
SAYFA 394
(135)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Mübârek Üstâdım Efendim,
Bendeniz âciz, burada Risâle-i Nûr’un Çalışkanları ağabeylerimin meziyetleriyle iftihâr etmekteyim. Cenâb-ı Hakk sizin ve Risâle-i Nûr’un hürmetine bu husûsta maksadıma muvaffak eyler İnşâallâh. Benim nûra karşı hadsiz ebedî hürmetimi îzâh etmeye liyâkatim olmadığı için, çok hatâlarım uzun yazmaktan vazgeçirdi. Çalışkanların nûrun hürmetine asker olmaklığımla beraber, kısmen âcizâne Risâle-i Nûr vazîfemi elimden geldiği kadar îfâ etmeye çalışan çok kusûrlu bîçâre âciz talebeniz binler selâm ve binler hürmetlerimi sunar, mübârek el ve ayaklarınızdan öperim efendim hazretleri
Günâhkâr âciz talebeniz Mehmed Eşref
(136)
Lâhika’ya girsin
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Medâr-ı hayrettir ki, ben bugün niyet ettim ki, Zekâî’yi soracağım ne hâldedir diye, Husrev’e yazacaktım. Birden onun bu fıkrası elime verildi. Niyetim cevâbını aldı.
SAYFA 395
Azîz Üstâdıma;
1
Sabî iken âşikârdı hak yolunun râhîsi
Olacakmış en sonunda nûr-u âsârın dâhîsi
Öpmüş alnından rüyada hak dininin bânîsi
Bu sırdan hasımdı ona zındıkların âdîsi.
2
Tâ ezelden ufuklara, semâlara, a‘lâya
Âşık idin sürüklendin menfâlara, hücrâya
Hikmet-i Hakk zindanlara Hakk emrini îfâya
Girmiş idin sandı hasmın mahkûm olur i‘dâma.
3
Her çileye şükredip, hem cefâlara katlanan
Her hasmına acıyarak yol gösterip ağlayan
Ehl-i îmân yarasına tiryâkları bağlayan
Sendin Üstâd hem hayatı fânîlere satmayan.
4
Emr-i Hakk’ı lâyıkıyla bilâ-pervâ yazdın sen
Hak yolunda kaleminle mezârını kazdın sen
Gam-ı cihânî içinde iken bize nûrlar saçtın sen
Binler îmân ehlinin de duâsını aldın sen.
SAYFA 396
5
Fânî dedin, geçer dedin, mihnetleri zevk ettin
Zâlim zındık hepsi sana zulmetti de şükrettin
Alçak eller on tecrübe zehirledi hazmettin
Cevşen-i behâ iksîriyle te’sîrini def‘ettin.
6
Lâkin şimdi şu son günler, şu acılı zamanda
İftihârla vazîfe son, işin bitti ma‘nâda
Bir vasiyetnâmenizle karşılaştık bir anda
Hazân oldu bir cihân alevlendi bu canda.
7
Şâkirdlerin rûhu hasta bu acılı haberden
Yaş yerine kan akıtıyor gözlerinden kederden
Zekâî’nin derdli başı bu cihân-ı elemden
Sana bedel kurban gitsin söz al Üstâd ecelden.
8
Her risâlen bir üstâddır, Üstâd olur nûr-u sözler
Gavs-ı a‘zam, İmâm-ı Alî, seni gözünde gözler
Her şâkird ve ehl-i îmân bunu kalbinden özler
Defterinde okunsun bu îmân veren hak sözler.
9
Hasmın gönlüne düğüm, siz müsterih, biz ölgün
Vasiyetin hükmüne münkādız bizler her gün
SAYFA 397
Vazîfende kazandın ki âşikâr oldu bugün
Hakk’tan da umarız ecelden en şânlı bir düğün.
10
Dûr olmamak dünya gibi ukbâda dileğimiz
Bizi gönder, bizi gözet, günâhkâr her birimiz
Âşikârken nihân olmak zâhirî elemimiz
Bizi bekle azîz Üstâd, bîçâredir hepimiz.
11
Her an günâhkâr Zekâî her an emrine münkād
Ölüme müştâk olduk irşâdınla azîz Üstâd.
Risâle-i Nûr’un kusûrlu hâdimi Zekâî
[137]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ مِنَ الرَّسَٓائِلِ النُّورِیَّةِ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدَ الْاٰبِدٖینَ اٰمٖینَ
Azîz, Sıddîk, Fa‘âl Kardeşlerim, bu Dehşetli asırda Mükemmel Tesellîlerim ve Vârislerim,
Sizin fevkalâde sa‘y ve gayretiniz, Isparta ve civârını bir geniş Medresetü’z-Zehrâ’ya ve bir Câmiü’l-Ezher’e çevirdiğine bir delîl de, bu defʻa matbaacıları da hayrette
SAYFA 398
bırakan yazdıklarınız, Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’ndan yirmiden ziyâde mükemmel tevâfuklu nüshalarını bu yarım ümmî kardeşinize göndermenizdir. Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn sizlere ve yazanlara ve yardım edenlere her bir harfine mukābil bin rahmet eylesin. Ve binler meyve-i cennet ihsân etsin. Ve yüzer hasenât defter-i a‘mâlinizde yazdırsın. Âmîn Âmîn Âmîn
Ben onlara baktım, kalbime geldi ki: Bu kahramanların şimdi de bir mükâfâtları yok mu?
Birden ihtâr edildi ki: Onlar bu mecmûayı yazmakla, feylesofları susturan, îmâna getiren kuvvetli bir ders-i îmânîyi en evvel kendi kendine tâm okuyorlar, ma‘nevî bir hazîne kazanıyorlar. Hem onların nüshaları, pek çokların îmânlarını kurtaracaklar veya îmâna gelecekler. Bir hadîste vardır ki: Bir tek adam seninle îmâna gelse, sahrâ dolusu kırmızı koyundan daha hayırlıdır. Hem onlar bu mübârek kalemleriyle, eski zamanda İslâmiyet’in büyük mücâhid kahramanlarının kılınçlarının kudsî hizmetlerini görüyorlar. Elbette istikbâl, onları ve Nûrcuları çok alkışlayacak.
Sâniyen: Asâ-yı Mûsâ Mecmûası’nın başında, bu gelen ve çizgi ile işâret edilen fıkra yazılsa münâsibdir. İsteyen, bu mektûbun başındaki kısmını da beraber yazabilir.
SAYFA 399
İmâm-ı Alî radıyallâhü anh Celcelûtiye'sinde pek kuvvetli ve sarâhata yakın bir tarzda Risâle-i Nûr’dan ve ehemmiyetli risâlelerinden aynı numara ile haber verdiğini, Yirmi Sekizinci Lem‘a ile Sekizinci Şuâ‘ tâm isbat etmişler.
İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Risâle-i Nûr’un en son risâlesini Celcelûtiye’de وَبِاسْمِ عَصَا مُوسٰی بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ fıkrasıyla haber veriyor. Biz bir iki sene evvel Âyetü’l-Kübrâ’yı en son zannetmiştik. Hâlbuki şimdi altmışdörtte te’lîfçe Risâle-i Nûr’un tamam olması ve bu cümle-i Aleviyenin meâlini, yani karanlığı dağıtacak, Asâ-yı Mûsâ as gibi ışık verecek, sihirleri ibtâl edecek bir risâleden haber vermesi;
Ve bu mecmûanın Meyve kısmı bir müdâfaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; Hüccetler kısmı da, nûrlara karşı cephe alan felsefe karanlıklarını izâle edip Ankara ehl-i vukūfunu teslîme ve tahsîne mecbûr etmesi; ve istikbâlde zulmetleri dağıtacağına çok emâreler bulunması; ve Asâ-yı Mûsâ aleyhisselâmın bir taşta on iki çeşme akıtmasına ve on bir mu‘cizeye medâr olmasına mukābil ve müşâbih, bu son mecmûa dahi, Meyve on bir mes’ele-i nûraniyesi ve Huccetullâhi’l-Bâliğa kısmı on bir hüccet-i kātıası bulunması cihetinde bize kanâat verdi ki, İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, o fıkra ile doğrudan doğruya bu Asâ-yı Mûsâ ismindeki mecmûaya bakar ve ondan tahsînkârâne haber verir.
SAYFA 400
Sâlisen: Nûr santrali ve Yirmi Yedinci Mektûb’da çok ehemmiyetli fıkraları bulunan Sabrî’nin bu defʻaki mersiyesini Lâhika’ya geçirdik ve size de gönderdik. Ve çalışkan mübâreklerden ve nûrların neşrine çok hizmet eden Hâfız Mustafâ’nın yedi yaşında iken Altıncı Şuâ‘ı ve bana bir mektûb yazan tâm mübârek, ma‘sûm mahdûmu, burada ma‘sûmlar içinde nûrlara bir iştiyâk uyandıracak. Onun nâmı Saîd Nurî olmalı. Nûrsî köydür, ma‘nâsız olur. س olmasın, yalnız ی olsun; tâ nûrlara alâkasını göstersin. Daha çok şeyler yazacaktım, fakat başımda çok vazîfeler ve işler bulunmasından kısa kesmeye mecbûr oldum. Umûm kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ederiz.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî
(138)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَٓائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا
Üstâd-ı Celîlü’l-Kadrim Efendim Hazretleri,
Her ân ve zaman müştâk ve mütehassir bulunduğum dest-i mübârek ve dâmen-i pâklerini tekrar tekrar öperim. İki aydan beri etrafımı dinliyorum. Ve gördüm ki, vasiyetnâmeniz
SAYFA 401
hem Risâle-i Nûr şâkirdlerini, daha doğrusu bu memlekette umûm kulûb-u mü’minîn ve muvahhidîni dâğdâr etmiş, telâşa düşürmüş. Ve arîz-i amîk düşündürmüş olduğunu gördüm ve bildim. Bilhassa bu hakîr-i pür-kusûr, nâme-i mezkûreyi ilk görüş ve okuyuşumda ânî ve serâpâ bir sıcaklık ve müdhiş bir me’yûsiyet ve muhît bir hüzün içinde boğuluyordum. Bir müddet sonra rahmet-i İlâhiye ile o hüzün ve teessür bulutu azar azar başımdan sıyrıldı. Hissettim ki: Sûre-i Kevser’in ma‘nevî kevserinden bir katrecik rûh ve dimağıma verilmiş. O mübârek Sûre-i Kevser, alâ kadri’t-tâka inkişâfa başladı. Ve kalb-i hakîrâneme ma‘nen dendi: Nebiyy-i Zîşân Aleyhi’s-Salavâtü’r-Rahman Efendimiz Hazretleri de dîvân-ı Sübhâniye; kemâl-i hâhiş ve sürûr ile irtihâl buyurdular.
Ve hâkezâ, Enbiyâ-yı sâire ve evliyâ, asfiyâ ve etkiyânın en mühim gāye ve hedefleri âlem-i bekā olduğu bedîhî iken, kim ister ki, ahbâb ve yârânından geri kalsın? Hulâsa, Sultân-ı Enbiyâ Aleyhisselâtü Vesselâm’ın haklarında revâ gördükleri tefevvühâttan birisi ki, o kâfir, müşrik, münâfıklar اَبْتَرْ ta‘bîr-i gayr-ı lâyıkını atıf ve sarfettiler. Hâlbuki zerre kadar şuûr ve insafı olan derk eder ki, O Rahmeten-li’l-âlemîn’in her asırda ve her günde ve her anda ârâmsız temâdî ve teselsül edegelen şerîat-ı garrâ-yı Ahmediyesi asm ve 350 milyondan ziyâde tâbi‘ ve müntesibînlerinin on dört asır ve ilâ yevmi’l-kıyâme devam ve devri i‘lâm ve i‘lân ve isbat ediyor ki:
SAYFA 402
Ebter ancak o kâfirler ve münâfıklardır. Çünkü o ebterler, mezar denilen hazîre-i nîrâna sukūttan sonra bednâmlarından mâadâ, dünyada hiç bir zikr-i cemîle mazhar olamamışlar. Ancak Firavun, Nemrûd, Ebû Cehil vesâire aleyhim’ül-la‘ne gibi en mezmûm ve müteneffir sıfatlarıyla kendilerini kemâl-i nefretle andırmaya sebebiyet vermişler. Binâenaleyh nûrlar külliyâtı şiddetli ihtiyâç ânında zuhûr edip İnşâallâh ebede kadar asırları, âlemleri tenvîr ve teşrîf ettiği ve edeceği için, bu gibi mâbihi’l-iftihâr-ı yektâ âlem-i bekā sermâye-i feyyâzını Kur’ân-ı Kerîm’in nihâyetsiz hakāik ve gavâmizine atşân ve kemâl-i şevk ile muntazır bulunan ehl-i îmâna tefvîz ve tevdî‘ ve ehemm-i umûr ve vezâif-i bihakkın îfâ ile ölmüş kalpleri nûr-u îmânla ihyâ eden her zaman mevcûd ve berhayâttır. Nesli de hem kesretli, hem de ebede kadar dâim ve lâyezâldir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ تَعَالٰی هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّنَا
Hem irtihâlin şartı, vazîfe-i kudsiyenin tekemmül ve nihâyet bulmasına menût değil midir? Hâlbuki Mektûbâttan, Lem‘alardan henüz kaleme alınmayan mevzû‘lar var. Bilhassa Yirmi Beşinci Mektûb ki, lâakal üç senelik bir mevzû‘ değil midir? Eğer ilk niyet ve talebimizi Cenâb-ı Hakk müyesser ve muvaffak kılsa, umûm Kur’ân’ın tefsîri, ednâ otuz senelik vazîfe önümüzde beklemiyor mu? Hem Allâmü’l-guyûb olan Halık-ı Ekrem, zaman içinde zaman halk etmesi cihetiyle üç seneye otuz üç senelik meyve ve sümbüller vermesi, şe’n-i Kudretullâh’tan olduğuna şüphe var mı?
SAYFA 403
Mâdem ki فٖی یَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ veya خَمْسٖینَ اَلْفَ سَنَةٍ kavl-i kerîmânesi ve ihbâr-ı Sübhânîsi elimizde huccettir. O günlerden bir gün daha zam ve ilâve edilse, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve kuvvetine ve nihâyetsiz ihsân ve rahmetine ve tükenmez fazl-ı keremine ne gibi nakîsa verir ve ne halel gelir? Öyle ise اَللّٰهُمَّ یَسِّرْ جَمٖیعَ مُرَادِهِمْ وَحَصِّلْ مَرَامَهُمْ وَاَنِلْ مَقَاصِدَهِمْ وَحَقِّقْ اٰمَالَهُمْ وَطَوِّلْ عُمْرَهُمْ فٖی خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْاٖیمَانِ اٰمٖینَ da‘avât-ı hâlisânesine muvâzabet edelim diyorum.
İzzetli Üstâdım, bir müddetten beri oldukça ehemmiyetli taaddî ve tecâvüzler vukū‘nu maalesef işitiyorum. Fakat Risâle-i Nûr hey’etinin inâyet-i hakla son zaferi, küfr-ü mutlakın şiddetle hükümfermâ olduğu bir zamanda asılsız, esassız ne kadar isnâdât ve tecâvüzât yapılsa, muhkem bir kal‘aya atılan taşın tekrar atan kimsenin kendine isâbet etmesi gibi, dışı koca, içi baca hâlliler her söz ve hareketleriyle kendilerinin ne mal olduklarını irâe ediyorlar demeyi zâid görüyorum. Bir cihette de şöyle hâtırıma geliyor ki: Risâle-i Nûr müellifine karşı tecâvüzât-ı vâkıada bulunmaları, hafî ve ma‘nevî bir esrârın izhârı için olduğuna kāni‘ ve kāilim. Zîrâ mürşid-i ekmelimize gaddârâne muâmeleler kalb-i nâzikânelerini rencîde etmekte ise de, öyle zamanlarda çok müessir ve hikmetfeşân ve cihândeğer münâzarât-ı kalemiye ve
1: Şâkirdlerin mümessili i‘tibâriyle cem‘ zamîri münâsibdir.
SAYFA 404
fıkarât-ı hikemiyenin sudûru temâşâ ve mütâlaa edene çok büyük neş’e ve neşât veriyor. O da o acı tecâvüzün netâic ve semerâtıdır bilirim.
Asr-ı Saâdet’te Ekremi’r-Rusül asm Efendimiz Hazretlerine bir çok tecâvüzâtın îkāı sebebiyle ki, hadsiz hakîkatdâr hem nûrefşân, hem pek ziyâde tesliyetbahş âyât-ı Kur’âniye inzâl kılınmış. وَاِلٰی یَوْمِنَا هٰذَا umûm ehl-i hak ve bütün ümmete o beşâretli ve azametli ve ünsiyetli ve ihâtalı âyât-ı adîde medâr-ı kuvvet ve rasîn bir istinâdgâh olmuş değil midir sevgili mürşidim? Ezcümle فَلَا یَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ فَلَا تُطِعِ الْكَافِرٖینَ ve قُلْ emr-i celîl ve kavl-i münîfi ile başlayan yüzler âyetler ve فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ gibi çok ma‘nîdâr âyât-ı azîmenin sebeb-i nüzûlleri, rûh-u Habîb-i Kibriyâ’nın asm incinmesinden münbais olduğuna şek var mı? O zamandaki anûd mürtedlerin hücûm ve savletleri sebebiyle o çok mühim ve gāyet ziyâdâr ve pek lüzûmlu hitâbelerle, tâ arştan yârân ve ahbâbına sarsılmaz bir kuvvete, ebedî bir melce’e, sermedî bir müncîye merbûtsunuz. Ağyâr ve a‘dâsına da kemâl-i heybet ve azametle: Utanın, ey ehl-i dalâlet, fikriniz söndü mü? Ey mahkûm-u gaflet insaniyetiniz uçtu mu? Ey âşık-ı zulmet diye dünyada gözü aç, uhrâda işi ve içi hiçlere berk-i hâtıf gibi nidâ etmek ve hakkın âlî olduğunu ibrâz etmek
İzzetli Üstâdım, her kalp ve rûhun nûr ile imtizâc ve îtilâf edemediklerini çok kereler müşâhede ettim. Horozun دُرّ e değil داری ya kıymet vermesi,
SAYFA 405
böylelere tâm misâl oluyor. Fakat nûranîlere de bütün insaniyet ve hakāikten tecerrüd ile zulmetli gece gibi olunuz demek, kâr-ı insâniyet değil. Tıynet ve fıtrat i‘tibârıyla karga bülbüle: Sen gülistândan çık, gel yollarda ve mezbelelerde lâşeleri yokla diyemez. Ancak karga talâş yoklamaya, bülbül de gül koklamaya devam eder. Nûrlar şu İslâm muhîtinde vücûd-u beşerin her zerresinde kanın deverân ve seyelânı gibi, ehlinin bütün ruhuna işlemiş ve kökleşmiş ve yerleşmiş. Akarsuyun önüne sed çekilmez ta‘bîrince, buna mümânaat aks-i te’sîr sûretiyle teşvîk-i mahz olur. Birçok makamlara verilen müdâfaa ve meyvede Risâle-i Nûr yasak edilmez beyân-ı kat‘îsine karşı hiç bir kimsenin لَا diyememesi ve her alâkadârın nâfi‘dir diye tasdîki, bu da‘vânın en bâriz bir delîlidir.
Bir de sebeb-i saâdet bir zâtın zevâl ve ufûlünü arzu eden şaşkın düşünmüyor ki, o Vâris-i Rahmet-i Âlem dünyadan alâkasını kat‘etse, öyleler değil râhat huzûr bulmak, belki başlarına çok belâlar gelecek. Bîhuzûr kalacaklar. Bu mücerreb bir hakîkat iken, elin şaşkını oturduğu dalı kesmek nev‘inden dünyevî bir cehenneme ayak atmak istiyor. Âh حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ
Nûrun bir şâkirdi Kusûrlu Sabrî
SAYFA 406
Gerçi meşrebime uygun gelmeyen müteaddid cümleler var. Fakat Sabrî’nin eskiden beri nûrlar hakkındaki takdîrkârâne ve samîmâne fıkraları beni ta‘dîlden vazgeçirdi, ilişmedim.
Saîdü’n-Nûrsî
[139]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: İkinci vazîfe Mu‘cizât Mecmûası’na, birinci vazîfeyi bitirenler başlamalarını müjde vermeniz, sizleri bu hizmet-i îmâniyede bana hakîkî kardeş veren Erhamü’r-râhimîn, beni hadsiz şükre sevkeyledi. Hatt-ı Kur’ânî lehinde birincisinin bir kerâmeti, merkezde hatt-ı Kur’ânî’nin bir kursunun açılması olduğu gibi; İnşâallâh ikincisi, daha mu‘cizâne bir kerâmet gösterecek.
Sâniyen: Konyalı Sabrî sizin vâsıtanızla benimle muhâbere etse, daha maslahattır ve münâsibdir. Çünkü ekserce siz benim bedelime istediğini yapabilirsiniz. Meselâ, tashîhât için oradaki âlimler tâm yardım edebildikleri için, orada tashîhât yapılsın istiyorlar. Siz benim tashîhimden geçmiş bazı nüshaları, onlara gönderirsiniz. Hakîkaten tashîh mes’elesi ehemmiyetlidir. Bazen bir harfin ve bir noktanın
SAYFA 407
yanlışı, kıymetli bir ma‘nâyı zâyi‘ eder. En evvel, yazanlar bir kerre güzelce mukābele etsinler. Sonra tashîhçi adamlara ve bana versinler. Mâşâallâh, bu def‘a bana gelen Asâ-yı Mûsâ Mecmûalarında hem yanlışlar azdır, hem bir derece tashîh edilmiş. Cenâb-ı Hakk hem yazanlardan, hem tashîhçilerden ebeden râzı olsun. âmîn.
Sâlisen: Yozgat’ta oturan, Risâle-i Nûr’la alâkadâr Tunuslu Hoca Haşmet, evvelce vefâtımı, sonra da hayâtta olduğumu işitip buraya samîmî iki mektûb yazmış. Ona benim tarafımdan selâm gönderiniz.
Râbian: Çok def‘adır husûsî selâm eden Rüşdü’nün kahraman biraderi Burhân, eskiden beri ümmîliğiyle beraber, nûrlara lüzûmlu zamanlarda ehemmiyetli hizmetleri için, onu da hâslar sırasında her gün ismiyle kazançlarımıza hissedâr ediyoruz.
Ma‘nîdâr bir tevâfuktur ki, ben Husrev’in ve Sabrî’nin mektûbları gelmemesinden gelen endişelerimi yazarken, aynı zamanda me’mûlümün hâricinde en cem‘iyetli ve bütün o endişelerimi izâle eden müteaddid mektûbları kapıya geldi. Umûm kardeşlerime selâm.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî