EMİRDAĞ LÂHİKASI 1. CİLD

374

Risâle-i Nûr’un erkânından Halîl İbrâhîm’in Üstâdı hakkında bir mersiyesidir. Lâhika’ya geçirilsin.

(127)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ

Muhterem, Mübârek, Sevgili, Fazîletli Üstâd-ı Yektâmız Efendimiz Hazretlerine,

Evvelen: Arz-ı hâlim şudur ki: Birbiri içindeki muvakkat iftirâktan hâsıl olan ihtirâk, bizleri cidden dâğ-ı derûn eylemekte olduğundan, kendim gibi pürkusûr olan şu varakpâreciğimi nazar-ı afv ve merhamet ve müsâmaha ile bakılmasını istirhâm eylerim.

Ey Halîlü’r-Rahmân ve İbrâhîmü’z-zamân Sellemehullâhu’l-Mennân, ma‘den-i mâyeniz ve secâyâ-yı âliyeniz olan tefekkür hıllet tevâzu‘ şefkat sehâvet kemâl-i ubûdiyet, maʻrifet-i ulûhiyet ve mekârim-i ahlâk gibi bir çok hasâil-i hamîde-i âliyenizle Hazret-i İbrâhîm aleyhisselâmla müşâbehât-ı ma‘neviyeniz hissediliyor.

Ezcümle Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَیْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْنًا ط وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰهٖیمَ مُصَلًّی ط وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓی اِبْرٰهٖیمَ وَاِسْمٰعٖیلَ اَنْ طَهِّرَا بَیْتِیَ لِلطَّٓائِفٖینَ وَالْعَاكِفٖینَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖیمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْیوْمِ الْاٰخِرِ ط

375

Âyet-i beyânında işâret buyurulan beytin ma‘nâ-yı remzîsi, Risâlei'n-Nûr ile münâsebet-i ma‘neviyesi de hissediliyor. Zîrâ bir Kâ‘be-i ulyâ olan Risâle-i Nûr’a dehâlet edenler, dünyevî ve uhrevî her nevi‘ ateşlerin itfâsı ve hastalıklar şifâsı ve emn-i îmânla müşerref safâsı ve maddî ve ma‘nevî rızıklarında vüs‘at ve kuvâsı gibi daha bir çok hakāik ve gavâmızına erişemediğim ma‘nâları makām-ı İbrâhîm olan مُصَلًّی dan وَاَذِّنْ فِی النَّاسِ بِالْحَجِّ یَاْتُوكَ رِجَالًا وَعَلٰی كُلِّ ضَامِرٍ یَاْتٖینَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمٖیقٍ sayha-i nûrâniyesini aktâr-ı arza nidâ etmektedir.

İbrâhîm aleyhisselâmı Nemrûd bir defʻa ateşe attı. İmdâd-ı یَا نَارُ كُونٖی بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓی اِبْرٰهٖیمَ emr-i celîlini imtisâlen ateş gülzâr oldu. Siz muhterem Üstâd-ı yektâmız ise, dokuz defʻa zehir ateşine atıldı. Lillâhi’l-hamd hârika bir sûrette یَا نَارُ كُونٖی بَردًا وَسَلَامًا emr-i Sübhânî’si imdâda yetişti. İbrâhîm aleyhisselâmın gülzârı misüllü Risâle-i Nûr daha ziyâde güller açtı. Ve o Gülistânda nice nice bülbüller coştu. Mâdem ki ûlü’l-azm peygamberân-ı izâmla münâsebet ve müşâbehât-ı ma‘neviyeniz var. Ben size kurban olayım. Kurban olmaya nefsim de râzı oldu. Sen sağ ol.

Ey Bedîüzzamânü’l-Cemâl ve ey Yûsuf-u bâ-kemâl Bilmem ki, Yûsuf-u evvel misin yoksa sânî misin? İlk Yûsuf bir defʻa zindana girdi, sen ise müteaddid defʻalar zindânlarda ve hatta haps-i münferidlerde hayâtın geçiyor. Ebediyete kadar devam ediyor.

376

Onun için sana Bedîüzzamân denmeye şâyestesindir. Hem Yûsuf aleyhisselâmın saltanatı hem maddî idi, hem ma‘nevî. Buna mukābil sen nûrlar cihetiyle hem ma‘nevî bir sultânsın ve o sarây-ı minberinde ma‘nevî bir şahsın, bizler gedâyız, hiç sultânsız saray olur mu? Evet, evet, o sarây-ı envârın her köşesinin mir’ât-ı mücellâlarında eski evliyâlardan Şah-ı Sultân görünüyor ve sohbet ediliyor. Ve biraz daha im‘ân-ı nazarla bakılsa, tefânîü’l-mir’ât âyînesinde Muhammed aleyhissalâtü vesselâm görünüyor. O âyîne-i mirsâd, musaffâ-yı Muhsinînin cilve-i cemâli içinde şuûnât-ı külliye ve tecellî-i esmâ ve sıfât-ı muhîta ve tasarruf-u rubûbiyet ve o cilve-i ef‘âl hüsn-ü mir’ât içinde bürhânü’l-vahdet ve o hüsn-ü mir’ât kemâl içinde Vâcibü’l-Vücûdü’l-Bâkiyyü’l-Vedûd ve o maânî-i mukaddese-i envâr içinde tebârüz-ü ulûhiyet ve tecellî-i zât-ı ehadiyet şuhûd derecesinde manzûr-u âlem oluyor.

Fesübhânallâh, Bârekallâh Furkān-ı Mübîn’den intişâr eden Risâle-i Nûr’un feyzâ feyzâsıyla ve ondan sıçrayan bir lem‘a-i envârın şu‘lesinde uzaklıkla mahcûb ve atâletle meşhûr ve benim gibi bir odundan şuûrlu güller açtıran Risâle-i Nûr’a yüz binler Mâşâallâh, yüz binler Bârekallâh Acaba ona yakın olanlar ve o nûra boyananlar, muhakkikîn-i asfiyâlar derecesinden daha ileri değil midirler? Ey Hakkın nûr hokkası, senin derûnundaki nûr-u mürekkeb Furkān-ı Mübîn’den takattur ediyor. Ve ondan tereşşuh eden şelâle-i ziyâ bu asrın zulmetlerini dağıtıyor.

377

Dünyaya envâr-ı şûa ve âleme elvân-ı ziyâ ve âdeme îmân-ı şifâ ve insaniyete şu‘le-i hidâyet ve mü’minlere iz‘ân-ı feyzâ nûrlarını saçıyor. Ve onun mir’ât-i emninden teşe‘ubla tezâhür eden kitâb-ı kâinâtın halka-i zikrinde görülen ve işitilen bütün mevcûdâtta لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذٖی تَزَاحَمَتْ خَوَاتٖیمُ وَحْدَتِهٖ عَلٰی كُلِّ مَكْتُوبٍ مِنْ مَصْنُوعَاتِهٖ ma‘rifet-i girdigârını okutturuyor.

Duânıza çok muhtâç günâhkâr Kardeşiniz Halîl İbrâhîm

(128)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰی مَنْ یَشْتَغِلُ بِخِدْمَةِ رِسَالَةِ النُّورِ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ اٰمٖینَ

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Husûsî mektûblara ayrı ayrı cevâb vermeye hâlim ve vaktim müsâade etmediği için gücenmeyiniz. Bir tek mektûbu ancak yazabilirim.

Evvelen: Şehîd Merhûm Hâfız Alî’nin rh tâm bir vârisi Hasan Feyzî’nin Denizli’de nûrların fa‘âliyetinden ve şâkirdlerin çoğalmasından bahseden bu mektûbu,

378

onun parlak şehnâme mektûplarından daha ziyâde bir sebeb-i teşvîk ve bir cihette daha menfaâtli gördüm. Ona ve arkadaşlarına ve mektûbunda bahisleri bulunan o hâlis kardeşlerimize bin Bârekallâh deriz.

Sâniyen: Konyalı Sabrî sadâkat ve sebâtta ikinci bir Halîl İbrâhîm olmasını gösteriyor. Ben nûrlar hesabına Konya ulemâsıyla ziyâde alâkadârım. Sabrî tâm benim bedelime, o zâtları nûrlarla alâkadâr etmeye çalışıyor. Hem ona, hem berâberindeki şâkirdlere, hem başta Müfessir Hoca Vehbî olarak o âlimlere çok selâm ederiz. Ve gençlerin bahtiyârları olan Eşref’e ve Abdulmetîn’e Mâşâallâh deriz.

Sâlisen: Size Lâhika’ya geçirmek için gönderdiğim fıkraları siz ta‘dîl edebilirsiniz. Münâsib görmediğiniz veya cüz'î ve husûsî maddeleri çıkarırsınız, sonra yazarsınız. Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’ndan şimdilik birkaç tanesi hem eğer Nazîf göndermişse o gönderenleri emîn bir tarzda gönderseniz iyi olur.

Umûm kardeşlerimize selâm ve duâ ve istid‘â

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

379

(Hâfız Alî’nin tâm vârisi Hasan Feyzî’nin bu mektûbu, şehnâmeli mektûplarından geri kalmaz. Belki, Denizli’de şâkirdlerin fa‘âliyetlerinden tâm haber verdiği için, o şehnâmelerden bir cihette daha ziyâde menfaatlidir. Ve beni çok mesrûr eyledi. Lâhika’ya girsin.)

(129)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَٓائِقِ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ

Ey muhabbetiyle gönülleri dolduran, sözleri ve Risâle-i Nûr’uyla âlemleri nûrlandıran mübârek Üstâdımız Bu âciz kalemim yine sana bu yazıları yazmaya fırsat buldu. Yine gözlerim nûrun ile doldu. Yüksek ve mübârek şahsına, azîz ve kıymetli zâtına akraba edindiğin Çalışkan âilesinden buraya gelen mübârek kardeşimizin âyînesinde yine sizi gördük. Yine nûrunuzla müşerref olduk.

Sıhhat ve âfiyet haberinizi bize getiren bu sevimli kardeşimiz, Yûsuf’un gömleğini Ya‘kūb’a götüren ve Hazrete yepyeni bir çift göz veren beşîrden daha beşâretli, daha neşâtlı ve daha saâdetli geldi. Bize sükûn ve sürûr verdi. Bize safâlar ve şifâlar getirdi. Yûsuf’un nefesini Ya‘kūb’un hasretle yanan kalbine kattı.

Vaktiyle çok âşık kardeşlerin var diye taltîf buyurduğunuz buradaki

380

Kardeşlerimiz, hemen onu görünce etrafına toplandılar. Size gösterdikleri aşk ve alâkayı, aynen ona da gösterdiler. Yarı gecelere kadar onunla oturdular. Âşık diye bahşettiğiniz aşkın eri olduklarını gösterdiler. Evet, Üstâdım, bunlar hakîkaten âşıktırlar. Aralarında me’mûr, muallim, esnâf ve işçi olarak her sınıf halktan bulunan bu âşık ve sâdık kardeşlerimiz, Risâle-i Nûr’u hergün yazmakla ve okumakla ve okutmakla bu aşk ve muhabbeti hem artırıyor ve hem isbat ediyorlar. Eski yazıyı yazamayan bazı gençler de yeni harflerle ve bazıları da bunu makinelerle yazıp çalışıyorlar. Çalışan bu kardeşlerin sayısı ve mikdârı her gün artıyor.

Bu âciz talebeniz de, şimdi her işi terk ederek sâde bu işle meşgūl bulunmaktadır. Öğleye kadar her gün yazmakla vaktimi geçiriyorum. Öğleden sonra da birer birer kardeşlerimizin yanlarına uğrayıp elimden geldiği kadar onlara yazı husûsunda ta‘rîfler ve îzâhlar yaparak himmetinizle yardım ediyorum. Lâzım olan eserleri, sözleri, defterleri bulup vererek ve değiştirerek hizmet ediyorum. Geçenlerde matbû‘ Yedinci Şuâ‘lardan Husrev kardeşimizden getirtmiş ve olmayanlara vermiştim. Bu sefer oradan on beş daha istedim. Bunları da merâklılarına ve yazabilecek olanlara vereceğim. Bu kerâmetli Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni her arkadaş ayrı ayrı birer tane yazıyor. Bitirenleri de şimdi Meyve Risâlesi’ni

381

yazmaya başladılar. Meyveyi bulamayan yazıcılar da, boş durmamak için İktisâd, Şükür, Hastalar ve İhtiyârlar Risâlelerini ve başka risâleleri yazıyorlar.

Yakın zamanda bu hizmete giren bildiğiniz Ahmedlerden başka bir Ahmed kardeşimiz, kısa bir zamanda hem Âyetü'l-Kübrâ, hem Meyve, hem Şükür ve hem de İktisâd Risâlelerini gāyet güzel olan kendi el yazısıyla yazmış ve bitirmiştir. Rüyasında dahi sizi görüp konuşan ve huzûrunuzda kara sakallı bir velî zâtın لَا یُكَلِّفُ اللّٰهُ demesiyle ve sizin ağlamanızla ağlayan ve yemekler yiyen ve iltifâtınıza mazhar olan bu Ahmed’e söyledim. Büyük dört tane defter alacak. Birine Sözleri, birine Lem‘alar’ı, birine Şuâ‘ları ve birine de kâmilen mektûbları yazacak. Ve kendisi de söz verdi ki, Risâle-i Nûr’un her nüshasını ve tamamını yazacak. Çünkü yazısı hem güzel ve hem kalemi serî’dir. Bir başka kardeşimiz de 6065 yaşlarında olduğu hâlde, yine güzel yazılarıyla Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni iki defʻa yazmış ve bitirmiş. Ve şimdi de yine üçüncü defʻa olarak aynı risâleyi yazmaya başlamıştır. Gündüz akşama kadar nafakasını tedârik etmek için yarı resmî bir dâirede oturup yazı yazan bu zavâllı ihtiyâr Hacı Efendi kardeşimiz, gece yarısına kadar da kör kandîli ve kuru hasırı üzerinde hiç durmadan 1015 sahîfe Risâle-i Nûr’u yazıyor. Hem âşık, hem sâdık, hem fakîr hâline sâbir ve hem de siz Üstâdımıza duâcı ve duâlarınızı umar ve bekler ve

382

hem haftada bir Yedinci Şuâ‘ meydana getirir. Ve hem yazdıklarını terk ve teberru‘ eder. Ve herkesin yazmasına çalışır bu Hacı Dede’nin sâir yerlere de İnşâallâh bir numûne ve bir örnek olması beklenir.

Yedinci Şuâ‘lardan birisini de müftüye verdim. O da yazmaya başladı. Birisini bir değirmenciye verdim, o da yazıyor. Hem de münâvebe usûlüyle, nüshalar yetmediğinden gece değirmenci, gündüz bir mütekāid yazıyor. Hamd olsun Üstâdım, öyleleri var ki, karısı kitabdan okuyup söylüyor, kocası yazıyor. Bir çatı altında hem karı, hem koca ve hem de kayın birader münâvebe ile yazıyorlar. Hem kime vermiş ve söylemiş isem kabûl ediyor. Yalnız bir adam yazarım diye söz verdiği ve kitabı aldığı hâlde, ihmâl etmiş ve yazmamıştı. Kitabı da iâde etmemişti. Sermayesi olan yüz yirmi lira kıymetinde bulunan kıymetli ve yüzünden ekmek yediği medâr-ı kazancını, birisi gelip alarak kaçmış ve bulunamamıştır. Arkasından kendisi de bir çok masraflar ederek günlerce arayıp yorulduktan ve ümîdini kestikten sonra hâib ü hâsir geri dönmüş ve şaşkın bir hâle düşmüştür. Bu sûretle onun sille ve tokat yediğine şâhid oldum. Gerçi o anlamadı, ammâ bize ibret oldu. Bir kardeşimiz de bir Yedinci Şuâ‘ı İstanbul’a götürerek eski harflerle kendi nâm ve hesabına birkaç yüz tane bastırmak ve meccânen dağıtarak bu sûretle hizmet etmek tasavvurunda bulunuyor.

383

Burası hakkında bir Medresetü’z-Zehrâ olacak, büyük bir İslâmköy’ü, ikinci bir Isparta olacak diye yaptığınız duâların te’sîri görülmeye ve bârgâh-ı ehadiyette makbûle geçtiği artık sezilmeye başladı ki, hiç okuyup yazmasını bilmeyen ve elifi bile bilmeyen olabildiği kadar ümmî genç bir kadın, kocası yazarken yorulup kalemi elinden bırakıp nefes almaya başlayınca, derhâl kalemi alarak ve kitaba dalarak orada gördüklerini aynen ve harfiyen yazıp kopya etmesi, hatta sahîfeler doldurması bunun yani mübârek duânızın kabulünün bir delîli ve şâhididir. Kadın ve erkek Risâle-i Nûr’u yazan ve okuyan bütün kardeşlerimiz, Ahmedler ve Hüseyinler, Muharrem ve Muhammedler ve Müftü ve Reîs-i Âdil ve bütün âile halkımız ve câriyeniz refîka-i âcizî ve Fikret, ayrı ayrı selâm edip selâmetinize duâ ederler. Ve hürmet ve ta‘zîmlerini arzederler ve mübârek ellerinizi öperler. Ve duânızı ricâ ederler.

Ayrılmaz ve sarsılmaz ve himmetinizle ve Avn-ı İlâhî ile bu yolda yürümekten yılmaz ve yorulmaz olan bu âciz ve ednâ talebeniz de, selâm, sevgi ve saygılarını sunar, ellerinizi öper, selâmetinize âcizâne duâ eder ve duânızı bekler Üstâdımız efendimiz.

Bîçâre ve âciz talebeniz Hasan Feyzî

Eski talebelerinizden Ya‘kūb buradadır. O da risâleleri yazmaya başladı. Selâmını ve hürmetlerini takdîm ediyorum. Âtıf da buraya gelip gidiyor efendim.

384

(Bu Çalışkanlardan Hasan, iki senedir kemâl-i sadâkatle bana ve Risâle-i Nûr’a hizmet etmiş. Hasan Feyzî’nin bu defʻaki mektûbunda başında ondan bahsediyor. Öyle ise bu da Lâhika’ya girsin.)

(130)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ

Bizim gibi milyonlarca ehl-i dalâleti hak yoluna koyan, Hamiyetli, Merhametli, Şefkatli Üstâdımız Efendimiz Hazretleri,

Bu defʻa ticâretle İzmir’e ve dönüşte Aydın ve hâs kardeşlerimizin memleketi olan Sultân Hisâr ve Denizli’ye uğradım. Nûrdan hisâr ve nûrdan Denizli olan o havâlîlerde nûrcular ve nûrânîler ve nûr ummânı olan çok muhterem ve pek sâdık gāyet çalışkan olan kardeşlerimizin bazılarıyla yüz yüze görüşmek lehülhamd nasip oldu. Şu âdî, câhil, âciz, hakîr, günâhkâr bana gösterdikleri iltifât beni utandırdı. Böyle yaşamaktan ölmeye râzı oldum. Fakat اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی Cenâb-ı Rabbü’l-âlemîn’e sadhezâr şükürler olsun ki, dersinizi dinlemek ve elinizi öpmek nasip oldu. İçimden gelen ve beni her an sefâlete sürüklemek isteyen nefsime sen öl, benim daha tekrar tekrar öpeceğim el var. Hizmet edeceğim Nûr dâhîsi var diye kendimi teselli edebildim.

385

Sâye-i âlînizde talebeleriniz kalemlerinden hânedânımız ve isimlerimizi duyunca, görünce, lâyık olmadığımız bu şerefi şu âciz şahsımıza münâsib görmediğimiz gibi, cevab da yazmaya cesâret edemiyoruz. Mâdem nûr dâhîsisiniz, bizleri akrabalığa kabûl eden babamızsınız, mektûblarında bizleri hâtırla satırlara yazanlara yerimize siz muhterem Üstâdımız cevâbda bulunmanızı ricâ eder, el ve ayaklarınızı öperek zât-ı nûrânîniz için hangi virdleri okursak şifâ ve makbûl olacağını bildirmenizi istirhâm ederiz efendimiz hazretleri.

Pür-kusûr, çok günâhkâr, Çalışkanlardan Hasan Köleniz

(Sabrî kardeşimizin bu samîmî mektûbundaki garîp ve zarîf duâsına nûrun hâs şâkirdlerini şefâatçi yapması güzeldir. Lâhika’ya girsin.)

(131)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddîk Mürşidim Efendim Hazretleri,

Benim gibi âciz ve günâhkâr kemter bir mahlûka göndermiş olduğunuz kıymetli mektûbunuzu aldım. Derecesiz memnûn oldum. Cenâb-ı Allâh, nasıl ki bu dünyada bu mel‘anet

386

akıntısının şerrinden bizleri kurtarmak için siz gibi büyük bir Üstâdımızın himâyesine vermişse, âhirette de yine cümle Risâle-i Nûr talebelerini Risâle-i Nûr hürmetine, bizi Peygamber Efendimizin Livâü’l-Hamd sancağı altında ve sizin himâyeniz altında bir araya cem‘eylesin. Âmîn Âmîn. بِحُرْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهٖ وَاَنْوَارِهٖ وَبِحُرْمَةِ سَیِّدِ الْمُرْسَلٖینَ

وَبِحُرْمَةِ bin dört yüz seneden beri dünyayı ışıklandıran Nûr-u Kur’ânı ortadan kaldırmak maksadıyla bu azîz vatanın yavrularını küfr-ü mutlaka çevirmek isteyen karanlığa karşı bizleri kurtarıp nûr yoluna çeviren Risâle-i Nûr’un ilk teşkîlâtı; وَبِحُرْمَةِ Allâh rızâsı için dünyada bir kardeşlik-i uhreviyeyi te’mîn maksadıyla başka bir dünyevî gāyesi olmayarak فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ altı ay Eskişehir Hapishânesi’nde yatanların; وَبِحُرْمَةِ Denizli Hapishânesi’nde Risâle-i Nûr kahramanı ve Denizli Hapishânesi’nin ve kabristânının şehîdi, dünyada Risâle-i Nûr uğruna canını fedâ ederek ve âhirette de Risâle-i Nûr talebelerinin derecelerini müjdelemek için ve onlara şefâat etmek için Risâle-i Nûr uğruna canını fedâ eden Hâfız Alî’nin rh وَبِحُرْمَةِ Denizli Hapishânesi’nde ve Denizli vilâyetinde Medrese-i Nûriyeyi vücûda getiren ve bîgünâh; ve hiç bir cürme mâlik olmadığı hâlde sırf Allâh rızâsı için dokuz ay yatanların; ve Hasan Feyzî gibi Risâle-i Nûr’un sırlarına vâkıf olan kardeşimizi kazananların; وَبِحُرْمَةِ Âyetü’l-Kübrâ’yı Asâ-yı Mûsâ

387

nâmını veren, nasıl ki Asâ-yı Mûsâ, evvelki Firavun’un bütün tılsımlarını ve sihirlerini zîr u zeber etmişse, şimdiki Firavun’un da bütün dinsizliğini, mürtedliğini öylece zîr u zeber etmeye sebebiyet vermek için Asâ-yı Mûsâ’nın Mecmûası’nın tab‘ olmasında fevkalâde başarı gösteren talebelerin ve basılmasına sebep olan Tâhirî kardeşimizin; وَبِحُرْمَةِ Üstâdımızın âşığı olan dâimâ âlimâne Risâle-i Nûr talebelerini cûş u hurûşa getiren ve dâimâ Lâhika’ya geçen Halîl İbrâhîm kardeşimizin; وَبِحُرْمَةِ Risâle-i Nûr teşkîlât-ı esâsiyesinden bu güne kadar büyük Üstâdımızın Risâle-i Nûr’un deryasından fışkıran feyzini alıp bütün talebelere günü gününe yetiştiren ve bu yüzden bütün talebelerin daha ziyâde nûra çalışmasına sebebiyet veren ve canını ve malını ve gençliğini bu yolda fedâ eden azîz ve sıddîk kardeşimiz Husrev’in; وَبِحُرْمَةِ Risâle-i Nûr başlangıcından bugüne kadar fevkalâde Üstâdımızın hizmetinde bulunan ve Risâle-i Nûr uğrunda iki sefer hapse giren ve Lâhika-i Nûriye’de ismi yazılan azîz sıddîk kardeşimizden Re’fet ve Rüşdü’nün; وَبِحُرْمَةِ aslı Sinoplu olup tedâvi için İstanbul’a gelip, İstanbul doktorlarının tavsiyesiyle Aydın’a gelen ve Aydın’da bir tüccâr dükkânına girmesiyle masanın üstünde duran bir Risâle-i Nûr’u okur okumaz derhâl ma‘nevî kuvvetli bir şifâ görmesiyle, benim için çâre-i necât Risâle-i Nûr’a hizmettir diyerek derhâl Isparta’ya giderek ve bu risâlelerin sâhibi olan Üstâdımızı

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç