EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

322

[Ahmed Nazîf’in Bir Fıkrasıdır]

(109)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Çok Azîz, çok Kıymetli, Müşfik, Üstâdım Efendim Hazretleri,

Nûr havzasının lemaât ve şuââtından himmet ve duâlarınızla dâimâ ve peyderpey feyz almaktayız. Ve emr-i Üstâdânelerini inkıtâ‘sız bizlere ulaştıran nûr fabrikası mübârek kahramânlarına şükrânlarımızla minnetdârlığımızı arzederiz. Başta Üstâdımız olarak Cenâb-ı Hakk cümlesinden ebediyen râzı olsun. Âmîn.

Sevgili Üstâdım, muhîtimizde Risâle-i Nûr’un intişâr ve inkişâfı gün geçtikçe artmaktadır. Bilhassa son günlerde tab‘ işinin geri kalması ile bu kudsî hizmetin talebelerin kalemlerine tahsîs buyurulması gibi çok yüksek ve çok mübârek ve hem çok feyizli hem çok sümbüller vermesi, hem maddî terakkiyât ve Medrese-i Nûriyedeki tahsîlini ikmâl gibi dünyevî ve uhrevî menfaâtli bu kudsî ve mübârek hizmetin îfâ ve ikmâli için kalemlere sarılarak hummâlı bir fa‘âliyetle şevk ve aşk ve sürûrlarla Asâ-yı Mûsâ as Mecmûası’nın yazılmasına ve birer nüsha Üstâdlarına hediye etmek şerefini kazanmak için, talebeleriniz yekdiğerleriyle

323

âdetâ rekābetli müsâbakalar derecesinde çalışılmakta olduğunu gördükçe, dünyalar kadar sevinç ve sürûrla müferrah ve mes‘ûd oluyoruz. Ve bu uğurda, yani Risâle-i Nûr’un terakkî ve teâlîsi ve inkişâf ve intişârı yolundaki herhangi bir husûsî ve umûmî ve yakînî rekābetlerden iftihârla zevk ve haz duymaktayım. Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle ihsânâtına hadsiz ve nihâyetsiz şükürler olsun ki, lâyık olmadığım hâlde günâhlarla mülevves bu âdî şahsımın böyle mübârek ve kudsî hizmet-i nûriye-i îmâniyeyi; ma‘nevî kazanç sevdâ ve aşkına ma‘tûf rekābetin şirket-i ma‘neviye sırrıyla muhîtimizde intişâr ve yerleşmesine bir vâsıta olunmaklığım gibi nihâyetsiz ve hudûdsuz ihsânât-ı İlâhiyeye mazhariyeti gibi, yolunda bulunduğumuz bu mübârek ve kudsî hizmetin nûrlu âleminde son nefesime kadar istihdâm olunmaklığımı niyâz ediyorum.

Hâşâ, hiç bir kardeşimi kıskanmak değil, belki takdîrler ve takdîsler ve tebrîklerle teşcî‘ ve teşvîk ediyorum. Cenâb-ı Hakk hayırlı muvaffakiyetler ve Üstâdımızın kudsî duâlarına mazhar eylesin. Âmîn.

Kıymetli Üstâdım, Bu havâlîde de bazı gizli desîseler, hileler, Nûrculardan halkı uzaklaştırmak siyâseti ta‘kîb edildiği maalesef devam etmekte ise de, talebeler arasında herhangi bir bâtıl te’sîre kapılarak za‘fa düşecek veya bu mübârek hizmetten çekilecek hiç bir arkadaş yoktur Ve olamaz.

324

Nûrun hakîkî lezzetini tatmış olan kardeşlerimiz, tâm ve sarsılmaz îmâna mâliktirler. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz ve nihâyetsiz hamd-ü senâlar olsun ki, siz sevgili Üstâdımız ve mübârek nûr fabrikası başımızda ve kudsî ve elmas kılınçlı Risâle-i Nûrumuz elimizde bulundukça, İnşâallâh hiç bir zındıka, mülhid ve ehl-i bid‘anın ve fırka-i dâllenin şuûrsuz, câmid, kör kuvvetlerinin şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da te’sîrsiz olacağı gibi, dâimâ mağlûb ve makhûrla, zelîlâne ric‘atları olacak değil îmânımıza, ihlâsımıza zarar veya zaaf, belki bir عُرْوَةُ الْوُثْقٰی ve bir حَبْلُ اللّٰهِ sırrıyla çok muhkem ve kopmaz bir zincirle o mübârek râbıtalarımızı takviye etmektedir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی

Ey Yüce Üstâdım ve büyük rehberim, tab‘ın adem-i muvaffakiyeti ile, teessürü ile zedelenen kalplerimizi tedâvi ve nûrla techîz ve tezyîn eden Asâ-yı Mûsâ as Mecmûası üzerinde el ve makine ile eski ve yeni hurûfâtla liyâkatsiz matbaacılara mukābil, liyâkatli talebelerin elleriyle yazılması emrinin ne kadar şefkatli ve menfaâtli ve merhametli bulunduğunu mecmûanın yazı hizmeti ilerledikçe artan şevk ve gayretlerimizden anlaşılmaktadır

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Günâhkâr ve çok kusûrlu ve dâimâ afv ile

duâlarınıza muhtâç Hizmetkârınız Ahmed Nazîf Çelebi

Bu kelimeyi Üstâdımız yazmış.

325

(Emirdağı Risâle-i Nûr talebeleri nâmına Mustafâ’nın fıkrasıdır)

(110)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Muhterem ve Mübârek Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Nûr deryasından almış olduğum bir zerre feyzî bildirmek için şu kusûrlu yazılarımı huzûr-u âlîlerine sunuyorum. Kusurlarıyla kabûlünü ricâ eder, mübârek el ve ayaklarınızdan hürmet ve hasretle öperim.

Hoş geldin bizlere sen zulmetleri yıkan nûr,

Safâ geldin bizleri candan seven yüce nûr.

Aşkınla ağlamıştık senelerden beri biz,

Nûrunla gülüyoruz işte bugün yine biz.

Bu zamanda bizler hep dalâlete dalmıştık,

Zulmetlerin içinde hemen de bunalmıştık.

Yetiştin imdâdımıza Hakk’a şükürler olsun,

Nûr bahrine dalanların kalpleri nûrla dolsun.

Mübârek Üstâdımızın ömrü çok uzun olsun,

Kurtardı biz âcizleri Hakk ondan râzı olsun.

326

Zulmetleri hep yıktın nûr saçtın ülkemize,

Bunu iyi biliriz Hakkın lütfudur bize.

Kaleminle yüce Nûr, zulmet kabrini kazdın,

Kaleminle yine sen kalplere îmân yazdın.

Hak kitabınla nûr, sen bütün dünyayı gezdin,

Kararan kalplere sen kaleminle nûr yazdın.

Kendin gelmezden evvel nûrun geldi bizlere,

Gösterdin nûrunu sen bizdeki bu gözlere.

Bizler bugün nûrunla yaşıyoruz dünyada,

Yine yarın nûrunla yaşayacağız ukbâda.

Sen bize Hakk’tan gelen, hakîkati söyleyen,

Kötülükleri yıkan, iyiliği bildiren.

Hakkın nûrlu kitabından çıkan büyük bir nûrsun,

Dinsizleri, fâsıkları yakan yüce bir nûrsun.

Vesveseli kalplere îmân veren bir nûrsun,

Seninle meşgūl olan kalpler hakîkati görsün.

Sana sû’-i niyetle uzanan el kırılsın,

Sana sû’-i niyetle söz atan dil bozulsun.

327

Bunu yazan ben değilim, yazdıran sensin ey nûr,

Verdin nûrunu bize, söyleyen sensin ey nûr,

Nûrunu görmeyen kör göz varsa senin yüce nûr,

Açsın gözünü de alsın nûrundan ey yüce nûr.

Mücrim olarak geldim kapına ben yüce nûr,

Şu kemter Mustafâ’nın hâlini bir sen de gör.

Senin kapına lâyık bir hademe değildir,

Fakat gelmiş kapına onu sen artık güldür.

Emirdağı Risâle-i Nûr talebeleri nâmına

Çok kusûrlu âciz Mustafâ

(Emirdağı Çalışkanlar nâmına Ceylan’ın fıkrasıdır)

(111)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Nûrsun gezmek isteriz nûr bölgesinde,

Derdlere dermândır Risâletü’n-Nûr.

328

Cehennemden muhâfaza nûr gölgesinde,

Ateşlerden emândır Risâletü’n-Nûr.

Altıncı Söz’ün aldı fiil-i sıfâtı,

Bizi çok ağlatacak nûrun vefâtı.

Risâletü’n-Nûr kaldırmıştır bütün şübehâtı,

Ey münkire tokat Risâletü’n-Nûr.

Güldür yüzünü, açılsın hava,

Sensin ey nûr, derdlere devâ.

Biz derdli kuluz, sun bize şifâ,

Ey derdlere dermân Risâletü’n-Nûr.

Âciz hakîr geldik senin kapına,

Can vermeye hazırız nûrun yoluna.

Sen imdâd eyle bu hakîr kuluna,

Ey bîçâreye meded Risâletü’n-Nûr.

Kur’ân senin üstâdın, sen Kur’ân’ın tefsîri,

Sensin azîz Üstâdım bu nûrun müfessiri.

Risâlende çözmüşsün binler mechûl esrârı,

Ey tılsımları halleden Risâletü’n-Nûr.

329

Şüpheler sokulamaz, hiç giremez vesvese,

Yüksek sesle ders veriyor hakîkati herkese.

Perdeyi kaldırsa da yüzünü bir gösterse,

Görünür bir nûr-u ekber Risâletü’n-Nûr.

Azîz, Sevgili, Mübârek Üstâdım Efendim,

Diğer hâs kardeşlerimin nûrun hakkında yazdığı yazılardan aldığım bir ilhâmla bu âciz tembel talebeniz bu kadar yazabildi. Kabûlünü ricâ eder, el ve ayaklarınızdan öperim efendim hazretleri.

Çalışkanlar nâmına çok kusûrlu talebeniz Ceylan

(112)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا تَكْتُبُونَ وَتَقْرَؤُونَ فٖی خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ

Çok Azîz, Tâm Sıddîk Kardeşlerim,

Bu def‘aki dört beş mektûblarınıza husûsî birer mektûbla cevâb vermeye şimdiki hâlim müsâade etmediği için kusura bakmayınız. Kısa bir mektûbla iktifâ ediyorum.

330

Evvelen: Husrev Kardeşim Sizi bu derece müteessir edeceğini bilse idim, zehirli hastalığımı ve vasiyetnâmemi yazmayacaktım. Mâdem inâyet-i İlâhiye ve himâyet-i Rabbâniye devam ediyor. Ve mâdem bu çok azâblı hayattan saâdetli ve bâkî bir hayâta geçmek ta‘ziye değil, belki tebrîke lâyıktır. Ve mâdem te’lîf vazîfesi neşir vazîfesine yerini bırakmış. Ve neşirde binler genç Saîd’ler, Husrev’ler, Abdurrahmânlar çalışıyorlar. Ve mâdem Risâle-i Nûr’un dâimî ve bâkî olan şahs-ı ma‘nevîsi bu bîçâre, âciz, fânî Saîd’den yüz derece ziyâde şâkirdlerine üstâdlık edebilir. Elbette sizin elîm ve hazîn teessürâtınız yerine, tesellîler ve bana sabrı tavsiye ve duâlar ile tahammüle yardım etmek ve beni ta‘zîb eden münâfıkları cehenneme ve gadab-ı İlâhiye havâle etmekle kalben istirâhat etmek gerektir.

Sâniyen: Kardeşim Re’fet, senin Kur’ân’a kuvvetli hizmetin ve nûrlara ehemmiyetli alâka ve irtibâtın, çoklara bir hüsn-ü misâl ve sebeb-i teşvîk olduğunu kat‘î biliyoruz. Husûsen bu def‘a Mu‘cizât-ı Ahmediye asm tashîhinde, yedi çocuğun bahsine, yedi yaşında iken Melîha’nın gelip merâkla dinlemesiyle, tâ o zaman bu çocuk Kur’ân’a ve Risâle-i Nûr’a tâm bir şâkird olacağını bildim. Ve Şükrü Efendi’nin vefât eden yedi sekiz yaşında Hayrunnisâ nâmındaki kızı dahi, Melîha gibi nazar-ı dikkati celbetmiş idi. Şimdi onun bedeline, hemşîresi vazîfesini görmeye başlamış. İnşâallâh öteki iki arkadaşları da onlar gibi hem Kur’ân’a, hem nûrlara

331

çalışacaklar. Ben onları ma‘sûm şâkirdler içinde duâlarıma dâhil ettim. Hem mektûbunuzda mâdem Konyalı Hâfız Mustafa ve İsmâîl Risâle-i Nûr’a müştâktırlar. Onları kabûl ediyoruz. Çünkü Isparta’dan başka her yerden ziyâde Konya âlimleri Risâle-i Nûr’a tâm sâhip olmaya başlamışlar.

Sâlisen: Safranbolu kardeşim Mustafâ Usman, senin mektûbunda benim haddimden yüz derece ziyâde hüsn-ü zannın ve bana karşı samîmî şefkatin ve nûrlara kuvvetli irtibâtın, beni çok mesrûr eyledi. Yalnız Hazret-i Azrâîl aleyhisselâm hakkındaki ta‘bîrin bana ağır geldi. Kalben dedim: Üstâdını hürmet cihetinde bu derece ifrât câiz değil. Birden Yirmi Sekizinci Mektûbun İkinci Mes’elesi hâtıra geldi ki, herkesin rûhunu Azrâîl aleyhisselâm bizzât kabzetmiyor. Belki onun taht-ı emrinde neferler gibi, onun numûneleri küçük melekler var. Bu meleklerden birisi Saîd’in ruhunu kabzetmek için gelse, Mustafâ Usman’ın taʻbîri ifrât-ı muhabbetten gelen bir hüsn-ü zanla câiz olabilir, bildim. Fakat medâr-ı i‘tirâz olmasın diye onu çizdim. Ve Hıfzı ve Abdî ve Osmân gibi oralardaki kardeşlerimiz, benim bedelime kendileri ölmek istemeleri, beni cidden ağlattırdı. Mâşâallâh, onlar gençtirler. Benim bedelime dünyada kalıp nûra çalışsınlar.

Mehmed Feyzî’nin vâlidesi Ayşe’nin vefâtını yazıyorsunuz. Cenâb-ı Hakk ona rahmet eylesin. Ve Feyzî’ye sabr-ı cemîl ihsân eylesin. Benim tarafımdan onu ta‘ziye ile

332

deyiniz ki: O merhûme Ayşe, nûrlar ile alâkadâr idi. Şâkirdler içinde sayılmış idi. Şimdi eski gibi, yine Husrev’in merhûme vâlidesi Ayşe’ye arkadaş olup duâlarımda ve ma‘nevî kazançlarımda ikisi beraber hissedâr oluyorlar. Hem Feyzî mâdem serbest kalmış. Fırsat bulunsa, zaman müsâade etse, ben onu yanıma celbedeceğim. Vâlidesine bedel, bana hizmet etsin. Çünkü o, Rüştü’den ve Süleymân’dan sonra benim mizâcımı ve husûsî işlerimin görmesini tâm biliyor. Altı yedi sene yapmış.

Râbian: Husrev’in mektûbuyla gelen Tavaslı Mehmet Çavuş’un ve a‘mâ Muhammed’in pusulaları, bana ehemmiyetli geldi. Eğer bu Mehmed Çavuş, Mollâ Mehmed nâmında biz hapiste iken tâm kardeşimiz olmuş ve nûrlara çalışmış ve şimdi de o hapiste Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’na çalışıyor adam ise, benim nazarımda çok ehemmiyeti var. Çünkü ben o hapsi ehemmiyetli bir Medrese-i Nûriye biliyorum. Nûrların yazmasına ve okumasına ne lâzımsa siz yardım ediniz. Benim tarafımdan hem ona hem o a‘mâ Muhammed’e, hem o hapisdeki umûm dostlara selâmımı yazınız. Ve o hapsi ve içindekileri ve Denizli’yi hiç unutmayacağımı bildiriniz.

Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime ve ma‘sûmlara ve ihtiyâr ümmîlere birer birer selâm ve duâ ederiz. Ve duâlarını isteriz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

333

Mustafâ Usman’ın pek ciddî ve samîmî sadâkatini ve fedâkârlığını gösteren ve haddimden çok fevkindeki mektûbu fedâkârlığının bir vesîkası olarak lâhikaya yazıldı. Ve size de gönderildi.

(113)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz ve Mübârek Üstâdım Ve Müşfik Efendim Hazretleri,

Sevgili Halîl İbrâhîm kardeşimizin mektûbuna dört mübârek sevgili ve ehemmiyetli kardeşlerimiz gibi, bu fakîr-i niyâz-mendiniz de iştirâk etmekle beraber, aylardan beri muhtelif vesîlelerle ihsâs edilen, fakat rûhumun tahammül edemeyeceği bu çok acıklı firâkı haber veren kelimeleri, kat‘î bir mecbûriyet tahtında te’vîle yeltendiğim hâlde, artık bugün te’vîline yer bulunamayan bu muvakkat, fakat çok acı ayrılığı ihbâr eden vasiyetnâme-i âliyelerini aldıkta, muhterem kardeşimiz ve büyük ağabeyimiz Abdülmecîd Efendi’ye hitâben olan emir ve işâret-i âliyeye mürââtle gözyaşlarımı zabt ve hapsetmeye çalışarak, bir şâirin sekerâttaki ma‘şûkasına dediği gibi bu dökülen giryelerim olsa da sem, sana fedâ olsam da ben ölsem gitsem diyerek ağlayan ve delik deşik olan kalbimin kaleme intikāl eden

334

şu âcizâne niyâzını merhamet ve şefkat ve lütufkârlığınıza ilticâ ederek huzûr-u fâzılânelerine arzeyler, hasret ve hürmetle mübârek yed ve kadem-i şerîflerinizden öperim.

Canımdan daha çok azîz ve daha çok kıymetli efendim Evet, anlıyoruz ki اَلْیَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖینَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَیْكُمْ نِعْمَتٖی sırrı zuhûr etti. 1341’de başlayan vazîfe-i nûriye 1364’de kemâle erdi. Artık rûh vâsıta-i mevt ile habîbini bulmak istiyor. Ayrılmak cana yetti. Aslından cüdâ ve Mahbûb-u Ezelî’den uzak düştüğünden, halktan uzlet ve ebeden hak ile halvet istiyor. Esâsen hiç bakmadığı zindân-ı dünyâdan ıtlâk, âlem-i nûrda ve gülzâr-ı cinânda seyrân istiyor. Bu sebeble de bizlerin düştüğü telâş ve ızdırâba karşı kulaklarımızda وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلِ اَفَائِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓی اَعْقَابِكُمْ nidâ-yı Sübhânîsi bir ma‘nâ-yı işâriyle tekrar ediliyor. Her birerlerimiz bu suâl ve fermân-ı Sübhâniye, Yâ Rab, sen şâhid ol, geri dönmediğimiz gibi her birerlerimiz bu yolda İnşâallâh fedâ-yı cân edeceğiz diye boyunlarımız bükük olarak cevâb veriyoruz. İşte bizler bugün o günü, o acıklı günü yaşıyor gibiyiz. Ve bizim hâlimiz de şimdi hemen aynen, Fahr-i Âlem Sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin hastalıkları hengâmında mescid-i saâdette namazı müteâkip cemâate tevcîh-i hitâb ederek, Cenâb-ı Hakk’ın bir kulunu

335

hayât-ı dünyeviye ile hayât-ı uhreviye arasında muhayyer bıraktığını, onun ise hayât-ı uhreviyeyi tercîh eylediğini beyân ile nefs-i Muhammedîsine asm işâret eylediğini anlayan ve ciğerleri pür-hûn olan Ashâb-ı bâ-safânın hâlî gibidir. İşte Cenâb-ı Hazret-i Sıddîk-ı Ekber ra gibi makām-ı sıddîkiyette bu zamanda birer numûnesi bulunan Husrev’lerin, Tâhirîlerin, Feyzîlerin, Alî'lerin ve nice binlerce Abdurrahmânların gözleri kanlı yaşlarla doluyor. Kalplerine akan gözyaşlarıyla da kalb-i hazînleri parçalanıyor. Ciğerleri delik deşik oluyor. Bu hâl-i pür-melâl karşısında, bu çok kusûrlu niyâz-mendiniz canı hükmünüzde emrinizde olan bîçâreniz de şöyle yalvarıyor:

Ey vücûdu Risâle-i Nûr cihetinde âhirzamana bir vesîle-i rahmet ve bir sebeb-i mağfiret olan ve وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ fermân-ı Sübhânîsinin bir ma‘nâ-yı işâriyle îmâna hizmet noktasında dâire-i şumûlünde bulunan sevgili efendim Vücûdunuz Risâle-i Nûr’la bu âleme ayn-ı rahmettir. Bazı ehl-i hakîkatten hikâyet ediyorlar. Âşıklar, canlarını istedikleri zaman verirlermiş. Ey derdlerin dermânı, bîçârelerin melce’ ve penâhı olan müşfik efendim Biz zavâllılara boynu bükük, kalbi kırık âcizlere merhamet buyurup, talep buyurulan o mübârek vücûd-u âlîyi vermeyip, bu hiç ender hiç olan ve gaflet-i tefrika içinde çırpınan ve halâika hiç fâidesi olmayan bu çok kusûrlu talebenizin canını

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç