitse onu hapse atacağız. On vecihle kanunsuz, dîvânece telefonla konuşmuş. Bunun hükmü ve tahakkümü altında benim için yaşamak pek çok ağırdır. Fakat işittim, on beş güne kadar başka bir vazîfeye gidecek. Kaç ay kalacak bilemiyorum. Eğer tekrar o buraya gelse, benim için dayanmak müşkildir. Siz yine Denizli Mahkemesi’ni ve Ankara Temyîz Mahkemesi’ni ve ehl-i vukūfu vâsıta yapıp, beni hastalık vesîlesiyle başka bir yere naklime çalışınız.

O bedbaht demiş, böyle bir adamı ecnebî arıyorlar ki, karıştırsın. Ben de dedim: Hey dîvâne, eğer Risâle-i Nûr olmasa idi, Îrân’dan evvel bu memleket Bolşevikliğe, belki anarşistliğe mecbûr edilecekti. Hem bu vatan bu milleti bundan sonra Risâle-i Nûr tehlikelerden muhâfazasına çalışacak.

345

[119]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Dâhiliye Vekîli ile bir hasbihâlden bir parçadır.

Hiç bir târihte ve zemîn yüzünde emsâli vukū‘ bulmayan bir zulme ve on vecihle kanunsuz bir gadre ve tazyîke hedef olmuşum. Şöyle ki:

Hem şiddetli sûikast eseri olarak zehirlenmeden hasta; hem gāyet zayıf, yetmiş bir yaşında ihtiyâr; hem kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem sako ve fanilâ ve pabucunu satmakla maîşetini te’mîn eden fakîrü’l-hâl; hem yirmi beş sene münzevî olmasından, binden ancak tâm sâdık bir adam ile görüşebilen bir merdüm-girîz, mütevahhiş; hem yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukūfu inceden inceye tedkîkten sonra bi’l-ittifâk berâetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaâtli olmasına karar verilmiş bir ma‘sûm; hem eski harb-i umûmî’de ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlâd-ı vatan; hem şimdi bu milleti, bu vatanı anarşilikten ve ecnebî ifsâdlarından kurtarmak için, meydandaki te’sîrli âsârıyla bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyetperver; ve mahkemede yetmiş şâhidle isbat edildiği gibi, yirmi beş senede bir tek gazeteyi okumayan, merâk etmeyen ve yedi sene harb-i umûmîye bakmayan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli esbâb ve delîller ile siyâsetten bütün bütün alâkasını kestiğini isbat eden ve dünyanıza karışmadığını

346

adliyeleriniz resmen i‘tirâf ettiği bir zararsız adam; hem âhiretine ve ihlâsına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh-ü âmmeden kaçan ve kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarından ve medihlerinden çekinen ve beğenmeyen bu bîçâre Saîd’e; başta Dâhiliye Vekîli olan sen, Afyon Vâlisi’ni ve Emirdağ zâbıtasını musallat edip, her gün bir ay haps-i münferid azâbını çektirmek ve tecrîd-i mutlak içinde tek başıyla bir haps-i münferidde durmaya mecbûr etmek, hangi maslahatınız iktizâ eder? Hangi kanun bu dehşetli gadre müsâade eder diye, hukūk-u umûmiyeyi muhâfaza eden adliyenin yüksek dâiresi vâsıtasıyla Dâhiliye Vekîli’ne beyân ediyorum.

Zulmen bütün hukūk-u medeniyeden ve insâniyeden ve yaşamak hakkından mahrûm edilen Saîdü’n-Nûrsî

[120]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelen: Bir iki gün evvel hasbihâlin bir parçası size gönderilmiş. , siz onu esas tutup, lüzûm olduğu zaman ya istidʻâ veya o Vekîli mahkemeye vermek veya başka makamâta o parça ile mürâcaat etmek ve kardeşlerimiz dahi

347

o esas üzerine kendilerini münâfıklara karşı müdâfaa etmek için size gönderilmiş. Demek, şimdiye kadar bana garazla işkenceli sıkıntıları verdiren, en başta o imiş. Her ne ise, siz meşveretle ne lâzımsa yaparsınız. Fakat ihtiyâtla, telâşsız, velveleye vermemek lâzım.

Sâniyen: Bu def‘a görüşmediğim buranın korkak müftüsü vâsıtasıyla, Hulûsî’nin Kars’tan ve size gönderiyorum bir mektûbunu birâderzâdem Nihâd’ın mektûbuyla aldım. Elhak, o kardeşimiz, dâimâ fevkalâde sadâkatini ve nûrlara kuvvetli alâkasını muhâfaza ediyor. Ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, bilmediğim hâlde, Nihâd’ın orada bulunması ihtimâliyle, Sabrî’ye âit fıkrada demiştim ki: Nihâd Kars’ta ise, Hulûsî ile görüşür meâlinde burada söylediğim ve sonra size yazdığım aynı zamanda, o ikisi şimdiye kadar sükût ettikleri hâlde, beraber bana mektûb yazıyorlar.

Sâlisen: Re’fet kardeşimizin kemâl-i sadâkat ve alâkasını ve Hulûsî gibi nûrların bir kumandanı olduğunu gösteren mektûbu, Hulûsî’nin mektûbunu aldığım zamanına tevâfuku, latîf ve sürûrlu oldu. O ikisi Lâhika’ya girsin. Ve Re’fet’in ma‘sûmlara Kur’ân okutması ve kendisi Lem‘alarla, yazmak ve okumakla meşgūl olması ve benim hastalığımın şifâsına o ma‘sûmlarla duâ etmeleri, bir merhem gibi hastalığıma ferah ve hiffet verdi.

348

Râbian: Yazıda merhûm Âsım’a benzeyen Ya‘kūb Cemâl’in hayâtta olduğunu ve hayâtta ise nûrlarla, o güzel kalemiyle hizmet ediyor mu bilemediğim için, çok def‘a hazînâne ve müteessifâne düşünüyordum. Hadsiz şükür olsun ki, hem hayâtta, hem nûrlara hizmette, hem sadâkatte olduğunu gösteren bir mektûbunu aldım, Elhamdülillâh dedim. Benim gözüm onun nûrlardan bir yazısını yine görmek ister. Umûm kardeşlerime birer birer selâm

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

(121)

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ تَعَالٰی وَبَرَكَاتُهُ

Muazzez Ve Muhterem Üstâdım,

Nâçîz vücûdum ebediyet yolunda sevk-i kaderle sürüklenerek, biraz da her tarafı beyaz kefene bürünmüş ve bu sûretle bir nevi‘ ölmüş bulunan Kars mıntıkasına getirildi. Nûrların en değersiz bir hâdimini, elbette Kars’a gönderen Hakîm-i Mutlak, onu şuûru taalluk etmeden en hayırlı işte istihdâm edecektir.

Azîz ve muhterem Üstâdım, kalbime şimdi gelen ve hayâtta beni çok zevkli tefekküre sevkeden اِنَّماَ الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ fermanını tefsîr eden dersinizdir. Risâle-i Nûr ehl-i îmânı bir nevi‘ livâ-yı Ahmedî asm altında topluyor. Tefrikadan kurtarıyor.

349

Kuvvetleştiriyor. O livâ-yı Ahmedî asm Barla’da açılmış ve kemâl-i hikmetle muhtelif yerlerde bulundurulmuştur. Bir kere nûrlar yolu ile kendilerini bu kudsî ma‘nevî sancak altına girmiş bilenlere ayrılık kalmıyor. Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, hep bir yerde imiş gibi, hep o mübârek ve mukaddes livâ-yı şerîfin gölgesini düşünüyorlar. Bir kalp gibi çarpıyor, bir göz gibi görüyor, bir dimağ gibi düşünüyorlar. Ayrılık ve ayrılmak, hiss-i rekābet aslâ düşünülmüyor. Bu mukaddes, fakat dünyevî hiç bir zararı olmayan varlığa karşı çok sûikastler yapıldı. Müellif-i muhteremine ve yakınlarına çok râhatsızlıklar verildi. Fakat netîcede اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ fermanının tecellîsi oldu.

Şu birkaç satırı birkaç gün izin ile yanıma gelmiş olan yeğeniniz birâderzâdemiz Nihâd ile beraber bulunduğumuz zaman yazıyorum. Yani yazdırılıyor. Demek bu tahrîr işinde de âciz ve nâçîz bir vâsıtayım. Kalbimi kim sun‘u ile işletiyorsa, kalemimi de hikmeti ile o tahrîk ediyor. Size çok benzeyen Nihâd’ın yüzüne bakmakla, azîz ve muhterem Üstâdımın ma‘nevî huzûrlarında geçirdiğim dakîkaları hâtırladım. Evet, bu dârın fânî olduğuna, ebedî ve sermedî diğer bir dârın mutlak açılacağına îmândan gelen kuvvetli tesellîdir ki, bu sûrî iftirâka tahammül ettiriyor. Bilirim her dakîkanızı ebedî âleme yarayacak ve mütehayyir insanları dalâletten hidâyete götürecek hayırlı umûra hasretmişsinizdir. Şu birkaç satırın mütâlaası

350

İnşâallâh huzûrunuza mâni‘ olmaz. Ve ebediyen size merbût, âciz talebenize mübârek duânızı celbe vesîle olur temennîsindeyim. Nihâd’la birlikte mübârek ellerinizi öper hayır duânızı istirhâm ederiz. Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak her muradınıza nâil etsin. Âmîn

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Âciz kardeşiniz Hulûsî

(122)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz ve Muhterem Ve Şefkatli Üstâdım Efendim Hazretleri,

Vasiyetnâmenizi okuduğum günden beri huzûr-u kalble vakit geçirmek müyesser olmadı. Yalnız teessürâtımı tahfîf edebilmek için bir çâre bulabildim. O da Kur’ân-ı Hakîm’e sarılmak ve çok büyük bir merâk ve iştiyâkla Kur’ân okumaya çalışan ma‘sûmlarla meşgūl olmaktır. Bunların arasında da Lemaât’ın yazılması ve mütâlaası bir tiryâk hükmüne geçmektedir. Şimdi en büyük emelim, hastalığın tamâmen zâil olduğuna dâir tebşîrât-ı üstâdânelerini almaktır. Hafiflediğine dâir bize müjde verdiniz. İnşâallâh tamâmen iâde-i âfiyet ettiğinize dâir yakında beşâret bekliyoruz.

Bazı kardeşlerin aynı teessürât tahtında bir çok mektûblar yazarak, her biri

351

Üstâdımızı tavsîf etmeye çabaladıklarını gördüm. Ve kendi kendime dedim: Benim Üstâdım, mâdem ki Şeyh-i Geylânî ks ve Hazret-i Alî radıyallâhü anh gibi zevât-ı muhtereme tarafından medh ü senâ edilmiş. Ve hakkında كُنْ قَادِرِیَّ الْوَقْتِ denilmiş. Ve Celcelûtiye’de sarâhaten kendisinden bahsedilerek Hazret-i Alî radıyallâhü anhın iltifâtına mazhar olmuş. Mübârek Üstâdımızın hakkında ne yazsak, onların yanında sönük kalır. Şimdiye kadar Risâle-i Nûr müellifinden başka hiç bir müellif ve müfessir ile bu kadar alâka olmamış. Ve hatta Kur’ân-ı Hakîm’in otuz üç âyeti ile de te’yîd edilmiş bir te’lîfât işitilmemiştir.

Binâen aleyh âciz ve kuvve-i kalemiyesi pek nâkıs olan bu talebeniz, diğer kardeşlere şu tavsiyede bulunmak isterim. Üstâdımızın mâhiyet-i hakîkiyesini hakkıyla kavrayabilmek için Risâle-i Nûr eczâlarının kâffesini anlamak şartıyla ve gāyet müdakkikāne mütâlaa etmek ve bilhassa Otuzuncu Lemʻa’yı tekrar tekrar okumak ve hazmetmekle Üstâdımızın ma‘nevî rütbesini herkes anlar. Ve tavsîf edemeyeceğine kanâat getirerek lâl ve ebkem kalır. Ve kalemi de bu husûsta hiç birşey yazmayarak durur.

Hakkınızda yapılan sûikasta gelince, bu mes’ele hakkında da fikrim şudur: Bu mel’aneti bir Türk yapmaz. Olsa olsa milliyetsiz bir dönme, bir zındık ve milliyetsiz bir dinsiz tarafından deruhte edilmiş bir vazîfe olabilir. Bu alçak hakkında yazacak

352

söz bulamıyorum. Yalnız kendimi şöyle teselli ve teskîn edebiliyorum. Mâdem ki bu vicdânsız ve denâetkârâne hareket, Türk olmayan bir zındık komitesinin işidir. Ve mâdem onların bu dîn-i mübîn ile alâkaları yoktur. Ve mâdem küfr-ü mutlaktadırlar. Biz de onlar hakkında sarâhat-i Kur’âniyeye istinâden şu âyet-i celîle ile intikāmımızı alabiliriz. Estaîzübillah اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْلَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعٖینَ مَرَّةً فَلَنْ یَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ ve kezâ فَالْیَوْمَ الَّذٖینَ اٰمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ یَضْحَكُونَ âyet-i kerîmesiyle de gülmek sırasının âhirette mü’minlere geleceği tebşîr buyurulmaktadır. Ve onların ecelleri, ölümleri bir i‘dâm-ı ebedî olmaktır.

İşte muhterem ve sevgili Üstâdım, eğer mü’minleri teselli eden böyle yüzer âyet olmasa idi, ehl-i dalâletin bize karşı yapmış olduğu muâmelâta dayanılmazdı. Geçen mektûbunuzda buyurduğunuz gibi, mâdem hayat-ı bâkiyede beraberiz. Bu îmân kuvvetiyle bu misâfirhânede ne kadar meşakkate ma‘rûz kalsak حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ diyerek mütesellî olabiliriz. Biz dâimâ sevgili Üstâdımızdan sıhhat haberi bekliyoruz. Gözyaşlarımızı azaltacak yegâne çâre odur. Cenâb-ı Hakk ömrünüzü müzdâd buyursun duâsını tekrar ile, Kur’ân okuyan ma‘sûmlarla beraber mübârek ellerinizden ve ayaklarınızdan öper ve arz-ı ta'zîmât eylerim. Şefkatli Üstâdım efendim hazretleri.

Size çok müştâk ve duânıza muhtâç âciz talebeniz Re’fet

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç